Halife
Bugün irfan yolculuğumuzun en temel duraklarından birinde, "Halife" kavramının eşiğinde duracağız. Bu kelime, dillerde kolayca söylense de, hakikatiyle yaşanması bir ömür süren, varlığın sırrını içinde saklayan bir anahtardır. Halife denilince akla siyasi bir makam, bir yönetici gelmesin. Bizim bahsimiz, Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzündeki vekâleti, O'nun isim ve sıfatlarının tecellî ettiği cilalı ayna olan insandır. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bizler, halifeliği bir rütbe değil, bir varoluş mertebesi, her insanın içinde uyuyan ve uyanmayı bekleyen bir potansiyel olarak görürüz. Bu, Âdem'in çamurundan başlayan ve Hakîkat-i Muhammediyye'de kemâle eren o muazzam yolculuğun ta kendisidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Halife kelimesi, Arapça kökeniyle "birinin ardından gelen, onun yerine geçen, vekil" demektir. Bu lügat mânâsı dahi, bize sırrın kapısını aralar. Kimin ardından geliyoruz ve kimin vekiliyiz? Bütün mesele, bu sualin cevabında gizlidir. Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu hakikati en açık şekilde beyan eder:
Ve iz kale Rabbüke lilMelaiketi inniy ca'ılün fiyl' Ardı halifeten, kalu etec'alü fiyha men yüfsidü fiyha ve yesfiküddima'e, ve nahnü nüsebbihu Biham-diKE ve nükaddisü leKE, kale inniy a'lemü ma la ta'lemun; * Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti. (Bakara Sûresi, 2/30)
Bu âyet-i kerîme, insanlık serüveninin başlangıcını ve varlık sebebini ilân eder. Cenâb-ı Hakk "halk edeceğim" (yaratacağım) değil, "câilun" yani "kılacağım, atayacağım" buyuruyor. Bu incelik, tevhid ehli için büyük bir işarettir. "Halk etmek" ile "ceâl etmek" arasında derin bir fark vardır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin eserlerinde bu fark ısrarla vurgulanır:
“Halk etmek”, ilm-i ilâhîde sâbit olan a’yân-ı sâbitenin hâricî vücûdda zuhûr ettirilmesidir. “Ceâl etmek” ise hâricî vücûdda zuhûr eden bir şeyin başka bir hâle tahvîl veya tebdîl edilmesidir. Yeryüzüne beşer olarak gelen varlık halîfe namzetidir, ancak bu makâma yâni Âdem’lik hakîkatine ve Hakîkat-i İnsâniyye’sine ancak çalışması ve gayreti netîcesinde, mânevî bir tekâmül ile tâyin olur.
Demek ki, insanın "beşer" olan cismanî yönü halk edilmiştir, topraktan bir surettir. Fakat onun "halife" olması, bu suretin içine yerleştirilen ilâhî bir programın, bir vazifenin faaliyete geçirilmesidir. Bu bir atamadır, bir görevlendirmedir. Beşer olmak fıtrîdir, halife olmak ise bir gayret, bir seyr-i sülûk neticesidir. Her insan, bu halifelik potansiyeliyle, yani "halife namzedi" olarak dünyaya gelir.
İnsanı bu yüce makama namzet kılan sır, onun Hakk'ın "sûreti" üzere halk edilmesi ve ona Kendi "Ruh"undan üflemesidir.
“Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” ve “Allâh Âdem’i kendi sûreti üzere halk etti” hadîs-i kudsîleri bu hakîkati işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hakîkati destekleyen âyetler vardır. Örneğin: “ve nefahtu fîhi min ruhî” “ve ona ruhumdan üfledim” (Hicr 15/29, Sâd 38/72)...
İnsan, diğer varlıklar gibi sadece belirli isimlerin tecellîsi değildir. O, bütün ilâhî isim ve sıfatları kendinde toplayan, bu yüzden "câmi" (toplayıcı) olan bir varlıktır. Âlem büyük bir kitapsa, insan o kitabın Fâtiha'sıdır, özetidir. Âlem büyük bir insansa, insan o varlığın göz bebeğidir. Hakk, Kendi sûretinde bir ayna zuhura getirmiş ve o aynada Kendi güzelliğini, Kendi kemâlini seyretmeyi murad etmiştir. İşte bu ayna, İnsân-ı Kâmil mertebesine ulaşmış halifedir. Terzibaba Hazretleri'nin bir sohbetindeki misal bu vekâleti somutlaştırır:
İmza atabiliyor, gerektiğinde amiri namına parasını alıyor, bankadan çekebiliyor, bütün görevlerini yapıyor. İşte insan da Cenab-ı Hakk’ın yeryüzünde bu görev ile görevlendirdiği zuhuru zuhur mahali dolayısıyla Cenab-ı hakk’ın kelam sözü olan yani kelamı olan kitapları insana geliyor, kuşlara denizlere dağlara değil.
Nasıl ki bir şirketin vekâlet verdiği bir görevli, o şirketin mührünü taşıyıp onun adına işler yapıyorsa, insan da yeryüzünde Hakk'ın mührünü taşıyan vekilidir. İlâhî kelâm olan Kur'ân'ın dağlara değil de insana inmesi, bu vekâletin en büyük delilidir. Dağlar bu emaneti yüklenmekten çekinmiş, ama insan bu ağır ve şerefli yükü üstlenmiştir.
Bu potansiyelin kaynağı ise, irfan dilinde feyz-i evvel (ilk feyiz, ilk taşma) olarak isimlendirilen "insanî ruh"tur.
Zira insanî ruh, “feyz-i evvel”dir. “Kün (Ol!)” emrinin taalluk ettiği ilk şeydir. Bu yüzden Allah onu kendi emrine nisbet ederek ”kuli-rrûhu min emri rabbî” “De ki: ‘Ruh Rabbimin emrindendir” (İsrâ 17/85) buyurmuştur. İnsanî ruh “feyz-i evvel” olduğu için Allah’ın halifesi o olmuştur. Dolayısıyla her insan potansiyel olarak halifeliğe istidatlı yaratılmıştır...
Her bir insan, özünde bu ilâhî emaneti, bu Rûh-i Sultânî'yi taşır. Bu sebeple her birimiz, birer halife adayıyız. Bu, kimseye bahşedilmiş ayrı bir imtiyaz değil, bütün Âdemoğullarına sunulmuş bir davettir. Yolculuk, beşeriyetin dar ve karanlık zindanından, Âdem'in aydınlık ve geniş sarayına, yani halifelik hakikatine doğru bir tekâmül yolculuğudur. Bu yolculuğa çıkmak için ilk adım, kendimizi ve varlık sebebimizi tanımakla başlar. Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi:
İnsânlık tefekkürü ve yaşantısı yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın Kûr’ân-ı Keriym’inde bildirmesiyle (Halife-Âdem) isminde bir varlığın oluşumuyla başlamaktadır. Demek ki; bizim de yeryüzü (arzımız) olan bu vücûd iklimimizin de iyice anlaşılabilmesi ve kendimizi daha iyi anlayabilmemiz için Âdemiyyet mertebesi ilminden başlayarak diğer mertebelerin de ilimlerini öğrenmeye çalışarak Tevhid hakikatlerine doğru yola çıkmamız gerekecektir...
Öyleyse, halifelik, geçmişte kalmış bir kıssa değil, her an kendi vücut iklimimizde yaşanan, yaşanması gereken bir hakikattir. O, Zât-ı Mutlak'ın "Bilinmek istedim" muradının en kâmil tecellîgâhı olma şerefidir. Bu şerefe liyakat, ancak nefsini bilmekle, Rabbini bilmekle ve bu bilgiyle amel edip o hâli kuşanmakla mümkündür.
Terzibaba'nın Nazarıyla Halife: Aslı ve Mertebesi
Halife kavramının zâhirî mânâsı yeryüzünde hükmeden bir sultan olsa da, irfan yolunda her zâhirin bir bâtını, her kabuğun bir özü vardır. Halife kavramının o özüne, Vücûd mertebelerindeki aslına, Cenâb-ı Hakk’ın murâdındaki yerine bakmak gerekir. Zira Halife, yalnızca bir beşerî unvan değil, kevnî bir sırdır; varlığın gayesinin tecellî ettiği en kâmil aynadır.
Bu sırrı anlamak için yolculuğa en baştan, her şeyin "gizli bir hazine" olduğu o ezelî noktadan başlamak gerekir. O hazine, bilinmeyi murâd etti. Bu murâd, bir sevgi ve bir iştiyaktı. Bu sevgi, bütün âlemlerin zuhûr etmesinin ilk sebebi oldu. Ancak bu âlemler, kendi başlarına o "gizli hazine"nin hakikatini idrâk edecek, O'nu bilecek bir şuura sahip değildi. İnsân'ın zuhûru, bu ilâhî bilinme arzusunun tamamlanması içindir.
Zât'ın Tenezzülü ve Halife'nin Zuhûru
Her şey, Zât-ı Mutlak'ın kendi kendine olan sevgisinden ve bilinme arzusundan başladı. O, mutlak gaybda, isimsiz ve sıfatsız bir halde iken, kendi güzelliğini, kemâlini seyredeceği bir ayna diledi. Bu dilek, "kün" (ol) emriyle değil, bir sevgi tenezzülüyle başladı. Tenezzül, yukarıdan aşağıya inmek gibi anlaşılmamalıdır; bu, Zât'ın kendi hakikatini farklı mertebelerde, farklı perdelerle açığa çıkarmasıdır.
Bütün kâinat onun hizmetinde ve onu yetiştirmek için seferber olmuştur. (...) Ezelde; ilm-i İlâhi’de ilk programı yapılan “Hakikat-i Muhammedi” dir. Bu hakikatin bizim âlemimizde nokta zuhur mahalli “Hazret-i Muhammed” dir. Onun da ilk zuhur ismi “Âdem”: Lâkabı, “Halife” dir. Bu yüzden Hazret-i Muhammed (s.a.v.) “Biz son gelen ilkleriz.” diye bildirmişlerdir. İlm-i Ezeli’de “Zât-ı mutlak” gizli hazine’ de, “bilinmez” iken, bilinmekliğini arzu etti ve düşünce yeteneği olacak bir zuhurun programını yaptı, sonra onun hayatını sürdürebilmesi için ihtiyaçlarını giderecek bir âlemi de zuhura getirdi. Bütün mertebeleri ile bu âlemler vücûd buldu; fakat henüz bu âlemlerin varlığını idrâk ve şuur edecek bir mahal yok idi. Hal böyle olunca bu âlemlerin varlığı veya yokluğu müsâvi idi. İşte zaman gelmiş, bu şuurlu ve idrâk sahibi olacak mahallin zuhura gelmesi için her şey hazırlanmış idi. (...) Bu sefer bütün bunları idrak edip değerlendirebilecek bir mahâl olan “Halife insân” zuhur edecek ve böylece ezelde düzenlenen program son şeklini alarak tamamlanmış olacaktı.
