Gülşen-i Raz
Âlemler, Cenâb-ı Hakk’ın kendine yazdığı bir mektuptur. İnsan ise o mektubu okumak için halk edilmiş bir gözdür. Lâkin göz, kendi vehminin ve hayalinin sisiyle perdelendiğinde, harfleri görür de mânâyı kaçırır. Kâmil velîler bu noktada sır bahçelerinden güller devşirip yolunu kaybetmişlere sunarlar ki, o güllerin kokusuyla gönüller açılsın, perdeler aralansın. Şeyh Mahmûd Şebüsterî Hazretleri’nin Gülşen-i Râz, yani "Sırların Gül Bahçesi" adlı eseri, bu bahçelerin en kadîm ve en feyizli olanlarından biridir. O, bir kitap değil, vahdet-i vücud sırrının şiir diliyle tecellî ettiği bir irfan mektebidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bizler için bu eser, sadece okunup geçilen bir metin değil, Nusret Babamızdan bizlere miras kalan, seyr-i sülûkumuzda her dem taze kalan bir sohbet arkadaşı, bir mürşid nefesidir. Bu bahçeye giren, kendi hakikatinin kokusunu alır; bu sırlara âşinâ olan, kâinat kitabını okumaya başlar.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Gülşen-i Râz, isminde kendi sırrını taşıyan bir hazinedir. Farsça "gülşen" kelimesi gül bahçesi, "râz" ise sır demektir. Yani o, sırların açıldığı, mânâların çiçeklendiği bir gönül bahçesidir. Bu eser, kuru bir bilgi yığını değil, hakikat arayışındaki sâlikin gönlünde yeşermesi murad edilen bir tefekkür ve müşâhede alanıdır. Şebüsterî Hazretleri, bu bahçeyi vahdet-i vücud (varlığın birliği) ilminin en temel ve çetin meselelerini işlemek için kurmuştur. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin de işaret ettiği gibi, bu eserin en belirgin vasfı, en derin hakikatleri en özlü şekilde sunmasıdır:
Gülşen-i Râz tasavvufun vahdet-i vücud okuluna ait bir eserdir. Veciz bir üslupla vahdet-i vücudun temel argümanlarını ortaya koyar.
"Veciz bir üslup" ifadesi burada kilit noktasıdır. Bu, kelimelerin az, mânânın ise bir okyanus gibi derin olması demektir. Her bir beyit, içine âlemler sığdıran bir tohum gibidir. O tohumu açacak olan ise sâlikin saf niyeti ve arınmış gönlüdür. Eser, varlığa dair temel ikilikler gibi görünen meseleleri ele alır. İnsan aklı, bu ikilikler arasında yolunu kaybeder. Hakikat mi, hayal mi? Parça mı, bütün mü? Ezelî olan mı, sonradan olan mı? Bu sorular, aklın sınırlarını zorlar ve onu bir çıkmaza sürükler. Şebüsterî Hazretleri, bu zihnî karmaşayı şöyle tasvir eder:
Kimi söz söyledi bu cüz’ ve küllden; Biri de sonradan olandan ve kadîmden. Kiminde saç ve ben ve sakaldan nişân var; Şarâp ve mum ve cânânla beyân var. Birisi kendi varlığından, vatanından bahsetti; Bir başkası da puta ve zünnâra daldı.
Burada anlatılan, her bir düşüncenin, her bir meşrebin hakikatin sadece bir yüzünü görüp onu mutlak sanmasıdır. Kimisi varlığı cüz-kül (parça-bütün) ayrımında, kimisi kadîm-hâdis (ezelî-yaratılmış) zıtlığında anlamaya çalışır. Kimisi işin zâhirî sembollerine, saça, bene, şaraba takılır; kimisi de kendi vehmî varlığını put edinir. Neticede, hepsi hakikatin bütününü kaçırır. Bu durum, insanın kendi hakikatinden nasıl uzaklaştığını gösterir:
Yâni beşeri yönden zannıyla yaşadığı hayâtını anlatmıştır. Bu şekilde kendi gerçek hâlini kaybederek hayâliyle ve vehmiyle uğraşmıştır.
İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın tecellî aynası olma potansiyeli taşırken, kendi zannından ibaret bir hayal âlemi kurar ve o âlemin içinde kaybolur. Bu vehim perdesi, hakikatin görülmesine en büyük engeldir. Bu sebeple, Gülşen-i Râz gibi bir esere yaklaşmanın bir edebi, bir usûlü vardır. Bu, ilimden önce gelen edeptir. Terzibaba Hazretleri, kendi şerhine başlarken bu edebi bize en sâfî hâliyle hatırlatır:
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.
Bu sözler, eserin bir anahtarıdır. Gülşen-i Râz'ın kapısı ancak "nefsin hevasından soyunarak" açılır. Gönül, zan ve hayal tozlarından arınmadıkça, bu bahçenin gülleri ona sadece diken gibi görünür. Mânâlar, kirli kaplara dolmaz. Bu yüzden okuma eylemi, bir arınma ameliyesine dönüşmelidir.
Gülşen-i Râz'ın feyzi, yazıldığı çağ ile sınırlı kalmamış, bir nehir gibi akarak asırlar boyunca nice arif gönlü sulamıştır. Onun tesiri, kendisinden sonra gelen pek çok büyük eserde ve velînin sözünde görülebilir. Bu, onun kuru bir metin değil, yaşayan bir hakikat pınarı olduğunun delilidir.
Eserin klâsik İslâm ve özellikle tasavvuf edebiyatındaki tesiri büyük ve sürekli olmuştur. Halveti şeyhlerinden İbrâhim-i Tennûrî (ö. 1482-83) yazdığı Gülzâr-Nâme için Gülşen-i Râz'dan ilham almış, Fusûs'ül-Hikem şârihi Bosnalı Abdullah da aynı eserden aldığı ilhamla Gülşen-i Râz-ı Ârifan adlı mesnevi tarzında bir eser kaleme almıştır. Aynı şekilde Sarı Abdullah 'ın yazdığı beyitlerde de Gülşen-i Râz'ın etkisi görülür.
Bu isimler, tasavvuf tarihinin ulu çınarlarıdır. Gülşen-i Râz'ın bu çınarları besleyen bir kök vazifesi görmesi, onun irfan geleneğindeki merkezî yerini gösterir. Bu feyz pınarı, coğrafyaları ve dilleri aşarak Batı'daki hikmet arayışçılarına kadar ulaşmıştır. Bu durum, hakikatin dilinin, dininin ve ırkının olmadığını, saf bir kalple arayan herkese kendini bir şekilde açtığını gösterir.
Eserin yazılış sebebi de en az içeriği kadar hikmet doludur. Gülşen-i Râz, Şeyh Mahmûd Şebüsterî’nin kendi nefsini göstermek için kaleme aldığı bir eser değildir. Aksine, samimi bir arayışa, bir gönül sualine cevap olarak zuhûr etmiştir.
Yedi yüz on yedinci senesi hicretin; Aylardan Şevvâl idi saâdetlisi ayların. Bir elçi ki yüklü binlerce lütuf ve ihsân; Çıkageldi ansızın Horasan tarafından. Meşhûr bir şahıs var idi orada; Nûr çeşmesi ilim ve mârifetde. O azîz cân ve ten âleminin göz nûru; Sâliklerin imâmı Seyyid Hüseynî. Bir mektup yazmış mânâ hakkında; Göndermiş nezdine mânâ erbâbına.
Horasan'dan gelen bir arif, Seyyid Hüseynî Hazretleri, mânâya dair müşküllerini bir mektupla yollar. Sorular o kadar derindir ki, cevabını ancak bir gönül eri verebilir. O mecliste bulunanlar, bu vazife için Şebüsterî Hazretleri'ne işaret ederler. Bu hadise bize şunu öğretir: Hakikat ilmi, kişisel bir birikim veya entelektüel bir çaba değil, ilâhî bir ilhamdır ve ancak samimi bir soruya cevap olarak tecellî eder. Soru soran, aslında kendi kabının ağzını göğe açmıştır; cevap ise o kaba dolan rahmet yağmurudur.
Bizim yolumuzda, Terzibaba İrfan Mektebi’nde de bu eser, kuru bir tarihî metin değil, yaşayan bir mirastır. Nusret Tura Babamızın kendi el yazısıyla üzerinde çalıştığı, dervişlerine mektuplarında bölümler hâlinde gönderdiği bir irfan hazinesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu mirası gün yüzüne çıkarma gayretini şöyle anlatır:
Nusret Babamın ayrıca bana da yazdığı (20) Mektup, onların arasında (3) ayrı Mektup, (22) Sohbet, Gülşen-i Râz’dan (5) Bölüm, bir şiir... Bunları toplayıp bir kitap haline dönüştürmeyi düşünerek çalışmaya başlamıştım. ... Asılları kendi arşivimde mevcuttur bunların arşiv klâsörleri içinde kalmasına gönlüm razı olmadı gün ışığına çıkmasını arzu ederek böyle bir çalışmaya başladım.
Bu satırlar, Gülşen-i Râz'ın bir mürşidin elinde nasıl bir terbiye aracına dönüştüğünü gösterir. O, sadece bir mesnevi değil, sâlikin hâline göre mânâsı açılan, yolculuğun her durağında farklı bir sır fısıldayan canlı bir rehberdir. Mürşid, bu sır bahçesinden devşirdiği gülleri, zamanı ve zemini geldikçe müridinin önüne koyar. Böylece asırlar önce yazılmış bir metin, bugünün sâlikinin kalbinde yeniden hayat bulur ve onu kendi hakikatine doğru bir adım daha yaklaştırır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Gülşen-i Raz: Aslı ve Mertebesi
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz'in nazarında Gülşen-i Râz, sadece estetik bir zevk sunan bir şiir kitabı değil, Vücûd’un, yani varlığın bütün mertebelerini anlatan bir hakikat haritasıdır. Terzibaba, bu gibi temel eserleri şerh ederken, onların lafzında kalmaz, mânâsının derinliklerine dalar. Onun için bu eserler, sâlikin seyr-i sülûkunda yolunu aydınlatan kandillerdir. Gülşen-i Râz da bu kandillerin en parlaklarındandır. Eser, varlığın nasıl Zât-ı Mutlak’tan çıkıp kesret âleminde göründüğünü, sonra yine nasıl aslına döndüğünü, yani tenezzül (iniş) ve urûc (yükseliş) seyrini en veciz şekilde anlatır. Bu yüzden Terzibaba’nın sohbetlerinde ve yazılarında Gülşen-i Râz, bir edebiyat klasiği olarak değil, bir vücûdî hakikat beyânı olarak yer bulur.
