Kelimullah
Hakk’a giden yolda her bir kavram bir menzil, her bir peygamber kıssası ise o menzile varan yolun haritasıdır. Bu haritayı okumasını bilen için Kur’ân-ı Kerîm, kâinat ve insanın kendisi, sırlarla dolu bir hazineye dönüşür. Bu hazinenin en kıymetli mücevherlerinden biri de “Kelimullah” sırrıdır. Bu ifade, ilk bakışta yalnızca Hz. Musa’ya verilmiş bir unvan gibi görünse de, hakikatte Cenâb-ı Hakk’ın kelâm tecellisinin, yani Zât’ından âlemlere doğru uzanan ilâhî hitabın bir mertebesini işaret eder. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bizler, peygamberlerin unvanlarını sadece tarihî birer etiket olarak değil, sâlikin seyr-i sülûkunda tırmandığı tevhid basamaklarının birer adı olarak okuruz. Kelimullah makamı da bu basamaklardan biridir ve bize Hakk ile “konuşmanın”, daha doğrusu O’nu “işitmenin” usûlünü ve edebini öğretir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
“Kelimullah”, Arapça “kelime” ve “Allah” lafızlarının birleşimidir ve en sade hâliyle “Allah’ın konuştuğu kimse” demektir. Bu unvan, Kur’ân-ı Kerîm’in tasdikiyle Hz. Musa’ya verilmiştir. Cenâb-ı Hakk, onunla olan hususi münasebetini şöyle beyan eder:
وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا "Allah Musa'ya gerçekten konuştu (kelime ile kelam etti)"
Bu âyet, bir peygambere atfedilen özel bir tecellinin, yani aracısız ilâhî kelâm tecellisinin en net ifadesidir. Hakk, Musa’sı ile “konuşmuştur”. Bu konuşma, harflerden ve seslerden münezzeh bir konuşmadır; kulun, beşerî idrakinin ötesinde, doğrudan Rabb’inden gelen hitabı işitme hâlidir. Bu seçilmişlik, bir başka âyette daha vurgulanır:
"buyurdu ki, Ey Musa risaletin ve kelamınla seni insanlar arasından seçtim."
Buradaki “kelâmınla seçtim” ifadesi, Kelimullah olmanın sadece bir unvan değil, aynı zamanda bir risalet, bir vazife ve ilâhî bir tercih olduğunu gösterir. Hz. Musa, bu tecelli ile diğer insanlardan ve hatta peygamberlerden ayrılan bir mertebeye yükseltilmiştir.
Fakat irfan yolunda hiçbir şey tek başına ve yalıtılmış değildir. Her hakikat, kendinden öncekine dayanır ve kendinden sonrakine işaret eder. “Kelime” kavramı da peygamberler tarihinde Hz. Musa ile başlamaz. Kökleri, insanlığın babası Hz. Âdem’e kadar uzanır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri, bu silsileyi şöyle açıklar:
ayetinde; “Adem rabbinden bazı kelimeler aldı/belledi (ve onlarla Allah’a yalvardı da o da) onun tevbesini kabul etti.” Daha sonra kelime lafzına “Mertebe-i İbrahimiyet” te görüyoruz. Kur’anı Keriym Bakara 2/124. ayetinde; “Hani İbrahim'i Rabbi birtakım kelimelerle imtihan etmişti, o da onları tamamlamıştı.” Daha sonra kelime lafzını "Musa'ya ait mertebe"de görüyoruz. Bilindiği gibi Musa (a.s.)'ın lakabı "Kelimullah"tır.
“Kelime”, ilâhî bir tâlim ve imtihan aracıdır. Hz. Âdem, unuttuğu hakikati hatırlamak için Rabb’inden “kelimeler” alır. Hz. İbrahim, dostluk (Halîliyyet) makamına erişmek için “kelimelerle” imtihan edilir ve onları tamama erdirir. Hz. Musa ise bu kelimelerin doğrudan muhatabı olma şerefine erer. Her peygamber, kendi mertebesi ve mazhariyeti nispetinde bu ilâhî kelimelerden bir pay almıştır.
Terzibaba geleneği, bu “kelimeler”in Esmâ-i İlâhiyye, yani ilâhî isimler olduğunu öğretir. Kâinattaki her bir varlık, Hakk’ın bir isminin, yani bir “kelimesinin” tecellisidir. Bu sır, Hz. Âdem’in halkında gizlidir: “ve alleme Âdemel- esmâe küllehe” (Bakara, 2/31), yani “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti”. Bu, insanlığa verilen ilk “Cevâmi’ul-kelim” sırrıdır.
“Cevâmi'ul-kelim”, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) verilmiş olan “az sözle çok mânâ ifade etme” hassasıdır. Ancak bu, sadece belâgat ve güzel konuşma sanatı değildir. Terzibaba Necdet Ardıç, bu kavramın bâtınî yönüne şöyle işaret eder:
“Cevâmi’u’l-kelim” kelimelere câmi demektir. Yani diğer ifadeyle “az söz ile çok ma’nâ ifade etmektir.” diye de îzâh edilir. Burada kelîm yani kelimeden maksat, evvela Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının da zuhuru olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Kelâm sıfatının Kemalli zuhuru ki, aslı da O’dur.
Cevâmi’ul-kelim, bütün ilâhî kelimeleri, yani bütün Esmâ ve Sıfat tecellilerini kendi varlığında toplamış olmaktır. Bu mânâda her peygamber, kendi devrinin ve mertebesinin Cevâmi’ul-kelim’idir.
Bu Cevâmiu’l kelimin ilk verilişi “ve alleme Âdemel- esmâe küllehe” (2/31) olaraktır. Kelimelerden maksat isimler, isimlerden maksat da esmâ-i ilâhiyye’dir. Cenâb-ı Hakk’ın isimleridir. Sıfât-î, esmâ-î ve efâl-î isimleridir. İşte insana ilk tâlim edilen, aslında Cenâb-ı Hakk’ın bizâtihi talim ettirdiği esmâ-i ilâhiyye’dir. O günün mertebesi itibariyle “Cevâmiu’l kelîm” Âdem (a.s.) İdi.
Hz. Âdem, beşeriyet mertebesinin; Hz. İbrahim, fiiller mertebesinin; Hz. Musa, isimler mertebesinin; Hz. İsa, sıfatlar mertebesinin; Hz. Muhammed (s.a.v) ise Zât mertebesi de dâhil bütün mertebelerin Câmi’i, yani toplayıcısıdır. Peygamberler arasındaki bu mertebe farkı, onların tevhidin hangi basamağına tekabül ettiklerini de gösterir. Necdet Ardıç Efendi’nin sohbetlerinden damıtılan şu tasnif bu hakikati açıkça ortaya koyar:
"Allah'tan başka fail yoktur" kelimesinin tecellisi, melikiyetin zuhur edici peygamberi olan "Açıkça görünen Melik'ten başka fail yoktur" (fiiller) Halil İbrahim Resulullah İbrahim Halilullah'tır. "Allah'tan başka mevcut yoktur" kelimesinin tecellisi, rububiyetin zuhur edici peygamberi olan "Rab'den başka mevcut yoktur" (isimler) Musa-yı Kelim Resulullah Musa Kelimullah'tır. "Allah'tan başka sıfatlanmış yoktur" kelimesinin tecellisi, rahmaniyetin zuhur edici peygamberi olan "Rahman'dan başka sıfatlanmış yoktur" (sıfat) İsa İbn Meryem Resulullah İsa Ruhullah'tır. "Allah'tan başka ilah yoktur" kelimesinin tecellisi, uluh’iyyet zuhur edici peygamberi “la ma’bude illâ allah” vahid’iyyet Muhammed Habibullah SAV (zat) kelimesi tecellisidir.
- Hz. İbrahim Halilullah: Tevhid-i Ef’âl makamıdır. Fiillerin tek Fâil’inin Hakk olduğunu idrak etme mertebesidir. Zikri, “Lâ fâile illâllah”tır. Melikiyet tecellisidir.
