İçeriğe atla
Nâziât 5Cüz 30 · Sayfa 583

Nâziât Sûresi 5. Âyet

النازعات

Sohbete sor

Felmudebbirâti emrâ(n)

Nihayet işi çekip çevirenlere (ki, mutlaka tekrar diriltileceksiniz).

Nâziât Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Müdebbirât (işleri yönetenler) – kâinatın işlerini düzenleyen melekler,

Müdebbirât, İnsan-ı kâmil’in ilâhî tedbir ile yönetmesi.

İbnü’l‑Arabî’ye göre “tedbir”, kâinattaki düzeni sağlamak ve işleri yürütmekle görevli olan “Ricalü’l-Gayb” (Görünmeyen Evliya) hiyerarşisinin en yüksek makamında bulunanlara ait bir sıfattır. Ancak bu tedbir, onların kendi iradeleriyle yaptıkları bir iş değil; tamamen Allah’ın emrinin (emr-i ilâhî) bir tecellisi ve yansımasıdır. Yani, “Müdebbirât” ile ifade edilen melekler veya manevî güçler, aslında Allah’ın ezelî takdirinin (kader) âlemdeki uygulayıcılarıdır. Onların “tedbir”i, ilâhî emrin kusursuz bir şekilde icra edilmesinden ibarettir.

Fusûs’ül‑Hikem’de temellendirdiği insan‑ı kâmil Anlayışına göre, bu makama ulaşan kişi, artık nefsânî benliğini (enâniyet) tamamen aşmış, ilâhî irade ile kendi iradesini birleştirmiştir. O, bu mertebede “Müdebbirât”ın (varlığı tedbir edenlerin) bir tecellisi haline gelir. Kendi varlığında bir değişim yaşar; tıpkı bir yöneticinin veya halifenin ülkesini idare etmesi gibi, o da Allah’ın kendisine bahşettiği yetki ve hikmetle “insan-ı kâmil” olarak âlemin düzenine ayna tutar.

Yolumuzu Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.

Ve melâike dahi ıstılâh-ı kavimde "insân-i kebîr" ta'bîr olunan bu suretin, ya'nî sûret-i âlemin, ba'zi kuvâsından oldu. Böyle olunca melâike o suret için, neş'et-i insaniyyede olan kuvâ-yı rûhâniyye ve hissiyye gibi oldu. Ve onlardan her bir kuvvet kendi nefsi ile mahcûbdur, zâtından efdal görmez. Ve muhakkak kuvâda indiallâh olan her bir mansıb-ı âlî ve menzilet-i refîa için kendi zu'munda ehliyet vardır. Zîrâ onların indinde, cenâb-ı ilâhîye ve hakîkafii'l-hakâyık canibine ve bu evsâfı hâmil olan neş'ette kavâbil-i âlemin kâffesini, a'lâsını, esfelini hasr eden tabîat-i külliyyenîn iktizâ ettiği şeye râci' olan şey beyninde, cem'iyyet-i ilâhiyye hâsıldır (2).

Melaike evliyaullahın ıstılahında insan-ı kebir tabir olunan âlemin suretinin bazı kuvvetlerin dendir. Melaike dediğimiz varlıklar evliyaullah ıstılahında insan-ı kebir olan cism-i âlem. Birimsel insana insan-ı sagir, bu kainata da insan-ı kebir, büyük âlem denir. İnsan-ı Kamil de deniyor. Melaike-i kiram bu insan-ı kebirin bazı kuvvetlerindendir. Yani melaike-i kiram bu insanın bazı kuvvetlerindendir. Zira âlem kendisinden peyda olan insanın vücuduyla beraber heyeti mecmuasıyla bütün esmaya mashar olduğunda ilahi suret üzere mahluktur. İsimlerin suretleri onların vücutlarıyla esmaya mashar olduğundan suret-i ilahiye üzere mahluktur. Yani ilahi suret olarak mahluktur. Yani bizim anladığımız manada yaratılmış değil. Her varlıkta kendi hilkati üzere halk edilmiştir.

Ve suret-i ilahiye üzere mahluktur. İlahi surettir. İnsan-ı kebir diğer ismiyle bu âlemler suret-i ilahiye üzere mahluktur. Yani kendilerine has bir mahluk değil. İlahi suretin birer görüntüleridir, mahluklarıdır. Bu âlem cisminin küçük bir cüzü bulunan insan bu âlem cisminin küçük bir cismi bulunan insan bütün ilahi isimlerin zuhur yeri olarak, masharı olarak cismen küçük manen büyüktür, bu âlemlerden büyüktür. İşte onun için bir hadis-i kudside “Ben yere göre sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurur. İnsan küçük olmakla birlikte manen bütün âleme camidir. Bu sebeple evliyaullah cisim itibariyle âleme insan-ı kebir, Âdem’e insanı sagir cisim itibarıyla. Mana itibarıyla da âleme insanı sagir, Âdem’e insan-ı kebir tabir olunur.

Cismen insan-ı kebir olan âlemde kuvve-i elektiriğe, kuvve-i buhariye, kuvve-i cazibe, merkezkaç kuvveti gibi bir çok kuvve kuvve-i tabiiye ve ervah-ı cinniye, ve ervah-ı şeyatiyn, gibi kuvvayı kesire olduğu gibi. Yani bütün kuvvetlerden birçokları olduğu gibi onun eczasından olan her bir mahlukta dahi kuvvai nebatiye ve hayvaniye ve bunlarda dahi silsile üzerine adet ve hesap edilmeyecek muhtelif kuvvetler vardır. Halbuki melaike hissi suretler cimsiye ile kaim olan kuvvetlerin ve nefsi kuvvetler ve kuvvai akli-i kudsiyenin ervahıdır melaike-i kiram. Bunlar rabbani hükümleri ve ilahi eserleri cisimler âlemine ulaştırırlar. Yani Haktan aldığı rabbani oluşumları cisimler âlemine ulaştırırlar melaike-i kiram. İlahi nurlar ile kavi olduklarından onlara melek adı verilmiştir. Melaike âlemin suretinde mevcut olan kuvvetlerin bazısı olmuş olur.