Bu ifadeler, varlığın bütün serencamını gözümüzün önüne seriyor. Her şey, o "düşünce yeteneği olacak bir zuhur" için, yani "Halife İnsân" için programlanmış. Cenâb-ı Hakk, önce o Halife'nin yaşayacağı evi, yani kâinatı halk etmiş. Ama ev var, evin sahibini idrâk edecek kimse yok. O zaman o evin varlığı ile yokluğu bir oluyor. Halife, kâinatın varlığına anlam katan, onu "mezkûr" (anılır) kılan şuurdur. Bu şuurun aslı, ezelde programı yapılan Hakikat-i Muhammediyye'dir. Bu hakikatin bu şehâdet âlemindeki ilk zuhûr ismi "Âdem", liyâkat ve vazife ismi ise "Halife" olmuştur.
Bu muhteşem programın faaliyete geçişi, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin en geniş tecellîsi olan "Rahmân" ismine verilen görevde gizlidir.
Nihayet vakit geldi, şartlar oluştu, emir çıktı, bu görev “Rahmân” a verildi, O da görevini en güzel bir şekilde tahakkuk ettirmeye başladı. Bu hadise; Kûr’ân-ı Keriym; Rahmân Sûresi (55/1-4) Âyetlerinde bildirildi: الرَّحْمَنِ (Er rahmânü) 1- “Er Rahmân” عَلَّمَ الْقُرْآنَ (Allemel Kûr’âne) 2- “Kûr’ân-ı allem/talim etti.” (...) (Halâkal İnsâne) 3- “İnsân’ı halk etti.” (Allemehulbeyane) 4- “Ona beyanı(maksadını anlatmayı) öğretti.”
Rahmân Sûresi'nin sıralaması bu açıdan hikmetlidir. Önce "Rahmân" ismi zikrediliyor, sonra "Kur'ân'ı talim etti" buyruluyor, ardından "İnsân'ı halk etti" deniyor. Bu, İnsân'ın hakikatinin, onun cisim elbisesini giymesinden evvel, ilm-i ilâhîde "Kur'an" yani "toplanmış hakikatler" olarak mevcut olduğunu gösterir. İnsân'ın halk edilmesi, o toplu hakikatlerin bir sûrete bürünmesidir. "Ona beyanı öğretti" ifadesi ise, o toplu hakikatleri açığa çıkarma, idrâk etme ve ifade etme yeteneğinin verilmesidir. Bu beyan yeteneği, hilâfetin en temel şartıdır.
Câmiiyyet Sırrı: İnsan Neden Âlemin Aynasıdır?
Halife'nin, yani İnsân'ın diğer varlıklardan farkı nedir? Neden melekler, cinler veya başka bir varlık değil de İnsân, Hakk'ın Halifesi kılınmıştır? Sır, "câmiiyyet" yani toplayıcılık vasfındadır. Âlemdeki her bir varlık, Cenâb-ı Hakk'ın bir veya birkaç isminin tecellîsidir. Dağlar Celâl isminin, sular Latîf isminin, güneş Nûr isminin tecellîsidir. Lâkin hiçbiri, bütün isimleri kendinde toplayan bir ayna değildir.
Melek ismi altında, cin ismi, hayvan ismi altında, taş toprak hava gökyüzü ismi altında çıkarmadı. Bunların hepsinde Cenab-ı Hakk’ın birer, ikişer, üçer esması vardır. Onlar olmazsa özelliği itibariyle zuhura çıkmaz. Ama insanda bütün esma-i ilahiyesi ile birlikte zuhurdadır. Âdem (as) yeryüzüne gelmezden evvel yeryüzü, üzeri çamur sürülmüş bir ayna gibi idi. Mücella, parlak bir ayna değildi. Âdem, bu âlemlerin aynası oldu, parlaklığı oldu, aydınlığı oldu. Cenab-ı Hakk âdem aynasına bakarak kendi tecelli ve zuhurlarını ortaya getirdi.
Halifeliğin sırrı buradadır. İnsan, "ahsen-i takvim" (en güzel kıvamda) halk edilmiştir, çünkü o, Hakk'ın kendine bakacağı cilâlı bir aynadır. Âdem'den evvel âlem, potansiyel bir aynaydı ama üzeri sırsız, çamurluydu. Âdem'in, yani "Halife İnsân"ın zuhûruyla o ayna parlatıldı. Hakk, o aynada hem Celâl'ini hem Cemâl'ini, hem Zâhir'ini hem Bâtın'ını, hem Evvel'ini hem Âhir'ini, bütün zıt isimlerini bir arada seyretti. Bu yüzden İnsan, Cem makamı'dır; zıtların birliğinin tecellî ettiği yerdir. Bu câmiiyyet sebebiyledir ki, "Halaka Âdeme alâ sûretihî" yani "Allah, Âdem'i kendi sûretinde halk etti" buyrulmuştur. Allah'ın sûreti, bütün isimlerinin toplamıdır. Bu sûreti taşıyabilen tek varlık İnsân'dır.
Bu yüzden İnsân, varlığın gayesidir. Bilinmek isteyen hazine, en kâmil şekilde İnsân'da bilinir olmuştur.
Bütün bu âlemlerden gaye Allah kendisinin bilinmesini istediği için bütün mevcudatı halketti. Nasıl bilinmesi için? Bu âlemin her bir ferdinde her bir varlığında her bir zerresinde kendi zuhura gelmekte. O zaman bilinmesi diye, kendinde kendini bilmesi şekliyle ortaya getirdi bu âlemleri. Ve bunu en kemalde ortaya getirdi ve insan ismini verdiği bu varlık ki bizler de bununla şereflenmiş vaziyetteyiz; bunun üzerine bir şeref bir paye yok âlemlerde.
İlâhlık, Allahlık, Rablık gibi kavramlar dahi, İnsân'ın şuuruyla mânâ kazanmıştır. Elbette Hakk, ezelden beri vardı. Fakat bu isimler, bir muhatap olduğunda anlam bulur. Rab isminin tecellîsi için terbiye edilecek bir "merbûb" (terbiye edilen) gerekir. Mabûd isminin tecellîsi için ibâdet edecek bir "âbid" gerekir. İnsân, bütün bu isimlerin muhatabı ve tecellî mahalli olarak zuhûr edince, ilâhlık varlığı da âlemde bilinir, şuur edilir hale gelmiştir.
"Halk Etmek" ve "Ca'l Kılmak": Tevhidin Diliyle Varoluş
İrfan yolunda kelimeler, hakikate açılan kapılardır. Bu kapılardan doğru geçmek gerekir. Gündelik dilde "yaratma" kelimesini sıkça kullanırız. Ancak bu kelime, hakikat mertebesinde bir ikilik, bir ayrılık vehmi doğurabilir: bir yanda yaratan, diğer yanda O'ndan ayrı, müstakil bir varlığa sahip olan yaratılan. Tevhid nazarı ise "Lâ mevcûde illâ Hû" der; O'ndan başka varlık yoktur. Öyleyse "yaratma" yerine, Kur'an'ın kendi dilini, Tevhid'e daha uygun olan "halk etmek" ve "ca'l kılmak" ifadelerini kullanmak daha ince bir anlayışa işaret eder.
“Halk etmek”ten murâd, Cenâb-ı Hakk’ın bireysel varlıklar sûretinde âlemlerde zuhûr ve tecellîsidir. Böylece Hakk “bâtın”, “halk” (yâni halk edilen varlıklar, mahlûkât) ise “zâhir” olur. Cenâb-ı Hakk âlemlerde esmâ ve sıfâtlarıyla zuhûr eder. “Halîfe insân”da ise Zâtıyla zuhûr eder.
"Halk etmek", yoktan var etmek değil, bâtında olan bir hakikati zâhire çıkarmak, bir elbise giydirerek görünür kılmaktır. Bütün âlem, Hakk'ın sıfat ve isimlerinin halk edilişidir. İnsan ise, Zât'ın halk edilişidir. Bu, İnsân'ın Zât'a ayna olma kabiliyetine sahip tek varlık olduğu anlamına gelir.
Bakara Sûresi'ndeki o meşhur âyet de bu inceliği taşır:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Veiz kale Rabb’üke lilmelâiketi innîy câ’ilün fiyl ardı haliyfe) “O vakti hatırla ki; hani Rabb’in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife ca’l (halk) edeceğim.’ demişti.” (...) Yaratma demek değil yani kelimeyi yanlış kullanıyoruz ve kolayımıza geliyor, “ca’el” kılmak mânâsına dilemek mânâsına, namaz kılmak gibi yapmayı murat etmek.
"Ca'l etmek", bir şeyi tayin etmek, atamak, bir makama getirmek demektir. Burada Cenâb-ı Hakk, "Ben bir halife halk edeceğim" demiyor, "Ben bir halife kılacağım" diyor. Bu, bir görevlendirmedir, bir liyâkat ve şeref bahşetmedir. Bu ifade, İnsân'ın varlığının tesadüfî olmadığını, ilâhî bir irade ve maksatla özel bir konuma getirildiğini anlatır. Yeryüzü bedendir, o bedende Hakk'ın halifesi olacak olan ise ruhtur, sırdır, ilâhî şuurdur. Her birimizin bedeni bir "arz"dır ve Cenâb-ı Hakk, o arzda kendi halifesini, yani kendi şuurunu, kendi "Ben"liğini faaliyete geçirmek ister.
Halifeliğin Mertebeleri: Beşer, Abd ve İnsân-ı Kâmil
Her insan, halife olma potansiyeliyle, yani Hakk'ın sûretinde halk edilmiş olarak dünyaya gelir. Lâkin bu potansiyel, herkes tarafından aynı derecede fiiliyata geçirilmez. İnsanın yolculuğu, bu potansiyeli keşfetme ve yaşama yolculuğudur. Bu yolculukta insan, farklı mertebelerden, farklı isimlerin tecellîsinden geçer. Kur'ân-ı Kerîm de insana farklı vasıflarla hitap eder: Beşer, Nefs, Âdem, İnsan ve Halife.
Maksadından bütün bunlar olsun onda esma ef’al. Tüm zuhurda bulunsunlar halife ile beşer arası. Yani insanın iki özelliği var, çok özelliği var da birisi yani ya kendi beşeriyetinde kalarak kul abd olarak gidecek, yani nefs-i emmare olarak gidecek veya halifeliğini anlayacak yani halife olarak gidecek. İkisinden birisi hem beşeriyeti var kendine ait enesi egosu benliği var, hem de ilahi hilafet varlığı var. İkisinin arasında bocaladı kaldı ama Cenab-ı Hakk ikisini de verdi.
İnsanın bir "beşer" yönü vardır. Bu, onun toprağa bağlı, cismânî, nefsânî yönüdür. "Beşer şaşar" dediğimiz, gaflete düşen, unutkan tarafıdır. Bir de "halife" yönü vardır. Bu da onun ruhânî, ilâhî, Hakk'ı temsil eden ve bilen yönüdür. İnsanın hayatı, bu iki kutup arasında bir salınımdır. Ya maddeye, beşeriyete takılıp kalacak ya da mânâya, hilâfete yönelecektir. Bu seçim, zıt isimlerin tecellî ettiği bir imtihan sahasıdır.
Zıt isimler de birleşti, künyenin içinde zıt isimler de vardır. Hadi ve Mudil arası. Bakın biz gene ikisinin arasında kalıyoruz. Eğer Hadi tarafına kayarsak yukarıda bahsedilen hilafet mertebesine geçip halife oluyoruz, gerçek hakikatini yaşamış oluyorsun, ama Mudil tarafına meyl edersen o zaman beşeriyetinde kalıyorsun. Yani Hakk’tan uzaklaşmış oluyorsun.
