Elleżîne hum ‘alâ salâtihim dâ-imûn(e)
Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.
Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar.
Meâric Suresi'nin bu ayeti, 'dâimûn' kelimesi üzerinden namazın sürekliliği ve istikrarı kavramını vurgulayarak, müminlerin ibadetlerindeki kararlılıklarını dilbilimsel olarak öne çıkarmaktadır. Ayet, namazın sadece bir eylem değil, aynı zamanda sürekli bir hal olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salât' kelimesinin lügatte 'dua' anlamına geldiğini, şeriatta ise belirli rükünleri ve şartları olan ibadeti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'salâtihim' ifadesi, müminlerin yerine getirdiği bu özel ibadeti, yani namazı kastetmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'salât' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanılabileceğini, ancak bu ayetteki bağlamda 'ibadet' ve 'dua' anlamında olduğunu ifade eder. Ayetteki 'salâtihim' onların Allah'a yönelişlerini ve ibadetlerini temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salât' kavramının Kur'an'da sadece ritüelistik bir eylemden öte, Allah ile kul arasındaki sürekli bir ilişkiyi ve bağlılığı ifade ettiğini vurgular. Ayetteki 'salâtihim' onların bu sürekli bağlılıklarını ve ibadetlerini simgeler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'devâm' kelimesinin bir şeyin kesintisiz olarak sürmesi anlamına geldiğini belirtir. 'Dâimûn' ise bu sürekliliği fiilen gerçekleştiren kişilerdir. Ayetteki 'dâimûn' ifadesi, namazlarını aksatmadan, düzenli ve istikrarlı bir şekilde kılan müminleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'devâm' kökünün bir şeyin sabit kalması ve kesintiye uğramaması anlamını taşıdığını açıklar. 'Dâimûn' kelimesi, namazlarını sürekli kılan, bu ibadeti hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline getiren kişileri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'devâm' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, bir eylemin sadece yapılması değil, aynı zamanda sürdürülebilirliğini ve kararlılığını ifade ettiğini belirtir. 'Dâimûn' kelimesi, namazı bir alışkanlık veya geçici bir eylem olarak değil, sürekli bir yaşam biçimi olarak benimseyenleri anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'devâm' kelimesinin bir şeyin başlangıcından sonuna kadar aynı hal üzere kalması olduğunu ifade eder. 'Dâimûn' ise bu istikrarı gösteren, namazlarını düzenli ve kesintisiz bir şekilde eda eden kimselerdir.
Meâric Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ellezine; , O şey ki, O kimse “Ellezine” ifâdesine (الَّ) “Elle” sağ ve sol eller vardır. Arapça ifâde de görüldüğü gibi aslı bir olan (ال) el’in (ل) “Lâm”ın şeddelenmesi ile oluşan aslı Uluhiyyet eli olan nefs-i küll olarak halkiyet eli olarak görünmesidir. Aklı küll ve Nefsi küll el’ine sahip bu “Abdiyet” elinin aslının “Risâlet ve Ulûhiyyet” ellerine (ذِ) “Zi” sahip ve (ن) “Ne= Nun” Nûr, Nûr-u Muhammedi ile tüm mertebeleri içten ve dıştan ihâta eden ellerini gönlüne sokup nûr olarak çıkaranlardır. Böyle eli buldun mu? Öp, Öp, Öp, bulamazsan da kendi elini öp… Peki bu (ن) “Nun” dan (50) “Elli”den nûr’dan olan, O şeyki, O nasıl kimsedir?
Ellezine Hum; “Onlar olanlardır.” Ellezine kelimesine bakmıştık. (هم) “Hum” nasıl onlar… (هُ) Hu ve (م) Mim (Hakîkat-i Muhammedi) olan yâni bâtını “Hu” zâhiri beden varlığı ile Hakîkat-i Muhammedi’den ayrı olmadığını idrâk etmiş olan… Sayısal değeri ise (5+40)= 45 tir. (45) sayısal değeri de (ادم) Âdem di. (الم) Elif, Lam, Mim ile Kıyam, Rükû, Secde halinde Hakîkat-i Muhammedi idrâkinde Hazreti Âdem’den, Hazreti Muhammed’e kadar “28” mertebeyi bünyesinde bulandır.
“Âlî (على)” … a takısıdır. Bir bakıma (على) “Ali”, yüce yüksek demektir. “Ellezine hum ali” Yüce yüksekte olanlar demektir, mi’rac ifâdesidir. (ع) Ayın: 70, (ل) Lam: 30, (ي) Ye: 10, (70+30+10)= 110= 11 dir. (11) Hazreti Muhammed mertebesidir. Namazda bu ifâdenin yeri Kade-oturuş ve tahiyyât’tır. Bu âyetin sayısal ifâdesi 70+23= 93 tür. (93) (نجم) Necm sayısal değeridir. (40) Hakîkat-i Muhammedi sayısal değeri çıkarılırsa, (93/40)= 53 kalır. (مراج) mi’rac âyetleri 53 (النجم سورة) “Necm Sûresinde” bulunmaktadır.
(النجم سورة) “Necm Sûresi” 62. âyetinde (Fescudû lillâhi va’budû.) “Artık, hemen Allah için secde ediniz ve ibadette bulununuz.”[54] Buyurulmaktadır. Burada geçen ibâdet (وَاعْبُدُوا) Ubûd-Ubûdet ile Hakk’ın fiilidir. (هم) “Hum” ifâdesinde (م) “Mim” Hakîkati Muhammedi idrâki ve anlayışı ile secdeye yaklaşma hâlidir. (على) “Âlî”, yüksek, yüce olarak “Makam-ı sıdk”[55] doğruluk makamında rabb-larına mülâki ve kavuşma hâli olur.