Yani melaike-i kiram bir asıl değil bu âlemlerin kuvvetlerinin bazısı, insan ise bu âlemin aslıdır. İnsan bu âlemin aslı olması nedeniyle melaike-i kiram da o insanın kuvvetlerinden bazı kuvvetlerdir. Dolayısıyla insan meleklerden daha üstündür. Şu halde melaike âleminin sureti için insanın varlığında olan kuvayı ruhaniye ve hissiye gibi oldu. Yani melekler insanın varlığında ruhani ve hissiye his gibi, (madde gibi olmadığından) hissiye gibi oldu. İnsandaki ruhani kuvvetler Batıni duygularıdır ki onlarda müşterek hisler hayal kuvveti, düşünce kuvveti, vehim kuvveti ve hafıza kuvvetidir. His kuvveti dahi zahir duygudur ki onlar da dokunma, görme, tatma, koklama işitme olmak üzere beş kuvvetten ibarettir. Bu beş duyu da madde âleminin

duyularıdır.

Ruhu küvetler ve hissiye insanın bedenine müdebbir olduğu gibi melaike dahi cism-i âlemin heyeti mecmuasına müdebbir bulunduğu için âlemin suretlerinin hissi kuvvetleri gibi oldu. Yani melaike-i kiram bu âlemde tedbir ederler. Hak teala ﴿٥﴾ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا 79/5 âyetinde buyurur. 79/5- Ve işleri yöneten meleklere andolsun.

Rubai: Hak cihanın canıdır, cihan heyet-i mecmuasıyla bedendir, meleki ruhlar ise bu tenin batını ve zahiri duygularıdır, bütün bu varlık ve unsur ve meydana getiriciler dahi insanların azaları durumundadır. İşte tevhid ancak budur. Bunun gayrisi bütün kesretten ibarettir. Bu düşüncenin dışında bir biliş çokluktur.

Bu cihanın canı Hakktır, cihan bütün varlığıyla bir bedendir, ruh-u melaike ise bu tenin zahir ve batın duygularıdır. Bütün bu burçlar ve dört unsur, doğurucular (maden, nebat, hayvan üç doğurucu olarak bilinir) bunlar insanın azaları durumundadır. İşte tevhid ancak budur, işte bundan gayrisi bütün kesretten ibarettir. Bu âlemde meydana gelen her bir kuvvet kendi nefsiyle mahcuptur, kendisinden üstün olan başka bir kuvvet görmez. Aklı pazara çıkarmışlar herkes kendi aklını beyenmiş. Birimsel benlik kendini her şeyin üstünde gösteriyor. Nitekim akıl kuvveti ve vehim kuvveti insan âleminde saltanat dava ederler. Akıl da saltanat dava eder, vehim de saltanat dava eder.

Yani şu bedene akılda sahip çıkmak için saltanatını ortaya çıkarmak ister, vehim de. Ama burada asıl saltanat sürmesi gereken Hakkın ta kendisidir. Çünkü mülk onundur. Ama vehim kuvveti hayali meydana getiriyor, olmayanı var gösteriyor, var olanı da yok gösteriyordu ki aslın tam tersi hayal oluyordu. İşte bu vehim kuvveti insanda çok büyük bir kuvvettir. Hayal ve vehim kuvvetini yenmedikçe insanın gerçek kendisini bulması mümkün değil. Akıl (akl-ı cüz) ile vehim birleştiğinde zaten saltanatlarını kurmuş demektir. 3. bir kuvvet dışarıdan onlara da yardım ediyor bunlar cini şeytani kuvvetlerdir. Bu durumda Hak gizli onlar zahir olmuş oluyor. Aslında Hak zahir onlar batında olması lazım geliyor. Akıl bütün bu âlemleri gerçek manada anladığını iddia eder. Halbuki İmam-ı Şafi Hz. lerinin şu beyitinde: “Aklın idrakinin nihâyeti düğümlenmektir. (Buradaki akıl beşeri akıldır) Yani cüzi akılın düşüne düşüne neticede vardığı yer düğümdür, yani çözümsüzlüktür. İnsanların beşeriyet düşünceleri ile çalışmaları şaşkınlıktan ibarettir, bir yere varamazlar.“ beyitinde buyurduğu gibi akıl-ı cüz hakikatleri idraktan çok uzaktır.

Bununla beraber herkes kendi aklını beyenir, çünkü her bir ferdin aklı kendi nefsiyle kendini örtmüştür. Keza vücud-u insanide akıl vehme ve vehim dahi akla tabi olmak istemez. Göz bir şeye baktığı zaman onun güzelliğini gördüğünde o anda bir söz söylense de kulak onu duymaz. Çünkü kulak görüş ile perdelenmiştir. Kulağa güzel bir ses geldiği zaman bu sefer de göz baktığı şeyleri algılayamaz hale gelir. İşte melaikenin Âdem’in yaradılışındaki söyleşmesi dahi bu hakikatle ilgilidir. Kişilerde bulunan her bir kuvvet bir yükselme menzili için kendi kendine ben bu işin ehliyim zanneder. Kendi nefsinde gördüğü kemal diğer varlıktaki kemali görmeye perde olur. Halbuki hakikat böyle değildir, bu zan ve tasavvurdan ibarettir.