Bu yolculukta "abd" (kul) olmak da mühim bir mertebedir. Lâkin bunun da iki yönü vardır. Biri, acziyetini, fakrını idrâk edip Hakk'a yönelen, şeriat düzeyindeki kulluktur. Bu çok değerlidir. Ama bir de hakiki "Abd" vardır ki, o, Halifelik makamının tevâzu elbisesini giymiş halidir.
İşte bu Adem resmi ile Adem silüeti ile Adem semboli ile ortaya gelen varlığın bir ismi de “Abd” yani “Kul” dur. Ama bu kul öyle bir kul ki meratip itibari ile halife olacak bir kuldur. Yani halife namzeti olan bir kuldur. (...) Ama hakiki manada abd ise Allah’ın en geniş manada zuhura çıktığı faaliyeti demektir. Efendimiz’in birinci lakabı. ‘abdühü verasuluhu’.
En kâmil Abd, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'dır (s.a.v). O, kulluğun zirvesinde Halifelik sırrını, Halifeliğin zirvesinde de mutlak kulluğu yaşamıştır. Bu yüzden onun mertebesi, "Mertebe-i Muhammediyye"dir ve diğer bütün mertebeleri kuşatır. Bu mertebe, varlığın bütün katmanlarını, yani hazarât-ı hamse'yi (beş hazret) cem eder. Kısmi tecellîlere mazhar olan diğer velîlerin ve nebîlerin makamları değerli olmakla birlikte, bu câmiiyyet (toplayıcılık) yalnızca ona mahsustur. Bu kemâlât, onun vârisleri olan İnsân-ı Kâmil'ler vasıtasıyla her devirde devam eder.
Öyleyse Halife, ezelde programı yapılmış, kâinatın varlık sebebi, Hakk'ın bilinme arzusunun tecellîgâhı, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan cilâlı bir ayna ve Zât'ın tenezzül ederek bu şehâdet âleminde göründüğü en kâmil mazhardır. Her birimiz bu hilâfet sırrını özümüzde taşırız. Yolculuğumuz, beşeriyetin perdelerini aralayıp, abdiyetin kapısından geçerek bu ilâhî vekâletin şuuruna erme yolculuğudur.
Terzibaba Geleneğinde Halife'in Yaşanması
Halife kavramının nazarî temellerinden sonra, bu potansiyelin sâlikin hayatında nasıl yaşanır hâle geldiği, seyr-i sülûk yolculuğunun adımları ele alınacaktır. Zira tasavvuf, lafızda kalan bir ilim değil, her an yaşanan, her nefeste tecrübe edilen bir hâldir. Halifelik, bir taç veya bir unvan değil, nefs benliklerinden soyunup Hakk ile beraber olma şuuruna erme yolculuğunun ta kendisidir.
Bu yolculuk, hayal ve vehimle dolu bir cennetten, yani zihin dünyamızın kurgularından, kendi vücut ar-zımıza, yani hakikatimize inmekle başlar. Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'de "Ben yeryüzünde bir halife halk edeceğim" buyurur. O yeryüzü, dışarıdaki coğrafya olduğu kadar, her birimizin kendi varlık toprağıdır.
Adem (as) ı hayel ve vehim cennetinden yeryüzü arzına indirmedikçe bu yola çıkılmış olmuyor. İşte Hakikat mertebesi yoluna çıkmanın ilk vizesi Âdemiyettir, hilafettir, “Yeryüzünde bir halife halk edeceğim ” işte yeryüzünde halk edeceğim dediği halife senin vücut yeryüzünde yani yeryüzü arzına toprağında beni ihata edecek beni misafr edecek bana hilafet merkezi olacak bir gönül bir kalp halk edeceğim diyor.
Bu ilahî vaad, her birimizin içinde saklıdır. Bu "hilâfet merkezi" olacak gönlün nasıl inşa edildiği, bu kutlu yolculuğun adımları, edep ve erkânı Terzibaba geleneğinin ışığında görülebilir.
Seyr-i Sülûk: Benlik Elbiselerini Soyunup Hakikat'e Ermek
Sâlikin yolculuğu, yani [seyr-i sülûk](/wiki/seyr-i-suluk), bir "berat etme" sürecidir. Berat, borçtan, günahtan, sorumluluktan kurtulmak demektir. Sâlik, üzerine giydiği, "ben" zannettiği sahte elbiselerden berat etmek ister. Bu elbiseler üç tanedir ve yolculuk, bu üç benlikten de berat etmeyi gerektirir.
Şimdi insanda üç tane benlik vardır. Biri nefsi benliktir, işte birinci Berat budur, ondan kurtulmak, orada aslında kurtulamıyor da onu ehil hale getirmiş oluyor. İsyandan küfürden kurtarıyor, ibadet ehli haline getiriyor onun birinci beratı ef’al mertebesinde . Esma mertebesindeki beratı kendisinde var zannettiği kimliğinden sıyrılmasıdır. Buna izafi benlik deniyor. Birinci benlik nefsi benlik, ikinci izafi benlik, üçüncüsü de İlahi benliktir. İşte ulaşmamız gereken yer burasıdır. Bunlar bizim üstümüzde geçici elbiselerdir bu elbiseleri soyunmadıkça ilahi benliğimizi bulmamız yani Âdem yani halife olmamız mümkün değildir.
Yolun ilk adımı, nefsî benlikten berat etmektir. Bu, nefsin isyan ve taşkınlıklarından kurtulup itaatkâr, ibadet ehli bir hâle gelmesidir. Sâlik burada fiillerinin (ef'âl) fâilinin Hakk olduğunu idrak etmeye başlar. Artık "ben yaptım" demez, "Hakk benden halk etti" der. Bu, şeriatın kalesine sığınmaktır.
İkinci adım, izafi benlikten yani kimliğimizden berat etmektir. "Ben doktorum," "ben mühendisim," "ben anneyim," "ben babayım" gibi toplumun bize giydirdiği, kendimizi onunla tanımladığımız kimliklerden sıyrılmaktır. Bu mertebede sâlik, bütün bu sıfatların ve isimlerin (esmâ) asıl sahibinin Hakk olduğunu, kendisinin ise sadece bir tecelli mahalli olduğunu anlar. Bu, tarikatin kapısından içeri girmektir.
Üçüncü ve en nihai hedef ise, bu geçici elbiseleri tamamen soyunup İlâhî benliğe ulaşmaktır. Bu, sâlikin kendi varlığının, Hakk'ın varlığından ayrı bir vücûdu olmadığını [müşahede](/wiki/musahede) ettiği makamdır. O zaman kişi, "Âdem" olur, "halife" olur. Çünkü halifelik, ayrı bir varlığın vekilliği değil, o varlığın kendisiyle kendi mülkünde tasarruf etmesidir. Bu da hakikat ve marifet mertebelerinin sırrıdır.
Bu berat süreci, bir yok oluş değil, yeniden doğuştur. Bir sâlikin zuhuratında gördüğü şu mana dikkat çekicidir:
Hızır (a.s.) ın öldürdüğü çocuk veled-i nefstir. öldürülmesi lâzımdır ki yerine (veled-i kâlp" gelsin. Bütün bu çalışmalardan meydana gelen (veled-i kâlbimizi ki," İşte gerçek halife namzedimiz odur, eğer bir kişi bu hakikatleri idrak etmeye başlar "veled-i kâlp"ini dünyaya getirirde sonra onunlan ilgilenmez onu beslemez ve korumaz ise onu öldürmüş hükmündedir ki suç unsuru budur ve ahirette en büyük pişmanlık budur.
Yol, nefs çocuğunu (veled-i nefs) kurban edip, kalp çocuğunu (veled-i kâlp) dünyaya getirme yoludur. İşte bu kalp çocuğu, gerçek [halife](/wiki/halife) adayıdır. Onu beslemek, büyütmek ve korumak, sâlikin en büyük sorumluluğudur.
Mürşid, Edep ve Silsile: Halifelik Emanetinin Taşındığı Gönül Hattı
Bu çetin yolculuk, tek başına, haritasız ve rehbersiz çıkılacak bir sefer değildir. Nasıl ki bir dağa tırmanmak için o dağı bilen bir kılavuz gerekirse, mânevî yolculukta da bir [mürşid](/wiki/mursid) elzemdir. Mürşid, sâlikin elinden tutan, [zuhurat](/wiki/zuhurat)ını yorumlayan, önüne çıkacak tehlikeleri haber veren, yolun [edep](/wiki/edep) ve erkânını öğreten kâmil bir zâttır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin kendi hayatı, bu ilişkinin en canlı misalidir.
Çok uzun yıllar mürşidinden feyz ve ilham almak için Tekirdağ İs-tanbul arasında adeta mekik dokuyan Necdet Bey bu çalışmalarının kar-şılığını da artık görmeye başlamıştır. 1972 yılında seyr-i sülûkundaki derslerini tekmil tarik bitirmişti. "Tacı Şerif” mürşidi tarafindan 1979 yılında kendisine giydirilmiştir. Seyr-i sülûkunda kemâle erip, eminlik ve güvenilirlik vasıflarını kazanan Necdet Ardıç Bey "îlâhi emaneti" de yüklenecek duruma gel-miştir.
Halifelik, bir gecede verilen bir hediye değil, uzun yıllar süren bir sadakat, gayret ve teslimiyetin meyvesidir. Bu yolda [silsile](/wiki/silsile) yani mânevî soy zinciri, hayatî bir önem taşır. Feyz, bu zincirin halkaları olan kâmil insanların kalbinden akarak sâlike ulaşır. Emanet, bir mürşidden diğerine, ehil olan ellere teslim edilir.
Birçok dervişi, muhibbi ve 4 halifesi olan Nûsret Tûra Hazretleri öm-rünün son dönemlerinde, kendisindeki maddi ve manevi emanet-leri Necdet Ardıç Bey'e vermek sûretiyle onu yerine halife olarak bıraktığını açıklamıştır.
Bu emanet, sadece bir mânevî yetki değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Halife, bu emaneti kendi nefsine göre değil, aldığı usûle göre taşımakla mükelleftir. Yolun edebi, bu emanetin en hassas mizanıdır. Edebe uymayan, sınırı aşan, kendisine verilen vekâleti (Rehber Halifelik) asıl sanıp mutlaklaştırmaya kalkan, bu emanete hıyanet etmiş olur. Terzibaba'nın kendi tatbikatında bu husus çok açıktır:
Bundan sonra kişilere. (Efendim, Sultanım. Şeyhim, Mürşidim, üstadım) gibi ifadeler kullandırılmayıp sadece (Rehberim veya halifem) vasfı kullandırılacaktır. Ben bu vasıfları da Baba vasfını da kendime asil olduktan tam (20) sene sonra söylettim. Daha evvel abi ve amca idim.
Kişi, kendi sınırını bilmelidir. Verilen "Rehber Halifelik" vasfı, bir hizmet görevidir. Bunu, "Mutlak Halifelik" gibi bir sahiplik iddiasına çevirmek, yolun ruhuna aykırıdır. Böyle bir durumda, o mânevî kredi muslukları kapatılır ve kişi, yolun dışında kalır.