- Hz. Musa Kelimullah: Tevhid-i Esmâ makamıdır. Bütün varlığın (mevcudâtın) Hakk’ın isimlerinin birer tecellisi olduğunu ve hakikî Vücûd’un sadece Hakk’a ait olduğunu anlama mertebesidir. Zikri, “Lâ mevcûde illâllah”tır. Rububiyet (terbiye edicilik) tecellisidir. Kelimullah olması, bu isimler âleminin sırlarına vâkıf kılınmasıdır.
- Hz. İsa Ruhullah: Tevhid-i Sıfât makamıdır. Bütün sıfatların (hayat, ilim, irade, kudret vb.) asıl sahibinin Hakk olduğunu, mahlûkattaki sıfatların ise O’nun sıfatlarının birer gölgesi olduğunu bilme mertebesidir. Zikri, “Lâ mevsûfe illâllah”tır. Rahmaniyet tecellisidir.
- Hz. Muhammed Habibullah (s.a.v.): Tevhid-i Zât makamıdır. Her şeyin O’ndan, O’nunla ve O’na döndüğünü, O’ndan başka bir varlık olmadığını en kâmil seviyede idrak etme mertebesidir. Bu, Vâhidiyyet (isim ve sıfatların göründüğü birlik) ve Ahadiyet (her türlü çokluktan münezzeh mutlak teklik) sırlarını cem eden en üst makamdır. Zikri, “Lâ ilâhe illâllah”tır. Ulûhiyyet tecellisidir.
Kelimullah Hz. Musa, bu ilâhî mimaride, Esmâ mertebesinin sultanıdır. O’nun Tur Dağı’ndaki tecrübesi, Rububiyet sırrının, yani Rab isminin tecellisinin en şiddetli yaşandığı yerdir. O, Hakk’ın kelâmını isimler perdesinden işitmiştir. Bu, bir eksiklik ya da kusur değil; bilakis, insanlığın şuurunun Hakîkat-i Muhammedî programı dâhilinde tedricen, yani adım adım yükselişinin bir durağıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendi’nin ifade ettiği gibi, bu peygamberler, “Cenâb-ı Allah’a doğru olan seyrimizdeki menzillere ulaşabilmemiz için mola verilen kervansarayları oluşturmuşlardır.” Hz. Musa Kelimullah’ın kervansarayı, Tevhid-i Esmâ kervansarayıdır. Bu menzile uğramadan, bu kelimelerin sırrına ermeden daha ileri makamlara yol bulunmaz.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kelimullah: Aslı ve Mertebesi
Hz. Musa’nın makamı, bir "duyuş" makamıdır, bir "görüş" makamı değildir. Bu, en temel ayrımdır. O mübarek peygamber, Tur Dağı'nda ilahi bir ateşe, bir tecellîye şahit olduğunda, kalbindeki iştiyakla "Rabbim, bana kendini göster!" diye niyaz etmişti. Gelen cevap, bu makamın bütün sırrını içinde saklar: "Len terânî" - "Sen beni göremezsin." Bu bir ret değil, bir had bildirmedir. Bir mertebe tarifidir. Cenâb-ı Hakk, sanki şöyle buyurmaktadır: "Ey Musa! Bulunduğun bu menzil, duyuş menzilidir. Kelâm tecellîsinin, ilahi hitabın sana aracısız ulaştığı yerdir. Görme, müşahede ise başka bir mertebenin, Habibim Muhammed'in mertebesinin sırrıdır."
Bu yüzden Hz. Musa'nın unvanı Kelimullah, yani Allah ile konuşandır. Bu, onun makamının eksik olduğu anlamına gelmez; bilakis, o mertebenin kemâlinin bu olduğunu gösterir. Her peygamber, ilahi hakikatler ağacından insanlığa farklı bir meyve sunmak için gelmiştir. Kelimullah makamı, varlığın ardındaki Mutlak Vücûd'u, O'nun her türlü mahlûkiyetten münezzeh oluşunu, yani tenzih hakikatini idrak etme makamıdır.
Kelimullah: Duyuş Mertebesi ve Tenzihin Sırrı
Kelimullah makamının esası "işitmek"tir. Bu işitme, bildiğimiz baş kulağıyla olmaz. O, kalbin kulağıyladır; ruhun, ilahi hitaba açılmasıyladır. Efendi Baba, bu inceliği şöyle izah eder:
Yani tek istikametten geliyor ise İlâhî vahy, İlâhî varidat kişinin bütün mevcudatıyla birlikte geliyor. İşte Mûsâ (a.s.) böyle bir yakınlığı idrak ettiği zaman “yarab bana kendini göster” diye niyaz ediyordu. O arada Cenâb-ı Hakk buyuruyorki “len terâni” (7/143) ya mûsâ sen beni açık ve seçik olarak göremezsin, neden göremezsin çünkü burası duyuş mertebesidir. Görüş ve müşahede mertebesi değildir. İşte o güne kadar Mûsâ (a.s.) mertebesine-süresine gelmiş olan insanlar ancak duyuş mertebesine ulaştılar kelimullah lâfzını da buradan alıyorlar. Duyuş mertebesini ve tenzih mertebesini yaşadıklarından. Yani İlâhi varlığı ötelere yücelere atmak, buna tenzih deniyor.
Musevî mertebe, Hakk'ı âlemlerden, her türlü şekil ve suretten tenzih etme, O'nu "ötelere, yücelere atma" hâlidir. Sâlik bu mertebede, Hakk'ın hiçbir şeye benzemediğini, akılla, hayalle idrak edilemeyeceğini derinden hisseder. Bu öyle bir hâldir ki, her şeyden yüz çevirip sadece O'na yönelir. Bu yönelişin en saf hâli, O'nun Kelâm'ını duymaktır. "Len terânî" hitabı, bu tenzih idrakini perçinler. Çünkü "görmek", bir şekilde görülen ile gören arasında bir benzerlik, bir ilişki kurmayı gerektirir. Bu ise teşbih, yani benzetme alanına girer ki, bu da İsevî mertebenin sırrıdır. Kelimullah makamı ise saf tenzih üzeredir; bu yüzden tecellîsi kelâm iledir, rü'yet (görme) ile değil.
Nitekim bir başka sohbetinde Efendi Hazretleri, bu mertebeler arası farkı daha da netleştirir:
Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’ liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi” “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir.
Kelimullah makamı, Habibullah makamına giden yolda mübarek bir duraktır. Biri "kelîm" (konuşan) olmayı, diğeri "habîb" (sevilen) olmayı ve "müşahede"yi (görmeyi) esas alır. Biri tenzihin zirvesi, diğeri tenzih ile teşbihin [cem olduğu](/wiki/Cem makamı) Muhammedî mîzandır.
Tur'daki Tecellî: Nübüvvetin Başlangıcı ve İsmin Zuhûru
Her ilahi ismin ve hakikatin âlemde bir zuhûr anı vardır. Kelimullah isminin tecellîsi de, Hz. Musa'nın Medyen'den Mısır'a dönerken Tur Dağı'nın eteklerinde bir ateş görmesiyle başlamıştır. O ateş, bildiğimiz bir ateş değildi. O, ilahi bir tecellînin perdesiydi. Hz. Musa o ateşe yaklaştığında, bir ağaçtan gelen bir ses duydu: "Ey Musa! Şüphesiz ben, ben Allah'ım, âlemlerin Rabbi!" Bu an, sadece Hz. Musa'nın nübüvvetinin başladığı an değil, aynı zamanda "Kelimullah" hakikatinin de kevnî planda ilk kez ete kemiğe büründüğü andır.