Namaz fiili’nin
“kıyam” yani ayakta durma bölümü, nebatatın hukukunu,
“rükû” yani eğilme bölümü, hayvanların hukukunu;
“secde” yani yere kapanma, mâdeniyatın hukukunu koruma ve onlara olan “şükran” borcumuzu ödeme yolunda yapıldığından namaz ehline Zât-î olarak sadece “tahiyyât” yani oturuş bölümü kalmaktadır. Burası ise namaz’ın en muhteşem yeridir.
Tahiyyatta oturan kimse daha evvelce de bir miktar bahsettiğimiz gibi gerçek kimliğini bulmuş, “Hakîkat-i Muhammediyye”ye ulaşmış ve huzûr ehli olmuş olur.
Bu oturuşuyla namaz kılan kişi vücûd duruşu itibariyle “Muhammed” yazısını oluşturmaktadır.
Şekliyle ve de ma’nâsıyla, zâhir - bâtın gerçek kimliğini ispatlamış olur. Böylece ve sadece, bu kimseler Hakk’a gerçek ayna olanlardır.
Ayak’ta (ا) “elif”,
Rükû’da (د) “dal”,
Secde’de (م) “mim”
yâni (ادم) “Adem” liğe ulaşan kimse, “tahiyyâtta” da (مُحَمّد) “Muhammed”liğe yükselmiş ve netice hâsıl olmuş olur.
Ne muhteşem bir sistem!
İnkâr veya gaflet sebebiyle bu ibâdeti terkenler neler kaybettiklerini bir bilebilseydiler ne olurdu?
Namaz’a hareketlerinin 3’üncü yönü itibariyle baktığımızda;
ayakta durma, “kamet” (ا) “elif”, → “İbrâhîmiyet”
eğilme, “rükû” (د) “dal”, → “Mûsevîyet”,
yere baş koyma, “secde” (م) “mim” → “İseviyet”,
oturuş, “tahiyyât” (مُحَمّد) → “Muhammediyye mertebesidir.[56] “ İz- -T-B- ”
Ettehiyyâtu lillâhi vessalevâtu vettayibât "Dil ile beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah içindir." Esselâmu aleyke eyyuhen-Nebiyyu ve rahmetullahi ve berakâtuhu "Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun."
Burada gerçekleşen Allah c.c. için ibâdeti, Ubûdet mertbesinden Hakk’ın fiili ile Ulûhiyet mertebesi ile “Risâlet” mertebesi arasında oluşan konuşma hâlidir. (السلام) Esselâm (ك) “Ke” senin üzerine olsun ey “Nebi” derken Rasûlüllah efendimizin bünyesinde bu hitâb bizlere de gelmektedir. (السلام) “Es-selam”ın da Efendi Babamın hususi esmâsı olması düşündürücüdür. Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizleri muhâtab alıp, Ulûhiyyetinden her birerlerimizde bulunan “Risâlet” mertebesi ile konuşmaktadır.
Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn.
"Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun."
Hallac-ı Mansur bağdatta sohbet verdiği kürsüden, oluşan ilâhi muhabbetle “İbâdillâhis-Sâlihîn” ifâdesi yerine, Râsûlüllah “İbâdillahil-ecmâin” Ah! Ne olurdu bütün kulların üzerine olsun deseydi. Dediği zaman, âlemi ma’nâ da Rasûlüllah (s.a.v) Efendimiz “Ya Hallac biz vahiy ile konuşuruz bilmiyor musun? Deyince, Hallac-ı Mansur eyvah! demiş. Resûlüllah bunun diyetini ne ile ödeyecek- sin deyince, hata ettiğini anlayan “Hallac-ı Mansur” hata ettim Ya Rasûlüllah boynum ile ödeyeceğim. “İbâdillâhis-Sâlihîn” ifadesi Salâh içinde tüm kullar vardır. Bu âlem Hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmadığı için hakîkatte “İbâdillâhis-Sâlihîn”, “İbâdillahil-ecmâin” ifâdesini içinde bulundurmaktadır. Yaklaşık 300 yol sonra âlemi ma’nâda Rasûlüllah (s.a.v.) efendimiz ile görüşen bir Ehlullâh Hallac-ı Mansur’un affedilmesi için ricâcısı olmuş ve Halllac-ı Mansur affalmuştur.
Salâtihim dâimûn; Namazlarına devâm eden, nasıl devâm “50 vakit” üzerine devâm eden.
Elli Vaktin İfâdesi Nedir ?[57] “ İz- -T-B- ”
Mi’rac gecesi namazın ilk belirlenen elli (50) vaktinden, kısım kısım, beş (5) vakte indirilmesinin sebebi neydi acaba?
Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) haşa! o kadar bilgisi yok muydu? da Mûsâ aleyhiselâm vâsıtasıyla indirildi.
Eğer Cenâb-ı Hakk’ın murâdı gerçekten ümmet-i Muhammed’e sadece beş vakit namazı farz etmek olsaydı daha baştan bunu böylece bildiremez miydi?
Demek ki: bu hâdiseden bizlere bazı ibretler çıkarmak düşüyor. Eğer baştan belirtildiği gibi namaz elli vakit olarak yeryüzüne inip mutlak hüküm haline gelmiş olsaydı, bazı insânlara çok büyük yük olacaktı.