Kendisinin bütün vasıfları kendi sınırlarını aştığından ve böylece de düşmüş olduğundan . Bundan böyle hiçbir şekilde (halife ve rehber) ünvanı ile anılmayacak ve hitab edilmeyecektir. Kendisine hitab edilmesi gerekirse herkese olduğu gibi (abi kardeş veya yaşlarına göre amca) diye hitab edilecektir.
Bu, yolun ne kadar hassas ve ciddi bir işleyişi olduğunu gösterir. Halifelik, bir benlik şişirme aracı değil, benliği eritme sanatıdır. Bu sanatı icra edemeyen, elindeki emaneti de kaybeder. O mânevî rehberlik olmadan yapılan çalışmalar, hakikat yolculuğu olmaktan çıkar, bir "hikmet kulübü" faaliyetine döner.
Zikir, Tefekkür ve Zuhurat: Hayalden Müşahedeye Geçiş
Sâlikin bu yolda en önemli azığı zikir, tefekkür ve ibadetleridir. Ancak bunlar, birer alışkanlık veya kültürel faaliyet olarak yapıldığında sâliki bir yere taşımaz. Gaye, ilimden ve hayalden, doğrudan tanıklığa, yani müşahedeye geçmektir. Çoğumuzun ibadeti ve şahitliği, ne yazık ki hayal mertebesindedir.
söylediğimiz şehadet kelimesi ilmi oluyor diyelim yani hayali zanni olmakta “Eşhedü” diyoruz ama düşüncemizdekinin şahitliğini ortaya koyuyoruz, yani taklidi olarak “eşhedüanlailahe illallah” dediğimiz zaman rabbımızı taklidi olarak bilmiş oluyoruz. Yani taklidin şehadetini yapmış oluyoruz o mertebede.
Zikir ve tefekkür, bu taklidî imandan tahkikî imana, yani bilmekten "olmaya" geçişin anahtarlarıdır. Bu süreçte sâlik, çeşitli mânevî tecrübeler, yani zuhuratlar yaşar. Rüyalar, uyanıkken görülen manalar, kalbe gelen ilhamlar... Bunlar, yolun işaret levhalarıdır. Ama bu levhaları tek başına okumaya kalkan kaybolur. Mürşidin rehberliği burada tekrar devreye girer. Bir sâlikin anlattığı şu tecrübe, bu durumu ne güzel özetler:
2014 yılının Ramazan’ında tekkelerinde itikâfa girmiştim, itikâfın bitiminde bu zat bana terbiyemin belli ölçüde tamamlandığından bahsederek icazet vermek istedi ve kendi halkamı kurmamı söyledi. Ancak ben kendimde başkasını irşad edecek bir vasıf görmüyordum. Dolayısıyla mürşid arayışlarımı, dua ve niyazlarımı sürdürdüm.
Bu sâlik, kendisine teklif edilen halifeliği, kendinde o liyakati görmediği ve mânevî bir işaret almadığı için kabul etmemekle en doğru edebi göstermiştir. Yol, aceleye gelmez. Zuhurat beklenir, zuhurat mürşide arzedilir ve nasipte ne varsa o tecelli eder.
Bu yolculuk aynı zamanda, Kur'ân-ı Kerîm'i ve peygamber kıssalarını tarihî birer olay olarak değil, her an kendi içimizde yaşanan canlı bir hakikat olarak okuma sanatıdır.
Tefsirler de zâhir hâli genel olarak verilen bilgiyi sadece genel olarak bildiğimizde sadece tarihi bir hadiseyi yaşamış oluruz ve o şekilde yaşadığımız zaman Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek yönüyle anlamış olamıyoruz, işte onun için zâten Kûr’ân-ı Kerîm’den tad, lezzet alamıyoruz... oysa Kûr’ân-ı Kerîm bize geldiğinden yani öz olarak bize geldiğinden, bizi anlatıyor başkasını anlatmıyor, Cenâb-ı Hakk’ın gayesi o zâten, bizi bize anlatmak için bu Kûr’ân-ı Kerîm’i indirdi...
Bakara Sûresi'ndeki Halife kıssası, binlerce yıl önce yaşanmı�� bir olay değildir. O, her birimizin kendi varlık arzında, Hakk'ın hilafet merkezi kurma muradıdır. O melekler, bizim ibadetlerimizden ve şeriat amellerimizden doğan güçlerimizdir. Onların itirazı, bizim mevcut halimizden memnun olup daha öteye, yani belirsizliğe, "kan dökecek, bozgunculuk yapacak" nefs gerçeğiyle yüzleşmeye gitmekten çekinmemizdir. Ama Cenâb-ı Hakk, "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurarak, bu riskli yolculuğun sonunda çok daha büyük bir sırrın, [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) sırrının olduğunu müjdeler.
Halifenin Duruşu: Asalet, Sorumluluk ve Beraberlik Şuuru
Bütün bu yolculuğun sonunda, nefs benliklerinden sıyrılmış, mürşidinin potasında erimiş, zikirle cilalanmış ve Kur'ân hakikatini kendi özünde yaşamaya başlamış olan o "Halife" nasıl bir duruş sergiler? Yaygın kanının aksine, o, dünyadan el etek çekmiş, bir hırka bir lokmaya talim eden, pasif bir kişilik değildir.
İşte dervişin bakın en büyük özelliği sistem sahibi olması, hem dünya işinde hem ahiret işinde. Dervişlik yaka bir tarafta, paça bir tarafta, bir hırka bir lokma eskilerin dediği gibi, üstü başı yırtık, pejmurde vaziyette, başkalarına muhtaç vaziyette olmak değil. Derviş insanların en asili demek... ama yeryüzünde birey olarak en üstün insan derviş olan insan. Lakapların en üstünü derviş, onunla başlıyor. Sonra insan, kâmil insan oluyor, halife oluyor, Âdem oluyor, Süleyman oluyor, Nuh oluyor, Musa oluyor, hep bu insanın lakapları.
Derviş, yani Halife adayı, insanların en asilidir. Zamanını boşa harcamaz. "Zaman öldürüyorum" demez, çünkü bunun kendini öldürmek olduğunu bilir. Hem dünya işinde hem ahiret işinde sistemli ve düzenlidir. O, ümitsizliğe ve zillete düşmez, zira Allah'ın halifesi olduğunu ve tuttuğunu koparacak güce sahip kılındığını bilir.
Bu asalet ve sorumluluk şuurunun zirvesi, Hakk ile daimî beraberlik idrakidir. Cenâb-ı Hakk, "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir" (Hadîd, 57/4) buyurur. Yolculuğun tamamı, bu beraberliği lafızdan hale, bilgiden şuhûda taşımak içindir. Ömrümüzün sonunda bize "Siz neredeydiniz?" diye sorulduğunda, "Ya Rabbi, hep Seninle beraberdik" diyebilmek, işte halifeliğin yaşanmasının en kâmil ifadesidir.
Bize şah damarından yakın olan o varlığı bütün alemleri kaplamış olan semavat ve arzın nuru olan 24/35 O varlığı daha hala ötelerde ararsak kendi varlığımızın dışında ararsak o kadar uzaktayız demek olur.
Halifelik, ötelerde bir Hakk aramak değil, şah damarından yakın olanın bizdeki tecellisine ayna olmaktır. Bu ayna paslı iken sureti göstermez. Seyr-i sülûk, zikir, edep, sohbet; hepsi bu aynayı parlatmak içindir. Ayna saf olduğunda ise, bakan da odur, görünen de. O zaman sâlik, Halife ismine layık olur ve varlığın sırrına erer.
Füsûsu'l-Hikem'de Halife
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryasında "Halife" incisi, Füsûsu'l-Hikem'in, yani "Hikmetlerin Özü"nün tam kalbinde durur. O, sadece bir lügat manası, bir unvan değil; varlığın bizzat gayesi, âlemin sırrıdır.
Şeyh-i Ekber, meseleye en temelden başlar. Âdem Fassı'nda, yani hikmetin ilk tecelli ettiği o kutlu kelimede, Cenâb-ı Hakk'ın insanı niçin "Halife" olarak isimlendirdiğini şöyle fısıldar:
Ve bu ecilden ona “halîfe” tesmiye eyledi. Zîrâ mühür hazâini hıfzeylediği gibi, halkını onunla hafızdır. İmdi pâdişâhın mührü onla- rın üzerinde bulundukça, onların fethine bir kimse cesâret etmez. Ancak onun izniyle açar. Böyle olunca, âlemin hıfzında onu istihlâf etti. Binâenaleyh kendisinde insân-ı kâmil mevcûd oldukça, âlem mahfûz olmaktan zâil olmaz.
Halife, yani İnsân-ı Kâmil, Hakk'ın yeryüzündeki mührüdür. Bir padişahın hazinesi, üzerindeki mühürle korunur. O mühür orada durdukça, kimse o hazineye izinsiz el süremez. Bütün bu âlem, içindeki ilahi isimlerin ve hakikatlerin tecellileriyle dolu bir hazinedir. Bu hazinenin muhafızı, koruyucusu ve kilidi açma iznine sahip olanı da İnsân-ı Kâmil'dir. Âlem, onun varlığıyla ayakta durur. O bu dünya hazinesinden çekilip gittiğinde, mühür kırılır, hazinedeki her şey açığa çıkar, birbirine karışır ve emir ahirete intikal eder. Kıyamet dediğimiz büyük hadise, yeryüzünde Hakk'ın halifesi kalmadığı zaman vuku bulacaktır. Halife, kevnî bir zorunluluktur.
Bu yüce makama, bu hilafet rütbesine insanı layık kılan, onun "kevn-i câmi" yani bütün varlığı, bütün hakikatleri kendinde toplayan yegâne varlık olmasıdır. Şeyh-i Ekber'in işaret ettiği, Terzibaba Hazretleri'nin de sohbetlerinde sıkça şerh ettiği gibi:
Âdem’in halife olması kendisinde bütün varlığın oluşundan halife olmasıdır. Zaten başka türlü olsa halife olamıyordu. Yani kendisinde bu alemin varlıklarından bir kısmı olsun bir kısmı olmasın halife olamıyordu. Kendisinde hangi varlıklar varsa ancak ona halife oluyor. Bu da kemalli bir halife olamayacağından Âdem dolayısıyla insan hilafete hak kazanamıyordu. Hak kazanabilmesi için bütün âlemlerde zahir, batın; latif, kesif ne varsa hepsinden o Âdemi manada, Âdem-i İlahide bulunması lazım ki halife olabilsin.
Liyakatin sırrı budur. Cenâb-ı Hakk, diğer varlıklara sıfatları ve fiilleriyle tecellî eder. Dağlar Celâl isminin, sular Latîf isminin tecelligâhıdır. Ama hiçbir varlık, ilahi isimlerin tamamını kendinde toplayamaz. Bu cem'iyyet, bu toplayıcılık şerefi sadece insana verilmiştir. O, hem arşın hem ferşin, hem ulvinin hem süflinin, hem celalin hem cemalin hakikatini kendi özünde barındırır. Bu yüzden o, ism-i cami olan "Allah" lafzının tam mazharıdır. Ve sadece bu tam mazhariyet sebebiyledir ki, Zât'î tecelli, yani Hakk'ın kendi Zât'ının tecellisi, sadece İnsân-ı Kâmil'e mahsustur. Diğer varlıklar bu tecelliyi ancak İnsân-ı Kâmil aynasından yansıdığı kadarıyla alabilirler.