Efendi Baba, muhtelif surelerin tefsirinde bu hadiseye tekrar tekrar döner ve her defasında aynı noktayı vurgular:
İşte bu hâdise Mûsâ (a.s.) ma nübüvvetinin ilk verildiği devredir, çünkü İlâh-î hakikat ile Hakk’tan bizâtihi kendisine ilk nida geldi. ilk “Mûsâ kelimullah” lâfzı da burada başlıyor. Bir bakıma Mısırdan dönüşte Tevrat’ı şerifi alırken C. Hakk’la konuşması “Mûsâ kelimullah” olmasını hazırlıyor. Ama burası başlangıcı “nûdiye” seslenildi. “ en burike” Mübareklendin diye seslenildi.
İlahi isimler ve makamlar, peygamberlerin hayatında dahi bir süreçle, bir hazırlıkla ortaya çıkar. Tur'daki o ilk nida, daha sonra Tevrat'ı alırken yaşanacak olan o kırk günlük mükâlemenin (konuşmanın) tohumudur. O ağaçtan gelen ses, Hz. Musa'nın varlığını ilahi Kelâm'a bir alıcı kılmıştır. O "mübarek kılınma", sadece o mekânın değil, bizzat Hz. Musa'nın zatının ilahi Kelâm'ı taşıyacak bir vasfa büründürülmesidir.
Bu kıssa, seyr-i sülûktaki sâlik için de bir yol haritasıdır. Her sâlikin bir "Tur Dağı" vardır. Dünyevî meşgalelerden, aileden, alışkanlıklardan sıyrılıp hakikat yolculuğuna çıktığı bir an... Uzakta bir "ateş" görür; bir mürşidin sohbeti, bir ilahi tecellînin parıltısı, kalbe düşen bir aşk kıvılcımı... O ateşe yaklaştığında, kendi varlık ağacının derinliklerinden gelen bir nida duyar. O nida, onu kendi hakikatine çağırır. O an, sâlikin manevi doğumunun, kendi içindeki "Musa"nın nübüvvetinin başladığı andır. O da artık Kelâm'ı duymaya namzettir.
Peygamberler Zincirinde Kelimelerin Tedrîcî Açılımı
Cenâb-ı Hakk'ın hakikatleri, âleme bir defada değil, tedrîcen, yani zamanla ve sırayla açılmıştır. Her peygamber, bu ilahi açılımın bir merhalesini temsil eder ve o mertebeye has isimlerle anılır. Hz. Âdem'e bütün isimler (esmâ) öğretilmişti, ama bu, bir liste halinde, icmâlen (özet olarak) bir bilmeydi. O isimlerin mânâlarının ve faaliyetlerinin tafsilatı, yani tek tek açılıp yaşanması, sonraki peygamberlere bırakılmıştı.
Terzibaba, bu sırrı şöyle ifade eder:
Eğer tüm mevzular hepsi Âdem (a.s.)'da ortaya çıkmış olsaydı O'ndan sonraki Peygamberlere gerek kalmazdı. Ancak o ilk peygamberde bütün bu hususiyetlerin olması lâzım ki, bunlar her mertebede bir başka kişide zuhura gelsin. İşte o zuhura gelen peygamberler hazeratı da o mertebeyi ortaya çıkarmak ve onu icad etmekle görevlendirildiler ve o isimle geldiler. Onun için İbrâhim halilullahtır. Bu isimler onlara boşuna konmuş değildir. Mûsâ kelimullah, İsâ kelimetullah.
Kelimullah makamını bu büyük zincir içinde görmek gerekir. Hz. Âdem'de potansiyel olarak var olan "Kelâm" hakikati, Hz. Musa'da fiiliyata geçmiş, onunla "konuşan" bir vasıf olarak zuhur etmiştir. Hz. İbrahim, Hakk'ın dostluğunu (Halilullah) temsil ederken, Hz. Musa, O'nunla aracısız konuşmayı (Kelimullah) temsil etmiştir. Hz. İsa ise bizzat o Kelâm'ın tecessüm etmiş hâli, yani Kelimetullah (Allah'ın kelimesi) olmuştur. Bu silsile, bütün kelimeleri, yani bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan Cevâmi'ul-kelim olan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle ermiştir.
Bu hakikat, İnsân-ı Kâmil kavramıyla da doğrudan bağlantılıdır. Kâmil İnsan, bütün ilahi isimlerin zuhur yeridir. Ancak her peygamber, kendi devrinin ve mertebesinin Kâmil İnsanı'dır.
İnsân-ı Kâmil’in en kâmillisi Kemâllisi peygamberimizdir, İnsân-ı kâmil de sadece O’dur. O’nun dışındakilere de kâmil insân diye teleffuz etmemiz gerekmektedir. ... İşte burada bahsedilen İnsân-ı Kâmil, Hud’iyet mertebesi itibariyle Kâmil insândır.
Aynı şekilde, Hz. Musa da Musevîyet mertebesi itibariyle Kâmil İnsan'dır ve bu mertebenin zirvesi, Kelimullah sırrına mazhar olmaktır. Bu, isimlerin tedrîcî zuhûru usûlünün en güzel örneklerinden biridir.
Kelâmın Kökü ve Meyveleri: Şecereten Tayyibeten Sırrı
Kur'ân-ı Kerîm, bize "şecereten tayyibeten", yani "güzel bir ağaç" misali verir. Bu ağacın kökü sabittir, dalı ise semâdadır. Bu ağaç, Hakikat-i Muhammediyye'dir. Kökü, Ulûhiyet âleminde, Zât-ı Mutlak'tadır. Dalları ve meyveleri ise bütün varlık âlemine yayılmıştır. Her bir ilahi isim, her bir peygamber, her bir hakikat, o ağacın bir dalı veya meyvesidir.
Efendi Baba bu misali şöyle şerh eder:
“Şecereten tayyibeten” (14/24) ise. “Görmedin mi ki: Allah Teâlâ nasıl bîr misâl getirmiştir, bir temiz kelimeyi ki, kökü sâbit ve dalı semâda olan hoş bir ağaç gibidir.” Temiz kelime; hayal ve vehimden arındırılmış Hakk’ın kelâmıdır ki, 0’da Kur’ân’dır. Ve O’nu bizlere açıklayan Hakikat-i Muhammediyye’nin nokta zuhuru olan Hz. Muhammed’dir ki, kendisi “cevâmiül kelîm” dir.
Hz. Musa'nın Tur'da sesini duyduğu ağaç da bu hakikat ağacının bir tecellîsidir. O ağaçtan gelen kelâm, "temiz kelime"dir; yani beşerî hayal ve vehimden arınmış, saf ilahi hakikattir. Kelimullah olmak, o ağaçtan gelen sesi, o saf kelâmı duyabilmektir. Kur'an, o ağacın en kâmil meyvesidir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise o ağacın hem kökü, hem gövdesi, hem de bütün meyvelerini kendinde toplayan özüdür. Bu yüzden O, "Cevâmi'ul-kelim"dir. Hz. Musa ise o ağacın görkemli bir dalından uzatılan "Kelâm" meyvesini alan ve insanlığa sunandır. Her kelime, o ağacın bir parçasıdır ve hepsi aynı kökten beslenir.
Seyr-i Sülûktaki Yeri: "Lâ Mevcûde İllâllah" Makamı
Efendi Baba, bu konuda bize çok net bir harita çizer. Kelimullah makamı, tevhid mertebelerinden birine karşılık gelir ve bu mertebenin zikri, yani kelimesi "Lâ mevcûde illâllah"tır.
Âlemi: Âlem-i melekût (âlem-i ervah, âlem-i hayal). Peygamberi: Hz. Musa (a.s.). Lâkabı: Kelîmullah. Kelimesi: Lâ mevcûde illâllah (mevcud olan ancak Allah’dır.) Seyri: Seyri ilâllah (Allah’a seyir). ... Kişide varlığın ve fiillerin kaynağının esmâ âlemi olduğu bilinci yerleşince, bu yaşam kişiyi tenzihi bir yaşama doğru götürür. Gerçek tenzihi (noksan sıfatlardan arındırma) bu mertebeye ulaşan kimseler yapabilir. Taklidî tenzihten, tahkîki tenzihe ancak bu mertebenin ilmi ve anlayışı ile geçmek mümkündür.