Eğer, namaz baştan elli vakit bildirilmeyip sadece sonda belirlenen beş vakit olarak hüküm haline gelmiş olsaydı bu sefer de bazı insânlara haksızlık edilmiş olacaktı. Cenâb-ı Hak ise haksızlıkla değil, hikmet ile faâliyet gösterir, yeterki bizler o hikmetleri idrâk edelim.
İnsanlar aynı güç kâbiliyette olmadıklarından idrâk ve ihâta seviyeleri de değişiktir. Kâbiliyeti yüksek olanı düşük seviyede bırakmak ona haksızlık olur, gücü az olana da fazla yük yüklemek ona haksızlık olur.
Demek ki, belirtilen vakitlerin ellisi (50) azami, beşi (5) asgaridir.
Beş (5) vakti, asgari müşterekte bütün ümmete farz, fakat ma’nâ âleminde yükselmeye istîdâtlı olanlara ise elli (50) vakte kadar çıkma imkânı verilmiştir.
Böylece her müslüman beş vaktin hakkını vererek tatbik ettikten sonra gayreti mikdarınca çalışmaları neticesinde bir günlük namazını elli vakte çıkarma imkânını bulmuş olur.
Gerçekten, “Hakîkât-i Muhammedi” yolunda faâliyet gösterip idrâkini geliştirmesi için kişi,
evvelâ → “Âdemiyyet” mertebesini yaşayıp,
oradan → “Nûhuyet”,
→ “İbrâhîmiyet”,
→ “Mûseviyet”,
→ “İseviyet”
ve nihâyet gerçek → “Muhammediyyet” mertebesine ulaşması gerekir.
İşte bu seyr esnasında, kişinin asgariden beş (5) vakit namaz ile başladığı günlük namazı, her mertebede yükselerek nihâyet elli (50) vakit hükmüne ulaşır.
Ancak burada fiilen bedenen kılınan yine (5) beştir, diğerleri mâ’nen olmaktadır. Fakat vakti ve gücü olan fiilen de nâfile hükmünde yapabilir.
Eğer beş vaktin üstünde ki namaza yol açılmamış olsaydı. Her hâlde bu ümmete yükselme yolu kapanmış olurdu. Bu hâl ise ümmet-i Muhammed için düşünülemez bile.[58] “ İz- -T-B- ”
Sıfat Mertebesinin Namazı
Sıfat mertebesine ulaşan kimse
(Mearic Suresi 70/23) elleziynehüm ala salatihim daimune
İşte o kimseler onlardır ki namazlarında daimdirler hükmüyle belirtilen özelliğe ulaşmış olmaktadırlar.
Gerçi bu ayet beş vakit namazlarını aksatmadan devam ettirenler için de belirtilmiş olmakla beraber, gerçek manada elli vakte talip olup onları sürdürenler içindir de.
Şöyleki: Evvela beş vaktini çok iyi bir şekilde yerine getirmiş olan kimseler, bu mertebeye ulaşıncaya kadar edindikleri manevi güç ve tecrübelerle, yaşadıkları za-manlarında hiç boşluk bırakmayıp devamlı Hakk’ı tefekkür ve zikr haline ulaşırlar.
Yirmi dört saatlik bir günün saatlerini 2 ile çarpsak kırk sekiz (48) eder.
Yani her yarım saatte bir namaz eda edilmiş olur.
Bu namazı kılan kişinin gerçek kimliğini, bir;
Hakk’ın varlığını da bir olarak dikkate alırsak böylece sayı elli (50) olmuş olur.
Artık bu kimselerin uykuları dahi ibadettir, çünkü gözleri uyusa da gönülleri uyumaz.
Buranın ehli, muhabbetullah ile dolu Arif zatlardır.
Mi’rac gecesi Efendimize emir edilen elli vakit namaz bu kimseler içindir.
Mertebeler daha aşağı doğru indikçe kırk’a, otuz’a, yirmiye, on’a ve nihayet beş vakte iner.
İşte asgari müşterek olan bu ibadet dahi bizlere zor gelmektedir. Nasıl bir gaflet içinde olduğumuz, ne kadar aşikardır.
(Maun Suresi 107/4-5)
feveylün lil musalliyne elleziynehüm an salatihim sahune
vay o namaz kılanların haline ki: onlar kıldıkları namazdan uzaklaşmışlardır, ihtarı ne ağır bir suçlamadır.
ALLAH c.c. tüm kullarını gafletten kurtarsın.
Beş vakitle namaz kılmaya başlayan kimse gayreti nispetinde yukarıda kısaca belirtildiği gibi seyrini yavaş yavaş yükselterek, namaz mü’minin mi’racıdır sırrına ulaşmış olur.
İşte ancak bu tür namaz, sahibini mi’raca ulaştırır.
Bu hale ulaşan kişinin kendi nefsi varlığı kalmaz, onda faaliyette olan Hakk’ın varlığıdır.
İçinden ve dışından Hak tarafından ihata edilen bu kimse,
Efendimizin ağzından;
Men reanî fekad reel Hak (hadis-i kudsi)
bana bakan Hakk’ı görür der. Çık aradan kalsın yaradan hükmü kesinleşmiş olur.
Böyle olunca Ona bakan başka neyi görecekti ki?.. Elimizden geldiği kadar bu işlerin üzerine eğilmemiz bizim menfaatımıza olacaktır, geçen günlerin geri gelmesi asla mümkün değildir.[59] “ İz- -T-B- ”
Büyüklerden birisi hapşıran bir insanın “Allah’a hamd olsun” dediğini duyunca hapşırana şöyle demiş; “Sözünü Allah’ın söylediği gibi hamd âlemlerin rabbi Allah’adır diye tamamla!” Hapşıran karşılık vermiş. “Âlem nedir ki? Allah ile beraber zikredilsin” Efendi hazretleri şöyle cevap vermiş: “Kardeşim şimdilik şöyle! Çünkü yaratılmış (halkedilmiş) kadime birleştirdiğinizde ondan geriye iz kalmaz.”