Ahad'dan Ahmed'e Zuhûr Sırrı: Mim Perdesi
Tasavvuf yolunun en temel meselesi, bütün bu çokluk âleminin ardındaki Bir’i idrak etmektir. Mutlak ve her türlü kayıttan münezzeh olan Bir, yani Ahadiyyet (mutlak birlik/teklik) mertebesindeki Hakk, nasıl olur da bu sayısız surette kendini gösterir? Gülşen-i Râz, bu büyük sırra bir anahtar sunar ve Terzibaba Hazretleri bu anahtarı alıp kilitli kapıları bizlere açar. Anahtar, Ahad (احد) ile Ahmed (احمد) kelimeleri arasındaki o tek harfte, yani "mim" (م) harfinde gizlidir.
Bu "mim", sıradan bir harf değildir; o, taayyün perdesidir. Taayyün, belirme, sınırlanma, bir surete bürünme demektir. Hakk, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim de mahlûkatı halk ettim" buyurur. O "bilinmeyi sevme" iradesinin ilk tecellîsi, ilk zuhûru, Hakikat-i Muhammediyye’dir. Bu hakikat, bütün âlemlerin kendisinden zuhûr ettiği ilk ve küllî ruhtur. Ahad isminin ortasına bu "mim" taayyünü gelince, Ahmed ismi zâhir olur. Terzibaba Hazretleri, Saff Sûresi şerhinde bu konuyu büyük bir vukûfiyetle açar ve Şebüsterî Hazretleri’nin beytini bizlere aktarır:
"Ahad, Ah m ed'in taayyün (mîm)inde zâhir oldu. Bu devirde evvel âhirin aynı geldi. Ahmed'den Ahad'a kadar fark, bir (mîm)den, ya'nî taayyünden ibârettir. Bütün cihân mevcûtları o taayyün (mîm)i içinde gark olmuştur."
Bu beyit, vahdet-i vücûdun özüdür. Ahad olan Zât-ı Mutlak, kendini Ahmed’in hakikatinde, yani Hakikat-i Muhammediyye’de göstermiştir. Bu "mim" perdesi olmasaydı, Zât’ın mutlak birliğinde hiçbir şey belirmez, hiçbir suret görünmezdi. Bütün kâinat, bütün varlıklar, melekler, insanlar, cinler, hayvanlar ve cansızlar, hepsi o ilk taayyün olan "mim" denizinin içinde boğulmuş, yani varlıklarını ondan almışlardır. O denizin dışında hiçbir şey yoktur. Bu sebeple Terzibaba Hazretleri, Altı Peygamber risalesinde bu sırrı tekrar vurgular:
Kezâ Gülşen-i Râz sahibi (k.r.) buyurur ki: (tercüme) ”Ahad Ahmedin mim-i taayyününde zâhir oldu bu devirde evvel ahırın aynı oldu Ahmedden Ahada olan fark, bir mim’den yani taayyünden ibarettir bütün mevcudat-ı cihan, o mim-i taayyün içinde gark olmuştur.”
Varlık, Ahad’ın Ahmed olarak zuhûrudur. Bâtında, yani işin hakikatinde Ahad vardır; zâhirde, yani şehâdet âleminde ise Ahmed. Sâlikin yolculuğu da bu "mim" perdesinin sırrını idrak etmektir. Kendi vehmî varlığının, o "mim" denizindeki bir damladan ibaret olduğunu anladığı an, Ahad’a olan farkın sadece bir taayyünden ibaret olduğunu anlar ve "ben" demenin ne anlama geldiğini idrak eder.
Tenezzül ve Urûc: İki Berzah Âleminde İnsanın Yolculuğu
Varlığın Ahad’dan Ahmed’e, oradan da kesret âlemine inişi bir "tenezzül" yani iniş seyrini tâkip eder. Ruh, kendi küllî kaynağından ayrılarak cüz’îleşir, kayıtlanır ve en son bu toprak bedene misafir olur. Lâkin yolculuk burada bitmez. Asıl mârifet, geldiği yere geri dönmek, yani "urûc" etmek, yükselmektir. Terzibaba Hazretleri, Gülşen-i Râz’dan yaptığı bir alıntıyla bu iniş ve çıkış yolculuğunun iki önemli durağına, iki berzah âlemine dikkat çeker.
Berzah, kelime olarak "iki şey arasındaki perde" demektir. Genellikle ölümden sonraki âlem olarak bilinir. Ancak Terzibaba Hazretleri’nin şerhlerinde bu, daha geniş bir mânâ kazanır. Birincisi, ruhun bu dünyaya inmeden önceki berzahıdır; ikincisi ise bu dünyadan ayrıldıktan sonraki berzahıdır. Terzibaba, Târık Sûresi tefsirinde Şebüsterî Hazretleri’nin dilinden bu hakikati şöyle anlatır:
“Ten gömleğinden soyunduğun, ya’nî öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire görünür olur. Nakledilmiş olduğun berzah âleminde bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya’nî suya karşılık olan sûret, o suya nasıl yansırsa, senin berzah vücûduna dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece yansır. O berzahta bütün sırlar âşikâr olur.”
Ölümle birlikte girdiğimiz berzah âlemi, boş bir bekleme salonu değildir. O âlemde sahip olacağımız vücut, bu dünyadaki amellerimizin, ahlâkımızın ve niyetlerimizin bir yansıması, bir tecessüm etmiş hâlidir. Bu dünyada gizli olan her şey, orada "yevme tubles serâir" (sırların ortaya döküldüğü gün) âyetinin sırrınca âşikâr olur. Terzibaba Hazretleri, Şebüsterî’nin sözleriyle bu durumu daha da netleştirir:
“Ve bu yansımadan başka senin ahlâkın has âlem olan berzahın hallerine uygun olarak, cisimler ve şahıslar olur. Ahlâkın kötü ise çirkin sûretler, iyi ise iyi ve güzel sûretler olup sana arkadaş olurlar.”
Bu dünyada beslenen bir kin, orada insanı parçalayan bir canavara dönüşebilir. Gösterilen bir merhamet, yoldaşlık eden nûrânî bir varlık olabilir. Bu, bir ceza veya mükâfat değil, bir vücûdî kanundur. Varlığın bâtını, zâhirine dönüşür. Seyr-i sülûkun gayesi, daha bu dünyadayken, ten gömleğini çıkarmadan o berzah âlemine hazırlanmaktır. Ahlâkını güzelleştiren, nefsini tezkiye eden sâlik, aslında öte âlemdeki vücudunu ve yoldaşlarını inşa etmektedir. Gülşen-i Râz, bu hikemî işleyişi ortaya koyarak, sâlike yolunun ciddiyetini hatırlatır.
Hakîkat-i Muhammediyye: Bütün Taayyünlerin Küllî Merkezi
Ahad’dan Ahmed’e inişi ve iki berzah âlemini anladıktan sonra, bütün bu sistemin merkezindeki o küllî hakikate, yani Hakikat-i Muhammediyye’ye tekrar dönmek gerekir. Zira o olmadan ne tenezzül ne de urûc mümkündür. O, hem inişin kapısıdır hem de çıkışın. Terzibaba Hazretleri, bu hakikatin varlık mertebeleri içindeki yerini izah ederken, onun hem "vâhid" (bir) ve "ferd" (tek) hem de "küllî" oluşuna dikkat çeker.
Hakikat-i Muhammediyye, Hakk’ın Zât’ından ilk tecellî eden varlık olduğu için "vâhid" ve "ferd"dir; ona eş ve denk başka bir taayyün yoktur. Aynı zamanda, kendisinden sonraki bütün taayyünleri, bütün isimleri, sıfatları ve varlıkları kendi içinde barındırdığı, kuşattığı için de "küllî"dir. O, bütün varlık ağacının tohumudur. Tohum tektir, ama bütün ağacı içinde saklar. Terzibaba Efendimiz, bu muazzam hakikati yine Gülşen-i Râz ve diğer büyüklerin sözleriyle perçinler:
"Şu halde Sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz'in hakîkati bütün taayyünlerin kaynağı olması i'tibârı ile vücûtta vâhid ve ferddir. Ve aynı şekilde bütün taayyünler, ihâta etmiş olması i'tibârı ile de küllîyyetle vasıflanmıştır. ... O hakîkat, Hakk'ın mutlak vücûdunun öyle bir küllî ve ve ferdî mertebesidir ki, bütün taayyünleri kapsamış ve ihâta etmiştir. Ve işte "rûh-ı muhammedî" budur."
Bu izah, Efendimiz’in (s.a.v.) "Allah ilk olarak benim rûhumu halk etti" veya "nûrumu halk etti" hadîs-i şeriflerinin de bâtınî mânâsını açar. Bu "halk etme", yoktan bir yaratma değil, Zât’ın ilminde gizli olan o küllî hakikatin ilk taayyünü, ilk belirmesidir. Bütün varlık, bu ilk belirlenmenin tafsilatından, yani açılımından ibarettir.
Gülşen-i Râz’ın "Ahad’dan Ahmed’e bir mim farkı vardır" demesi, işte bu küllî hakikate işarettir. O "mim", bütün kâinatı içine alan rahmet ve ilim perdesidir. Sâlik, kendi cüz’î varlığının bu küllî hakikat içinde bir tecellîden ibaret olduğunu anladığında, artık kendini âlemden ayrı bir varlık olarak görmez. Bilir ki, kendisi de, bütün kâinat da o "mim" denizinin birer dalgasıdır.
Âdem Ayna, Âlem Akistir: İnsân-ı Kâmil'in Müşâhedesi
Bütün bu muazzam sistemin, bu ilâhî tecellîler silsilesinin mânâsı nedir? Gaye nedir? Hakk, "bilinmeyi sevdi". Peki, kim tarafından bilinecek? Bu ilâhî güzelliği kim müşâhede edecek? Bu noktada sahneye insan, ama kâmil insan çıkar. Gülşen-i Râz, bu sırrı tasavvufun en meşhur teşbihlerinden biriyle ifade eder: Âdem ayna, âlem ise o aynadaki akistir.
Terzibaba Hazretleri, Zâriyât Sûresi tefsirinde, bu beytin ne kadar derin mânâlar taşıdığını bizlere gösterir. Âlem, Hakk’ın isim ve sıfatlarının bir yansımasıdır, bir gölgesidir. Fakat bu yansımayı görecek bir "göz" lazımdır. O göz, insandır. Daha doğrusu, nefsini arındırıp kalbini cilalayarak saf bir ayna hâline gelmiş olan İnsan-ı Kâmil’dir. Şebüsterî Hazretleri’nin o muhteşem beytini Terzibaba’nın dilinden dinleyelim:
“Adem âyîne, âlem aks ve insan aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün ve o, gözün nûmdur; gözü bir göz ile göz görmüşdür. Cihân insan ve insan da bir cihân-ı azîm oldu. Bundan daha açık bir beyân olmaz!"
İnsan, sadece aynadaki yansıma değildir; yansımanın içindeki "göz"dür. Ve o gözün nuru, yani görmesini sağlayan ışık, yine Hakk’ın kendisidir. "Gözü bir göz ile göz görmüşdür" mısrası, cem makamını, yani gören ile görülenin bir olduğu tecrübeyi anlatır. O makamda Hakk, kendi güzelliğini, kendi tecellîlerini, İnsan-ı Kâmil’in gözüyle seyreder. Bu yüzden Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, insanın "Hakk’ın halka baktığı gözbebeği" olduğunu söyler.