Sâlik, yolun başında "Lâ fâile illâllah" (Allah'tan başka fiil işleyen yoktur) diyerek bütün fiilleri Hakk'a teslim eder. Bu, Tevhid-i Ef'al mertebesidir. Yoluna devam ettikçe anlar ki, sadece fiiller değil, o fiillerin kaynağı olan bütün varlıklar, bütün mevcudat da aslında hakikî bir vücûda sahip değildir. Hakikî Mevcud, yalnızca Allah'tır. Bu idrakin kapısını açan zikir, Lâ mevcûde illâllah'tır.
Sâlik bu zikre devam ettikçe, kâinatta gördüğü her şey gözünde silinmeye, bir serap gibi görünmeye başlar. Varlıkların kendi başına bir "var"lığı olmadığını, onların ancak Hakk'ın Esmâ'sının birer tecellîsi, birer gölgesi olduğunu anlar. Bu, müthiş bir tenzih hâlidir. Kendi varlığı da dahil olmak üzere her şeyi "yok"lar ve sadece Hakk'ı "var"lar. Bu hâl yaşanırken, sâlikin kalbine gelen ilhamlar, mânâlar, o "duyuş" hâlidir. Bu, sâlikin kendi Musevîyet mertebesidir. Artık o, eşyanın dilinden değil, doğrudan Hakk'tan duymaya başlar. Bu seyrin adı seyri ilâllah, yani Allah'a doğru yolculuktur. Kul, kendi izafî varlığından sıyrılıp Mutlak Varlığa doğru yürümektedir.
Kelimullah makamı, bu kutlu yolculukta, varlıkların perdesinin aralanıp ardındaki tek Mevcud'un sesinin duyulmaya başlandığı mübarek bir menzildir.
Terzibaba Geleneğinde Kelimullah'in Yaşanması
İrfan, sadece bilmekle değil, olmakla kemâle erer. Kitaplardaki harfler, satırlardaki ilim, sâlikin kendi vücut ikliminde yeşermedikçe, o ilim bir kuru bilgiden, bir nakilden ibaret kalır. Kelimullah makamının, yani Hz. Musa’ya bahşedilen o muazzam tecellinin, bizlerin, bu yolun yolcularının hayatında nasıl yaşanacağını, seyr-i sülûkumuzda nasıl bir menzil ve hâl olacağını Terzibaba Efendimiz’in irfan pınarından içerek anlamaya çalışalım.
Peygamber kıssaları, geçmişte yaşanmış ve bitmiş masallar değildir. Her bir kıssa, insan-ı kâmil olmaya talip her bir sâlikin kendi iç âleminde tecrübe etmesi gereken birer mânevî mertebenin, birer hâlin haritasıdır. Tûr Dağı, uzakta bir coğrafya değil, sâlikin kalbinin ta kendisidir. Yanan ağaç, bir bitki değil, ilahi aşk ile tutuşan gönüldür. Ve o ağaçtan gelen nida, mürşidin dilinden yahut kendi vicdanının derinliğinden Hakk’ın sana seslenişidir.
Kıssadan Hiss-i Vücûdîye: Musa'nın Yolculuğu Sâlikin Seyridir
Yolun başında olan sâlik, kıssaları dinlerken onları tarihî birer vakıa olarak görür. Lakin seyr-i sülûkta biraz mesafe kat eden anlar ki, asıl Tûr yolculuğu kendi içinde başlamıştır. Asıl mesele, dışarıdaki bir ağaçtan ses duymak değil, kendi varlık ağacından Hakk’ın nidasını işitecek hâle gelmektir. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açar:
Her birerlerimizde bu hâdisenin oluşması bu hakikâtlerin idrâk edilmesine bağlıdır, tabî ki Mûsâ (a.s.) gibi bize de ağaçtan bir nida gelecek değildir ancak kendi bireysel hakikâtimizde bunun açılması gerekmektedir. Mübarek yerdeki ağaçtan murat âlem ağacıdır. Cenâb-ı Hakk (c.c) âlemin her bir yerinden bizlere seslenebilir, tabî herkese kendi bulunduğu mertebesinden seslenir, Mûsâ (a.s.)’a seslendiği mertebede “kelimullah” mertebesidir.
"Kendi bireysel hakikatimizde bunun açılması," sâlikin kendi vücûd iklimini, kendi varlığını bir laboratuvar gibi görmesi demektir. O "mübarek yerdeki ağaç," senin kendi varlığındır. O varlık ağacının kökleri Ahadiyyet toprağında, dalları ise kesret âlemindedir. O ağaçtan gelen ses, Hakk'ın Nefes-i Rahmânî ile sana olan hitabıdır. Ama bu hitabı duyabilmek için kulağın temiz, kalbin arınmış olması gerekir. Tıpkı radyonun doğru nisbete ayarlanması gibi, sâlik de kendi varlığını ilahi kelâmın nisbetine ayarlamalıdır.
Bu ayarlama, gönül âlemini yakan bir ateşle olur. Hz. Musa uzakta bir ateş gördü ve ona doğru yürüdü. Sâlik de kendi içinde bir arayış ateşini, bir ilahi aşk ve iştiyak ateşini hissettiğinde, Tûr’a doğru yola çıkmış demektir. Terzibaba Hazretleri bu durumu, "Ağaç hükmünde olan bireysel varlığımızdan Cenâb-ı Hakk (c.c) bize seslenmekte ve bu ağacın yandığı yer ise gönül âleminin ışımasıdır," diyerek izah eder. Gönül âlemi yanmaya, ışımaya başladığında, sâlik artık dışarıda değil, içeride aramaya başlar. O zaman, Musa’nın (a.s.) yaşadığı hâl, sâlikin kendi hâli olur. Bu, bir şiirde ifade edildiği gibi, o sırrı kendi nefsinde çözmektir:
Mûsâ (a.s.) ile Tûr’u Sinâ da bir gün, Kelimullah lâfzını aldık o gün, Bu işler oldu, sanırım hemen dün, Çözdüm Mûsâ’ nın (a.s.) sırrını çözdüm.
Hakikat tecelli ettiğinde, zaman ortadan kalkar. Binlerce yıl önce yaşanmış bir hadise, senin için "hemen dün" olmuş gibi taze ve canlı bir tecrübeye dönüşür. Kelimullah makamını yaşamak, Musa’nın sırrını kendi vücudunda çözmek, onun Tûr’daki tecrübesini kendi gönül dağında anbean yaşamaktır.
Mertebelerde Takılıp Kalmamak: Geçişin ve İlerlemenin Edebi
Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, duraklardan ve menzillerden oluşan bir seyahattir. Her peygamber, bu seyahatteki bir ana menzili, bir makamı temsil eder. Sâlik, Âdem’in (a.s.) sâfiyetinden başlar, İbrahim’in (a.s.) dostluğundan (hillet) geçer, Musa’nın (a.s.) kelâmını duyar, İsa’nın (a.s.) ruhaniyetine erer ve nihayet Muhammedî hakikate vasıl olmaya çalışır. Bu yolculuktaki en büyük tehlikelerden biri, bir menzili nihai hedef sanıp orada konaklamaya kalkmaktır. Terzibaba Hazretleri bu hususta bizleri şiddetle uyarır:
Geçiş. Eğer bu geçişler olmasa bir yerlerde takılıp kalmaktayız, o zamanda orada hep dönmekte aynı şeyi yapmaktayız. Ve biz kendimizi ehl-i tarik zannetmekteyiz. Geçiş olmadığı için orada kalınmış oluyor. İşte bu peygamberan hazeratının her birisi bir geçiştir, bir mertebedir.