İşte bu vuslat makamı ve fena sahiplerinin kendile-rinden geçme halidir. Hal sahibi, fena halinden fani olursa elhamdülilah da demez. Çünkü kulun el-hamd deyişinde, bazı kimselerce örtü, bazı kimselerce elbise diye ifade edilen kul ispat edilir. Hal sahibi, âlemlerin rabbi derse içinde bulunduğu makamdan daha yüksek bir makam yoktur.
İşte bu varislerin makamıdır ve ondan daha üstün makam yoktur. Bu makam, karşısında dilin dönmediği ve gönlün mustarip bir makamıdır. Bu makam ehli hallerinden fani olmuş, (müşahadelerini anlatmada ağzı kapanmıştır). Zat nurları onlara egemen olmuş, sıfatların belirtileri, üzerlerinde görülmüştür. Söz konusu insanlar Allah katında bekleyen ve onun katında gizlenmiş Allah’ın gelinleridir (arâisü’l-hak). Onlar Allah’tan başkası bilmediği gibi kendilerini de Allah’tan başkası bilemez. Allah onları övünç tacı ile taçlandırmış, ünsiyet yaygısında fena minberleri üzerinde oturtmuştur. Onlara bunu kazandıran şey “namazlarında daimi olmaları” (el-mearic 70/23) ve şahitliklerini doğru yapmalarıdır (el-mearic 70/33).
İlahi kuvvet onlara sürekli müşahade ile yardım eder. Onlar da iki ayağın konulduğu yerde sıfatlarla gözükür. Onların şaşkınlığı uyma yönündendir. Zikretmeleri ise bir sünnet veya farzı yerine getirmekten ibarettir. Onlar dost doğru yoldan ayrılmaz halk ile iç içe yaşasa ve onlarla haşır neşir olsalar bile bu esnada gerçekte onlarla beraber değillerdir. İnsanlar kendilerini görseydi, onları görmüş olmazlardı. Çünkü onları ancak Allah’ın fiillerinden birisi olmaları yönünden görürler. Dolayısı ile onlar fiili ve yapıcısını müşahade eder. Ne ömür makam! Onların durumunu misal olarak sandık yapan bir marangozun yanında oturan kişiyi verebiliriz. Marangozun yanında oturan kişi, hem yapımı hem yapanı görür ve işin yapımı kendisini yapıcısından perdelemez. Gerçi o esnada kalbini fiilinin güzelliğini meşgul edebilir. Çünkü dünya Hz. Peygamberin buyurduğu gibi gübrenin yetiştirdiği gibi gübrenin yetiştirdiği tatlı bir meyve ya da kötü yataktaki güzel bir cariyedir. Ona iyilik yapıp onu seven kişiye cariye kötülük yapar ve ahretini ona haram eder. Şair ne güzel söylemiş;
Akıllı kişi dünyayı sınadığında
Dost kisvesinde bir düşman olarak kendine açılır.
İşte bu taife, özü sözü bir eminlerdir. Allah onları ilahi kuvvet ile desteklemiş. Dolayısıyla Onlar bu nispet sayesinde Allah ile beraberdiler.
İşte bu, çıkılacak en yüksek makamdır. Varılabilecek en değerli gaye, bu yüce gayedir. Çünkü gaye, bilgi tecelliler yönünden değil, ancak tevhit yönünden olabilir. Söz konusu makam, istiva yeridir. İstiva, ancak en yüce dostun bulunduğu yerde olabilir. Binaenaleyh ermiş oldukları müşahadenin hakikatı nedeniyle bu gruba ne mutlu!
Onları, kendilerine katılarak ve söyledikleri mümkün bulunarak, onaylamamız ve kabul etmemiz nedeniyle ne mutlu bize!
Dil Küheylânı bizi söz meydanında sürükledi (sözü uzattık)[60]
Sayı ve zaman diye Bir şey yok aslında bizim isimlendirdiğimiz güneş ve ayın dönmesiyle verdiğimiz isimler. İşte Hz. Peygamber efendimiz hadîs-i Şerîflerinin birinde Bana Dünyanızdan üç şey sevdirildi biri gözümün nuru namaz. Biri kadın biri de güzel koku. Yalnız buradaki ifadeye çok dikkat çekmek lâzımdır. Dünyadan bana sevdirildi deniyor. Sizin dünyanızdan diyor. Bizim dünyadan yani. Hadîs-i Şerîfe bu yönü ile bakmak lâzımdır. SİZİN DÜNYANIZDAN BANA ÜÇ ŞEY SEVDİRİLDİ. Demek ki âlemler kendisi için meydana getirilmiş bir varlık. Dünya niye onun olmuyor? da sizin dünyanızdan diyor.