Füsûs, bu nazari çerçeveyi çizdikten sonra, Kur'an-ı Kerim'deki kıssalar üzerinden bu hakikatin nasıl yaşandığını gösterir. Halifelik makamının en bariz, en açık şekilde beyan edildiği yer, Davud Kelimesi'ndeki hikmettir. Zira Cenâb-ı Hakk, Kur'an'da ismiyle ve sarahaten "halife" olarak tayin ettiği tek peygamber olarak Hz. Dâvud'u zikreder.
Ve Hak Teâlâ يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ (Sâd, 38/26) [Ey Dâvûd, muhakkak biz seni yeryüzünde halîfe ettik. Binâenaleyh sen hak ve adl ile hükmet!] âyet-i kerîmesinde dahi onu istihlâf eylediğini sarâhaten beyân eyledi; ve bu ahkâm-ı hilâfet onun mahdûmu olan Süleymân (a.s.)da, bu cem'iyette iştirâkleri hasebiyle kemâl buldu.
Elbette Hz. Âdem ilk halifedir, ama onun hilafeti daha çok bâtınî ve tohum halindedir. Hz. Dâvud'da ise hilafet, zahirî hükümranlık, yani "mülk" ve "kılıç" ile birleşerek tam kemaline ermiştir. Meleklerin, "Yeryüzünde kan dökecek, fesat çıkaracak birini mi halife kılacaksın?" (Bakara, 2/30) itirazının tecellisi Hz. Âdem'de değil, Câlût'u katleden ve yeryüzünde Hakk'ın hükmünü kılıçla tesis eden Hz. Dâvud'da zuhur etmiştir. Bu, surette bir "ifsat" ve "kan dökme" gibi görünse de, hakikatte "ıslah" ve adaletin tesisidir.
Bu nokta, Füsûs'un en ince ayrımlarından birine kapı aralar: Resûl ile Halife arasındaki fark. Her peygamber bir elçidir, yani "Resûl"dür. Ama her Resûl, "Halife" değildir. Bu ayrım, Mûsâ Kelimesi'nde bütün açıklığıyla ortaya konur:
İmdi her bir resûl “halîfe” değildir. “Halîfe”, seyf ve azil ve vilâyet sâhibidir. Hâlbuki resûl “halîfe” gibi değildir. Ancak onun üzerine irsâl olunduğu şeyin iblâğı lâzımdır. Eğer onun üzerine mukātele eder ve onu seyf ile himâye edecek olursa bu, “halîfe” olan resûldür. Nitekim her bir nebî “resûl” değildir. Kezâlik her resûl “halîfe” değildir, ya’ni ona mülk ve onda tahakküm i’tâ olunmadı.
Resûl'ün görevi tebliğdir; Hakk'ın emrini ulaştırmaktır. Vazifesi burada biter. Ama Halife olan Resûl, tebliğle kalmaz; o mesajı hayata geçirecek siyasi ve askeri güce, yani "kılıç" (seyf) ve "yönetim yetkisi"ne (vilâyet) de sahiptir. O, Hakk'ın hükmünü sadece bildirmekle değil, icra etmekle de yükümlüdür. Bu yüzden Hz. Mûsâ, Firavun'a karşı hem risâlet hem de hilafet ile gitmiştir. "Rabbim bana hüküm bahşetti" (Şuarâ, 26/21) demesi hilafetine, "Beni mürsellerden kıldı" demesi risâletine işarettir. Hilafet, bu manada risâletin üzerine zâid bir mertebedir.
Halifenin bir diğer vasfı da, onun ilminin doğrudan Hakk'tan gelmesidir. Bu ilim, bazen zahir ehlinin, fıkıhçıların anladığı nasslara, yani ayet ve hadislerin dış yüzüne aykırı gibi görünebilir. Bu, en tehlikeli ve en çok yanlış anlaşılan konulardan biridir. Şeyh-i Ekber, Davud Fassı'nda bu çetin meseleyi şöyle açar:
Halîfe, ba'zan bir mes'elede hükmeder ki, o hüküm bir hadîse muhalif olur; ve bu hükmü gören ehl-i hicâb: “Mevrid-i nassda ictihâda mesâğ yoktur, hâlbuki bu zât hadîs mevcûd iken bu mes'elede ictihâd etti; binâe-naleyh bu hüküm bâtıldır” diye iddiaya kıyâm ederler; ve onlar halîfeyi nass muvâcehesinde ictihâd etti tahayyül ederler. Bu ise, onların tahayyül ettikleri gibi değildir. Belki bu hadîsin Sallallahu aleyhi ve sellemden su-dûru bu İmâm indinde keşf cihetinden sâbit olmamıştır da, onun için böyle hükmetmiştir...
Halife, haşa, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) sözüne karşı kendi aklıyla hüküm vermez. O, bir hadisin senet zincirindeki ravilerin güvenilirliğine bakan muhaddis gibi değildir. Onun ilmi, keşf yoluyla, yani manevi bir açılımla doğrudan kaynağa bağlıdır. O, bir sözün gerçekten Resûlullah'ın mübarek ağzından çıkıp çıkmadığını, yahut hangi bağlamda, hangi şartlar altında söylendiğini, o anki manevi tecelli ile doğrudan müşahede eder. Eğer onun keşfinde o sözün Efendimiz'e aidiyeti sabit değilse, o hadisle amel etmez. Zahir ehli bunu, "hadisi inkâr etti" diye anlar. Hakikatte ise Halife, hadisin ruhuna, kaynağına en sadık olan kişidir. Tıpkı Hz. Süleyman'ın, babası Hz. Dâvud'un ekin tarlası ve koyunlar hakkındaki hükmünü, daha isabetli bir "fehm" (anlayış) ile tamamlaması gibi. Cenâb-ı Hakk, "Biz onu Süleyman'a anlattık" (Enbiyâ, 21/79) buyurur. Bu, babanın hükmünü iptal değil, ilahi hikmetin daha derin bir katmanını ortaya çıkarmaktır. Halifenin hükmü de böyledir; o, Hakk'ın o andaki muradını en iyi bilendir.
Sözü toparlayacak olursak, Füsûsu'l-Hikem'in nazarında Halife;
- Varlığın devamının ve korunmasının sebebi olan ilahi bir mühürdür.
- Bütün ilahi isimleri ve kevnî hakikatleri kendinde topladığı için bu makama layık görülmüş İnsân-ı Kâmil'dir.
- Sadece tebliğ eden bir Resûl değil, aynı zamanda Hakk'ın hükmünü kılıç ve siyasetle yeryüzünde tesis eden bir hükümdardır; ki bunun en kâmil örneği Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman'dır.
- Bilgisi, zahirî nakillere değil, doğrudan Hakk'tan gelen keşfe dayanan, bu yüzden hükmü bazen perdelilere aykırı gelen bir hikmet sahibidir.
İşte Halife, bu âlem sahnesinde Hakk'ın vekili, O'nun isimlerinin cilalı aynası, varlığın gözbebeğidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Halife sırrının daha derin katmanları, zıtların bir görünüp bir kaybolduğu, akılların hayran kaldığı Cem makamı ufkunda yer alır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, bu makamı öyle bir açar ki, sâlikin önündeki perdeler bir bir aralanır. Halifelik, sadece bir vekâlet, bir görev değildir; o, Hakk'ın Kendi Zât'ını seyrettiği, zıtların düğümlendiği ve çözüldüğü bir sır aynasıdır.
Bu aynanın sırrı, "Allah, Âdem'i Kendi sûreti üzere halk etti" hadîs-i şerîfinde gizlidir. Bir başka rivayette ise "Rahmân'ın sûreti üzere" buyrulur. Bu "sûret", elimizle çizdiğimiz bir şekil, bir resim değildir. Bu sûret, Cenâb-ı Hakk'ın bütün Esmâ-i Hüsnâ'sının, yani güzel isimlerinin tamamının bir aradaki tecellîsidir. Nasıl ki bir aynanın cilası ne kadar parlaksa, karşısındakini o kadar net gösterirse, insan da ilâhî isimleri yansıtma kabiliyetiyle diğer varlıklardan ayrılır. Bu sûret, Celâl ile Cemâl'in, Kahhâr ile Latîf'in, Evvel ile Âhir'in, Zâhir ile Bâtın'ın birleştiği yerdir.
Belki o ulüvv-i mekan ve ulüvv-i mekanet ile âladır böyle olunca ulüvv nisbeti mekan ve mekanet için sabittir ve İnsan-ı Kamil “Muhakkak ki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerif. Bir rivayette de “Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i ilahiye üzerine mahluktur. Yani insan-ı kamil ilahi bir suret üzere bir mahluktur, halk edilmiştir... Dolayısıyla kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini, kimisi “Rahim” ismini, kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün esma-i ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir.
Bu, zıtların birliğinin âlemdeki en bariz tecellîsidir. Bütün insanlık, tek bir İnsân-ı Kâmil'in hücreleri gibidir. Bir yanda bir zalimin zulmünde Hakk'ın "Kahhâr" (kahreden) veya "Müntakim" (intikam alan) ismi zuhûr ederken, diğer yanda bir mazlumun sabrında "Sabûr" ismi, ona yardım edenin elinde "Rahmân" ve "Nasîr" isimleri tecellî eder. Bütün bu zıt gibi görünen tecellîler, aslında aynı ilâhî sûretin farklı yüzleridir. Halife olan insan, bu isimlerin tamamının potansiyel taşıyıcısı ve sahnesidir. Bu yüzden insan, âlemin özeti, kevn-i câmi'dir (toplayıcı varlık).
Bu meseleyi daha da derinleştirdiğimizde, karşımıza "mekân" meselesi çıkar. Hakk, bir mekâna sığar mı? Hâşâ. O, mekânları halk edendir. Fakat Füsûs'un hikemî dili, bizi daha ince bir anlayışa davet eder. İnsan, Hakk'ın zuhûru için en geniş "mekân"dır. Bu, O'nun insana hulûl ettiği, içine girdiği anlamına gelmez. Bu, bir anlatım inceliğidir.
İşte en geniş şekliyle insandan zuhur ettiğinden insan O’na en geniş şekliyle mekandır (yalnız burada Cenab-ı Hakkı bir mekan içerisine alıyoruz zannedilmesin, bu bir anlatma yöntemidir, yoludur, irfan ehli zaten bunun maddi bir varlık olarak bunun olduğunu düşünmez.). Eğer o varlıktan yani o mekandan Cenab-ı Hakkın Zat’ı zuhura geliyorsa o mekan da O’nun Zat’ından başka bir şey değildir. Gayrisi değildir, hani gayriyet ayniyet hükmüyle ayniyetidir zaten O’nun, mekan olarak da mekanet olarak da O’nun aynından başka bir şey değildir. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk bir mekana girmiş sayılamaz.