Cemiyet-i İlahiye cami olan üç hakikat vardır.

Birincisi Hz. Vahidiyettir ki Esma ve sıfat mertebesidir. Her bir mevcuda vasıtasız bu mertebeden has bir yön vardır. Her bir ferde, her bir varlığa direk olarak has bir vech vardır. İşte bu has vech olmasından dolayı her bir varlık kendini üstün varlık olarak görür. Yalnız burada her bir varlığa varlığın istidadı nispetinde bir tecelli vardır. İnsandaki tecelli cümle tecelliler mertebesinde olduğundan en üstün mertebe insan olmuş oluyor. Diğerleri kendilerini üstün görüyorlar kendi bulunduğu mertebeleri itibarıyla. Bu âlem-i şehadette meydana gelen her bir varlık Vahidiyet mertebesindeki bir ismin masharıdır, zuhur yeridir. O mertebede sabit olan bir ismin masharıdır. Yani Vahidiyet mertebesinde sabit olan bir ismin masharıdır, zuhur yeridir.

Bu isim o mevcudun vech-i hassıdır. Esma-ı Hüsnadan onun kısmetine düşen ya da ona ayrılan onun ism-i hassıdır, has ismidir, öz ismidir. O mevcut olan ismin gölgesidir. Gölge ile sahibi arasında vasıta olmadığı gibi o mevcut ile bu isim arasında da vasıta yoktur.

Hangi ismin şehadet âleminde meydana çıkan görüntüsü varsa o ismin o gölgesidir, ama gölge ile sılın arasına başka bir şey giremiyeceğinden gölge de aslın aynısıdır.

İkincisi Hz. İmkaniyedir. Bu hazret bilfiil mevcut olmuş bil kuvve mevcut ve bilfiil madum bulunmuş olan, bu mertebe rububiyetten ayrılıp Ubudiyetle (abdiyetle, kullukla) ) vasıflanmıştır. Zira vücud-u Vahid-i hakiki vitr, bir iken bu hakikat-ı imkaniye ( bu âlem) ile tecelli etmekle şef’, olmuş ve bir vücut iki görünmüştür. İmkan âlemi bilcümle kesretin hakikatini kendinde bulundurur. Bütün bu görünen varlığın hakikati imkan âlemidir. Hz. İmkaniye mertebe-i vahidiyetin karşıtı olduğu bil cümle nisbetler ve şuunatı cami olan vücud-u vahidin tenezzülünden başka olmadığı için elbette cemiyeti ilahiyeye haizdir.

Üçüncüsü, Tabiat-ı Küllüye mertebesidir. Bu mertebe Hz. Vahidiyet ile Hz. İmkaniye camidir. (Bu âlem vahidiyet ve imkaniyeyi birliğinde bulunduruyor) Maddiyat âlemi bu mertebenin tahtı hitasındadır binaenaleyh âlem suretlerinde bir yönüyle tesir eder, bir yönüyle tesir edilir. Uluhiyet tabiat-ı külliyenin batını bu mertebe uluhiyetin zahiridir. Zira esma-ı ilahiyenin bütün suretleri bu âlemde bu tabiattaki külliye ile zahir olur. Esma-ı ilahiyenin suretlerinin tamamı bu âlemde tabiatı külliye ile zahir olur. Şu halde tabiat-ı külliye, suver-i hakikiye ve kalkiye cami olan hakikatı külli ilahiyedir. Ve hak ile halk tarafının kemaliyle zahir olur. İşte kuvva-i insaniyeden her bir kuvvet ve suret-i âlem kuvvasının bazısı mesabesinde olan melaikeden her bir melek kendi indinde zikrolunan cemiyet-i selase yi müşahede ettiği için kendi anlayışında ehliyet görür.

Halbuki onun zannı doğru değildir. Kendisinin cemiyeti selaseye cami olması kemalattan ancak bir kemali mahsusun masharı sebebiyledir. Yani kendine ait bir kemalatın zuhuru sebebiyledir. Cami kemalat değil. Ama o kendini cami kemalat zannediyor. Melaikei kiramda bir kemalatın olması tüm kemalata haiz olduğu zannını meydana getiriyor. Her bir kuvvet bir ismin masharıdır, ve isimde iki delalet vardır birisi Zat’a diğerisi kendisinin mevzu olduğu hususi manaya aittir. Her bir kuvvet bir ismin masharıdır, yani bir ismin zuhur yeridir.

İsimde iki delalet vardır, birisi Zat’a mesela Mehmet denildiği zaman o isim zatına delalet ediyor, diğerisi kendisinin mevzu olduğu mana-ı hususa aittir. Mehmet dendiğinde evvela o isim onun zatına delalet ediyor, bir de onun manasına delalet ediyor. Zat bil cümle esma ve sıfata cami olduğundan Zat’a delalet itibarıyla herhangi bir isim anılsa onda cemi esma birlikte bulunur. Yani bir isim anılsa bütün diğer isimler onda birlikte bulunur, o isim bu itibarla haiz-i cemiyettir. Velakin onun masharı kendisinin ayinesi olduğu cihetle bu masharın taayyunu onda mündemiç olan diğer esma ahkamının zuhuruna müsait değildir. Yani ilim olarak o isimde bütün isimler mevcuttur, batında ama zahire çıktığı zaman sadece o isim kendi hakikatı zahire çıkar.