Terzibaba Hazretleri bu noktada önemli bir ayrım yapar. Halkın çoğu, hakikati sadece kulakla işitir; inanır veya inkâr eder. Onlar, bu ilâhî manzarayı doğrudan göremezler. Görmek, yani müşâhede, ancak peygamberlere ve onların vârisi olan evliyâya, yani İnsan-ı Kâmil’lere mahsustur. Onlar, âlemin geri kalanı için gören göz mesabesindedir.
Gülşen-i Râz’ın Terzibaba nazarındaki doktriner değeri buradadır. O, bize sadece varlığın nasıl zuhûr ettiğini değil, aynı zamanda bu zuhûrun gayesinin ne olduğunu ve bu gayenin nasıl gerçekleştiğini de anlatır. Gaye, ilâhî müşâhededir ve bu müşâhedenin mahalli, İnsan-ı Kâmil’in kalbidir. Her insan, bu potansiyeli, yani "zübde-i âlem" (âlemin özü) olma istidadını taşır. Yol, bu potansiyeli fiile çıkarmak, paslanmış aynayı silip parlatmak ve Hakk’ın kendi kendine baktığı o ilâhî göz olabilme yoludur.
Terzibaba Geleneğinde Gülşen-i Raz'in Yaşanması
Bir kitabın hakikati satırlarında gizli değildir. Hele ki o kitap, Gülşen-i Râz gibi vahdet denizinden bir damla, hakikat güneşinden bir lem'a ise, onun asıl manası sâlikin gönlünde açığa çıkar, hâlinde yaşanır, seyrinde tecrübe edilir. Bu yüzden bu kutlu eserlere birer bilgi hazinesi olarak değil, birer hâl aynası olarak bakılır. Onlar, yolu aydınlatan kandiller, gönlü tutuşturan ateşler, insanı kendinden alıp Hakk’a ulaştıran Burak’lardır.
Terzibaba mektebinde Gülşen-i Râz, raflarda tozlanan bir yadigâr değil, sohbet halkasının tam ortasında duran canlı bir mürşiddir. Onun her beyti, bir zikir halkası gibi döner, her mısrası sâlikin kalbine atılan bir tohum olur. Bu eseri okumak, Şebüsterî Hazretleri’nin ruhaniyetiyle ve o ruhaniyeti günümüze taşıyan mürşid eliyle hemhâl olmaktır. Bu Sırlar Bahçesi’nin bir dervişin hayatında nasıl yeşerdiği ve yaşandığı, bir irfan ve yaşantı sohbetinin konusudur.
Külhandan Gülşene: Sâlikin Hâl Yolculuğu
Yolun başındaki sâlik için dünya, iki menzil arasında gidip gelinen bir araftır. Bir yanda benliğinin, enaniyetinin, vehimlerinin ateşinde yandığı bir külhan vardır; diğer yanda ise Hakk’ın Cemâl tecellîsiyle serinlediği, huzur bulduğu bir gülşen... Bu iki hâl, gece ile gündüz gibi birbirini takip eder. Derviş, bir an kendini varlık zannının ateşinde yanarken bulur, bir an sonra ise bir lütuf esintisiyle varlığın O’nun varlığı olduğunu idrak ederek gül bahçesine giriverir.
Şebüsterî Hazretleri, bu gidip gelmeyi ifade eder. Terzibaba Hazretleri de bu beyti şerh ederken, sâlikin gündelik tecrübesine tercüman olur:
Gâh zülfü gibi gönlüm perîşân; Gâh gözü gibi mest ve coşan. O benlikten gâh külhandayım ben; Cemâliyle gâh gül-şendeyim ben.
Benlikten külhanda yâni ateşteyim derken kendi beşeriyetime döndüğüm zaman ateş içerisine giriyorum ancak O’nun varlığına geçince gül bahçesinden oluyorum.
Seyr-i sülûk denilen yolculuk, bu iki durak arasındaki mesafeyi kat etme sanatıdır. Külhan, bizim kendi vehmî varlığımız, "ben" dediğimiz zindanımızdır. Beşeriyetimize, yani "ben bir kulum, O ise Rab’dir" ayrımına ve bu ayrımın getirdiği gaflete düştüğümüz her an, o ateşin içindeyizdir. Perişanlık, dağınıklık, sıkıntı hep bu "benlik" külhanından çıkar. Gülşen ise, Hakk’ın varlığına geçtiğimiz, kendi varlığımızın bir gölgeden ibaret olduğunu anladığımız fena makamıdır. Orada sarhoşluk ve coşkunluk vardır, çünkü artık taşıyan biz değilizdir, bizde tasarruf eden O’dur.
Külhandan gülşene geçişin anahtarı ve o kapıyı açacak edep, Terzibaba Hazretleri'nin bu büyük eserleri okumanın usûlünü öğretirken verdiği sırdır:
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Mesele, kitabı eline almak değil; kitabı eline almadan evvel kalbi temizlemektir. Nefsin hevası, yani gelip geçici arzu ve istekler; zan, yani hakikate dair delilsiz tahminler; hayal, yani aklın ürettiği asılsız kurgular ve gaflet, yani Hakk’tan habersiz yaşama hâli... Bütün bunlar, külhanın dumanıdır. Bu dumanla dolu bir gönül, gülşenin kokusunu alamaz. Bu yüzden okumaya "Besmele" ile, yani "O'nun adıyla" başlamak, "Ben kendi aklım ve anlayışımla değil, yâ Rabbi, Senin iznin ve lütfunla okuyorum" teslimiyetini kuşanmaktır.
Bu teslimiyet ve temizlik olmadan yaklaşanlar için gül bahçesinin gülleri bile dikene dönüşür. Hakikat, onu inkâr eden göze kendini başka türlü gösterir.
İnkâr gözüyle hor bakma... Yoksa güllerin hepsi gözüne diken kesilir!
Kitap aynı kitaptır, beyitler aynı beyitlerdir. Ama bir gönülde hikmet gülleri açtırırken, diğer gönülde şüphe dikenleri bitirir. Hakikati bulmak, dışarıda bir şey aramakla değil, içerideki bakışı düzeltmekle mümkündür. Külhandan çıkmadıkça, gülşenin varlığına inanılmaz.
İrfan Sofrasında Bir Mürşid Lokması Olarak Gülşen-i Râz
Bu derinlikli, sırlı eserler, tek başına altından kalkılacak yükler değildir. Onlar, ucu bucağı olmayan birer okyanustur. Pusulasız ve kaptansız bir şekilde o okyanusa açılan, ya yolunu kaybeder ya da bir girdaba kapılıp boğulur. Bu noktada kâmil bir mürşidin rehberliği, bir lütf-u ilâhî olarak zuhûr eder. Mürşid, bu okyanusların tecrübeli bir kaptanıdır. Hangi rüzgârın nereye götüreceğini, hangi dalganın altında neyin yattığını, hangi adada hangi hazinenin saklı olduğunu bilir.
Terzibaba Hazretleri’nin sohbet halkası, böyle bir irfan sofrasıdır. Bu sofrada, tasavvuf tarihinin en temel, en zirve eserleri birer lokma hâline getirilerek tâliplerin istidadına göre sunulur. Gülşen-i Râz da bu sofranın en kıymetli nimetlerinden biridir.
İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’i ve Mir’âtü’l-İrfân’ı, Abdulkerîm el-Cîlî’nin el-İnsânü’l-Kâmil’i, Mahmud Şebüsterî’nin Gülşen-i Râz’ı, Mevlânâ’nın Mesnevî adlı eserinin hem Tâhirü’l-Mevlevî hem de Ahmed Avni Konuk şerhleri... Necdet Ardıç Efendi’nin kendi kutlu nefesiyle seslendirip takipçilerine okuyup açıkladığı eserlerdir.
Bu listeye baktığımızda, Gülşen-i Râz'ın ne denli mühim bir halka olduğunu görürüz. O, Füsûs'un hikemî derinliği ile Mesnevî'nin aşk ve muhabbet dilini birleştiren bir köprü gibidir. Terzibaba Hazretleri'nin bu eserleri bizzat okuyup "kendi kutlu nefesiyle" açıklaması, meselenin kuru bir tercüme faaliyeti olmadığını gösterir. Bu, bir mânâ aktarımıdır; harften hâle, kelimeden kalbe bir köprü kurmaktır. Mürşidin nefesi, o eski metinlere can üfler, onları bugünün sâlikinin anlayacağı ve yaşayacağı bir hâle getirir. Amaç bellidir: Böylelikle sevenlerinin irfânî düzeylerini arttırma çabasıyla, daha hızlı yol almalarına ön ayak olmaktadır.
Bazıları, "Bu kadar derin eserleri, örgün eğitim görmemiş bir terzi nasıl şerh edebilir?" diye düşünebilir. Bu, aklın tuzağıdır. İrfan, diploma ile değil, liyakat ile; kesb ile değil, vehb ile elde edilir.
Çağımızda bunlar gibi anlaşılması ve açıklanması zor eserlerin, örgün eğitimde çok ilerleyememiş ve yıllarca terzilik yapmış biri tarafından ders konusu yapılması dikkat çekicidir. Dersi dinleyenlerin anlayabileceği şekilde anlatabilme kabiliyeti ise ayrı bir meziyet olsa gerektir.
Bu, [vehbî ilmin](/wiki/vehbî ilim), yani Hakk’ın karşılıksız bağışı olan bilginin tecellîsidir. Cenâb-ı Hakk, dilediği kulunun gönlünü bir irfan pınarı hâline getirir. Terzibaba'nın "terziliği", bu noktada bir meslekten çok, bir vazifenin remzi olur. O, sökük kalpleri diken, dar gelen anlayışları genişleten, hakikat kumaşından her bedene uygun bir elbise biçen bir mânâ terzisidir. Bu yüzden onun sohbetleri, en karmaşık Vahdet-i Vücud meselelerini bile, bir dervişin günlük hayatında yaşayabileceği, tadabileceği bir sadeliğe büründürür. Bu sohbetlerin kaydedilip kitaplaştırılması da bu irfan sofrasının bereketinin tüm taliplere ulaşması içindir. Nitekim Gülşen-i Râz şerhi de böyle bir sohbet halkasından doğmuş, o halkanın bereketiyle yazıya dökülmüştür.
Vahdet Denizinden Çıkarılan "İnciler": Yaşayan Hikmet
Gülşen-i Râz'ı okumak, bir bahçede gezinmek gibidir; ama o bahçenin sonunda bir de okyanus vardır. O okyanus, [Vahdet-i Vücûd](/wiki/Vahdet-i Vücud) okyanusudur. Mürşid, sâliki elinden tutar, önce bahçede gezdirir, gülleri koklatır, sonra da o denizin kenarına getirir. Cesareti ve istidadı olanları ise o denize daldırır. O deryadan da boş elle çıkılmaz; her dalışta eteğine inciler, mercanlar dolar.