Bu dünyada onun için meydana getirilmedi mi? Niye sizin dünyanızdan diyor. Ha, demek ki sizin dünyanızdan sahip olamayacağınız üç şey var. Bu dünyada sahiplik hükmü ile muamele edemeyeceğiniz üç şey var diyor. Onlar size hükmeden demek istiyor. Yani o şeyi hükmünüze alamazsınız benim hükmüm altındadır. Ve bunun dışında yaptığınız hareketlerle kendi dünyanızı kendiniz kuruyorsunuz diyor. Yani kendi düşüncelerinizle var sandınız hallerle, doğduktan sonra buluğa erinceye kadar ileri yaşlara gelinceye kadar aileden ve çevreden, alıştığınız şartlanmalarla, örf ve adetlerle ve nefsinizin istekleriyle, tabiatınızla kendinize bir dünya kuruyorsunuz. İşte bu dünyada yaptığınız üç şey var. Genel dünyada da yapılan üç şey var sizde bunu seviyorsunuz. Ben sizin yaptıklarınızdan bu üç şeyi sevdim ancak diğerlerini sevmedim diyor. Bir tânesi namaz. Bahsedildiği gibi bunu uzun uzun düşünerek detayları ile anlatmak lazım. Ama burada bu kadar söylüyoruz. Ana hatlarıyla anlaşıldığı kadarını söylüyoruz. O yeter zaten. Gözümün nuru namaz, kadın ve güzel koku. Hz. Peygamber efendimiz bunlarla ne demek istiyor acaba. Hâkim sözünün sahibi hikmetlerle dolu olan bir varlıktaki söz muhakkak ki hikmetler içerisinde olacaktır. Dolayısıyla bu hikmetleri bizim açmamız gerekiyor. Her ne kadar o açmış ise de her mahallin tam gerçek olarak açık anlatması mümkün değil ve o, zaman süresine sığmaz zaten Bin dört yüz sene açılıyor, açılıyor da hala açılmış bir şey yok ortada. O yirmi üç seneye nasıl sığdırsın. Gene de sığdırmış ve de yeteri kadar sığmış. Lazım gelen bütün ana maddeyi, ana malzemeyi, potansiyeli koymuş ortaya.
YAĞMA diyor eksilmezde. Bir şey de olmaz. İşte NAMAZ denilen o hali biz gerçekten bedensel yönünü idrak ettiğimiz zaman namazın birinci derecesini idrak etmiş oluruz. Her mertebe namazın ayrı bir özelliği vardır. Bedensel namaz fiiller âleminde fiziksel âleminden madde âleminde madde yapımızla yapılan namazdır. Aslında namaz diye bir şey yok Kur'an-ı Kerim'de SALAT var. Ama Türkçe karşılığa geçtiği zaman başka ifadesi olmadığı için namaz denmiş. Ve bu kısa ve kısıtlı ifade neticesinde namazı sadece bedenle yapılan fiiller hükmüne getirip çerçevelemişiz. Yani namaz budur Salat budur demişiz. Hâlbuki bu değil bu, fiiller âlemindeki görünüşü, isimler âlemi esmâ âlemi yani melekut âlemi akıl âlemi, düşünce âlemi denilen yerdeki namaz. Çünkü İslam dini sadece bedensel hareketleri yaptırmak için ortaya gelen bir din değil. Hem fiiliyatı var hem düşünce ve tefekkür yönü var. İşte tefekkür yönünde olan namazın ismi SALAT-I VUSTA orta namazı... Biliyorsunuz Hristiyanlarda namaz yok sadece dua var. Onlarda tefekkür yönü ortaya çıkar. Salatın esmâ âlemi isimler âlemi düzeyindeki aldığı ismi dua ve zikirdir. Orada da salat yok. Salat-ı Vusta ismini alır ama çalışma sahası dua ve zikir üzerindedir. O yaşantıya gelmiş olan kişi zaman zaman dua ve zikir hükmü ağır basar fiziksel ibadetini yapamaz hale gelir. Ama o ibadeti yapmıyor demek değildir. Salat-ı Vustayı yaşıyordur. Salat-ı Vusta (ara namazı) buradaki ara namazında kasıt iki varlık var da birbirine geçilecek değil. İdrak mertebesinde olacak hadiselerdir.
Şimdi bir ef'al âlemi dedik, fiiller âlemi, dünya âlemi, iki esmâ âlemi, sıfat âlemi dedik. İşte bu esmâ âlemindeki zikir ve dua yönlü yapılan fiil yahut düşünce Salat-ı Vusta, orta namazı yani sıfat âlemine geçmek için basamak namazı, ara namazıdır. HAFİZU AlESSALAVATULLAHİ VE SALATEL VUSTA (2/238) Yani, Allah’ın salatını muhafaza edin ve de salat-ı Vustayı muhafaza din. Ondan sonra düşünce düzeyi tamamen kemâle erdikten sonra o halin gereği olarak kemâle erdikten sonra bunun üstündeki namazın aldığı isim, sıfat mertebesinde aldığı isim ELLEZÎNE HUM ALÂ SALÂTİHİM DÂİMÛN. Onlarki namazları üzere (dâim) devamlıdırlar.(70/23) İşte gerçek salatın yeri burasıdır. Yani Salat ismini alan olgunun yeri burasıdır. Onun bir altı Vusta namazı, orta namaz. Daimî salata geçiş yeri. Berzah yeri. Onun altındaki ise namaz hükmünü verdiğimiz fiiller âlemindeki namazdır. Şimdi Namaz, dua ve zikir aynı zamanda Salat-ı Vusta, onun üzerinde olan Salat, gerçek salat Salat-ı Daimun. İşte salattan kasıt bunlardır. Baştaki S sıfat âleminin varlığını ortaya koyuyor. Oradaki LAM Sıfat âlemindeki lahut tekliği ifade ediyor. Sonraki T de Tevhid, yani Vahdet hükmünü ifade ediyor. Şimdi, birinci namazda ayrı ayrı varlıklar vardır Fiiller âleminde yapılan namazda ayrı ayrı varlıklar vardır. Kulluk şuuru vardır. Ben kulum, Rabbime ibadet ediyorum hükmü vardır?