Sâlik, yolculuğunun bir durağında, diyelim ki Tevhid-i Ef'âl mertebesinde, her fiilin failinin Hakk olduğunu idrak edip büyük bir zevk yaşar. Bu, İbrahimî mertebedir. Eğer bu zevke takılıp kalırsa, "Ben oldum, ben erdim," derse, olduğu yerde dönmeye başlar. Kendini ehl-i tarîk zanneder ama aslında bir mertebenin mahpusu olmuştur. Halbuki yol devam etmektedir. İbrahimî hubbiyetten (sevgi), Mûsevî kelâma "geçiş" yapmak gerekir. Bu geçiş, Tevhid-i Ef'âl'den Tevhid-i Esmâ mertebesine yükselmektir.
Terzibaba Hazretleri bu mertebeler arası geçişi şöyle sıralar:
İşte bir sâlik, seyr-i sülûkunda ki, burası “Tevhid-i ef’âl” mertebesidir, buraya geldiğinde kendi bünyesinde bu hâlin taşıyıcısı olur... Daha sonra “Tevhid-i esmâ” mertebesinde Mûseviyyetin “İsr” hakikati yaşanmaya başlar... Bu mertebede Mûsâ (a.s.) “hubbiyyet”i (20/39) “Ve üzerine tarafımdan bir muhabbet bıraktım” hükmü ile, Hakikat-i Muhammediyyenin bu mertebe de, Mûsâ (a.s.) ismi ile faaliyete başlamasıdır. Lâkabı “kelimullah”tır...
Her mertebe, bir sonraki için bir basamaktır. İbrahim'in (a.s.) Halilullah (Allah'ın dostu) olması, fiillerin ardındaki Fail'i görmesidir. Musa'nın (a.s.) Kelimullah (Allah ile konuşan) olması ise, o Fail'in şimdi isimleri ve sıfatları ile konuştuğunu, kelâmını işitmektir. Sâlik de kendi yolculuğunda önce fiillerin birliğini idrak eder, sonra bu fiilleri zuhura çıkaran isimlerin birliğine geçer. Bu geçiş anında, sâlik kendi çapında bir "Musa" olur ve Kelimullah sırrından kendi hissesini alır. Ama orada da durmaz. Zira Mûsevî mertebeden sonra Îsevî Rûh makamı, ondan sonra da tüm mertebeleri cem eden Muhammedî makam vardır. Yolculuk, tek bir hakikatin farklı yüzlerini, farklı mertebelerde idrak ederek ilerlemektir. Her mertebede "Peygamberim o devrede o mertebenin peygamberidir" sırrınca o peygamberin ahlakıyla ahlaklanmak, ama asla "Ben bu makamın sahibiyim" demeden bir sonraki menzile iştiyak duymak, yolun edebidir.
Mürşid'in Kelâmı ve Sâlikin Zikri: Cevâmi'ul-kelim ve Lâ Fâile İllâllah
Sâlike yol gösteren iki temel rehberi vardır: Biri zahirdeki mürşid-i kâmil, diğeri ise bâtınındaki zikirdir. Kelimullah sırrının yaşanmasında bu ikisinin de payı büyüktür.
Mürşid-i kâmil, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) varisidir. Efendimiz'e lütfedilen en büyük mucizelerden biri, Cevâmi'ul-kelim sırrıdır; yani az sözle çok mânâ ifade etme sanatıdır. Mürşid-i kâmil de bu sırdan nasiplenmiştir. Onun bir sözü, bir nazarı, bir sükûtu dahi müridin kilitli kalmış kapılarını açmaya yeter. Terzibaba Hazretleri’nin kendi mürşidi Efendi Baba’yı anlatırken kullandığı ifadeler, bu hakikati ortaya koyar:
Böylece, Efendimiz için lütfedilen “ Cevâmi’ü’l Kelîm ”, yani ( Cemi’ül Kelîm ) ( az söz ile çok şey anlatma ) hakîkati yerini bulmuştur.
Mürşidin ağzından çıkan kelime, sıradan bir kelime değildir. O kelime, müridin ihtiyacına göre şekillenmiş, onun idrak seviyesine göre ayarlanmış ilahi bir ilhamın taşıyıcısıdır. Bazen tek bir cümle, "Doğdular, yaşadılar, öldürdüler, öldüler" gibi basit görünen bir ifade, içinde bütün bir insan-ı kâmil olma seyrini barındırır. Sâlik, mürşidinin bu "cem'ül kelim" olan sohbetini can kulağıyla dinlediğinde, aslında dolaylı yoldan bir "kelâm" tecellisine mazhar olur. Bu, Kelimullah makamına hazırlıktır.
İkinci rehber ise zikirdir. Zikir, sadece dili meşgul eden bir tekrar değil, bir hâli davet eden, bir makamın kapısını çalan mânevî bir anahtardır. Her tevhid mertebesinin kendine has bir zikri, bir kelimesi vardır. Bu kelimeler, o mertebenin şifresidir. Terzibaba İrfan Mektebi usûlünce, Tevhid-i Ef’âl mertebesinin idrakini kolaylaştıran zikirlerden biri de şudur:
(100) adet bu mertebenin kelimesi olan (lâ fâile illâllah) ilâve edilecek...
Lâ fâile illâllah (Allah'tan başka fiil sahibi yoktur) zikri, sâliki İbrahimî makamın hâline hazırlar. Bu zikri yapa yapa, sâlikin kalbinde fiillerin çokluğu silinir, her eylemin ardındaki tek Fail olan Hakk'ı müşahede etmeye başlar. Bu mertebe aşıldıktan sonra gelinen Tevhid-i Esmâ makamının peygamberi Hz. Musa, lakabı ise Kelimullah'tır. Bu makamın idraki ise "Lâ mevcude illâllah" (Allah'tan başka mevcut yoktur) kelimesiyle perçinlenir. Sâlik, bu zikirlerle, bu mânevî egzersizlerle, kendi varlık ağacını sular, onu ilahi kelâmı alacak şekilde besler ve büyütür. Zikir, sâlikin Hakk'a olan duası, Hakk'ın sâlike kelâm ile cevap vermesi için bir davetiyedir.
Gücü Kullanma Ehliyeti: Kelâm'ın Sorumluluğu
Kelimullah sırrına ermek, ilahi kelâmı işitme şerefine ulaşmak, büyük bir lütuf olduğu kadar, büyük bir sorumluluktur da. Güç, ehil olmayanın elinde felakete dönüşebilir. Mânevî güç de böyledir. İsm-i A'zam'ı öğrenen ama onu kullanma ehliyetine sahip olmayan birinin, dirilttiği aslan tarafından parçalanması hikayesi, bu hakikatin en çarpıcı misalidir. Terzibaba Hazretleri bu konuda bizleri şöyle uyarır:
İşte, gücü ehil olmayana vermek o güce haksızlık olur, çünkü yersiz yere kullanılmış olur. Güç rahmet için kullanılması gereken bir âlet iken, beşer, gücü zahmet için kullanmaktadır ya’n�� başkalarına zarar vermek için kullanmaktadır.
Kelimullah olmak, ilahi kelâmı duymak, sâlike bir güç verir. Bu, sözünün tesirli olması, duasının kabul olması gibi bir güçtür. Lakin bu güç, nefsin eline verilirse, Firavun'un asası gibi yılana dönüşür ve sahibini de etrafındakileri de sokar. Hz. Musa'nın asası ise, Hakk'ın emriyle yılana dönüşüp sihirbazların yılanlarını yutmuştur. Aradaki fark, ehliyettir, niyettir, teslimiyettir. Biri nefsin emrinde, diğeri Hakk'ın emrindedir.
Bu yüzden tasavvuf yolu, sadece güç kazanma yolu değil, o gücü adaletle, dengeyle ve hikmetle kullanma ehliyetini kazanma yoludur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu dengenin zirvesidir. O, bütün ilahi isimlerin tecelligâhı olduğu halde, son derece tabii, beşerî vasıflarını kaybetmeden yaşamıştır. Çünkü O, "bütün esmâ-i ilâhiyyeyi faaliyete geçirmektir ki, bu da kendi kendimize yapacağımız en büyük rahmettir" sırrına ermiş, her ismi yerli yerince kullanma sanatını göstermiştir.