Yani batın olarak o isimde bütün isimler mevcuttur, ama batında. İşte batında o isimlerin mevcut olması kendinde tamamının zahir olarak var olduğu zannını veriyor. Dolayısıyla kendinde böylece bir üstünlük görüyor. Halbuki onun üstünlüğü kendi ism-i hassın ordaki mevcudiyetindedir. Ama insanda bütün isimler kemaliyle zuhur ettiğinden her yönden üstün olmuş oluyor. Bütün isimler birbirinden ayrıdır, binaenaleyh bu itibarıyla onda cemiyet yoktur, Fakat Allah ismi caminin masharı olan İnsan-ı Kamilin taayyunü bilcümle esma ahkamının zuhuruna müsait olduğundan zikrolunan hakayıkı selasiye camidir. Yani yukarıda bahsedilen üç hakikatlere camidir. Zira ism-i cami olan Allah bilcümle esmaya muhit olan Zat’a delalet eder ve bu bahsin tafsili İdris bölümünde anlatılacaktır. Bu hadiselere akıl bakış nazarıyla anlayamaz.[12] “ İz- -T-B- ”


Mesnevi 626. Beyt ile yolumuza devam edelim.


(626) Tazarru’umuz ıztırarın delili oldu; utanmamız da ihtiyârın delîli oldu


Ya'nî aczimiz ve tazarru'umuz, ihtiyârımızın olmadığına alâmettir; ve bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdanımızda azâb duyarak pişmân olmamız, irâde ve ihtiyârımız olduğuna alâmettir.

Binâenaleyh hakîkatimiz nokta-i nazarından Hakk'ın cebbâriyyeti altındayız ve isti'dâdımızın mecbûruyuz; fakat şerîat ve zâhirimiz nokta-i nazarından fiilimizde muhtârız. Biz, tavla oyuncuları gibiyiz. Hakikatte zara tâbîyiz; fakat oyunculuktaki mahâretimiz ve ihtiyârımız da inkâr olunamaz.


Utanmamız da ihtiyarın delili oldu, hani yukarıda gerçek ma’nâsıyla biz var mıyız, yok muyuz? Daha evvelki beyitlerde bahsedildiği gibi işte bayrak arslanlarıyız bizi hareketlendiren rüzgardır. Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı, gibi kulun iradesinin bir mertebede olmadığı hakkındaki bilgilendirmeler idi, ancak mutlak ma’nâda bu böyle miydi, değil miydi, diye bir vâki sual sorulduğunda daha evvelki o suali görmüştük o sualin cevabı olarak izahları böylece gelmekte.

Utanmamızda ihtiyarın delili oldu, yani aczimiz ve tazarrumuz, yalvarmamız çaresizliğimiz ihtiyarımız olduğuna âlemettir. Yani ihtiyarı olanın da varlığı vardır. Bir kötülüğü yaptıktan sonra utanmamız ve vicdanımızda azab duyarak pişman olmamız irade ve ihtiyarımız olduğuna âlemettir. Evvelki beyitlerde yokluğumuz itibariyle meseleyi ortaya getirdi, şimdi de varlığımız itibariyle getirdi. Böylece hakikatimiz noktayı nazarından Hakk’ın Cebbariyeti altındayız ve istidadımızın mecburuyuz, fakat şeriat ve zahirimiz noktayı nazarından fiilimizde muhtarız.

Biz tavla oyuncuları gibi hakikatte zara tabiyiz, fakat oyunculuktaki maharetimiz ve ihtiyarımız da inkâr olunamaz.


(627) Eğer ihtiyarımız olmasa idi bu utanma nedir ve bu teessüf eseflenme üzülme ve kacelet ve teeddüt nedir, edeplenme nedir,


(628) Üstatların çırakları men etmesi ne içindir? Hâtırı tedbirlerden çevirmek niçindir,


Ya'nî insanın ihtiyâr sâhibi olduğunun alâmetlerinden birisi üstadların çıraklarını ve muallimlerin talebeyi ve mürşidlerin mürîdleri fenâ hareketlerinden men' etmesidir. Diğer bir alâmet dahi budur ki, meselâ insanın hâtırına bir iş hakkında bir tarz-ı hareket vârid olur; fakat düşünür, muhâkeme eder, bu tedbîri fenâ bulup icrâdan vazgeçer. İnsanda ihtiyâr ve irâde olmasa, bunlar olmazdı.


(629) Eğer sen o cebirden gafildir Hakk’ın ayı onun bulutunda gizlenmiştir dersen


Yani eğer sen kendisinde zâhiren ihtiyar ve irade gören o kimse cebr-i hakikiden gafildir çünkü Hakk’ın ay gibi açık olan sıfat-ı Cebbariyesini onun bulut gibi olan vucud-ı kesif-i zâhirisi örtmüştür dersen atideki/gelecek, cevabı veririm.


(630) Buna güzel bir cevap vardır eğer dinlersen küfürden geçersin.


625 numaradaki beytin şerhini zevkan anladın ise. Hz pirin âtideki/gelecek, cevaplarını da zevkan anlarsın. O vakit irade-i cüz’iyye yi inkârdan vaz geçersin ve emirler ve nehiylerden ibaret olan dinin lüzumunu tasdik edersin. Zira din irade-i cüzziyeyi ispat ediyor.


İrade-i cüz’iyye olmasa din gelmezdi, ne olurdu, herkes kendi a’yân-ı sâbiteleri istikametinde hareket eder, ne âhiret olurdu ne cennet ne de cehennem olurdu.


(631) Hastalık içinde olan nedâmet ve tazarrudur ki vakt-i maraz bütün uyanıklıktır.