Terzibaba Hazretleri’nin mürşidi Nusret Tura Efendi, bu mânâ denizinin mahir bir dalgıcı, bir "denizci"sidir. Onun vahdet denizinden çıkardığı "inciler", Gülşen-i Râz gibi eserlerin özünün özü, yaşanmış hâlidir.
Kitabın sonunda, iç âlemi aydınlanarak ilâhî birliği çok derinden hisseden bir âşık olan denizci Nusret Efendi tarafından vahdet denizinden çıkarılan on sekiz tane “İnci”ye yer verilir. Bazı âyet ve hadislerin yorumunun yapıldığı bu bölüm; “Ey sevgili okuyucularım, anladınızsa hep beraber inciyiz, zât denizinden çıktık.” ifadesiyle son bulur.
Bu "İnciler", kitabın teorik kısmının pratik birer meyvesidir. Onlar, "iç âlemi aydınlanmış" bir âşığın gönlünden süzülmüştür. En mühim ders ise son cümlede gizlidir: "Anladınızsa hep beraber inciyiz, Zât denizinden çıktık."
Yolun sonu burasıdır. Maksat, denize dalıp inci bulmak değil; bizzat kendinin o incilerden biri olduğunu, aslımızın o Zât denizi olduğunu idrak etmektir. Bizler, o sonsuz Vücûd denizinin birer dalgası, birer tecellîsiyiz. Aslımız birdir. Bu idrak, tevhid idrakidir. Bu idrak, külhanı ebediyen söndürüp insanı gülşenin sakini yapar.
Bu incilerin bir nesilden diğerine aktarılması, silsilenin bereketidir. Terzibaba Hazretleri, mürşidinden aldığı bu emanetleri nasıl bir araya getirdiğini anlatırken, aslında bu irfan mirasının nasıl canlı tutulduğunu da gösterir:
Nusret Babamın bana yazdığı yirmi mektup, yirmi dokuz sohbet, Gülşen-i Râz’dan beş bölüm, bir şiir, ayrıca Nusret Babamın bende kasete alınmış bir sohbeti vardı. Bunları toplayıp bir kitap haline getirmeyi düşünerek çalışmaya başlamıştım... Bunların arşiv klasörleri içinde kalmasına gönlüm razı olmadı ve gün ışığına çıkmasını arzu ederek böyle bir çalışmaya başladım.
Bir müridin mürşidine olan sadakati ve muhabbeti, bu incilerin kaybolmasına izin vermez. Mektuplar, sohbetler, Gülşen-i Râz'dan bölümler... Hepsi bir araya getirilerek "gün ışığına çıkarılır". Çünkü irfan, kişiye özel bir sır değil, ümmete sunulacak bir rahmettir.
Gülşen-i Râz ve benzeri eserler, Terzibaba geleneğinde birer yol haritasıdır. Ama bu haritayı okumak için temiz bir kalp, o yolda yürümek için kâmil bir rehber ve varılacak menzilin bizzat kendi hakikatimiz olduğunu anlamak için de ilâhî bir yardım gerekir. Bu eserler, bizi "benlik" ateşinden alıp "O'nun" varlığının gül bahçesine taşıyan birer vesiledir.
Terzibaba Hazretleri'nin kendi eseri için ettiği dua, aslında bütün bu yolculuğun özeti gibidir:
Gönül isterdi ki, satır satır şerh olsun ancak fazla vaktim olmadığından, yapıldığı sohbet şekliyle ve bazı ilâveler yaparak hamdolsun böylece neticelenmiş oldu. Rabb’ımıza şükrederiz... Allah cümlemizi bu kitaptan faydalananların zümresinden eylesin! Oyaşayanlar ile birlikte bizi de bu hakîkatleri yaşayanlardan eylesin!
Füsûsu'l-Hikem'de Gülşen-i Raz
İrfan yolunun iki büyük pınarı vardır ki, biri Arap diyarından coşkun bir nehir gibi akarken, diğeri Acem ilinden nazlı bir gül bahçesi gibi açar. Biri, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, diğeri ise Mahmûd Şebüsterî Hazretleri'nin Gülşen-i Râz'ıdır. Dilleri, üslupları ayrı olsa da, tattırdıkları mâna aynı Vahdet denizinin suyudur. Füsûs, hakikati hikmetin zirvesinden, keskin bir nazarla ve doktriner bir dille beyan ederken; Gülşen-i Râz, aynı hakikati şiirin ve sembolün inceliğiyle gönüllere nakşeder.
Bu iki eseri bir arada düşünmek, Vahdet-i Vücûd mektebinin usûlüdür. Nitekim bu geleneğin yakın zamanlardaki en mühim halkalarından biri olan Ahmed Avni Konuk Hazretleri, bu iki denizi birleştiren bir berzah gibidir. Kendisi hem Füsûs'u hem de Mesnevî'yi şerh ettiği gibi, Gülşen-i Râz'ı da tercüme ve şerh etmiştir. Terzibaba Hazretleri'nin Füsûs şerhine yazdığı mukaddimede de Konuk Hazretleri'nin bu birleştirici rolüne işaret edilir:
Fusûsu’l-Hikem,Mesnevî,Tedbîrât-ı İlâhiyye,Fîhi Mâ Fîh,Gülşen-i Râz,Lemaât gibi eserleri tercüme ve şerhetmesi dolayısıyla tasavvufî mîrâsın aktarılmasında önemli bir yeri olan Ahmed Avni Bey’in hayâtı ve eserleri hakkında detaylı bilgi için bk. Barkçin,Görünmeyen Umman ‒Ahmed Avni Konuk‒.
Bu bize gösterir ki, Gülşen-i Râz'ı anlamak için Füsûs'un anahtarlarını kullanmak, Füsûs'un soyut hikmetlerini ise Gülşen-i Râz'ın misalleriyle somutlaştırmak, bu yolun büyüklerinin usûlüdür. Nitekim Terzibaba Hazretleri'nin kendi külliyatında da "Gülşen-i Râz şerhi" adıyla kayıtlı çalışmaların bulunması, bu esere verdiği ehemmiyetin ve onu Füsûs hikmetiyle birlikte okuma geleneğinin bir devamı olduğunun delilidir.
Vâhid ve Aded: Varlığın Tekrardan İbaret Zuhûru
Şeyh-i Ekber'in hikmetinin temelinde, varlığın Vücûd-ı Mutlak olan Hakk'ın zuhûrundan başka bir şey olmadığı bilgisi yatar. Kesret, yani çokluk, Hakk'ın Vahdet'ine (birliğine) zıt bir hakikat değildir. O, sadece Vâhid'in (Bir'in) aded (sayılar) suretinde tekrar tekrar görünmesidir. "İki", "bir"in bir başka varlık kazanmış hâli değil, "bir"in kendi kendisiyle bir daha tecellî etmesidir. "Üç" de öyledir. Bütün sayılar, özünde "bir"den ibarettir. Gülşen-i Râz, bu derin hikemî meseleyi özetler. İbn Arabî Hazretleri'nin Kelime-i İdrîsiyye şerhinde atıfta bulunduğu beyitler, bu sırrı âdeta bir ayna gibi yansıtır:
در این مشهد یکی شد جمع افراد چو واحد ساری اندر عین اعداد تو آن جمعی که عین وحدت آمد تو آن واحد که عین کثرت آمد
Tercüme: "Bu meşhedde mecmû'-i efrâd birdir. Adedlerin “ayn"ında sârî olan vâhid gibidir. Sen vahdetin “ayn”ı olan bir mecmûsun; ve sen kesretin “ayn”ı olan vâhidsin.
"Meşhed", yani şuhûd mahalli, arifin baktığı yerdir. Arif, bu âleme baktığında, fertler (efrâd) olarak gördüğü bütün çokluğun aslında "bir" olduğunu müşahede eder. Nasıl ki bütün sayılar, özünde "bir"in yayılmış (sârî) hâli ise, bütün varlıklar da Vâhid olan Hakk'ın tecellîleridir. Sonra Şebüsterî Hazretleri doğrudan sâlike döner ve der ki: "Sen, hem o birliğin ta kendisi olan çokluksun, hem de o çokluğun ta kendisi olan birsin." Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk'ı âlemden soyutlama ile âlemde bulmanın cem makamı'ndaki ifadesidir. Sen, bir fert olarak kesretin içindesin (teşbih), ama hakikatin itibariyle o kesretin kaynağı olan Vahdet'sin (tenzih).
Bu sır, sayıların tabiatında gizlidir. "Bir" olmadan sayı olmaz. Ama "bir"i saymaya başladığın an, çokluk belirir. Gülşen-i Râz'ın dediği gibi:
شد آن وحدت از این کثرت پدیدار یکی را چون شمردی گشت بسیار وليكن نبودش هرگز نهایت عدد گرچه یکی دارد بدایت
Tercüme: "O vahdet bu kesretten zâhir oldu. “Bir”i tekrar ile saydığın vakit çok oldu. Vâkıâ aded bidâyette “bir”dir; velâkin onun aslâ nihayetiyoktur.”
Vahdet, kesret suretinde zuhûr etmiştir. "Bir"i saydın, "iki", "üç" diye gittin ve çokluk ortaya çıktı. Sayıların başlangıcı "bir"dir ama sonu yoktur. Tıpkı bunun gibi, bütün varlığın başlangıcı ve hakikati Hakk'tır ama O'nun tecellîlerinin, yani kesretin sonu yoktur. Şeyh-i Ekber'in şu sözü, bu beyitlerin şerhi gibidir:
Ve kim ki, a'dâd hakkında takrîr ettiğimizi ve muhakkak onların nefyi, onların ayn-ı sebti olduğunu ârif olsa, her ne kadar halk, Hâlık'tan mütemeyyiz oldu ise de, muhakkak Hakk-ı münezzehin halk-ı müşebbeh olduğunu bilir.
Sayıları "bir değildir" diye nefyetmek (inkâr etmek), aslında onları "bir'in tekrarıdır" diye ispat etmektir. Aynı şekilde, "mahlûk, Hâlık değildir" demek (tenzih), hakikatte "mahlûk, Hâlık'ın tecellîsidir" demektir (teşbih). Bu iki kanat olmadan Vahdet semasında uçulmaz.