Kelimullah makamını yaşamak, Tûr Dağı'nda inzivaya çekilmek demek değildir. Bilakis, hayatın tam içinde, kendi varlık ağacımızdan yükselen ilahi nidayı duyacak bir kalp temizliğine ulaşmaktır. Bu, mürşidin "Cevâmi'ul-kelim" olan sohbetine kulak vermekle, zikrin kanatlarıyla mertebeler arasında "geçiş" yapmakla, ama en önemlisi, elde edilen her türlü mânevî gücü ve bilgiyi, nefsin oyuncağı değil, Hakk'ın hizmetkârı kılacak bir edep ve ehliyetle kuşanmakla mümkündür.
Füsûsu'l-Hikem'de Kelimullah
Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin hikmet denizinde "Kelime"nin sırrına, hususan "Kelimullah" makamına dair inciler bulunur. Bu bahis, varlığın dokusunu, peygamberlerin mertebelerini ve Hakk ile kul arasındaki en mahrem alışverişi anlamanın anahtarını sunar.
Varlık, bütünüyle Hakk'ın "Kelimeleri"nden ibarettir. Gördüğün, duyduğun, bildiğin ve bilmediğin her ne varsa, Zât-ı Mutlak'ın Kün ("Ol!") emrinin bir tecellîsidir. Bu "Kün!" emri, ilâhî bir kelimedir. Dolayısıyla, bu emirden zuhûra gelen her bir mevcûd, Hakk'ın bir kelimesidir. Terzibaba Efendimiz'in Füsûs şerhinde bu temel şöyle konulur:
Zîrâ mevcudatın tümü Allah'ın kelimeleridir ki, asla bitmek ve tükenmek bilmez. Çünkü o mevcudattan her birisi "Kün!" emrinden zahir olmuştur. "Kün!" ise Allah'ın kelimeleridir. Bu kelime amir hükmünde olan kelimedir, “İkra” da öyledir, diğer kelimeler memur hükmündedir.
Kâinât, Hakk'ın bitip tükenmeyen kelimelerinin yazıldığı bir kitap gibidir. Kehf Suresi'ndeki o muazzam âyet bu hakikati haykırır: Denizler mürekkep olsa, bir o kadarı da eklense, Rabb'inin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi. Her bir zerre, her bir insan, her bir olay, Hakk'ın bir kelimesidir. "Kün!" emri, kudret sıfatının bir tecellîsi olarak emreden, âmir bir kelimedir. Ondan sudûr eden bütün varlıklar ise emre uyan, memur kelimelerdir.
Bu umûmî hakikat içinde, peygamberler en âlâ, en fasih, en câmi' kelimeler olarak zuhûr ederler. Her biri, ilâhî Kelâm sıfatının bir başka vechesini, bir başka mertebesini temsil eder. İbn Arabî hikmeti, peygamberler arasında "kelime" kavramı üzerinden mânevî bir mertebe silsilesi kurar. Bu silsile, bir aşağılama veya üstünlük davası değil, her bir nebinin ilâhî hakikatten hangi pencereden baktığını ve bize hangi sırrı getirdiğini anlama usûlüdür.
Bu sıralamada Hz. Musa, Hz. İsa ve Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) arasındaki fark pek incedir:
- Hz. Musa (a.s.), Kelimullah'tır: Allah'ın kelâmını işiten, O'nunla vasıtasız konuşma şerefine eren zâttır. Onun makamı, ilâhî kelâmın "duyuş" ve "işitme" yoluyla tecellî ettiği yerdir.
- Hz. İsa (a.s.), Kelimetullah'tır: Allah'ın kelimesinin kendisi olan, o kelimenin bizzat tecessüm etmiş, varlık bulmuş hâlidir. O, ilâhî nefhanın bir kelime olarak insan suretinde zuhûrudur.
- Hz. Muhammed (s.a.v.), Kelamullah'tır: Bütün kelimelerin kendisinde toplandığı, kelâmın bizzat sahibi, kaynağıdır. O, Cevâmi'ul-kelim (kelimeleri toplayan) sırrına mazhar olduğu için, hem söyleyenin hem dinleyenin bir olduğu Cem makamı'nın sahibidir.
Terzibaba Efendimiz, bu ince ayrımı bir sohbetinde izah eder:
Musa kelimullah, İsa kelimetullah, Muhammed kelamullah bütün kelimeleri toplayandır.
Bu, bir mertebeden diğerine geçiştir. Musevî mertebede "duyuş" vardır. İsevî mertebede bu duyuş, "müşâhedeye," yani kelimenin bizzat kendisi olmaya dönüşür. Muhammedî mertebede ise artık duyan-duyulan, söyleyen-dinleyen ikiliği ortadan kalkar; kelâmın kendisi, sahibi olur. Bu, "Semi'allahu limen hamideh" (Allah, kendisine hamd edeni işitti) sırrının en kâmil manada yaşandığı makamdır. O makamda kul, kendi beşeriyetinden sıyrılıp ilâhî hakikatlerin mazharı olduğunda, artık söyleyen de dinleyen de Hakk olur.
Hz. Musa'nın bu unvanı alması, Tûr Dağı'ndaki o meşhur hadise ile sabittir. Cenâb-ı Hakk, ona aracısız bir şekilde hitap etmiştir. Bu, nübüvvet tarihinde eşi olmayan bir seçiliştir (ıstıfâ).
قَالَ يَا مُوسَى اِنِّى اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِى وَبِكَلَامِى فَخُذْ مَااَتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ “Ya Musa”, bi zatihi burada kendinden sesleniyor, aracısız sesleniyor... “Ya Musa muhakkak ki ben seni seçtim, insanların üzerine seni seçtim, benim risaletim ile seçtim, kelamımla seçtim, (ondan evvel hiçbir peygamber “Kelimullah” ismini almadı.) bunları tut bunları sana verdim kuvvetle tut, yani bunların sahibi ol, bunlar sende tecellide ve zuhurda olsun.”
Bu âyet, Kelimullah makamının temelini teşkil eder. Hitap doğrudan doğruyadır. "Yâ Mûsâ!" nidası, arada Cebrail gibi bir melek vasıtası olmaksızın, bizzat Hakk'ın Zât'ından gelen bir sestir. Bu, ilâhî Kelâm sıfatının, kulun işitme kabiliyetinde doğrudan tecellî etmesidir. Diğer peygamberlere vahiy melek aracılığıyla gelirken, Hz. Musa bu hususiyette onlardan ayrılır. Bu yüzden o, "Kelimullah"tır.
Bu sır, sadece peygamberler tarihine ait bir hatıra değildir. Aynı zamanda seyr-i sülûk eden sâlikin de geçmesi gereken bir mertebedir. Ef'âl âleminden sıfatlar âlemine yükselen bir derviş, seyrinde öyle bir noktaya gelir ki, ilâhî hitabı duymaya başlar. Bu, elbette Hz. Musa'nınki gibi bir hitap değildir; fakat sâlik, kendi Rabb-i Hâss'ının sesini, ilhamını, kalbine gelen vâridâtı duymaya başlar. Bu, Musevî meşrebin bir tecellîsidir. Terzibaba Efendimiz'in işaret ettiği gibi, peygamberlerin yolculuğu, sâlikin de mânevî yolculuğunun bir haritasıdır:
Hullet giymeden, elbise giymeden geçiyor. Sonra bu elbiseyi giydikten sonra “kelimullah” kelamdan geçiyor, yani Museviyet mertebesinden geçiyor, O’nun kelamını duymaktan geçiyor. Daha sonra “Ruhullah” olmak gerekiyor. Yani “İseviyet” mertebesinden geçiyor. Daha sonra da “Habibullah” Allah’ın Habibliğinden geçiyor.