Yani irâde-i cüzziyenin delili hastalık içindeki nedamet ve tazarrudur, zira hastalık vakti insana uyanıklık verir


Yani hastalık vakti bütün uyanıklıktır,. Bir tarafın ağrıyorken, sıkıntıda iken nasıl uyursun.


(632) Sen hasta olduğun zaman günahtan istiğfar ediyorsun


(633) Sana günahın çirkinliği görünür yola rücu edeyim diye niyet edersin


(634) Aht-ı feyman edersin ki bundan sonra taattan başka iş ihtiyar etmeyeyim.


(635) Şimdi bu mukarrer oldu ki hastalık sana akıl ve intibah/uyanma, bahşediyor.


Ya'nî, ey cebir mezhebine sâlik olan kimse, sen, bende bir şey yoktur; her neyi Hak murâd ederse, o olur; binâenaleyh ben ef’âl ve harekâtımda ma'zûrum dersin. Fakat bilfarz içkinin veyâ diğer bir fiil-i nâ-meşrû'un te'sîriyle hasta olduğun vakit, aklın başına gelir de cebrini unutur; ve eğer iyi olursam bir daha bu fiili yapmıyacağım diye nedâmet ve hasret izhâr edersin. Bu nedâmet ve hasret bir meyl-i tabîîdir ki, mezhebine muhâlif olarak sana, sende bir irâde bulunduğunu ihtâr eder; ve bu meyl-i tabîî senin mezhebini tekzîb eder.


Yani bir uyanıklık bahşediyor ve kendine dönüş bahşediyor.

Yani halin sende bir irade olduğunu ortaya koyar. Sen istediğin kadar ben fiilimi yapmaya mecburum de.


(636) Böylece ey aslı arayan bu aslı bil ki her kimin derdi varsa o koku almıştır.


Yani ey asıl olan sırr-ı kaderi nazar-ı itibara alan ve bu surette kendini ef’âlinde mecbur addeden kimse şu aslı dahi nazar-ı itibare al ki Allah Teaâlâ kazâ ve kader hükmünü kullarından gizlemiştir. Bu gizlilik insanda bir dert ve elem peyda eder, böylece her kimin derdi varsa o kimse cebr-i hakikiden koku almış olur. Yani cebbariyetten koku almış olur.

Nitekim (s.a.v.) Efendimiz “ben sizin en ziyade Allah’ı bileninizim ve ben sizin en ziyade Allah’tan korkanınızım” buyurdu.


(637)Her kim ziyade vakıf ise yani hakikatlere vakıf ise yüzü ziyade sarıdır.


Bakın fiziki ma’nâda bir hadis-i şerifin hakikatleri nerelere dayanmaktadır. Her kim ziyade uyanık ise ziyade dertlidir, her kim ziyade vakıfsa yüzü ziyade sarıdır. Yani her kim ziyade uyanıksa yani çok uyanık ise uyanıktan kasıt uykusuz yatıyor manasına değil, akılda fikirde uyanık ise ileriyi görüyor istikbalin ne olacağını düşünüyor ise ziyade dertlidir yani hüzünlüdür ne yaparım ne ederim, ne olacak diye,


(638) Eğer O’nun cebrinden agâh isen hani senin tasarrufun hani sana cebbariyet zincirinin görüşü.


Sırr-ı kaderin vücûdundan âgâh isen, "Aman Allâh'ım" diye yalvarman nerede? Boynunda cebbâriyet zinciri takılı olduğunu, eğer nazar-ı hakîkatle görüyor isen, kendini âciz görürsün. Muâmelâtında "Ben böyle yapıyorum; böyle yaparım; şöyle yaparım" diyemezsin, insaf et ey cebrî, sen böyle misin?

Resûl-i Ekrem Efendimiz ekserî zamanda Ya'ni "Ey kalbleri ve basarları döndüren Allâh'ım, bizim kalblerimizi dînin üzerinde tesbît et!" diye yalvarırdı. Hz. Enes dedi ki: "Ey Allâh'ın Peygamberi, biz sana ve senin getirdiğin şeye inandık. Sen bundan sonra da bizim üzerimize korkar mısın?" Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurdular: "Evet, muhakkaktır ki kalbler Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır; onları istediği gibi çevirir."


(639) Zincirde bağlı olan nasıl şadi eder, bahsin esiri olan ne vakit hürlük eder.


Sen mecburiyet davasında bulunduğun halde yani ben cebriyeyim fiilimi yapmakta mecburum, davasında bulunduğun halde, hayat-ı dünyeviyende keyifli bir halde imar-ı evkad ediyorsun. Yani vakitleri keyfinle imar ediyorsun. Yani vakitleri keyfine göre geçiriyorsun, muamelâtında da tasarrufa kıyam ediyorsun. Yani muamelelerinde de tasarruf etmeye kalkıyorsun. Madem ki cebri hakiki altında bulunduğunu iddia ediyorsun niçin hür bir şekilde hareket ediyorsun. Fiilin kavlini tekzib etmiyor mu.


(640) Eğer sen ayağını bağladıklarını senin üzerine padişah çavuşları oturduklarını görüyor isen.


(641) O halde sen acizlere çavuşluk etme zira acizin tab’ı ve huyu değildir.