Ve oradaki namaz bu düşünce yapısı içinde kılınır, namazın gerçek hüviyeti bunu ikiye indirmektir. Çokluğu ikiye indirmektir. Bir Hakk var bir de kul var. İkiye iner. Şimdi, kendinin dışında olan birçok varlıklarıda görür. Birçok varlıkları ayrı ayrı müşahede eder. Bununla birlikte Hakk ve kendini müşahede eder. Fiiller âleminin en yüksek idraki budur. Bunun dışında ve bunun altında olan düşünceler sevap kazanma hükmü ile yapılan fiillerdir. Sevap kazanma hükmü ile yapılan fiiller kemâle erdiğinde bir Hakk var bir kendi var. Hiçbir şey beklemeden Hakka ibadet etmektedir. En yüksek idraki budur. Fiiller âlemindeki namazın. Bunu idrak ettikten sonra bu yaşantıda kendisine kâfi gelmezse o zaman aldığı ve okuduğu derslerle sohbetlerle Hâk yolundaki çalışmaları ile yavaş yavaş anlar ve bakar ki âlemde Hakkın varlığından başka bir varlık yok. Yani tek tek, ayrı ayrı gördüğü bütün varlıklar Hakkın esmâlarından her bir esmânın zuhura çıkmasıdır. Yani, oradaki halleri Hakk yapıyor. Hakkın bir zuhuru ile bunlar meydana geliyor. İşte burası Tevhide geçiştir. Vahdete basmaktır. Birincide vahdet yoktur kesret vardır. İkinci yani Vusta demesi bu. Orta namazı demesi bu. Bu idraki yaşama zaman zaman düşer yine, aşağıya. Orada yaşar tâ ki yukarıya doğru seyrini tamamlar, artık orası onun yeri olur. Yani Salat-ı Daime yeri olur. Bu salat-i daime de, fiil ve bir hüküm yoktur. Bu, düşünce yapısında olan daimî Hakla birlikte olan hiçbir an Haktan gayrı düşünmeyen görmeyen ve Hakk olarak aynı ile yaşayan bir mahallin aldığı isim olur.[61] “ İz- -T-B- ”
Şeriat âlemin nizamı içindir. Yani âlemin nizamını korumak düzenlemek içindir. Böylece bir hakikati idrak ettikten sonra namaza abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır derler. Zahir Hakksa, batın Hakksa her şey Hakksa sen de Hakksan, şeriat bunu bilmeyenler için âlemin nizamını korumak içindir, derler yani bunu anlamayanlar için, âlemin nizamını korumak için derler. O halde biz bunu anladıktan sonra abdeste, oruca ne ihtiyacımız vardır deyip heva ve nefsani heveslerine ittiba ederler. Niye, çünkü zahir ve batının kendi hakikatlerinin ve Hakkın hakikatini yani gerçeğini hakkıyla idrak edemediğinden bilemediklerinden bu işi sadece lafzi kelami anladıklarından yahut yanlış öğrendiklerindendir.
Eğer Hakk’ın hakikati, Zahir ve Batın Hakktır, fakat senin kayıtlı vücudun bu hazreti şehadette çok açık bir kuldur. Sen içinden Hakk olduğunu istediğin kadar bil ama bu kuldur, zuhur mahali kuldur, işte bunun kulluğu; hakiki abdiyeti ortaya koymaktır, hakiki abdiyet de fiille olur, bunu insan nasıl terk eder, bu mümkün değildir.
İşte onun için salat-ı daimun deniyor bu mertebedeki kişilerin namazına. Namaz-ı haricun denmiyor, ayetin hiçbir yerinde bunlar namazlardan hariçtir demiyor. Beş vakit namazdan bahsediyor, sonra حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى 2/238 “Salat-il vusta” beş vakit namazı kılarlar, ayrıca “vasat” namazı da kılarlar, “vusta” namazını da kılarlar, yetmedi اَلَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 “daimun” namazı da kılarlar. Namazı terk ederler demiyor. İşte bu beş ile elli rekat namazdır. Tavan elli vakit, taban da beş vakittir. Onlar tavanı bırak tabanı da kaldırmış durumdalar.
Zahir isminin terbiyesinde bulunan bu vucud-u mukayyedeye vaki olan teklif yani Zahir isminin tesirinde olan bu kayıtlı vücuda vaki olan teklif ibadet teklifi batında zuhur içindir. Yani burada bu fiil yapılırsa batında bu fiilin zuhuru olacaktır. Burada bu fiil yapılmazsa batında bunun zuhuru yoktur. Sen buradan bankaya gittin beş bin lira para yatırdın ise bugün o para senin cebinden çıktı gitti, paran yok teslim ettin ama ben bunu istanbul’da alacağım dedin. Bankada o yatırdığın para karşına çıkacak. İşte zahir olan paranı yatırdın batın oldu. Parayı yatırmak bu fiilleri yapmaktır. Bugünkü tabirle Allah’ın bankasına oraya yatırım yapmaktır. İşte batın âlemine biz geçtiğimiz zaman batındakiler bize o zaman gözükeceklerdir. Şimdi biz yaptıklarımızı batına gönderiyoruz, neden, biz fiil olarak bir fiil yapıyoruz ama bu fiilin batıni manası vardır.