Bunun anlamı şudur: Hakk'ın tecellî ettiği yer, o tecellîden ayrı, ondan başka bir şey değildir. Işığın vurduğu ayna, ışıktan ayrı bir varlık olarak düşünülebilir mi? Aynanın varlığı, ışığı yansıtmasıyladır. İnsanın varlığı da Hakk'ın tecellîsiyle kâimdir. Bu yüzden insan, Hakk'ın tecellî ettiği en geniş mahaldir ve o mahal de Hakk'ın Vücûd'undan gayrı değildir. Bu, aynıyyet (aynılık) ve gayriyyet (başkalık) meselesinin iç içe geçtiği, dilin sustuğu, müşahedenin başladığı bir noktadır. Bu sırra işaretle Kur'an'da şöyle buyrulur:
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهُ وَفِي الْأَرْضِ إِلَة (Zuhruf, 43/84) [O öyle Allah'dır ki, gökte de ilâhtır ve yeryüzünde de ilâhtır.]
O her yerdedir, ama bir mekânın içinde değildir. O'nun Zât'ı, bütün varlığa sirayet etmiştir. Bu sirayetin en açık seçik okunduğu kitap ise Halife olan insandır. İnsan, bu sırrı anladığında, bedeninin bulunduğu yerin (mekân) değil, ruhunun ulaştığı mertebenin (mekânet) önemli olduğunu anlar. Halife, bedeniyle yeryüzündedir, fakat hakikatiyle, yani mekânet itibariyle Âli'dir, Yüce'dir.
İşte her ne kadar halife yerde ise de yani mekan olarak yerde ise de ama kendisi mekanet olarak ulüvv, âliydir. Yani insan yerde olduğu halde ama makamı yükseklerde, kendi âliydir... Mekanet; kişinin kendindeki yüceliğidir. Mekan; bulunduğu yerin yüceliğidir... Ama insan mekanet olarak âliydir. Mekanet olarak yücedir. Kendinden yüce, varlığı olarak yücedir. Yani herhangi bir mekanla bir sebeple yüceltilmiş değildir.
Bu yüce makam, bu halifelik sırrı, neden herkese aşikâr değildir? Çünkü Halife'nin hakikati "gayb"dır, gizlidir. Gördüğümüz bu âlem ise "şehâdet"tir, yani görünen yüzüdür. Hakikat, perdelerle örtülüdür. Bu perdeler hem zulmânî (karanlık) hem de nûrânîdir (aydınlık).
İmdi Hak Teâlâ, âlemin hakâyik ve müfredatını cami' olmasından nâşî, insân-ı kâmilin halkına teveccüh eylediği bu iki sıfatı "iki el" ile ta'bîr buyurdu. Böyle olunca âlem "şehâdet"; ve halîfe "gayb"dir. Ve bundan dolayı sultân ihticâb eder. Ve Hak Teâlâ kendi nefsini hucüb-i zulmâniyye ile vasf eyledi; ve onlar ecsâm-ı tabîiyyedir. Ve hucüb-i nûrâniyye ile vasf etti; onlar da ervâh-ı latifedir. Böyle olunca âlem, kesif ile latif arasındadır.
Kendi bedenimiz, bu kesif (yoğun) cisimler âlemi, hakikatimizin önündeki zulmânî bir perdedir. Latif ruhlar, melekler, manevî haller ise nûrânî perdelerdir. İnsan, kendi hakikatine, yani halifelik sırrına ulaşmak için bu perdeleri aralamak zorundadır. Sultan olan Halife'nin hakikati, bu yüzden gizlenir. Âlem, hem mülk hem melekût mertebeleriyle, Halife'nin hakikatini örten bir hicaptır.
Bu prensiplerin ne kadar mutlak olduğunu anlamak için, Şeyh-i Ekber'in en zorlu misallerinden birine bakalım: Firavun. Kur'an'ın en büyük zâlimlerinden biri olarak anlattığı Firavun'u, Füsûs'un dili bambaşka bir açıdan ele alır. Bu, Firavun'u aklamak değil, ilâhî kanunların nasıl işlediğini göstermektir. Firavun, Hakk'ı inkâr etmiştir ama dünyevî saltanat makamında, o vaktin sahibiydi.
Vaktaki Fir'avn, her ne kadar örf-i nâmûsîde cebr etti ise de, mansıb-ı tahakkümde sâhib-i vakt idi; ve seyf ile halîfe idi. Bunun için اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât. 79/24) ya'nî küll, nisebden bir nisbetle erbâb ise de, "Ben sizin aranızda zahirde tahakkümden bana verilen şey sebebiyle onlardan a'lâyım," dedi. Ve vaktaki sâhirler onun dediği şeyde onun sıdkını bildiler, ona inkâr etmediler; ve ona bununla ikrar ettiler.
Firavun, "Ben sizin en yüce Rabbinizim" derken, ilâhî bir hakikati çalmış ve kendi nefsine mal etmiştir. Ancak o sözün kendisi, bir vecihle doğrudur. Çünkü o, zamanın siyasi otoritesine, kılıç gücüne sahipti. Bu, bir "kılıçla halifelik" idi. İlâhî isimlerden "el-Cebbâr" (dilediğini zorla yaptıran) veya "el-Kahhâr"ın zâhirî bir tecellîsi, onun eliyle zuhûr ediyordu. Bu, halifelik ilkesinin, biz beğenelim veya beğenmeyelim, her mertebede işlediğini gösteren sarsıcı bir misaldir. Bu, Hakk'ın işlerinin bizim dar ahlâk ölçülerimizle anlaşılamayacağının delilidir. Bu, zıtların birliğinin en keskin, en zorlu ifadesidir.
Öyleyse, kâmil mânâda Halife kimdir? O, Hz. İsa (a.s.) gibi, hem beşeriyetin zirvesinde hem de ilâhî sırların zirvesinde yaşayan, bu iki hali kendinde cem eden zâttır. Bir yönüyle annesinden doğmuş bir beşerdir, yer, içer, uyur. Diğer yönüyle "Rûhullah"tır, Hakk'ın nefesiyle ölüleri diriltir. Bu iki hal onda öyle bir dengeye gelmiştir ki, biri diğerine perde olmaz.
O kadar bu iki müthiş hal beşerin de zirvesinde uluhiyetin de zirvesindeydi.
Bu, tenzih-teşbih dengesi dediğimiz Muhammedî mîzanın en güzel örneğidir. Hakk'ı her türlü eksiklikten tenzih ederken, O'nun tecellîlerini âlemde görmektir (teşbih). Halife, bu iki kanatla uçar. "Ben bir kulum" der, tenzih eder. Sonra "Allah'ın izniyle" der, mucize gösterir, teşbih eder. Kendi varlığının mutlak olmadığını, Hakk'a vekil olduğunu bir an bile unutmaz.
“Halife”; kendi varlığında mutlak, ama Hakka vekildir. Yani Sıfat olarak kendi varlığında aktif, ama Hakk yönüyle Hakk’ın halifesidir.
İşte yolun en çetin yerine geldik: kader ve irade. Halifelik sırrı, bu düğümün çözüldüğü yerdir. Bizim ilm-i ezelîdeki hakikatimiz, yani A'yân-ı Sâbitemiz, bizim değiştiremeyeceğimiz ilâhî programımızdır. Bunlardan sorumlu değiliz. Ama bize bir de "muhtariyet", yani seçme özgürlüğü verilmiş bir alan vardır. İşte halifelik, bu alanda tecellî eder.
İşte insanın muhtariyeti burada ortaya çıkıyor. Ayan-ı sabitelerimizden değiştiremeyeceğimiz kaza ve kader dediğimiz bazı programlar vardır, onlar üzerimizde mutlak manada geçerlidir... 1/3’ü de belki hayatımızın bize bırakılan kısmıdır, işte biz onları emr-i teklifi kullanarak Hakkın istediği yani ilahi program içerisinde kullanmamız gerekmektedir. Mesul olduğumuz yerler bunlardır.
Adalet nedir? "Bir şeyi yerinde kullanmak." Zulüm nedir? "Bir şeyi yerinde kullanmamak." Bize verilen iradeyi, nefsimizin ve bizdeki diğer "Rab"lerin (bizi yöneten arzu ve tutkuların) emrine değil de, Rabb-ı Hâss'ımızın, yani bizi terbiye eden asıl ismin ve nihayetinde Hakk'ın emrine verdiğimizde, işte o zaman adaleti yerine getirmiş ve halifelik vazifesini kuşanmış oluruz.
Sohbetimizi başladığımız noktaya dönerek tamamlayalım. Bütün bu zıtlıklar, bu perdeler, bu derinlikler niçindir? İnsan neden bu kadar karmaşık, bu kadar yüce ve aynı zamanda bu kadar alçak olabilen bir varlıktır? Çünkü o, Hakk'ın âleme nazar ettiği "gözbebeği"dir.
Ve o, kendisiyle nazar vâki' olan gözden, Hak için gözbebeği menzilesindedir. Ve "basar" ile muabberün-anh olan odur. İşte bunun için “insan” tesmiye olundu. Zîrâ Hak, onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti.
Cenâb-ı Hakk, âlemi halk etti ve bilinmekliği murad eyledi. Bu bilinme arzusunun en kâmil şekilde gerçekleştiği ayna, insandır. O, âlemin gözbebeğidir ki, gözün görmesini sağlayan o küçük siyah noktadır. Hakk, âleme insan ile bakar ve insan ile rahmet eder. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu hakikatin en kâmil mazharıdır. Halifelik yolundaki her sâlik de bu rahmetten kendi kabı nispetinde payını alır ve etrafına rahmet vesilesi olur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Halife
Önceki demde Halife kavramının Zât mertebesindeki aslından, Füsûs'un hikmet pınarından nasıl aktığından bahsetmiştik. Şimdi ise o pınardan beslenen bir deryaya, Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ine dalacağız. Mesnevî, hikmetin tarifini yapmaz, hikmetin kendisi olur. Halife'nin kim olduğunu bir lügat gibi sıralamaz; onu bir hikâyenin kahramanı, bir sembolün ruhu, bir mücadelenin taraflarından biri yaparak bize sezdirir. O, Halife'yi bir İnsan-ı Kâmil suretinde karşımıza çıkarır, sonra kendi içimize döndürüp ruhumuzun tahtına oturtur ve nihayetinde bir mürşidin vefatından sonra dahi feyzini nasıl devam ettirdiğini gösteren yaşayan bir miras kılar.
Âlemin Kalbi ve Direği: Kutb'ul-Aktâb
Mesnevî'nin dilinde Halife, en yüce manasıyla, zamanın manevî direği olan Kutb'ul-Aktâb'dır. O, herhangi bir velî değildir; Hakikat-i Muhammediyye'nin, yani Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bâtınî hakikatinin o devirdeki tam mazharıdır. Âlemin kalbi onunla atar. Bütün feyiz, bütün rızık, hem maddî hem de manevî, onun eliyle ve onun kalbinin vasıtasıyla dağıtılır. O, Hakk'ın yeryüzündeki vekilidir ve ilahi hazinelerin güvenilir bekçisidir.