Ayak bağından murad ilm-i ilâhîde abdin lisân-ı isti'dâd ile, talebi üzerine vâki olan hükm-ü ilâhidir ki bu kazâdır. Padişahdan murad, Hakk Teâlâ Hz leri, çavuşlardan murad, gerek surette gerek ma’nâda kazâ-ı ilâhi infaza memur olanlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de bunlara فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا 79/5 âyetinde buyurur. Bir iş çevirenler âyet-i kerîmesinde buyurulur. Yani ey cebri bu esasata hakikatan imanın varsa, hem kendinin hem de başkalarının, aciz olduğunu bilirsin, ve herkesin üzerinde acizlerin şanından olmayan, tasarrufa kıyâm edemezsin. Zira sen âciz isen başkalarının üzerinde hüküm ve tasarruf etmek bir âcizin tab-ı ve huyu değildir.


(642) Mademki onun cebrini görmüyorsun söyleme. Eğer görüyor isen hani görmenin alâmeti.


Yani sen Hakk’ın cebrini zevkan ve hâlen görmüyor isen, artık mecbur olduğundan bahsetme, eğer görüyor isen görmenin alâmeti kendini ve başkalarını âciz bilmektir, hani sende görmenin alâmeti varmıdır.


(643) Meylin olan her bir işte kendi kudretini açık görürsün.


(644) Meylinin matlubu olmayan bir işte yani talebin olmayan bir işte bu Hakk’tandır diye cebri olursun.


Yani nefsine hoş gelen menhiyatı icraya koşar, ve kudretini sarf eder, fakat nefsine hoş gelmeyen evamir-i ilahiyeyi, terk edip yani ilâhi emirleri terk edip “ne yapayım, bu benim için mukadderdir” dersin.

Şu hale nazaran senin bir ihtiyarın olduğu ve senin bu ihtiyarının senin üzerine kazâ-ı ilâhiyi celp eylediği meydandadır.


(645) Peygamberler dünya işinde cebridirler. Kâfirler de âhiret işinde cebridirler.


(646) Peygamberler için âhiret işi ihtiyaridir, câhiller için dünya işi ihtiyaridir.


Peygamberler ve peygamberlere tâbi olanlar dünya işlerini zor ile istemeyerek yaparlar. Çünkü yemede ve içmede ve nikâhta mevtın-ı dünya ahkâmına tebâiyet zaruridir. Yani dünya yaşantısında tabi olmak zaruridir. Ahiretin işlerini seve seve yaparlar. kâfirler ise, hayatı ancak hayat-ı dünya olarak bildiklerinden, dünya işlerini seve seve icra ederler. Ahiret işlerine asla yanaşmazlar.

Din ve âhiret sözlerini hurafeler addedip asla dinlemek istemezler. Böylece âhiret işi peygamberler ve onlara tâbi olan mü’minler için ihtiyaridir, ve kâfirler onların isrine/yoluna tâbi olanlar, yani onların yolları üzerine tâbi olanlar câhiller içinde ihtiyâri olmuş olur. Yani kendi istekleri ile olmuş olur.


(647) Zira her bir kuş kendi cinsi tarafındadır, o geriye ve can ileri ileri uçar.


Yani her bir kuş kendi cins tarafına uçtuğu gibi, kesif ten ahkâmına tâbi olan küffâr, örtücüler küfür ehli ve cühelâ câhiller, Zât’ı Hakk’tan uzak ve geri olan âlem-i kesif-i dünya tarafına uçar, ve ruh-u lâtif ahkâmına tâbi olan, enbiya ve mü’minler ise, Zât-ı Hakk’a yakın ve mertebe-i şehâdet ve misâl âlemlerinden ileri olan âlem-i lâtif olan ruhâniyet tarafını uçarlar. Lâtif olan ruhâni âlem tarafına uçarlar.


(648) Kâfirler siccin cinsi geldiklerinden dünya zindanı içinde hoş âyîn geldiler.


“Siccin” tabiat ve kesâfetiye unsuriyye âlemidir, “siccin” cehennemde bir tabaka derler, tabiat ve kesafet-i unsuriye yani unsur âlemidir, tabiat âlemi kesif âlem bu âlem, yani anâsır-ı erbaa diyorlar yani dört unsur, kâfirlerdeki ruh dahi hayvaniyet mertebe-sinden ileri geçemediği, böylece âlem-i kesafet cinsinden bulunduğu cihetle zulmâni bir zindan olan dünya için, güzel âdet olarak geldiler. Kâfirlerin dünyaya güzel rüsum, yani resim ve âdet olmaları dünyayı imâr ile meşguliyetleri dünyanın her bir hazzını ve zevkini yerine getirmeleri hasebiyledir. Dünyanın ma’muriyeti ise dünya için bir hoş ayindir.

İmdi küffar Hakk’tan ve âlem-i illiyyinden gafil olarak dünyayı şenlendirirler.


(649) Peygamberler illiyyin cinsi olduklarından yani yücelikler cinsi olduklarından illiyyin tarafının canı ve kalbi oldular.


Yani peygamberler ve onların tâbiinleri âlem-i kesâfet ahkâmında müstağrak olmayıp yani orayla gark olmayıp oraya dalmayıp, yani kesâfet âlemine dalmayıp, âlem-i latif, ervâh ile münasebetkar olduklarından bu ruhaniyet âleminin canı ve kalbi oldular ve bu âlemi şenlendirdiler.