Bugün bunu göremiyoruz, mümkün değil bugün görmek. Buranın şartları batındaki manayı görmeye müsait değildir. Müsait olsa da göstermezler, yer olarak yine müsait değildir. Gösterilmeye müsait değildir. Eğer biz bir rekatlık namazın menfaatini görmüş olsak secdeden başımızı kaldırmayız. O zaman o ibadet menfaatle yapılan bir iş olur, adeta alışveriş gibi olur. O da olmaması lazımdır. Görmeden yapacaksın aksi halde imtihan olmaz. Hiç gelecekte bir menfaat beklemeden o fiilini yapacaksın. Yani bankaya para yatırıyorum düşüncesi ile değildir. Sen paranı yatırdıysan bunu senden başkası alamaz, sistem böyledir. Bu kayıtlı olan vücuda vaki olan teklif yani namaz kıl, oruç tut, zekat ver, hacca git diye yapılan bu teklif, batında tekvin içindir yani batında bir oluşum meydana getirmek içindir.
Böylece ilahi teklife tabi olmak Salih amel ve onu inkar etmek de kötü ameldir. Dolayısıyla bunlar ahrette birer vücut bulacak salih ameller cennetler, bahçeler, huriler, köşkler gibi çıkacak güzel ameller, kötü ameller de cehennem suretinde, zebaniler suretinde varlıklar olmuş olacak. İyi yaptığımız amellerden daha dünyada iken bir kısmı ahiret için bir kısmı da az da olsa batında olarak burada zahir âlemde yaptığımız iyi amellerden zikirlerden bir nur meydana geliyor, bu nurlar bir siluet kazanıyor. Bir zikir yapıyoruz, bu bir bilgi, bir düşünce, bir fiil var hem de orada bir nur var, hem de bir gönderiş bir kudret bir güç var, işte onlardan birer varlık meydana geliyor. Bu varlıklar canlıdır, ama bunu bize göstermiyorlar görsek dünya ile irtibatımız kalmaz yaşayamayız. Sistem bozulur. Bir de eksi olan fiillerden eksi varlıklar meydana geliyor, onlar birbirini yemeye çalışıyorlar. İkisi de şu vücuda hakim olmak istiyorlar.
İşte biz salih amelleri çoğaltırsak, salih amellerden meydana gelen mahlukat varlıklar çok, diğerlerinden oluşanlar az oluyor, çok olanlar az olanları daha buradayken yiyip bitiriyor. O zaman ahrette cehennemlik bir vasıf kalmamış oluyor.
İşte Allah’ın teklifine tabi olmak salih amel ve muhalefet ise faydasız kötü fiillerdir. Senden meydana gelen salih fiiller ve kötü faydasız suretler diğer âlemde peyda olur. İntikal ettiğin berzah âleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Bu hayattan sonra başımıza neler gelecek, İslam dininin ne kadar bir sağlam bir sistemle geldiği, bilindiği görülüyor. Onun için burası Cennetten, Cehennemden her yerden değerlidir. Biz ki bu anda dünyada yaşıyoruz, şu anda yeryüzünde bütün yaşayan insanlar âlemin en şanslı varlıklarıdır. Geçenler geçmiş, ne yaptılarsa yaptılar, gelecekler belli değil, ne gelirler nasıl gelirler, ama biz şu anda varız. Mevcuduz, varız ve şuurluyuz.
Berzah âleminde seni karşılayacak olan varlıklar bunlardır. Yani amellerinin lâtif bedenlenmiş suretleridir. Burası hem madde olarak müşahede âlemi hem de bütün âlemleri ilmen bilmen muhabbetle müşahede âlemidir. O halde Cemale mülhak olmak başka iltihak etmek, Cemalle birleşmek başka Celalle birleşmek başkadır. Yani Celal tecellisine girmek başka Cemal tecellisine girmek başkadır. İkisi de kemaldedir. Acıtacaksa acıtma kemaldedir, sevindirecekse sevindirme kemaldedir. Buradaki Celal daha önce bahsettiğimiz ism-i Celalin yani Kahharı ortadan kaldıran Celal gibi değildir, buradaki Celal zahmetli Celaldir. Cemal Rahman ismi, Celal da burada Kahhar ismidir karşılayacak olan. Hani “Zülcelal-i vel ikram” dendi ya daha evvelki sohbetlerde… Celalden daha faydalı olarak bahsettik, Oradaki Celal nefsimize yaptığı Celal, nefsimizi kaldırmak için Celal. Buradaki Celal ise bizi karşılayacak o Celal değildir.
Yani isim benzerliği var ama buradaki Kahharın Celalidir. Bir Rahmanın Celali vardır, arkasından Rahmet geliyor, yani Bir Celal geliyor ama arkasından Rahmet geliyor, burada Celal geliyor ama arkasından da Celal geliyor, devamı da Celaldir. Eğer Celal hakiki manada yani ilmi faydalı yönden Celal olmasa, nefsimizi ortadan kaldıramayız. İkisi de Celal tecellisidir, ama esmanın zuhurları değişiktir. Birisi Celal tecellisi sonunda Cemali hazırlıyor, birisi Celal tecellisinin arkasından gene Celal tecellisi devamlı Celal tecellisi geliyor. Birisi geçici Celalinden Cemaline iltihak ettiriyor, Daima padişahın huzurunda müsait olmakla yani bunların ikisi de Hakk’ın ismi ama birisi padişahın yanında arkadaşı dostu olmakla onun külhancısı olmakla aralarında çok fark vardır. Yani ekmekçi başı, külhancısı, işçisi ahırında seyisi, o da padişahın yanında çalışıyor ama acaba padişahı ne zaman görür.[62] “ İz- -T-B- ”
Şeriat mertebesi zahir hukuku düzenleyen mertebenin adıdır, zahir şeriat olarak bir de genel şeriat bütün bunları içerisine alan şeriattır o değildir. Zahir olarak beş vakit namazımızı kıldık, ramazan orucunu tuttuk, paramız varsa hac ve zekat ibadetini yaptık, o zaman şeriat mertebesinin hakkını vermiş oluruz. Veya hakkını veremesek de tatbikatını yapmış oluyoruz. Ama bu yeterlimidir, asgari müşterek için yeterlidir. Bakın Miraç gecesi 50 vakit namaz emredildi sonra beşe indirildi, o gece oyun mu oynadılar, haşa Cenab-ı hakk diyemez miydi, bir seferde beş vakit namaz size farz diye ve ya 50 vakit namaz farzdır benim sözüm sözdür diye, diyemez miydi.