Taayyün: "Ben" Dedirten Mel'ûn Perde
Bu çokluk vehmi, bu "ben" ve "sen" ayrımı nereden geliyor? Füsûs hikmetine göre bu, taayyün perdesinden kaynaklanır. Taayyün, Mutlak Vücûd'un belirli bir surette, bir kayıtla ortaya çıkmasıdır. Her bir varlık, bir taayyündür. Bu taayyün, Zât'ın mutlaklığını örttüğü için, Zât'a nispetle "mel'ûn" yani uzaklaştırılmış, perdelenmiş olarak görülür. Kelime-i Âdemiyye şerhinde bu hakikat, Gülşen-i Râz'dan bir beyitle taçlandırılır:
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Her şey helak olucudur, O'nun vechi (zatı) müstesna.) (Kasas, 28/88) ... vücûd-ı Hakk'ın nûru, ânen-fe-ânen bu perdeleri yırtar. Şu hâlde taayyün, zât-ı Hakk'a nazaran “mel'ûn” ve “matrûd” olur. Ey tâlib-i irfân, eğer sen bu taayyün perdesinin arkasında Hakk-ı müteayyini müşâhede edersen, hakîkati hicâbda müşâhede etmiş olursun; ve seni “ben, ben” demeğe sevkeden şey, ancak taayyününden ibarettir. Gülşen-i Râz'dan beyit:
تو او را در عبارت گفته من حقیقت کز تعین شد معین
Tercüme: “O hakîkat ki, taayyün ile muayyen oldu, sen o hakîkate, esnâ-yı tekellümünde “ben” dedin."
Âyet-i kerîme, her an her şeyin helâk olup Hakk'ın Vech'inin bâkî kaldığını bildirir. Bu, irfan dilinde, her an taayyünlerin (suretlerin) yok olup Vücûd-ı Hakk'ın yeniden tecellî etmesi, yani halk-ı cedîd (sürekli yeniden zuhûr) sırrıdır. Senin "ben" dediğin şey, o taayyünden, yani sana has suretten, kayıttan ibarettir. Oysa o suretin ardındaki hakikat, Hakk'ın kendisidir. Şebüsterî'nin beyti açıktır: Taayyünle belirlenmiş o hakikate, sen kalkıp "ben" adını verdin. Bütün ayrılık, bütün ikilik bu yanılgıdan doğar. Perdeyi değil, perdenin arkasındakini görebilen, "ben" demenin mecâz olduğunu anlar.
Berzah Âlemleri ve İnsanın Yolculuğu
Füsûs geleneği, varlığı mertebeler hâlinde ele alır. İnsanın yolculuğu da bu mertebeler arasında bir iniş (tenezzül) ve çıkıştır (urûc). Bu yolculukta "berzah" âlemleri kilit bir yer tutar. Berzah, iki şey arasındaki perde, ara âlemdir. Ahmed Avni Konuk Hazretleri, Füsûs mukaddimesinde, bu konuyu açıklarken yine Gülşen-i Râz'a başvurur ve bize iki tür berzahtan bahseder:
Rûhun cesed-i beşerî ve cism-i unsurîden müfârakatinden sonra zâhir olacağı âlem-i misâl bu zikrolunan âlem-i misâlin ve berzahın gayrıdır. Zîrâ bu berzah dünyâ ile âhiret arasındadır; ve neş’et-i dünyeviyyeden evvelki berzah merâtib-i tenezzülden; ve neş’et-i dünyeviyyeden sonraki berzah ise merâtib-i urûcdandır.
Bir "berzah-ı evvel" vardır ki, ruhların bu dünyaya inmeden önceki durağıdır. Bir de "berzah-ı sânî" vardır ki, bedenden ayrıldıktan sonra, yani ölümden sonra geçilen âlemdir. Bu ikinci berzah, yükseliş mertebelerindendir ve oradaki suretimiz, bu dünyadaki amellerimizin ve ahlakımızın bir neticesi olarak şekillenir. Gülşen-i Râz bunu şöyle tasvir eder:
شود عیب و هنر یکباره روشنچو عریان کردی از تن پیرهن را تنت باشد ولکن بی کدورتکه بنماید ازو چون آب صورت
Tercüme: “Ten gömleğinden soyunduğun, ya’ni öldüğün vakit, ayıpların ve hünerlerin birdenbire zâhir olur. İntikāl etmiş olduğun âlem-i berzahta bir vücûdun olur. Lâkin bu dünyâdaki vücûdun gibi kesîf değil. Öyle su gibi ondan sûret görünür, ya’ni suya mukābil olan sûret, o suya nasıl mün’akis olursa, senin vücûd-ı berzahına dahi amellerinin ve ahlâkının sûretleri öylece in’ikâs eder.
Bu dünya bir tarla, berzah ise hasat yeridir. Burada ektiğin ahlâk ve ameller, orada senin berzahî bedeninin şekli, rengi, kokusu olur. İyi ahlâk nûrânî bir suret, kötü ahlâk ise zulmânî bir suret olarak orada karşına çıkar. "Sırların ortaya döküleceği gün" budur. Bu iki berzah arasındaki fark da önemlidir: Birincisine "gayb-ı imkânî" (mümkün olan gayb) denir, çünkü kâmil insanlar uyanıkken bile oradan haber alabilirler. İkincisine ise "gayb-ı muhâlî" (imkânsız olan gayb) denir, çünkü oraya giden bir ruhun bu dünyaya geri dönmesi mümkün değildir.
Ahad ve Ahmed: Hakikat-i Muhammediyye Sırrı
Füsûs'un zirvesi, bütün tecellîlerin başlangıcı ve sonu olan Hakikat-i Muhammediyye sırrıdır. Bu, Zât-ı Ahadiyet'in ilk taayyünü, yani isim ve sıfatlarıyla bilinmek için büründüğü ilk surettir. Bu sır, "Ahad" (احد) ve "Ahmed" (احمد) kelimeleri arasındaki bir "mîm" (م) harfinde gizlidir. Kelime-i Muhammediyye şerhinde Terzibaba Hazretleri, bu en temel Vahdet-i Vücûd dersini verirken yine Gülşen-i Râz'ı şahit tutar:
Ahad, Ahmed'in mîm-i taayyününde zahir oldu. Bu devirde evvel âhirin aynı geldi. Ahmed'den Ahad'e kadar fark bir mimden, ya'nî taayyünden ibarettir. Bütün mevcûdât-ı cihan o mîm-i taayyün içinde müstağraktır.
Zât-ı Mutlak olan Hüvviyet, "Ahad" ismiyle kendi kendine Bir'dir. O'nun bilinme muradı, yani "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim" sırrı, bir tecellî gerektirir. Bu ilk tecellî, ilk zuhûr, "mîm" harfiyle sembolize edilen Hakikat-i Muhammediyye'dir. Bu "mîm", Ahad'in ortasına gelerek "Ahmed"i oluşturur. Bu "mîm", bütün kevnî varlığın, bütün âlemlerin hakikatidir. Şebüsterî'nin dediği gibi, bütün cihan o "mîm"in içinde boğulmuştur, yani varlığını ondan alır. Taayyün perdesi olan bu "mîm"i aradan kaldırırsan, geriye sadece Ahad kalır. Ahmed, Ahad'in âlemdeki tecellî etmiş yüzüdür. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v), "Beni gören Hakk'ı görmüştür" buyurmuştur.
Sonuç olarak, Füsûsu'l-Hikem ve Gülşen-i Râz, aynı hakikatin iki farklı dille ifadesidir. Biri Vahdet ilminin iskeletini kurar, diğeri o iskeleti et ve kan ile, yani aşk ve misâl ile giydirir. Hakk'ın mutlak Vücûd'u, varlıkların istidatlarına göre farklı isimlerle ve vecihlerle tecellî ederek bu çokluk âlemini meydana getirir. Kimi bu suretlere takılır, puta tapar gibi Hakk'ı bir surete hapseder ve yolunu şaşırır. Nitekim Gülşen-i Râz sahibinin dediği gibi:
“Eğer kâfir olaydı puttan agâh Olur muydu aceb dîninde gümrâh”
Yani putun ne olduğunu bilseydi dininde yanılgıya düşer miydi, yolunu sapıtmış olur muydu?
Arif ise, her suretin ardındaki Vech-i Hakk'ı müşahede eder, kesrette Vahdet'i bulur. Füsûs'un hikmeti, Gülşen-i Râz'ın şiiriyle birleştiğinde, sâlikin kalbinde işte bu müşahede kapısı aralanır. Böylece sâlik, hem sayılarda Bir'i, hem taayyünde Mutlak'ı, hem de Ahmed'de Ahad'ı görme irfanına erer.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Bir önceki sohbetimizde Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i üzerinden Gülşen-i Râz'ın temel direklerine, yani vücûdun zuhûruna, mertebelerine ve Hakikat-i Muhammediyye sırrına nazar kılmıştık. İrfan yolu, sadece bilmekle bitmez; bilineni hâl edinmek, o hakikat ile yaşamak, o hakikati tatmak ile kemâle erer. Füsûs'un ışığı bu bölümde daha derine, sâlikin kendi iç âlemine, kalbinin atışlarına tutulur. Gülşen-i Râz'ın en çetin, en baş döndürücü sırrına, yani zıtların birliğine, Cem makamı tecellîsine yönelir. Zira hakikat, parçalarda değil, bütünün kendisindedir. Ve bütün, zıtlarını kendi içinde bir eyler.
Her birimizin sabah uyandığında "ben" diye başlayan cümleler kurması, varlığımızın en temel tecrübesidir. Sâlikin yolculuğu, "bu 'ben' diyen kimdir?" sorusunu sormakla başlar. Füsûs, bu "ben" demenin, hakikatin taayyün perdesiyle, yani belirli bir surete bürünmesiyle kayıtlanmasından kaynaklanan bir yanılsama olduğunu bize fısıldar. Hakikat mutlaktır, sınırsızdır. Ama O, kendini göstermek için suretlere, yani taayyünlere bürünür. Bizim "ben" dediğimiz varlık, işte o taayyünlerden sadece biridir. Sorun taayyünün var olması değil, bizim o taayyünü hakikatin kendisi sanmamızdır.
Şeyh-i Ekber, Kelime-i Âdemiyye'de bu inceliği şöyle açar:
Seni "ben, ben" demeye sevk eden şey ise ancak senin taayyününden ibarettir. Gülşen-i Râz'dan beyit: "Sen O'nu ifadede 'ben' dedin, hakikat ise taayyünle belirlendi." Tercüme: “O hakîkat ki, taayyün ile muayyen oldu, sen o hakîkate, esnâ-yı tekellümünde “ben” dedin."121 İmdi bu perdenin sebât üzere olmadığını yakînen bildin ise, artık “ben, ben” diyecek mecâlin kalmaz; ve eğer bu taayyün perdesinin arkasında vücûd-ı müteayyin olan Hakk'ı müşâhede etmezsen, taayyün ile hicâba düşersin; ve kendi taayyünün, kendi nefsine hicâb olur. Gülşen-i Râz'dan beyit: "Şeytan gibi 'benim gibisi kim var?' dersin, dünyanın belirginleşmeleri senin üzerine çökmüştür." Tercüme: “Âlemin taayyünleri senin üzerine târîdir. İşte bundan dolayı şeytan gibi; "Benim gibi kim vardır?" dersin."122 [1/100] Ve böyle olan kimse, bu taayyünle zât-ı Hak'tan mel’ûn ve matrûd olup, müteayyin ve muhtecib olan ayn-ı vâhideyi ebeden müşâhede edemez.