Yolculuk, İbrahim (a.s.) makamı olan Halilullah'ta (Allah'ın dostu) dostluk elbisesini giymekle başlar. Ardından Musevîyet mertebesinde Hakk'ın kelâmını duymak, yani Kelimullah sırrına ermek gelir. Sonra İsevîyet mertebesinde o kelâm ile dirilmek, yani Ruhullah olmak; en nihayetinde de Muhammedî mertebede O'nun sevgilisi, Habibullah olmak vardır. Her bir peygamber, sülûk yolundaki bir menzili, bir makamı aydınlatır.
Hz. İsa'nın "Kelimetullah" olması, Hristiyan dünyasının anladığı gibi, beşerî bir "oğul" olma hâli değildir. Şeyh-i Ekber ve onun izindeki arifler, bu ifadenin bâtınî manasına işaret ederler. Hz. İsa, babasız zuhûr etmiştir; o, doğrudan doğruya ilâhî "Kün!" emrinin, yani bir kelimenin tecessüm etmiş hâlidir. Bu yüzden ona indirilen kitap da yazılı bir metin değil, bizzat kendisidir.
Kitapta kelimeden başka bir şey olmadığından o halde İsa’nın (a.s.) mübarek vücudları İncil’in ta kendisidir. Yani İncil eşittir İsa, İsa eşittir İncil çünkü metin diye yazılı bir kitap değildir... Kur’an-ı Kerim’in “İncil” diye bahsettiği İsa’nın (a.s.) “Kelimetullah” ifadesiyle kendisidir.
Onun varlığı, yaşayan, konuşan, mucizeler gösteren bir İncil'dir. Bu sebeple yeryüzünde Hz. İsa'ya ait yazılı, kâğıda dökülmüş (kaydî) bir İncil yoktur. İncil, kelâmî idi, yani İsa'nın (a.s.) kendisiydi. Yuhanna İncili'ndeki "Başlangıçta Kelam vardı. Kelam Allah'la birlikteydi ve Kelam Allah'tı" gibi ifadeler, bu hakikate bir parça dokunur gibi olsa da, işin aslını tam olarak kavrayamaz. Terzibaba Efendimiz bu durumu şöyle özetler:
Yuhanna’nın İncilinde biraz biraz bir şeyler var orada da kelime kargaşası vardır, “Kelam vardı, kelam Allah’tı kelam Allah’ın yanındaydı” diyor ki o cümle kuruluşu da karma karışıktır, yalnız İsa “Kelimullah” diyor ya kelam dediği odur, İsa kelimullah, Allah’ın kelimesi diyor ya, kelam vardı, kelam Allah’ın yanındaydı, diyor. Yani Hakkın kelamıydı ama kelam mertebesine kadar çıkabiliyor sadece uluhiyet mertebesine çıkamıyor.
Yani, Yuhanna İncili, hakikatin bir ucundan tutmuş, İsa'nın (a.s.) ilâhî bir kelime olduğunu sezmiştir. Fakat bu sezgi, onu sadece Sıfat mertebesine kadar çıkarabilmiş, işin Ulûhiyet ve Zât mertebesini idrak edememiştir. Beşerî anlayışa dökülünce de "baba-oğul" gibi teşbihlerde boğulup kalmıştır. Kur'ân-ı Azîmüşşân, bu düğümü çözen, her peygamberin hakikatini en doğru yerine koyan Furkan'dır. O, Hz. İsa'nın hakikatine en yüksek pencereden, Muhammedî nazardan bakar ve onu olması gerektiği gibi anlatır.
Her bir peygamberin faslında, o peygamberin mazhar olduğu ilâhî ismin ve temsil ettiği mânevî mertebenin sırları açılır. İbrahim (a.s.) "Halil"dir, çünkü varlığında ilâhî sıfatları cem etmiş ve Hakk'ın varlığında kendi varlığını eritmiş, O'na dost olmuştur. Musa (a.s.) "Kelim"dir, çünkü kelâm sıfatının tecellîsine vasıtasız mazhar olmuştur. İsa (a.s.) "Kelime" ve "Ruh"tur, çünkü ilâhî nefhanın bir kelime olarak can bulmuş hâlidir. Ve Efendimiz (s.a.v.) "Habib"dir, çünkü O, Zât'ın sevgilisidir ve bütün isimlerin, sıfatların ve kelimelerin kendisinde toplandığı İnsân-ı Kâmil'dir.
Bu mertebeleri bilmek, sâlike yolunu gösterir. Sâlik bilir ki, bu yolda önce nefsini saflaştırıp "Safiullah" (Hz. Âdem) sırrına erecek, sonra nefs tufanından kurtulup "Neciullah" (Hz. Nuh) olacak, sonra Hakk'a dost olup "Halilullah" (Hz. İbrahim) makamına adım atacak, sonra O'nun kelâmını duymaya başlayıp "Kelimullah" (Hz. Musa) meşrebini tadacak, sonra o kelâmla dirilip "Ruhullah" (Hz. İsa) hâlini yaşayacak ve nihayetinde bütün bu mertebeleri kendinde toplayan "Habibullah" (Hz. Muhammed) sevgisine ve ahlâkına bürünecektir.
Yol uzun, menziller yücedir. Fakat her bir kelime, her bir peygamber, bu yolda bize birer kandil, birer rehberdir. Yeter ki biz, Mesnevî'nin dediği gibi "Bişnev!" yani "Dinle!" emrine kulak verelim. Zira bütün bu kelimelerin, kelâmların müşterisi kulaktır. Kalp kulağını açan, Kelimullah'ın sırrından da, Kelimetullah'ın hakikatinden de, Kelamullah'ın enginliğinden de payını alır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hakk yolunun yolcusu, hakikatin kapısını çalan her sâlik, bir vakit gelir, öyle bir eşiğe dayanır ki, orada akıl susar, fikir durur. Bu eşik, zıtların birleştiği, ikiliklerin eridiği, çokluğun tek bir kaynaktan fışkırdığının ayan beyan görüldüğü yerdir. Bu makama arifler, Cem makamı demişlerdir. Kelâmın, kelimelerin ve onlara yüklenen mânâların sırrına ermek de bu makamın idrakinden geçer. Zira her kelime, kendi zıddını içinde taşır. Güzellik çirkinlikten, nur zulmetten, varlık yokluktan ayrı düşünülemez. Onlar, aynı hakikatin iki farklı yüzü, aynı denizin iki farklı dalgasıdır.
Bu öyle bir sırdır ki, gündelik hayatta bile tecellîlerini görürüz de farkına varmayız. Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin hikmet pınarından beslenenler, bu tecellîleri okumayı öğrenirler. Mevlânâ hazretleri de Mesnevî’sinde bu sırrı dillendirir:
Bu düşmanlık ve sevgi, tanışıklıktan kopar. Ve hastalık, sağlık latîf gıdadandır.
Hiç tanımadığımız birine ne sevgi besleyebiliriz ne de düşmanlık. Her iki duygu da "tanışıklık" dediğimiz tek bir kökten doğar. Aynı şekilde, en lezzetli, en latîf gıda, bedene şifa da olabilir, ölçüsü kaçırıldığında veya bünyeye uymadığında hastalık da. Şifa ile hastalık, aynı lokmanın içinde gizlidir. Bu, âlemlerin işleyişinin temel bir usûlüdür. Cenâb-ı Hakk, bir şeyden onun zıddını zuhûra getirir ki, fâil-i mutlakın yalnızca kendisi olduğu bilinsin. Sebeplerin ve zıtlıkların ardındaki Bir'i gören, Tevhid denizine bir kulaç daha atmış olur.
Velhâsıl bir şeyden böyle zıddının husûlü çoktur.