(650) Bu sözün nihâyeti yoktur, fakat biz gene o kıssanın tamamını söyleyelim,


Yani a’yân-ı sâbite âleminden itibaren her ferdin dünyadaki ve berzahtaki ve cennet ve cehennemi cismanideki ahvalini beyan etmeye başlarsak bunun nihâyeti gelmez zira bunu söylemek tecelliyat-ı esmaıye-i ilâhiyeyi söylemektir, tecelliyat-ı esma-ı ilâhiyenin de nihâyeti yoktur, böylece kıssaya rücü edip bu mevzuyu bitirelim.[13] “ İz- -T-B- ”

Lübb’ül Lüb ( Özün Özü) ile yolumuza devam edelim;

Mahiyet sözünün ifadesi cümle eşyanın ilâhî ilimdeki sûretleridir, Henüz ilim mahallinde olup zuhura gelmemiştir. İşte cümle eşyanın henüz zuhura gelmeyip ilâhî ilimdeki sûretleri mahiyetlerdir. Mahiyetlerin diğer adı da diğer bir adı da Ayan-ı Sabitedir. Hakkın ilmi Zatının aynıdır. İnsan-ı Kâmil içinde bu hal böyledir. Ve bu itibarla ilim Zatın aynıdır. O mahiyetlere Cenâbı Huda’dan yine onların zatında olan istidat ve kabiliyetlerine göre zuhur eder. İtikat ve diğer hallerde böyledir. İsyan ve küfür, îmân ve itaat istidat ve kabiliyetlerine göre ezelde ne talep etmişse o şey ona feyz olarak verilmiştir. Mesela, buğdayın istidadı gene buğday bitirmektir. Arpanın istidadı arpa darınınki de darıdır. Diğer şeyler de buna göre kıyas edile. Eğer arpanın dili olsa, ekiciye itiraz edip beni neden buğday yapmadın dese, ekicinin cevabı SENİN İSTİDADIN BU İDİ olur. Ayrıca arpa tohumundan buğday ummak ahmaklık olur. Bu izahlara göre her nesnenin mahiyeti ve ayanı sabitesi ezelde Allah-ü Teâlânın ilminde ne hal ve Hususiyet üzenine bulundu ise ve hangi ismin mazhariyetine düştü ise, zuhura geldiğinde de her birisi kendisinin ezeldeki sıfatı ile aşikâr olur, ilmi ilâhînin onda bir tesiri yoktur. Kur’anı Keriym Naziat Suresi 79. sure 5. âyette; fel müdebbirati emren “İşleri yerli yerince yapıcılardır...”

Hükmüne göre Arif olanlar bu sırra vakıftırlar. Haddizatında bilinen şey ne hal üzere ise ilmi ilâhî o vecih üzerine alakalı olur. Hangi ismin ve sıfatın mazharı ise zuhuru öylece gerekir ve öyle de zuhur eder. İşte İLİM MALÛMA TABİDİR demekten maksat budur. Kaza demek, bütün eşya ilm-i ilâhîde ne şekil ve hal ile takdir olunmuşsa toplu olarak o şekil ve halde hüküm olunmuştur, demektir. Kader demekse, her varlığın istidadı gereğince sonradan olacak tafsil üzere yavaş, yavaş his ve şahadet âleminde zuhur etmesidir. Yani zamanı geldikçe o şey istidadı gereğince zuhur eder demektir. Soru: Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşıldı ki kişinin bütün halleri gerek îmân ve itikat ve gerek küfür gerek hayır ve şerrin ne zamanda ve nasıl zuhur edeceği o şeyin istidadı ve kabiliyetine göre lisan-ı hal ile Haktan talep etmesine göre imiş. Hepsi istidat ve zati kabiliyetlerine göre hatta sözlerimiz dahi "Hakkın yarattığı ve yaptığı imiş. Hâlbuki istidadı dahi veren Haktır.

Bu da CEBİR olmuyor mu?

CEVAP: Cümle tahkik ehli katında istidat Yapılmış ve yaratılmış değildir. Zira mahiyet yapılmış olamaz. O mahiyetin istidadı kabiliyeti ve tüm halleri de yapılmış olmaması gerekir. Mahiyet ilmin sûretlerine derler. Ki henüz onda yapma ve yaratma yoktur. Herkesin, ayan-ı Sabitesi neyi gerektiriyorsa onu yapmaya mecburdur. Kader sırrı böyle gerektirmiştir Her şey istidada bağlı olduğunu bilir. Kendisinin mahiyeti ayan-ı sabitesi ve istidadı ne yönde ise ona muhalefet edemez ve ondan vazgeçici olamaz. Kendisinde zamanı geldikçe yavaş yavaş zuhur edeceğini bilse de bilmese de zuhur edeceklerdir, o zat kendi istidadının noksan olduğunu anlarsa elem çeker. Yine haddi zatında hiç cebir yoktur. Cebir iki kısımdır. Kabule şayan olan ve olmayan. Kabule şayan olan şudur: İlahi emirlerin cümlesine uyup, yasakları terk ettikten sonra kendisi için bir fiil ve kudret ispat etmeyip cümlesini Haktan bilmek.

Kabule şayan olmayan cebirse.

Kul bütün günahları işler, ne emirleri tutar ve ne de yasaklardan uzaklaşır, kendisinin işlemiş olduğu fesat ve şerri Hakka isnat eder, ve bu halinden edep etmez, kötü olan bu cebirdir. Bu makâmda sual ve cevap çoktur. Ehline malumdur. Deyip geçiyor. Geçiyor ama aslında burada iş biraz karışmış. Yani vazıh bir şekilde ifade edilmemiş. Ancak, genelde anlaşılabilmesi için böyle bir ifade içerisinde anlatabilmiş. Aslında gerçekten de KADER bahsi İslam fikriyatı içerisinde en zor, anlaşılması en güç olan bahislerden bir bahistir.