"Ben" demek, o Hakk-ı Mutlak'ın senin suretinde, senin kalıbında belirmesinden ibarettir. Eğer sen bu suretin geçici bir perde olduğunu, arkasında asıl Vücûd'un bulunduğunu bilirsen, o "ben" deyişin Hakk'a bir ayna olur. Ama bu sureti kendine mal eder, "Bu benim, benim varlığım, benim gücüm" dersen, Şeytan'ın düştüğü çukura düşersin: "Benim gibi kim vardır?" Bu, kendi taayyününün, yani kendi sınırlı suretinin kibrine kapılmaktır. Bu kibir, Zât-ı Hak'tan uzak düşmektir. Bu hâldeki kişi, cennete dahi girse, oradaki nimetlerin taayyünleriyle perdelenir de, nimet vereni müşâhede edemez. Oysa sâlik, nimeti değil, nimetin Sahibini isteyendir.
Bu "ben" perdesinden kurtulma ve ikiliği ortadan kaldırma meselesi, Füsûs'un bizi Cem makamının eşiğine getirdiği yerdir. Bu öyle bir makamdır ki, orada bakan göz ile bakılan Cemâl bir olur. Gören, görülenin kendisi olduğunu idrak eder. Bu, aklın sınırlarının bittiği, aşkın ve müşâhedenin başladığı yerdir. Hallâc-ı Mansûr'un o meşhur nidası, bu makamın hâlini dile getirir.
Şeyh-i Ekber, Kelime-i İlyâsiyye'de bu birleşme anını anlatırken yine Gülşen-i Râz'a atıf yapar:
Şimdi bu müşahede sahibi, göreni görülenin tekil hakikati olarak görür. Yani gören, ki kendi nefsidir, görülenin tekil hakikati olarak görür; ve bu şekilde de gören ve görülen ve müşahede eden ve müşahede olunan tek bir şey olur. Nasıl ki Hallâc-ı Mansûr (k.s.) hazretleri bu makama işaretle buyurur. Beyit: حَاشَاكَ حَاشَاي مِن اثْبَاتِ اثْنَيْنِ أَ أَنْتَ أَمْ أَنَا هَذَا الْعَيْنُ فِي الْعَيْنِ Tercüme: "Aynda olan bu “ayn”, sen misin yoksa ben miyim? İkilik isbâtından seni ve beni tenzîh ederim."541
"Ayn'da olan bu ayn, sen misin yoksa ben miyim?" "Ayn" kelimesi Arapçada hem "göz", hem "pınar/kaynak", hem de "bir şeyin kendisi/aslı" demektir. Yani Hallâc der ki: "Bu hakikatin ta kendisinde (ayn), bu bakan gözde (ayn), bu varlığın pınarında (ayn) gördüğüm, sen misin ben miyim? Seni de beni de ikilik ispat etme gafletinden tenzih ederim." Bu, tevhîd-i şuhûdîdir. Varlığın birliğini kitaplardan okumak değil, kendi varlığında tatmaktır. Gören, görülen, görmek fiili; hepsi tek bir Vücûd'un farklı vecheleridir.
Bu makama eren arif, artık dünyayı bambaşka bir gözle seyreder. Onun için kâfir-mümin, hayır-şer, güzel-çirkin gibi zıtlıklar, alt mertebelerin hükümleri olarak kalır. O, her şeyin, ama her şeyin, ilâhî isimlerin birer mazharı, birer tecellîgâhı olduğunu bilir. Hakk'ı belirli bir surete, bir inanca, bir mabede hapsetmez. Çünkü bilir ki, Hakk her an yeni bir şe'ndedir, her an başka bir surette tecellî etmektedir. Bu kimselere Şeyh-i Ekber, [erbâb-ı ıtlak](/wiki/erbab-i-itlak) yani "mutlaklık ehli" der. Onlar, kayıtların ötesine geçmişlerdir.
Kelime-i İshâkiyye'de bu hâl şöyle izah edilir:
Zîrâ Hak hakkında bir i'tikad ile mukayyed olan kimseye Hak, o i'tikadının hilafı olarak tecellî etse, inkâr eder. Hak ancak kendisinin i'tikâdına göre tecellî ettiği vakit ikrar eder. Ve-lâkin Hakk'ı bir i'tikad ile tahdîd ve takyîd etmeyen erbâb-ı ıtlak, dünyâda ve âhirette Hak hangi suretle mütecellî olursa olsun ve o sureti delîl-i aklî ister reddetsin ister etmesin, kabul ile ikrar eder.
Bu, tenzih-teşbih dengesi dediğimiz Muhammedî mîzanın en üst seviyesidir. Tenzih, Hakk'ı her türlü suretten, kayıttan münezzeh bilmektir. Teşbih ise O'nun bütün suretlerde tecellî ettiğini görmektir. Zâhir uleması genellikle tenzihte kalır. Bazı arifler teşbihte boğulur. Kâmil insan ise, iki kanatla uçar; hem "O hiçbir şeye benzemez" der (tenzih), hem de "Nereye dönerseniz Hakk'ın vechi oradadır" ayetinin sırrıyla her şeyde O'nu seyreder (teşbih).
Bu nokta, Gülşen-i Râz'ın o meşhur "put" bahsini anlamak için bir anahtardır. Hz. Nûh'un kavmi putlara tapıyordu. Şeriat hükmünce bu en büyük günahtır. Lâkin Vahdet-i Vücud penceresinden bakan arif, daha derin bir soru sorar. Kelime-i Nûhiyye'de bu çetin mesele şöyle ortaya konur:
Burada bir soru ortaya çıkar: "Tüm eşya ilâhî isimlerin mazharlarıdır; ve onların varlığı ise, mutlak varlığın kayıtlanması ve taayyününden (belirlenmesinden) ibarettir. Bu sebeple Nûh kavminin taptıkları putlar dahi, mutlak varlığın kayıtlanması ve taayyünü olduğundan Nûh kavmi onlara tapmakla Hakk'ın gayrısına tapmış olmazlar." ... Gülşen-i Râz'dan: ... مسلمان گر بدانستی که بت چیست وگر مشرك ز بت آگاه گشتی کجا در دین خود گمراه گشتی نديد او از بت الا خلق ظاهر تو هم گر زو نبینی حق پنهان بدین علت شد اندر شرع کافر به شرع اندر نخوانندت مسلمان Tercüme: “...Eğer müslüman bilse idi ki, “put nedir? ... Müşrik, puttan sadece zâhirdeki yaratılmış sureti gördü. Bu sebeple şeriatta kâfir oldu. Sen de eğer onda gizli olan Hakk'ı görmezsen, şeriatta sana da 'müslüman' demezler.”
Bu sözler ilk bakışta sarsıcıdır. Fakat manası derindir. Mesele puta tapmayı meşru görmek değildir, hâşâ! Mesele, idrakin mertebelerini anlamaktır. Müşrik neden müşriktir? Çünkü o taştan, tahtadan yontulmuş suretin arkasındaki hakikati görememiş, suretin kendisine takılıp kalmıştır. O, Hakk'ın bir tecellîsi olan "vücûd"a değil, kendi elleriyle yaptığı "şekle" tapmıştır. Peki, ya Müslüman? Eğer o da kâinattaki her bir zerrede, her bir surette tecellî eden Hakk'ı göremez, Hakk'ı sadece camiye, seccadeye hapsederse, onun tevhidi ne kadar kâmil olur? Gülşen-i Râz'ın bu beyti, sâliki uyarır: "Dikkat et! Müşrik surette takılıp kaldı da kâfir oldu. Sen de sureti inkâr edip ardındaki Hakk'ı göremezsen, senin Müslümanlığın kâmil olmaz." Arif, putperestin hatasını da, o hatanın vücûdî kökenini de görür ve her şeyden bir ibret çıkarır.
Bu tehlikeli vadilerde, aklın kaydığı bu zirvelerde sâlikin yalnız yürümemesi için bir mürşid elinden tutar. Sâlikin görevi, mürşidinin talimatıyla kalbini temizlemektir. O kalp ki, bir ayna gibidir. Üzerindeki mâsivâ (Hakk'ın gayrı her şey) tozu ve enâniyet (benlik) pası silindikçe, Cemâl-i İlâhî'yi yansıtmaya başlar. Bu temizlik tamamlandığında, sâlik öyle bir makama vasıl olur ki, artık sadece kendi varlığından değil, bütün zerrattan "Ene'l-Hak" nidasını işitir.
Kelime-i Mûseviyye'de bu hâl, Hz. Musa'nın Tur Dağı'nda ağaçtan işittiği nida ile birleştirilerek anlatılır:
Fakat Allah yolunun sâliki olan kimse, mürşidinin emrine uyarak çalışıp, kalbini mâsivâ (Allah dışındaki her şey) tozundan ve tabiî alçaklıklardan temizleyince öyle bir makama ulaşır ki, orada bu mecazî olan varlığı fani olur. İlahi Cemâl'in perdesi olup müşâhedeye (gözlemeye, görmeye) engel olan bu vehmî taayyün (sadece sanıda var olan belirginleşme) ve enâniyet (benlik) hayali ortadan kalkınca, hem kendisini hem de bütün zerreleri Hakk'ın lisanıyla "Ben Hakkım deyici" görür. Nitekim Gülşen-i Râz'da Mahmud-i Şebüsterî hazretleri buyurur: روا باشد أنا الله از درختی چرا نبود روا از نیک بختی Tercüme: “...Bir ağaçtan “En’Allâh” hitâbının sudûru câiz olursa, bir nîk-bahttan (yani temiz bir kalbe sahip iyi bir kuldan) niçin câiz olmasın?”605
Cenâb-ı Hakk, bir ağaç perdesinden "Ben Allah'ım" diye tecellî edebiliyorsa, "yeryüzündeki halifem" dediği ve Kendi ruhundan üflediği insanın kalbinden neden tecellî etmesin? Mesele, o kalbin bir "Vâdî-i Eymen" yani "Emin Vadi" hâline gelmesidir. O kalp, vehim ve benlik pamuğundan temizlenince, her an, her yerden gelen ilâhî nidayı işitmeye başlar.
Füsûs'un derinliklerinde Gülşen-i Râz'ın gülleri böyle açar. Sâlikin "ben" yanılgısından başlayıp, Cem makamında görenle görülenin bir olduğu, arifin her surette Hakk'ı seyrettiği ve nihayetinde kendi kalbinin bir Tur Dağı'na dönüştüğü bir seyr-ü sülûktur bu. Bu yol, zıtlıkları bir savaş alanı olarak değil, Hakk'ın sonsuz zenginliğini gösteren birer ayna olarak görme yoludur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Gülşen-i Raz
Yolumuzun büyüklerinden Şebüsterî Hazretleri’nin o mübarek eseri Gülşen-i Râz, yani “Sırların Gül Bahçesi”, Vahdet-i Vücûd’un en özlü, en veciz incilerini bir araya getiren bir hazinedir. O, hakikati arayan sâlikin aklına takılan nice soruyu, birer inci tanesi gibi cevaplarla aydınlatır. Lâkin bu inciler, sadece lafızda kalırsa, sahibine yük olmaktan öteye geçmez. Onların manasını yaşamak, hâl edinmek gerekir. Bu noktada, bir başka irfan denizi olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf'i imdada yetişir.
