Utlu mâ ûhiye ileyke mine-lkitâbi veakimi-ssalâ(te)(s) inne-ssalâte tenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunker(i)(k) veleżikru(A)llâhi ekber(u)(k) va(A)llâhu ya'lemu mâ tasne'ûn(e)
(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah'ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.
Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.
Ankebût Suresi'nin 45. ayeti, vahyin okunması, namazın ikamesi ve namazın fuhşiyat ile münkerden alıkoyucu özelliği üzerinde durmaktadır. Ayet, Allah'ı zikretmenin yüceliğini vurgulayarak, ilahi bilginin insan eylemlerini kuşattığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): T-L-V kökü, bir şeyi takip etmek, peşinden gitmek anlamına gelir. Kur'an bağlamında ise, ayetleri okumak, manalarını takip etmek ve onlarla amel etmek demektir. Ayetteki 'ütlü' emri, sadece lafzen okumayı değil, aynı zamanda manasını düşünmeyi ve gereğini yapmayı da içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): T-L-V fiili, burada 'oku' anlamında kullanılmıştır. Ancak bu okuma, sadece telaffuz etmek değil, aynı zamanda tebliğ etmek ve insanlara ulaştırmak anlamını da taşır. Peygamber'e vahyedilenin okunması, onun insanlara aktarılması demektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): T-L-V kökü, Kur'an'da genellikle 'okumak, tilavet etmek' anlamında geçer. Ancak bu okuma, sadece dudaklarla değil, kalple ve zihinle yapılan bir okumadır. Ayetteki 'ütlü' emri, vahyedilenin derinlemesine anlaşılması ve hayata geçirilmesi gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-T-B kökü, 'yazmak, bir araya getirmek' anlamlarına gelir. 'Kitap' kelimesi ise, yazılı metin, toplanmış bilgiler bütünüdür. Kur'an bağlamında 'el-Kitâb', Allah'ın vahyettiği, hükümlerini ve mesajlarını içeren ilahi metindir. Ayetteki 'minel-Kitâb' ifadesi, vahyedilenin kaynağının ilahi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kitap (el-Kitâb) kavramı, Kur'an'da sadece bir metin değil, aynı zamanda ilahi bir rehberlik ve yasa bütünü olarak ele alınır. Bu, Allah'ın insanlığa gönderdiği nihai ve eksiksiz mesajı temsil eder. Ayetteki kullanımı, bu ilahi rehberliğin okunması ve takip edilmesi gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): S-L-V kökü, 'dua etmek, tazim etmek' anlamlarına gelir. 'Salât' ise, şer'i anlamda, belirli rükünleri ve şartları olan ibadettir. Ayetteki 'ekımis-salât' emri, namazın sadece kılınması değil, aynı zamanda hakkıyla, huşu içinde ve devamlı olarak ikame edilmesi gerektiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Salât, lügatte dua ve tazim anlamına gelir. Şeriatta ise, özel fiil ve sözlerden oluşan, tekbirle başlayıp selamla biten ibadettir. Ayette namazın 'fuhşâ ve münkerden alıkoyucu' özelliği vurgulanarak, onun sadece şekli bir ibadet değil, aynı zamanda ahlaki bir arındırıcı olduğu belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salât, Kur'an'da sadece ritüelistik bir ibadet olarak değil, aynı zamanda Allah ile sürekli bir iletişim ve O'na teslimiyetin bir ifadesi olarak görülür. Namazın 'fuhşâ ve münkerden nehyetmesi', onun bireyin ahlaki gelişimindeki merkezi rolünü gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): N-H-Y kökü, 'yasaklamak, men etmek' anlamına gelir. Ayetteki 'tenhâ' fiili, namazın insanı fuhşiyat ve münkerden uzaklaştırma, onları yapmaktan alıkoyma gücünü ifade eder. Bu, namazın sadece bir ibadet değil, aynı zamanda ahlaki bir terbiye aracı olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): N-H-Y fiili, burada 'alıkoymak, engellemek' anlamındadır. Namazın bu özelliği, onun sadece şekli bir eylem olmadığını, aynı zamanda kılan kişide içsel bir dönüşüm ve ahlaki bir bilinç oluşturduğunu mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): F-H-Ş kökü, 'çirkinleşmek, haddi aşmak' anlamlarına gelir. 'Fahşâ' ise, söz ve fiilde aşırıya kaçan, çirkin ve kötü olan her şeyi kapsar. Ayetteki 'el-fahşâ'' kelimesi, özellikle cinsel ahlaksızlıkları ve genel anlamda tüm çirkin davranışları ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Fahşâ, şeriatta ve akılda çirkin görülen her türlü kötü fiildir. Bu, sadece zina gibi büyük günahları değil, aynı zamanda söz ve davranışlardaki aşırılıkları ve hayasızlıkları da içerir. Namazın fahşâdan alıkoyması, onun bireyi bu tür kötü fiillerden koruyucu bir kalkan olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): N-K-R kökü, 'bilmemek, tanımamak, yadırgamak' anlamlarına gelir. 'Münker' ise, şeriatın ve aklın reddettiği, hoş görmediği, çirkin bulduğu her şeydir. Ayetteki 'el-münker' kelimesi, genel anlamda tüm kötü ve yanlış davranışları, İslam'ın tasvip etmediği her şeyi kapsar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Münker, şeriatın ve aklın çirkin gördüğü, reddettiği her şeydir. Bu, fahşâdan daha genel bir kavramdır ve tüm kötü fiilleri, sözleri ve inançları içine alır. Namazın münkerden alıkoyması, onun bireyi her türlü kötülükten koruyucu ve arındırıcı bir etkiye sahip olduğunu vurgular.