Bir Sofiye sormuşlar şu suali Hakka zulüm isnadından nasıl kurtuldun? O da şu cevabı vermiş: Mülkünde kendinden başka bir varlık koymadım. Cümle mülk onun olduğuna göre zulüm kime ve nasıl olur? Mülkünü dilediği gibi kullanır, bu mevzuda söylenenler kâfidir. Diyerek burasını böylece kapatmış olalım.

Birde misal veriyor: Enes bin Malik Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellem efendimizin kapısında hizmet ederdi. Rivâyet olunur ki on sene gece gündüz yanlarından ayrılmadan hizmet ettim. Yaptığım işler için bir kere bana niçin yaptın veya niçin yapmadın demedi, diyor. Hz. Resulün hareketleri kader sırrına tamamıyla vukufları dolayısıyla böyle oluyordu.

Hz. Şeyhi Ekber NEFAHAT adlı kitabında der ki: Hakk Teâlâ peygamberlerinden yaptıkları davet zamanında bazı esrarı gizlemiştir. Bunlardan biri de kader sırrıdır. Zira, istidadı küfre ve kötülüğe meyyal olana da davetin faydası olmayacağına vukuf hasıl olunca davet emrinden aciz ve kararsız kalır. Davet emri tamam olup da kâfir, münafık, mü'min ve salihler belli olduktan sonra bu sırrı bildirmiştir, der. Şimdi, İslam dini içerisinde bu KADER bahsinde genelde dört ana kaide belirlenmiştir, yani dört zümrenin kader hakkındaki düşünceleri kabullenilmiş geniş çaplı. Bunların bir tânesi ki en başta olanı EHLİ SÜNHET VEL CEMAAT, zümresinin kabul ettiği kader bahsi ve hükümleri. Diğeri Mutezilenin kader halkındaki düşünceleri, üçüncüsü Cebriler ve dördüncüsü de tasavvuf ehlinin Kader hakkındaki düşünce yapıları, belirtileri. Aslında bu dört düşünce tavrı da bulundukları mahalde geçerli. Yalnız burasını iyi anlamak lâzım, bulundukları mahalde ortaya koydukları esaslar geçerli. Yerli yerince. Ama bir altta veya onun bir üstünde hükümsüz kalıyor. Çünkü nüfûz ettiği yer sadece bulunduğu mahaldir. İşte kişi belirli halleri yaşayıp da yaşantısını genişlettiği derecede nerede bulunduğunu bunlardan anlayabilir.

Ehlisünnet Velcemaat kanaatine göre deniyor ki (bu en geniş kapsamlı olanıdır ve en sağlam olanıdır. Diğerlerinde kayma ihtimali vardır) eğer ayağını sağlam basmamışsa, yani güçlü temele oturmamışsa o görüşünde kayabilir. Gerçi fikir olarak doğrudur, fiil olarak yanlıştır. Yani o yaşantıya gelmemiştir. Allah ezelde, daha yukarıda da işte yazdığı gibi ehli sünnetin kararına göre, vazettiğine göre, Allah ezelde Levhi mahfuzda bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini bildi ve yazdı. Allah her türlü hali meydana getirdi. İyilikleri de kötülükleri de meydana getirdi. İnsanlara bunları bildirdi ve insânı mükellef ve serbest bıraktı. Dolayısıyla insânlar yaptıklarından mesul olur diyor. Yani Allah kulunun kötü olmasını istemez, fakat onu daha evvelden nasıl bir hareket tarzı ile hayatını sürdüreceğini bildiği için onu evvelden yazdı. Fakat bunu böyle yapacaksın diye yazmadı. Diyor. Dolayısıyla diyor burada, Zorlama, Cebir yoktur. Ve kul yaptığından sorumludur.

Mutezile de bir başka yönden kader bahsine giriyor. Allah ezelde hiçbir şey yaratmamıştır. Kullar fiillerini yapmaktadırlar. Kul kendi fiilini meydana getirmektedir. Allah kötülüğü yaratmamıştır. Kul yaptığında serbesttir. Doğrudan doğruya yaptığı fiilini kendi meydana getirir. Bir üst tarafta ona yazılan bir şey yoktur. Der. Kul müstakildir, dolayısıyla sorumludur der. Yani birincisinde Allah evvelce yazmıştır. Kader vardır ve zaman zaman tahakkuk eder. Kaza olarak yazan Kader olarak zamanı gelince tahakkuk eder. Ve kul mesuldür.

Diğerinde ise, yani Mutezilede Allah ezelde hiçbir şey yaratmamıştır. Kul yaptığından sorumludur ve ne yaparsa bunun karşılığını görecektir.

Üçüncü CEBRİYE tabakasının düşüncesi ise: Şurada da bir nebze; bahsettiği gibi Kul fiilinde mecburdur. Kul yaptığı fiilinde mecburdur. Bunun dışına çıkamaz. Yani, kendine ne emrolunmuşsa onu yapmak mecburiyetindedir ve bunun dışına çıkamaz. Genelde böyle bir düşünceleri vardır. Dolayısıyla kul mes’ul değildir der. İşte Tasavvuf ehli de diyor ki: Cebriye yakın bir hükmü vardır Tasavvufun, ama Cebriye hükmünde değildir o zaman Cebriye sınıfına girmiş olur. Tasavvuf ehli bunların hepsini kabul ediyor, bunların bir tânesi fiiller âleminde yaşayan kimse için geçerlidir. Yani ehli sünnetin ortaya koyduğu, vazettiği kaideler, bir kimse ef'al âleminde hayatını sürdürüyorsa onunla hükümlenmesi lazımdır. O kaideyi kendine benimsemesi ve o hükümler içerisinden çıkmaması lazımdır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)