Gülşen-i Râz bir harita ise, Mesnevî o haritada işaret edilen menzillere nasıl varılacağını gösteren, yolda karşılaşılan çakılları, dikenleri, haydutları ve vâhâları bir bir anlatan bir seyahatnamedir. Şebüsterî’nin hikmetle sırladığı bir beytin manası, Mevlânâ Hazretleri’nin dilinde bir dervişin hikâyesine, bir aslanın kükreyişine, bir neyin feryadına dönüşür. Biri tohumu verir, diğeri o tohumun nasıl gül olup açacağını, bülbül olup öteceğini kıssalarla, temsillerle gönül toprağımıza eker. Bu iki büyük zatın yolu, iki ayrı ırmak gibi görünse de, aynı Tevhid denizine dökülür.
Suretin Ötesindeki Hakikat: Gören Göz, Görünen Yüz
İnsanın bu âlemdeki en büyük imtihanı, gözünün gördüğüyle gönlünün bildiği arasındaki perdeleri kaldırmaktır. Mevlânâ Hazretleri, hakikati idrak etmenin, bildiğimiz beş duyunun ötesinde bir "görme" kabiliyeti gerektirdiğini her fırsatta hatırlatır. Bu, kuru bir bilgi değil, bir "dîdâr ve görmek mansıbı"dır; yani Sevgili'nin Cemâl'ini müşâhede etme şerefine ermektir. Bu şeref, her göze nasip olmaz.
"Gerek doğulu gerek batılı olsun her insanın dış ve iç beş duyusu vardır. Bu hislerin içinde görüş ve görme makamı görme duyusu içindir." 2. İnsan varlığında doğuşa ve yükselişe ait olan ruhanî ve manevî hissiyatlar ve sözlere ait olan cismanî hissiyatlar vardır. Ve bunların görevleri ve mertebeleri ayrı ayrıdır. Nitekim duyular içinde müşâhede (gözlem) makamı görme duyusu içindir ve müşâhede diğer duyuların şanından değildir. 3. Bu âlemde doğulu, yani hidayet ehli ve ruh ehli olanlar ile batılı, yani dalalet ehli ve nefs ehli olanların ayrı ayrı idrakleri vardır ve hiçbirisi eşyanın hakikatlerini müşâhede edemez. Görüş ve müşâhede, görme duyusu mertebesinde olan insân-ı kâmile özgüdür.
Bu sözler, bize yolun haritasını çizer. Her insanda hem cismanî, yani bu dünyaya ait, hem de ruhanî, yani mana âlemine ait duyular vardır. Bedenin gözü renkleri, şekilleri görür. Ama bu, hakikati görmek değildir. Hakikati müşâhede etmek, yani perdesiz seyretmek, ancak "görme duyusu mertebesinde olan insân-ı kâmile" mahsustur. Bu, Gülşen-i Râz'da Şebüsterî Hazretleri'nin buyurduğu gibidir:
Beyit: Adem âyîne, âlem aks ve insan aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün ve o, gözün nûrudur; gözü bir göz ile göz görmüşdür. Cihân insan ve insan da bir cihân-ı azîm oldu. Bundan daha açık bir beyân olmaz!
Âdem, yani İnsan-ı Kâmil, Hakk'ın tecellî ettiği bir aynadır. Bütün âlem, o aynadaki bir yansımadır (akis). İnsan ise, o yansımanın içindeki gözbebeğidir. Hakk, kendi güzelliğini, kendi isim ve sıfatlarını, yarattığı bu kâinat aynasında, o aynanın da en cilalı, en parlak noktası olan İnsan-ı Kâmil'in gözünden seyreder. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin de Füsûs'ta işaret ettiği gibi, İnsan-ı Kâmil, "Hak için gözbebeği menzilesindedir; ve basar ile muabberün-anh olan odur." Yani Hakk'ın "görmesi", İnsan-ı Kâmil'in basireti ile olur. Gören de O'dur, görünen de O'dur, görme fiili de O'na aittir.
Bu sırrı anlayan için Kâbe'ye secde etmekle puta tapmak arasındaki fark, surette değil, niyette ve idrakte belirginleşir. Mevlânâ Hazretleri, bu ince noktayı şöyle açıklar:
Müslümanların taştan yapılmış olan Kâbe'ye secde etmeleri, canın canı olan Hakk'ın zâtınadır; yoksa Kâbe'nin taşına toprağına değildir. Gülşen-i Râz Beyti: "Eğer kâfir puttan haberdar olsaydı, kendi dininde nerede sapkın olurdu?"
Mü'min, Kâbe'nin taşında tecellî eden Mutlak Varlığa, "cânın cânı olan Hakk'ın Zâtına" yönelir. O, taşı bir tecellîgâh, bir mazhar olarak görür ve onun ardındaki manaya secde eder. Puta tapan ise, surette takılıp kalır. O, putun kendisinin bir gücü olduğuna inanır, onun ardındaki hakikati göremez. Gülşen-i Râz'ın o muhteşem beytinde dendiği gibi, eğer o kâfir, taptığı putun da aslında Hakk'ın bir tecellîsine perde olduğunu, onun da kendi varlığını Mutlak Vücûd'dan aldığını bilseydi, o surete takılıp yolda kalmaz, şirke düşmezdi. Mesele, neye baktığın değil, nasıl baktığındır. Gözün surette mi, yoksa sirette mi?
Ağaçtan Gelen Ses: "Ene'l-Hak" Sırrı ve Tecellînin Dili
Vahdet sırrının en çetin anlaşılan yönlerinden biri, Hakk'ın mahlûkat perdesinden konuşmasıdır. Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) sözü, asırlardır zâhir ehlinin aklını karıştırmış, ariflerin ise gönlünde bir sır olarak saklanmıştır. Mevlânâ Hazretleri, bu sırrı anlamak isteyenlere Kur'ân-ı Kerîm'deki Hz. Musa kıssasını hatırlatır. O mübarek vadide, bir ağaçtan gelen sesi...
Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de, نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ (Kasas, 28/30) Ya'ni, “Mahall-i mübârekde Vâdî-i Eymen tarafından ağaçdan: “Yâ Mûsâ ben Allâh'ım!” diye nidâ olundu” buyurulur. İmdi mâdemki Hak Teâlâ ağaçdan: “Ben Allâh'ım!” diye hitâb buyurursa, ağaçdan daha mükerrem olan insandan böyle bir hitâb vâki' olursa taaccüb olunur mu?
Mevlânâ'nın mantığı sade ve derindir. Cenâb-ı Hakk, bir ağacı kendine tecellîgâh kılıp oradan "Ben Allah'ım" diye sesleniyorsa, "eşref-i mahlûkat" olan, kendi ruhundan üflediği insandan bu sesin duyulmasına niçin şaşılır? Bu, insanın ilahlaştığı anlamına gelmez. Bu, insanın kendi vehmî varlığından tamamen soyunup, Hakk'ın varlığında yok olduğu ([fenâfillah](/wiki/fenafillah)) bir hâlin ifadesidir. O anda konuşan, kulun benliği değil, kulun varlığında tecellî eden Hakk'ın kendisidir. Şebüsterî Hazretleri de aynı noktaya parmak basar:
"Ene'l-Hak hitâbının zuhûru bir ağaçdan câiz olursa, bir nîk-bahtdan niçin câiz olmasın?"
"Nîk-baht", yani o "iyi, talihli" kişi, benliğinden kurtulma bahtiyarlığına ermiş olan İnsan-ı Kâmil'dir. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri'nin manevî bir istiğrak (kendinden geçme) hâlindeyken "Sübhânî mâ a'zama şânî!" (Bütün noksanlıklardan münezzehim, şanım ne yücedir!) demesi de bu sırdandır. Müridleri, bu sözü ertesi sabah ona hatırlatıp "Bu söz şeriata uygun değil" dediklerinde, Bâyezîd'in hâli değişmiştir. Çünkü o sözü söyleyen, Bâyezîd'in gündelik şuuru, yani nefs-i nâtıkası değildi. O, ilahi bir tecellînin tesiriyle, kendi varlığının fânîliğini unuttuğu bir anda dökülen bir hakikat nidasıydı. Mevlânâ bu kıssayı anlatarak, şeriatın zâhirine bakanların, hakikatin bâtınında gerçekleşen bu tür tecellîleri anlamakta nasıl zorlandıklarını gösterir. Ağaç nasıl ki kendiliğinden konuşmuyorsa, o anda arif de kendi benliğinden konuşmuyordur. Ses, ağaçtan ve ariften gelir ama söyleyen, her ikisinde de tecellî eden Hakk'tır.
Aklın Sınırı, Kalbin Yolu: İstidlâl ve Keşf Mîzanı
Bu derin sırlara nasıl ulaşılır? Akıl yürüterek, kitaplar okuyarak, deliller getirerek (istidlâl) bu deniz geçilir mi? Mesnevî şârihinin Lâhicî'den aktardığı ve Mevlânâ'nın yolunun da özeti olan şu sözler, bu soruya en net cevabı verir:
"Hükemâ (filozoflar) ve mütekellimînin (kelâmcıların) inançları veçhile istidlâl (akıl yürütme) yoluyla hakikatleri idrak etmek çok güçtür; ve İlahi Zât ve yüce sıfatların bilgisi bu yolla imkânsızdır... Nihayetsiz zahmetten sonra ekseriya eşyanın hakikatlerini idrak etmek arızalar (geçici durumlar) ve havass (duyular) sebebiyle mümkün olmaz... Ve bu nevi ilim, hayal ve vehmin şüphe ve tereddütlerinden hali (uzak) olmaz; ve bu yoldan hakikatlere tamamen vakıf olmak zordur; ve hakiki bilginin elde edilmesi kalplerin tasfiyesi (arındırılması) ve tecellisi (parlatılması) yolundan başkasıyla hâsıl olmaz."
Hikmet ehli ve kelâmcılar, aklı bir merdiven gibi kullanıp Hakk'a ulaşacaklarını sanırlar. Zihin, bilinenden bilinmeyene doğru hareket eder, kavramları dizer, tanzim eder. Ama bu yol, sonu gelmez bir labirent gibidir. Çünkü akıl, kendi ürettiği hayallerin ve vehimlerin tuzağına düşmekten kurtulamaz. Aklın işi ayırmaktır: zâtî olanı arazî olandan, doğruyu yanlıştan... Ama Vahdet, ayırmanın bittiği, birliğin başladığı yerdir. Oraya akıl ile varılmaz.