Neden bu senaryo kuruldu, böyle oynandı bu iş. Rasul (sav) geldi gitti, geldi gitti İsa (as) neden çıkmadı karşısına Davud (as) neden çıkmadı da Musa (as) çıktı, mevzuyu dağıtmadan kısaca bunların biri taban biri tavandır. 50 vakit farz namaz bizim üstümüzden kalkmadı, ümmet-i Muhammed’in üstünden kalkmadı, genel olarak kalktı, özel olarak kalkmadı. Nasıl farz-ı kifaye vardır, işte o 50 vakit namaz farz-ı kifayedir. Bazılarının yapmasıyla ümmetin üstünden kalkar, yalnız bu 50 vakit namaz fiili beş vakit namaz kılar şekliyle değildir, namaz hükmünde 50 vakite ulaşabilmesi için kişinin Âdemiyet mertebesinden geçip İbrahimiyet ve diğer mertebelerden geçip Muhammediyet mertebesine ulaştığı zaman zaten 50 vakite ulaşıyor oranın mertebesinin namazıdır çünkü.
اَلَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلاتِهِمْ دَاۤئِمُونَ 70/23 50 vakit namaz oranın ifadesidir. حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَوةِ الْوُسْطَى 2/238 burada belirtilen günde 25 rekatlık namazdır, vusta namazı ara namazıdır, tefsirler ne diyor sabah namazı veya ikindi namazı diyorlar o zahiri ifadesidir. Ara namazı esma âleminde kılınan namazdır. Ef’al âlemi ile sıfat âlemi arasında Esma âleminde kılınan namazdır, insanı Ef’al âleminden alır, sıfat âlemine intikal ettirir. Yani Cenab-ı hakk eğer bütün ümmete Ümmet-i Muhammed’e beş vakit namazı farz edip yeterli görseydi, 50 vakit kelamını ortaya çıkarmazdı. 50 vakti amir olsaydı, yapamayacak olanlara çok büyük bir yük gelirdi. Eğer beş vakti sadece amir olsaydı 50 vakti söylenmeseydi, ilerleme imkanı olanlara haksızlık edilecekti. Herkes aynı seviyede olacaktı. İşte onun için beş vakit namaz tabandır, yani her insanın yapabileceği anlayabileceği en basit akıl yapısına sahip olanların dahi bu işi yapabileceği güçsüzlerin dahi yapabileceği bir rakkama indirildi. Ama aslı 50 vakittir.
Onu da kapatmak için yani mahrum etmemek için bire on veririm diyor, beş vakit kılan da 50 vakit o zaman 50 vakit kılan 500 vakit namaza yükselmiş oluyor. Yani Cenab-ı hakk’ın rahmetidir 50 vakit namaz da vaz etmesi. Neden sünnet kılıyoruz? Allah’ın emri değildir, farz değildir, sünnettir, ama sünnet de farz hükmündedir bir bakıma çünkü Hz Peygamber vahy ile konuştuğundan kendinden söylemediğinden onları dolaylı olarak onlar da Hakk’ın emri sayılır. Ama Hz peygambere bağlandığı için bazıları bazen terk edilir, bazıları terk edilmez.
Yani müekked, tekidli, kuvvetli sünnetler vardır, gayrı müekkede kuvvetli olmayan sünnetler vardır, gereği yerine göre terk edilebilir o da Rahmettir. sünnetlere tabi olmak ve onları tatbik etmek bizim neden lehimizedir, tabi ki lehimize hem de bir çok yönden ama en büyük lehimize olan tarafı eğer farz namazlarımızda eksiklikler varsa sünnetlerle onlar tamamlanacak sünnetler yedekte duruyor, nasıl stepne lastiği olmazsa insan yolda kaldığı zaman eski bir lastik bile olsa gideceği kadar 10-20 Km insanı kurtarıyor, işte sünnet namazları da farzların eksik olduğu yerde onu tamamlayacak.
Tabi değişik değişik düşünceler ortaya atılıyor, insan aklı bazı düşünceleri üretir, sünnetse sünnettir, farz ise farzdır, evvela öğlen namazının sünnetini ele alalım, öğle namazının ilk sünnetine nasıl niyetleniriz, işte varsa farz yoksa sünnet gibi niyet etmek mümkün değildir. çünkü farz hükmünde tekitli sünnet sünnet-i müekkede yani mutlak kılınması lazım gelen bir sünnettir. Yani kendisi farz gibidir zaten. Farz niyetiyle nasıl niyetleniriz. İkindi namazın sünnetine gelelim, bazen terk edilir bazen terk edilmez, işin durumuna göre bu zaten ikindi namazın yerine kaim olmaz, ama Cenab-ı Hakk kendi rahmetinden bakın orada hukuk değişiyor, kendi rahmetinden onları farz yerine koyarsa o zaman asli farz olur.
Bizim niyetimize gerek yoktur zaten Cenab-ı Hakk onu