Ankebût Sûresi
“Utlu mâ ûhiye ileyke mine-lkitâbi veakimi-ssalâ(te) inne-ssalâte tenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunker(i) velezikru(A)llâhi ekber(u) va(A)llâhu ya’lemu mâ tasne’ûn(e)” (29/45)
(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor. (29/45)
Gaybette Hakk'ın onları zikr etmesi, onlar için maya oldu; هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا diye Hakk burada onları zikretti ya Allah’ın onları zikretmesi yani onların varlığından bahsetmesi varlıklarını söylemesi, işte Allah’ın onlar üzerindeki bu sözü yani gıyapta hakkın onları zikretmesi gıyabi olarak gaybi zikretmesi, onlar için maya oldu, tâ ki bu maya sayesinde, yani Hakkın onlarda varlık mayası sayesinde tabi onlar perdelendiler, Cenab-ı Hakkı zahiren örttüler, yani zahiren küfür ehli oldular ama özünde mayasında Hakktan başka bir şey yok onlarda da bütün âlemde Hakkın zuhuru varsa onlarda da vardır, bir dış görünüş itibariyle görüntüde karar verme var, bir batındaki özündeki hakikati vardırinsanın ve bütün âlemlerin. İşte هُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا işte Cenab-ı Hakkın onlardan “هُمُ “ diye bahsetmesi o kendi varlıklarının hakikatine bir maya oldu. “هُمُ “ deyince orada bir varlığın varlığını ispatlamış oldu. İşte o onların varlık mayası oldu ama bu ne zaman meydana geliyor, “mevt” ile hicabın refi suretiyle hasıl oluyor. İster öldükten sonra ister dünyada iken ölmeden evvel ölmek suretiyle olsun.
Onlar mevt ile veya yevm-i kıyamette ba's ile hicabın mürtefi' yani perdelerin açılması olması hâlinde, huzûr-ı Hak'ta kâim oldukları vakit, yani ahirette perde kalktığı vakit yani dünya şeriatı yani dünya şartları ondan kalktığı zaman bu dünyanın perdesi kalkmış olacaktır. Yani orada bir başka gerçeği anlamış olacaktır, hayatın bir başka sahasını. Her ne kadar kendi özlerine kitaplarını daha anlayamayacaklar ise de başka bir âleme geçmelerinin hakikati orada herkes tarafından yaşanacak. Burada gaybi olan şey orada şuhudi olacaktır.
Onların vücûdât-ı izâfiyyeleri acîni, ya'nî hamuru, mayanın misli ola; ve bu maya, onların vücûdât-ı izâfiyyelerinde tahakküm ede. Nasıl bir hamur yapılıyor, o hamurun içerisine maya konmazsa ekmek olmaz kabarmaz. İşte onların içinde mayası konmamış olsaydı onların varlıkları ebediyen bozulacaktı. İşte onların varlığını bir hamur olarak kabul edersek orada “هُمُ “ maya olarak kabul edersek o maya nasıl ki belirli bir süre sonra bütün hamura işliyor ve hamura hakim oluyor ise işte onlardaki de “هُمُ “ mayası “Hu” O mayası yani onlarda “Hüm” den “Hu” ya geçiyor, işte onun için “hüm” olarak gayb olarak bahsetti Cenab-ı hakk. Bu maya onların vücudat-ı izafiyelerinde tahakküm edecektir, yani onlara hakim olacaktır. Nasıl ekmek yaparken hamura bir parça maya koyduğumuz zaman üzerine o hamur mayalanmış oluyor, mayadan sonra ancak ekmek hükmüne dönüşüyor. Zîrâ Allah'ın zikri ekberdir.
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de buyrulur: وَلَذِكْرُ اللَّهِ اَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ Allah zikri en büyüktür diye (Ankebût, 29/45) ayetinde belirtilmiştir. Yani oradaki” hüm” allahın zikridir, Allah’ın zikri de her şeyden üstündür. Ve Hakk'ın onları gıyaplarında zikretmesi, onları kendi hakikatlerine döndürmüş olup, hakikatler ve zati istidatlar ise, maya mesabesindedir.
Ve vehim ehlinin izafi vücutları İse mayasız hamur mesabesindedir. Bakın vehim ehlinin izafi vücutları kendi mutlak vücutları değil, Hakkani vücutları değil, kendi zanlarında olan izafi vücutları ise mayasız hamur düzeyindedir Binâenaleyh Hakk'ın onları zikri mayasız hamura maya katmak demek olduğundan, onlar mevt ile ve kıyamette ba's ile kendi vücûdât-i izâfiyyelerinin heva heves olduğuna muttali' olacaklarına ve bu zamandaki ölümünün icâbına göre, kendilerine verilmiş olan vücûdda Hakk'ın zuhurunu bilâ-hicâb müşahede edeceklerine dayanan, izafi varlıklarının hamuru mayaya münkalib olarak bu hamur, mayanın benzeri, özü olur.
Binâenaleyh maya, hamurda tahakküm ederek hamuru kendi misli etti. İşte her bir varlığın özünde olan “hüm” zamiri kökü kendi izafi varlıklarına tesir ederek kendi izafi varlıkları hamur kabul edilerek o “hüm” Hüve mayası neticede o hamura tahakküm edecektir. Yani hamur mayaya inkılab edecektir. Sonra o mayalı hamurdan bir parça aldığımız zaman başka mayasız hamuru da mayalayacaktır. Çünkü o hamurun özünde de yani diğer hamurun özünde de mayayı alacak kabiliyet vardır. “hu”, “hüve “ var içinde. Taşı mayalayabilirmisin mayalayamazsın çünkü içinde o kabiliyet yoktur.[41] “ İz- -T-B- ”