Mevlânâ Hazretleri'nin işaret ettiği yol, "kalplerin tasfiyesi ve tecelliyesi" yoludur. Yani gönlü mâsivâdan, Allah'tan gayrı her şeyin sevgisinden ve hayalinden temizleme yoludur. Gönül bir ayna gibidir. Üzeri tozlu ve paslıyken, yani dünya sevgisi, nefsanî arzular ve vehimlerle kaplıyken, Hakikatin Güneşi'ni yansıtamaz. Sâlikin yapması gereken, zikir ve fikir kılıcıyla bu pası kazımaktır. O zaman ayna parlar (tecliye) ve hiçbir delile, hiçbir akıl yürütmeye ihtiyaç kalmadan, hakikat olduğu gibi o aynada görünür. Buna [keşf](/wiki/kesfkesf) (perdenin kalkması) ve müşâhede denir.
Bu yolculukta sâlikin en büyük düşmanı, kendi nefsinde bulunan vehmetme gücüdür. Mevlânâ Hazretleri, Şebüsterî'nin Mir'âtü'l Muhakkıkîn eserine atıfla bu düşmanı şöyle tarif eder:
"Kuvve-i vâhime (vehmetme gücü), görmediği yalan ve gerçek olan şeyleri insan nefsine gösterir... daima vehmin işi böyledir."
Vehim, aklı taklit eden bir sahtekârdır. Tıpkı kalp para gibi, altına benzer ama değeri yoktur. Sâlike olmayanı olmuş gibi, olanı olmamış gibi gösterir. Onu korkularla, şüphelerle, yersiz ümitlerle oyalar. Peygamber Efendimiz'in "Benim ile doğan şeytanı müslüman ettim" buyurması, işte bu vehim gücünü akl-ı selîmin ve kalb-i selîmin emrine verme sırrına işarettir.
Yolun başında, bela ve musibet anında yapılan tövbeler de çoğu zaman bu vehmin oyunudur. Kişi, zorluk anında pişman olur, ama rahatlığa çıkınca yine eski kötü fiillerine döner. Çünkü tövbesi, hakikati gördüğünden (keşf) değil, sıkıntıdan kurtulma arzusundan kaynaklanır. Hakiki tövbe, ancak gönül aynası temizlenip, günahın hakikatte Hakk'tan bir uzaklaşma olduğu idrak edildiğinde gerçekleşir.
Sonuç olarak, Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'si, Gülşen-i Râz'ın soyut ve hikemî incilerini, sâlikin gündelik hayatında, manevî yolculuğunun her bir durağında yaşanır hâle getirir. Bize gösterir ki, hakikate giden yol, aklın labirentlerinden değil, kalbin arınmış ve cilalanmış saf yüzeyinden geçer. Görmek, suretin ardındaki manayı görmektir. Konuşmak, benlikten değil, Hakk'tan konuşmaktır. Ve bilmek, akılla değil, aşk ile, teslimiyet ile, gönül gözünün açılmasıyla bilmektir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Gülşen-i Raz kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 8: "Nitekim Gülşen-i Râz sâhibi Mahmûd Şebüsterî hazretleri şöyle buyururlar. Beyit: 'Âdem âyine, âlem aks ve insân aksin gözü ki, onda şahıs gizlidir. Sen bir aksin gözüsün...'"
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Gülşen-i Raz
Bir eseri anlamak, onun hangi pınarlardan beslendiğini ve hangi nehirlere döküldüğünü bilmekle kemâle erer. Gülşen-i Raz, yani "Sırların Gül Bahçesi", tek başına bir fidan değil, ulu bir irfan ormanının en güzel ağaçlarındandır.
Bu bahçenin en yakın komşusu, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem adlı hikmetler denizidir. Gülşen-i Raz, Fusûs’ta derinlemesine ve katman katman işlenen Vahdet-i Vücud hakikatinin, soru-cevap usûlüyle ve şiirin latif diliyle bir özetini, bir şerhini sunar. Fusûs, Vücûd’un mertebelerini bütün tafsilatıyla açan bir anahtarsa, Gülşen-i Raz o anahtarın açtığı kapıdan görünen manzarayı en veciz şekilde resmeden bir tablodur.
Aynı şekilde, bu gül bahçesinin hemen yanı başında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevi-i Şerif okyanusu dalgalanır. Her ikisi de mesnevi nazım şekliyle yazılmış, her ikisi de semboller ve kıssalarla en derin hakikatleri anlatmıştır. Mesnevî, binlerce beyitlik bir irfan deryası içinde sâlikin seyrini anlatırken, Gülşen-i Raz, bu seyrin en temel duraklarını ve en mühim sorularını on yedi başlık altında toplayan bir pusula gibidir. Biri okyanussa, diğeri o okyanustan çıkarılmış en kıymetli incilerle dolu bir mücevher kutusudur.
Gülşen-i Raz’ın varlık sebebi, canı ve ruhu şüphesiz ki Vahdet-i Vücud ilkesidir. Eser baştan sona, “Varlık birdir, o da Hakk’ın Vücûdu’dur; çokluk ise O’nun isim ve sıfatlarının tecellîlerinden ibaret bir gölgedir” hakikatini ispat ve izah etmeye adanmıştır. Kâinattaki her zerrenin bu tek Vücûd’un nasıl bir tecellîsi olduğunu, insanın bu tecellîler içindeki yerini ve kendi vehmî varlığından nasıl kurtulacağını anlatır.
Bu anlatının zirve noktalarından biri, Hallâc-ı Mansûr’un nidası olan Enel Hakk sırrının açıklanmasıdır. Şebüsterî Hazretleri, bu ifadenin bir şirk veya haddi aşma kelâmı olmadığını; tam aksine, sâlikin kendi benliğinden tamamen soyunup Hakk’ın varlığında fânî olduğu bir cem makamı hâlinin dili olduğunu gösterir. Ağaçtan gelen “Ben Allah’ım” nidası misalinde olduğu gibi, aradan fâilin (söyleyenin) çekilip sadece Hakk’ın kendi varlığını kendi diliyle izhar ettiği bir tecellî olduğunu bize öğretir.
Ve nihayet, bu gül bahçesini bize armağan eden bahçıvanı, yani Şeyh Mahmud Şebüsteri Hazretleri’ni anmadan geçmek olmaz. O, Horasan’dan gelen bir ârifin sorduğu muammalı sorulara, ilham-ı Rabbânî ile bir gecede veya çok kısa bir sürede cevaplar vererek bu ölümsüz eseri ortaya koymuştur. Eser, onun şahsında tecessüm eden irfanın, yani hem aklı hem de keşfi birleştiren Muhammedî idrakin bir meyvesidir. Şebüsterî, kendinden önceki büyüklerin hikmetini kendi gönül potasında eritmiş ve çağının insanına en anlaşılır dille sunmuş bir mürşiddir. Gülşen-i Raz, onun gönül aynasından yansıyan bir tevhîd nûrudur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nde bir eseri ele alırken, onu sadece zihnî bir merak konusu olarak değil, yaşayan ve yaşanması gereken bir hakikat olarak görürüz. Gülşen-i Raz da bu usûlle, üç büyük menbâdan beslenerek sâlikin idrakine sunulur.
Her şeyden evvel, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleri ve şerhleri bu yolculukta bizim ilk rehberimizdir. Terzibaba, Gülşen-i Raz’daki “Külhan mı gülistana yaraşır, yoksa gül bahçesi mi külhana?” gibi derin soruları, günümüz sâlikinin kendi iç dünyasındaki mücadelelere tercüme eder. O, Şebüsterî’nin asırlar evvel ektiği tohumların bugün bizim gönül toprağımızda nasıl yeşereceğini gösterir. Onun nazarında Gülşen-i Raz, okunup geçilecek bir metin değil, sülûk yolunda karşılaşılan hâllerin bir haritası, bir mihenk taşıdır. Adem ayna, âlem akistir sırrını, iki berzah arasındaki iniş ve çıkış seyrini, bir müridin gündelik hayatındaki tecellîlerle birleştirerek anlatır. Böylece kitap, raftaki bir nesne olmaktan çıkar, yolumuzu aydınlatan bir kandile dönüşür.
Bu kandilin fitilini ateşleyen yağ ise Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem’idir. Makalemizin ilgili bölümlerinde, Gülşen-i Raz’daki her bir sembolün ve sorunun, Fusûs’taki hangi vücûdî temele dayandığı gösterilir. Ahad isminin mim perdesiyle Ahmed olarak zuhûru, taayyünün nasıl hem bir perde hem de bir tecellî olduğu, varlığın Vâhid’den sayılar gibi nasıl sudûr ettiği gibi hikemî bahisler, Şebüsterî’nin şiirsel dilinin arkasındaki sağlam yapıyı gözler önüne serer. Fusûs, Gülşen-i Raz’ın derinliğini anlamak için bize gerekli olan irfanî usûlü ve erkânı öğretir.
Yolculuğumuzun kalbî ve estetik boyutunu ise Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevi-i Şerif’i tamamlar. Gülşen-i Raz’ın “Ben kimim?” sorusuna verdiği teorik cevabı, Mesnevî bir hikâyeyle, bir duayla, bir coşkunluk hâliyle ete kemiğe büründürür. Şebüsterî’nin işaret ettiği Ene’l-Hakk sırrını, Mevlânâ bize Tur Dağı’nda konuşan ağacın dilinden anlatır. Kâbe’ye secde ile puta tapmak arasındaki farkı, canın canı olan asıl Mâbud’a yönelmenin ne demek olduğunu en dokunaklı misallerle Mesnevî’de buluruz. Böylece akılla anlaşılan, kalple de tasdik edilmiş olur. Fikir, zikre ve hâle dönüşür. Bu üç kaynak, sâlikin hem aklını, hem kalbini, hem de ruhunu doyuran bir tevhîd sofrası kurar.
Değerlendirme
Gülşen-i Raz, sadece Şeyh Mahmud Şebüsterî’nin kaleminden çıkmış bir eser değildir. O, kendinden önce gelen İbn Arabî gibi zirvelerin hikmetini damıtan ve Mevlânâ gibi gönül sultanlarının diliyle konuşan bir irfan özetidir. Bu eseri okumak, aslında bütün bir tevhîd geleneğiyle sohbete oturmak demektir.
Bu makalede gördüğümüz üzere, eserin asıl kıymeti, Vahdet-i Vücûd gibi en çetin meseleleri, bir sâlikin kendi iç dünyasında tecrübe edebileceği bir yakınlığa getirmesidir. O, “Ben kimim?” sorusunun cevabını kâinatın uzak köşelerinde değil, insanın kendi vehmî varlığının perdelerini kaldırmasında arar.
Terzibaba geleneğinde bu eser, bir bilgi yığını olarak değil, bir hâl aynası olarak kullanılır. Sâlik o aynaya baktığında, külhanını da görür, gülşenini de. Mühim olan, mürşid rehberliğinde külhanı gülşene çevirecek himmeti ve ameli kuşanmaktır. En büyük sır senin içinde gizlidir ve Gülşen-i Raz, o sırra açılan kapının anahtarlarından yalnızca biridir. Kapıyı açmak ise senin gayretine ve nasibine bağlıdır.