Bilinmeli ki, kutbü'l-aktab (kutbun kutbu) Muhammedî kalp üzere meydana gelmiş olup hakikat-i Muhammediyye'nin (Hz. Muhammed'in hakikati) mazharıdır ve bu itibarla "Ümmetim, ümmetim!" diyenlerdendir, "Nefsim, nefsim!" diyenlerden değildir. Diğer evliyada bu mazhariyet yoktur. Onlar kutbun tasarrufu altındadır. Bu âlem-i şehadette (görünen âlemde) maddî ve manevî rızıklar onun tasarruf elinden dağıtılır. Yeryüzünde Hakk'ın halifesidir ve ilâhî hazinelerin emînidir. Bu sebeple varlıklara olan Hakk'ın lütuf ve kahır tecellileri hep onun vasıtasıyla ortaya çıkar.
Bu, kevnî nizamın işleyişinin sırrıdır. Yağmurun yağmasından bir gönle hidayet nurunun dolmasına, bir âlimin keşfinden bir zalimin kahrına kadar her şey, o devrin Kutb'unun manevî tasarruf dairesinde cereyan eder. Çünkü o, Hakk'ın hem Celâl hem de Cemâl isimlerinin tecellîlerinin dengelendiği bir berzahtır. Ancak bu tasarruf, onun şahsî bir keyfiyeti değildir. O, ilahi ahlak ile ahlaklandığı için, Hakk'ın razı olmadığı küfürden ve dalâletten de razı olmaz. Bu sebeple, Hakk'ın dinine hizmet edenler, onun manevî himayesine ve rızasına mazhar olurlar.
Bu feyzin akışı nasıl olur? Şârihler bunu iki temel feyiz ile izah ederler: Feyz-i Akdes ve Feyz-i Mukaddes. Feyz-i Akdes, bütün varlığın hakikatlerinin Hakk'ın ilminde sâbit kılındığı ilk ve en kutsal tecellîdir. Feyz-i Mukaddes ise, o ilimdeki hakikatlerin bu görünen âlemde, yani taayyünler âleminde zuhûra gelmesini sağlayan feyizdir. İşte bu ikinci feyzin bu âlemdeki vasıtası, Kutb'ul-Aktâb'ın kalbidir.
Bundan murâd cemî-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin mazharı olan insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. Ve bu zât-ı şerîf âlemde vâhidü'z-zamân olup, hakikat-ı muhammediyyeyi hâmildir. Bilcümle ehl-i âleme füyûzât-ı ilâhiyye, onun kalb-i şerîfinden tevzî olunur. Ona “kutbu'l-aktâb” dahi derler... Ve bu feyz-i mukaddese âlem-i taayyünâtda kutbu'l-aktabın mişkât-ı kalbi vâsıta olur; çünkü bu zât-ı şerîf yeryüzünde halîfe-i Hak'dır.
Onun kalbi, ilahi feyzin bu âleme döküldüğü bir "mişkât", yani bir kandil yuvasıdır. Güneş nasıl maddî âlemi aydınlatırsa, o Halife'nin kalbinden yansıyan hidayet güneşi de manevî karanlıkları, yani cehaleti, gafleti ve şirki aydınlatır. Güneşin aydınlatamadığı gönül karanlıklarını, o Halife'nin nuru kuşluk vaktine çevirir.
Yani güneş maddî ve görünen karanlığı kaldırsa da, manevî karanlıkları kaldıramaz. Biz onu, ey halifem, senin kalbinin kandilinden yansıttığımız hidayet güneşimiz ile kaldırırız ve o manevî karanlığa maruz kalan kalpleri, kuşluk vakti gibi nurlu bir hâle getiririz.
Bu Halife'ye, yani Kutb'a yardım etmek, hakikatte Hakk'a yardım etmektir. Çünkü o, Hakk'ın bu âlemdeki en kâmil zuhûrudur. Bu yardım, onun gemisini tamir etmeye, yani din-i mübîni ayakta tutmaya çalışmakla olur. Fakat bu yardımın dahi hakikati, sâlikin kendi nefsine bir yardımıdır. Çünkü Kutb, Zât'ın son libas ile tecellîsidir ve bir şeye muhtaç olmaktan münezzehtir. Burada çok ince bir edep vardır: Halife'nin suretinin Hakk'ın Zâtı'nın aynı olduğunu düşünmek şirktir. Zât bütün suretlerden münezzehtir. Lâkin o suret, Zât'ın bu âlemdeki vekili, halifesi ve en kâmil aynasıdır. Bu, tenzih ile teşbihin Muhammedî mîzanda birleştiği hassas bir noktadır.
İç Memleketin Sultanı: Ruhun Halifeliği
Hazret-i Pîr, bu yüce ve kevnî hakikati anlattıktan sonra, aynı dürbünü alır ve insanın kendi içine çevirir. Dışarıda bir âfâkî nizam olduğu gibi, içeride de bir enfüsî nizam vardır. İnsanın kendi varlığı bir memlekettir ve bu memlekette de bir halife, bir vezir, bir de isyan çıkaran bir Hâmân bulunur.
Eğer Hâmân'a meyilli isen, Hâmân'a aitsin ve eğer Musa'ya meyilli isen Yüce Allah'a aitsin. Eğer Hâmân meşrebinde olan nefis ehline meyilli isen veya kendi varlığının ülkesinde Hâmân olan nefsine düşkün isen, bil ki, Hâmân cinsindensin; ve eğer Musa (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmile veya varlık ülkesinde Hakk'ın halifesi olan ruha meyilli ve düşkün isen, bil ki, insân-ı kâmil ve ruh gibi Yüce Allah'a aitsin.
İçimizdeki memlekette kimin bayrağı dalgalanıyor? Firavun'un veziri olan ve kibri, benliği, dünyevî gücü temsil eden Hâmân'a mı meylediyoruz? Yoksa Hakk ile konuşan, ilahi emirleri tebliğ eden Musa'ya mı? Mesnevî şârihleri bu sembolleri şöyle açarlar: Hâmân, bizim nefs-i emmâremizdir. Musa ise Hakk'ın halifesi olan ruhumuzdur. Gönlümüzün meyli, kimliğimizi belirler.
Bu iç memleketin bir de veziri vardır. O da akıldır.
Aynı şekilde akıl için de saadet meylleri vardır; çünkü akıl ruhun sıfatıdır ve insan vücudu ülkesinde halife olan ruhun veziri sayılmıştır.
Eğer akıl, ruhun emrinde bir vezir olursa, o memlekette adalet, huzur ve saadet olur. Akıl, ruhun ilahi emirlerini anlar, planlar ve bedenin azalarına uygulatır. Lâkin eğer akıl, nefsin yani Hâmân'ın hizmetine girerse, o zaman hile, desise ve zulüm başlar. İnsanın imtihanı, bu iç memlekette halifeliği kime teslim edeceğidir. Ruh mu sultan olacak, nefis mi?
Bu yüzden tasavvuf yolu, bedeni bir hapishane, ruhu ise o hapishaneye konulmuş bir define olarak görür. Beden evi, Hakk'ın halifesi olan ruhun üzerindeki bir perdedir. Sâlik, bu evin yıkılmasından korkmaz, çünkü bilir ki evin yıkılması, içindeki hazinenin ortaya çıkması demektir.
"Ev"den kasıt, beden; "define ve hazine"den kasıt, Hakk'ın halifesi olan ruhtur; "tane"den kasıt, yine beşerî bedendir. Ve "yüz harman"dan kasıt, ruha ait olan Hakk'ın çeşitli tecellileridir. Yani, "Sen beden evini kendi elinle yıkmaya çalışırsın; çünkü bu beden, Yüce Hakk'ın halifesi olan ruhun perdesi ve örtüsüdür. Bu bir tane ve tohum mesabesinde olan beşerî bedeni, onun içindeki ruha ait yüz harmanın, yani Hakk'ın çeşitli tecellilerinin engeli görürsün."
Ruhun bu halifeliği, onun "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanması" sırrına dayanır. Ruh, bu kesif âlemdeki ayrılıkların, zıtlıkların ötesinde, Kibriya'nın, yani Cenâb-ı Hakk'ın huyuna sahip bir cevherdir.
Çünkü ruh, Hakk'ın halifesidir. Buna göre, ilahi ahlâk ile vasıflanmıştır.
Bu yüzden seyr-i sülûk, nefsânî sıfatlardan arınıp, ruhun aslî sıfatlarına, yani ilahi ahlâka bürünme yolculuğudur. Bu yolculuğun sonunda sâlik, ruhunun Hakk'ın halifesi olduğunu ve o halifeliğin gereğini yerine getirmenin kendi varlığının gayesi olduğunu anlar.
Kıssadan Hisse: Halifeler, Vârisler ve Yaşayan Miras
Hazret-i Mevlânâ, Halife kavramını sadece manevî ve içsel mertebeleriyle değil, aynı zamanda tarihî ve toplumsal örnekler üzerinden de işler. Mesnevî, halifelerin, padişahların, hırsızların, âlimlerin ve velîlerin hikâyeleriyle doludur. Bu hikâyeler, Halifelik makamının hem zâhirî (siyasî) hem de bâtınî (manevî) veçhelerini gözler önüne serer.
Mesela, Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Osman (r.a.) kıssalarında, halifelik makamının adalet ve edep ile nasıl taşınması gerektiği anlatılır. Hz. Ömer'in bir hırsıza, "Allah, kulunu ilk suçunda asla rezil etmez, sen daha önce de çalmışsın!" demesi, onun ferasetinin ve ilahi adalet anlayışının bir yansımasıdır. Hz. Osman'ın ise hilafetinin ilk gününde minbere çıkıp, ikindiye kadar tek kelime etmeden sadece durması ve o sükûtun, nice tumturaklı vaazdan daha tesirli olması, "faal imamın, kavval (sözcü) imamdan hayırlı olduğu" dersini verir. Bu, halifeliğin sözle değil, hâl ile icra edildiğinin en güzel misalidir.
"Sizin için faal olan imam, kavval (çok söz söyleyen) olan imamdan hayırlı ve daha iyidir" deyip indi. Doğru buyurdu. Mademki kelamdan (sözden) murat faydadır ve ahlakın değişmesidir, söz beyaneksizin bu faydanın kat kat fazlasını hasıl etmişlerdi...
Bu kıssalar, bize hem siyasî hem de manevî liderlikteki sırları fısıldar. Ancak Mesnevî'nin en can alıcı derslerinden biri, bir mürşidin, bir halifenin vefatından sonra manevî mirasının nasıl devam ettiğidir. Hazret-i Mevlânâ'nın kendi halifesi olan Çelebi Hüsameddin, Mesnevî'nin yazılmasına vesile olan zâttır. O, "yıldızların nuru" olarak anılır ve şerhte onun, Hazret-i Pîr'in halifesi ve zamanın mürşid-i kâmili olduğu açıkça belirtilir.
"Çelebi Hüsameddin hazretlerinin bu yıldızların nuru olduğu" beyan buyrulması, o hazretin insân-ı kâmil bir mürşid ve Hz. Pîr'in halifesi olduklarına işarettir.
Bu, silsilenin, yani manevî soyun devamlılığını gösterir. Fakat asıl büyük sır, bu feyzin sadece yaşayan halifelerle değil, aynı zamanda o mürşidin bıraktığı eserle de devam etmesidir. Mesnevî, sadece bir kitap değil, Hazret-i Pîr'in ruhaniyetinin tecellî ettiği bir feyiz pınarıdır.
Yani ilahi feyzi ister en sonra taayyün (belirginleşme) âleminde ortaya çıkan insân-ı kâmilden gör; ve ister o feyzi bu taayyün âleminden göç etmiş olan kâmillerden gör! Meselâ Cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz, bu âlem-i taayyünde değildirler; fakat onların her zamanda halîfeleri ve kendi nûrlarından ve feyizlerinden parlayan vârisleri vardır. İster bu feyzi bu Mesnevî-i Şerif vâsıtasıyla onlardan al; ister vârisî olan zâtdan al, müsâvîdir.
Bu, inanılmaz bir müjdedir. Mesnevî'yi edebiyle, kalbini açarak okuyan bir sâlik, doğrudan Hazret-i Mevlânâ'nın feyzinden nasiplenir, tıpkı onun yaşayan bir halifesinin dizinin dibinde oturur gibi. Çünkü kitap, kâmilin ruhunun bir tecellîsidir. Okuma eylemi, bir ruhani sohbet haline gelir. Söyleyen, dinleyen ve söylenen söz, sonunda tek bir "cân" olur.
Mesnevî-i Şerîf bu şart dâiresinde mütâlaa olunduğu takdîrde ondaki sözleri söyleyen ve bu sözleri dinleyen ve sözlerin kendisi bu üç nisbet ve mertebe kalkar. Hepsi cân ve ma'nâ olurlar... Zîrâ zevkte ittihad rûhta ittihâdı ve rûhta ittihad dahi Hak'ta ittihâdı mûcibdir. Ve zîrâ rûh Hakk'ın halîfesidir; ve halîfe ise müstahlifin aynıdır.
İşte bu, Halife'nin sırrının en son tecellîsidir. Halife, yani vekil, kendisini vekil edenin "ayn"ı, yani bir bakıma hakikatinin ta kendisidir. Bu birlik zevkine ulaşıldığında, okuyanla yazan arasındaki zaman ve mekân perdeleri kalkar. Mesnevî, Hazret-i Pîr'in hâlâ konuşan, hâlâ irşad eden, hâlâ feyiz dağıtan bir halifesi oluverir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Halife kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 13: "Ba'zan halifeden hükümde bir hâdise muhâlif olan şey zâhir olur. Binâenaleyh onun ictihâddan olduğu tahayyül olunur. Hâlbuki böyle değildir. Ancak bu imâm indinde..."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Halife
Bir kavramı anlamak, onun komşularını tanımaktan geçer. "Halife" dediğimizde, tek başına duran bir kelimeden değil, bir hakikatler manzumesinin merkezindeki bir mücevherden bahsederiz. Bu mücevherin pırıltısı, etrafındaki diğer mücevherlere vurdukça mânâsı daha da aydınlanır.
Her şeyden evvel, Halife denilince akla İnsan gelir. Zira halifelik, insan olmanın özünde saklı bir sırdır, bir potansiyeldir. Cenâb-ı Hakk, diğer mahlûkat arasından insanı seçip bu vazifeyi ona teklif etmiştir. Bu yüzden her insan, bir halife adayı olarak dünyaya gelir. Bu adaylığın ilk ve en kâmil numunesi, atamız Hz. Adem (a.s.)'dir. O, yeryüzünün ilk halifesi, bütün insanlığın bu makama olan istidadının somutlaşmış hâlidir. Meleklere karşı onun ilmiyle üstün kılınması, aslında insanın halifelik sırrının ilim ve irfan ile nasıl açığa çıkacağının ilk dersidir.
Bu ilk dersin bize ulaştığı kaynak ise Bakara Suresi'dir. Cenâb-ı Hakk'ın meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife kılacağım" (Bakara, 30) buyurması, bu makamın ilâhî bir tayin ve irade ile kurulduğunu gösterir. Halifelik, insanın kendi kendine elde ettiği bir paye değil, Hakk'ın insana lütfettiği bir emanettir. Bu emanetin nasıl taşınacağını, bu potansiyelin nasıl fiile döküleceğini gösteren yaşayan örneklere ise İnsan-ı Kamil deriz. Her insan potansiyel olarak halife ise, İnsan-ı Kâmil bu potansiyeli tam mânâsıyla gerçekleştirmiş, Hakk'ın yeryüzündeki gören gözü, işiten kulağı olmuş, O'nun ahlâkıyla ahlâklanmış kimsedir. O, çağının yaşayan halifesidir.
Bu kâmil insanı nasıl buluruz, bu yolda nasıl yürürüz? İşte burada karşımıza Mürşid çıkar. Mürşid, kendisi İnsan-ı Kâmil mertebesine vasıl olmuş ve diğer sâlikleri de bu mertebeye ulaştırma vazifesiyle görevlendirilmiş halifedir. O, sâlikin içindeki halifelik cevherini ortaya çıkaran bir sanatkâr, yolunu şaşırmaması için bir rehberdir. Mürşidin bu yetkisi ve irfanı nereden gelir? Bu sorunun cevabı da Silsile'dir. Silsile, bu halifelik nurunun, bu irfan emanetinin Hz. Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) başlayarak günümüzün mürşidine kadar elden ele, gönülden gönüle kesintisiz bir zincirle aktarılmasıdır. Silsile, halifeliğin kuru bir bilgi değil, yaşayan bir ruh, bir feyz olduğunu ispat eder. Her bir halkası bir İnsan-ı Kâmil olan bu altın zincir, halifeliğin yeryüzündeki devamlılığının teminatıdır. Halife kavramı bu altı direk üzerine kurulmuş bir irfan çadırı gibidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin raflarında duran her bir eser, Halife mücevherine farklı bir açıdan ışık tutar, onun farklı bir yüzünü aydınlatır. Her biri, kendi meşrebinin diliyle aynı hakikati fısıldar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerine kulak verdiğimizde, Halife'nin en çıplak, en tevhîdî ve en "içimizdeki" hâliyle karşılaşırız. O, meseleyi doğrudan doğruya Zât, sıfat, esmâ ve ef'âl mertebeleri üzerinden, bir sâlikin bizzat yaşayacağı tecrübelerle anlatır. Terzibaba'ya göre İnsan, yani potansiyel Halife, Zât-ı Mutlak'ın bilinme arzusunun bir neticesi olarak, kendi hakikatinden tenezzül ederek, yani mertebe mertebe iniş yaparak kesif âlemde görünmesinden ibarettir. İnsan, diğer varlıklar gibi sadece bir veya birkaç ismin tecellisi değil, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan ([câmiiyyet](/wiki/camiiyyet)) ve bu yüzden "âlemin cilalı aynası" olan yegâne varlıktır. Bu yüzden Terzibaba, ikilik kokan "yaratma" kelimesi yerine, tevhîde daha uygun olan, zaten var olan bir hakikatin açığa çıkmasını ifade eden "halk etme" veya Kur'an'daki gibi "kılma" (ca'l) ifadelerini tercih eder. Onun dilinde Halife, uzaklardaki bir makam değil, nefs benliklerinden soyunarak, ef'âl, esmâ ve sıfat perdelerini bir bir kaldırarak her sâlikin ulaşabileceği kendi aslı, kendi hakikatidir.
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine daldığımızda ise, Halife'nin kevnî, yani bütün bir varlık düzeni içindeki yeri ve vazifesi üzerine derin bir hikmetle karşılaşırız. Füsûs, Halife'yi yani İnsan-ı Kamil'i, âlemin varlığının kendisine bağlı olduğu bir "mühür" olarak görür. Nasıl ki mühür, hazine sandığını korur ve onun kime ait olduğunu belirtirse, Halife de ilâhî isimler hazinesini korur ve âlemin Hakk'a aidiyetini tescil eder. Âlem onsuz ayakta duramaz. İbn Arabî, Halife'nin sadece manevî bir rehber değil, aynı zamanda "kılıç sahibi", yani yeryüzünde adalet ve nizamı tesis etme yetkisine sahip bir vekil olabileceğini Hz. Dâvud faslında açıkça belirtir. Ona göre Halife'nin bu makama liyakati, "Allah'ın Âdem'i kendi sûreti üzere halk etmesi" sırrınca, bütün zıtları (celâl-cemâl, zâhir-bâtın) kendi varlığında birleştirmiş olmasından gelir. Füsûs'un dili, Halife'nin vücûdî mertebesini, yani onun varlığının bütün bir kâinat için ne anlama geldiğini anlatan bir anahtar gibidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'ine geldiğimizde ise, bu hikmet ve irfanın aşk dolu bir gönlün dilinden nasıl döküldüğünü görürüz. Mesnevî, Halife'yi soyut bir ilke olarak değil, hikâyelerin, sembollerin ve kıssaların içinde yaşayan, nefes alan bir hakikat olarak sunar. O, çağın Halifesi'ni Kutb'ul-Aktâb (kutupların kutbu) olarak isimlendirir ve onu, bütün feyzin ve mânânın kendisinden âleme dağıldığı bir kalp, bir merkez olarak tasvir eder. İnsanın iç dünyasını bir ülke gibi çizer; bu ülkede ruh Halife, akıl ise onun veziridir. Nefis ise bu Halife'ye isyan eden bir Haman'dır. Hz. Musa ve Firavun kıssası gibi Kur'anî anlatılar, ruhun halifeliği ile nefsin saltanatı arasındaki ezelî mücadeleyi anlatan birer ayna olur. Mevlânâ için Halife, Hakk'ın Kendi güzelliğini seyrettiği "Âdem'in aynası", kâinatın ise o aynadaki "akis" olduğu bir aşk tecellisidir. Mesnevî, Halife hakikatini akla değil, doğrudan doğruya kalbe anlatan bir sevgi mektubudur.
Her üç kaynak da aynı gerçeği söyler: Terzibaba "içinde bul" der, İbn Arabî "âlemdeki yerini bil" der, Mevlânâ ise "ona âşık ol" der. Üçü birleştiğinde, Halife'nin ne olduğu, nerede durduğu ve ona nasıl ulaşılacağı kâmil bir şekilde anlaşılır.
Değerlendirme
Sohbetimizin sonunda, bu uzun yolculuktan heybemizde kalanları bir toparlayalım. Gördük ki, Halifelik ne geçmişte kalmış bir tarihî roldür ne de sadece seçilmiş bazı kimselere verilen bir unvandır. O, her birimizin içinde uyuyan, uyanmayı bekleyen kendi hakikatimizdir; insan olmanın gayesi ve sırrıdır. Bu sırra ermenin yolu, akıl yürütmekten veya kitap karıştırmaktan ziyade, bu sırra ermiş bir Mürşid-i Kâmil'in elinden tutup bir seyr-i sülûk yolculuğuna çıkmaktan geçer.
Bu yolculuğun sonunda varılan yer, vekilin (Halife) Vekîl'den (Hakk) ayrı bir varlığı olmadığını idrak ettiği Tevhid makamıdır. Halife, Hakk'ın âlem aynasında Kendini seyrettiği gözbebeği olur. O vakit anlaşılır ki, Cenâb-ı Hakk'ın "Ben yeryüzünde bir halife kılacağım" muradı, her birimizde tecelli etmek için bekleyen ilâhî bir vaattir. Bu vaade icabet etmek, bu emanete sahip çıkmak, her birimizin en temel vücûdî vazifesidir. Cenâb-ı Hakk, cümlemize bu şuuru yaşamayı nasip eylesin. Amin.