Bu hakikati anlamayanlar, zıtların çatışmasında kaybolur gider. Biri diğerine tercih eder, birini över, diğerini yerer. Hâlbuki arif, bilir ki övdüğü de yerdiği de aynı elden çıkmıştır. O, celâl tecellîsinde de cemâl tecellîsinde de aynı güzelliği, aynı kudreti seyreder. Bu idrak, sâliki tenzih ve teşbih arasında ince bir mîzanda tutar.
Tenzih, Hakk'ı her türlü eksiklikten, mahlûkiyete ait sıfatlardan uzak tutmaktır. "O, hiçbir şeye benzemez" demektir. Teşbih ise, Hakk'ın tecellîlerini bütün varlıkta, bütün kevnî işleyişte görmektir. "Her nereye dönseniz, Allah'ın vechi oradadır" ayetinin sırrına mazhar olmaktır. Bu iki kanattan biri eksik olursa, sâlikin uçuşu mümkün olmaz. Sadece tenzihte kalan, Hakk'ı o kadar uzağa koyar ki, O'nunla bir irtibatı kalmaz; kupkuru bir soyutlamaya düşer. Sadece teşbihte kalan ise, tecellîyi tecellî edenden ayıramaz, her gördüğünü Hakk zannetme tehlikesine, şirke düşer.
Hz. İsa (a.s) kıssası ve ona dair söylenenler, bu hassas dengenin en mühim imtihanlarından biridir. Terzibaba Efendimiz'in sohbetleri bu noktada önümüzü aydınlatır:
Yani o mertebesi itibariyle öyledir. İsa’nın (a.s.) en büyük özelliği; Zat’i tevhid ilminin üç defa bir mahalde çıkmasıdır. Yani Allah’ın oğlu gibi söylenen sözler de gerçeği itibariyle hakikati itibariyle gerçeklik vardır. Yalnız biz onu baba, oğul hükmüyle beşeri manada anlaşıldığından burada tehlike meydana geliyor. Yani İsa (a.s.) hakikatini anlayamama tehlikesi ortaya geliyor.
Buradaki hikmeti iyi anlamak gerek. "Allah'ın oğlu" ifadesi, beşerî bir baba-oğul ilişkisi gibi anlaşıldığında, en büyük tehlike olan şirk kapısını aralar. Bu, teşbihin tenzihsiz bırakıldığı, mânânın surete kurban edildiği yerdir. Fakat "hakikati itibariyle gerçeklik vardır" sözü ise, işin bâtınına, irfan mertebesine işaret eder. Hz. İsa, babasız zuhûruyla, doğrudan "Kün!" (Ol!) kelimesinin bir tecellîsi, Nefes-i Rahmânî'den üflenen bir ruhtur. Bu mânâda, beşerî bir aracı olmaksızın doğrudan Hakk'a bağlılığını ifade etmek için o mertebede böyle bir dil kullanılmıştır. Lâkin o mertebenin dilini, daha aşağı mertebelerin aklıyla yorumlamaya kalkmak, hakikati tahrif etmektir. Kur'an-ı Azimüşşan'ın "kuşbaşı bakışı" işte bu yüzden rahmettir. O, hem Hz. İsa'nın bu müstesna konumunu tasdik eder hem de beşerî yorumların getirdiği tehlikelere karşı bizi uyararak tenzih-teşbih mîzanını kurar.
Bu zıtların birliği ve karşılıklı akış, sadece varlıkta değil, halk (yaratılmış) ile Hakk arasındaki ilişkide de kendini gösterir. Bu ilişki tek yönlü bir ferman değil, karşılıklı bir muhabbet akışıdır. Salavat-ı şerife bunun en güzel misallerindendir.
اِنَّ اللَّهَ وَمَلۤئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَاۤ اَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا 33/56 bizlere de ikaz edilen evvela müezzin halktan Hakk’a bunu ilan etmektedir, müezzinlik mertebesinde halktan Hakk’a imam efendi de hutbenin sonlarında Hakk’tan halka bunu ilan etmektedir. Bakın iki mertebeden oluşmakta, bizlere bildirmekte...
Müezzin, halkın içinden biri olarak, halkın lisanıyla Hakk'a yönelir. Bu, aşağıdan yukarıya, halktan Hakk'a bir yöneliştir. İmam ise, minberde Hakk'ın kelâmını tebliğ eden bir makamda, yukarıdan aşağıya, Hakk'tan halka hitap eder. Aynı hakikat, iki zıt yönden tecellî eder. Hakk, habibine salât eder; melekler salât eder ve müminlere de salât etmelerini emreder. Bu, ilahi sevginin ve rahmetin, hem Zât'tan âlemlere aktığını, hem de âlemlerin bu sevgiye bir ayna gibi mukabele ettiğini gösterir. Varlığın kendisi, Hakk'ın A'yân-ı Sâbite'de (sabit hakikatler) kendine olan sevgisinin bir yansımasıdır. O sevgi olmasa, hiçbir şey zuhûra gelmezdi. Sâlikin duası, zikri, salavatı da bu kevnî muhabbet akışına katılma gayretidir.
Sâlikin kalbinde bu zıtlıklar, yolun en çetin ama en bereketli menzilinde birleşir. Sâlik, seyr-i sülûkunda nice hâller yaşar. Bazen lütuf ve rahmet tecellîleriyle kalbi genişler, bazen kahır ve celâl tecellîleriyle daralır. Bazen hidayet nuruyla yolunu görür, bazen kendi acziyetinin ve hiçliğinin karanlığında kaybolduğunu zanneder. Eğer bu zıtlıkların aynı kaynaktan geldiğini idrak edemezse, hâlden hâle savrulur, birini tutup diğerini atmaya çalışır. Hâlbuki marifet, her ikisini de Hakk'tan bilip rıza ile karşılamaktır.
Bu idrakin yolu tevazudan ve "bilmezlikten" geçer. Tıpkı Hz. Musa gibi. O, bir Kelimullah, Allah ile konuşma şerefine ermiş bir ulu'l-azm peygamberdir. Ama o bile, hikmet talep ederken kendini bir "acemi" yerine koyar.
O Kelîmullah, nâ-vâkıf olanları bu sırdan alîm kılmak için, fâide taleb eden a'cemî oldu. Ondan dolayı biz de kendimizi a'cemî kılalım. Onun cevabını bîgâne gibi önümüze getirelim.
Hz. Musa, elbette o sırları bilme istidadına sahipti. Lakin o, ümmetine ve sonraki nesillere bir usûl, bir edeb öğretmek için sorar. Bildiğini dahi, bilmeyenlerin istifadesi için yeniden sorar. Bu, "ben biliyorum" kibrini kırıp, "Rabbim, ilmimi artır" niyazına sığınmaktır. Sâlik de böyledir. Kendi aklına, bilgisine, tecrübesine güvenerek yola devam edemez. Her an, her nefes, kendini bir "acemi" gibi görüp, hakikatin pınarından yeni bir şey öğrenme iştiyakıyla dolu olmalıdır. Bazen bir mürşidin sordurduğu bir soru, cemaatin içindeki herkesin kalbinde farklı bir kapıyı açar. Soran bilir de sorar; maksat, o sualin cevabıyla gönülleri sulamaktır.
Bu hâl, sâlikin kalbini zıtların çarpıştığı bir savaş alanı olmaktan çıkarıp, onların barıştığı bir sulh meydanına, bir Cem makamı'na dönüştürür. O vakit anlar ki, hidayet de dalalet de ilimden zuhûr eder; tıpkı acı ve tatlı meyvenin aynı yağmur suyuyla beslenmesi gibi.
İşte bu da ilimden münbais hidâyettir. Ve dalâl ve hüdânın ilimden husulü, acı ve tatlının yağmurdan zuhuruna mümasildir yani benzerdir.
Bu, Cenâb-ı Hakk'ın adaletine aykırı değildir. Bu, O'nun hikmetinin ve tek fâil oluşunun en büyük delilidir. O, dilediğine hidayet eder, dilediğini dalalette bırakır. Ama bu, rastgele bir seçim değildir. Herkes, kendi istidadının, kabının ve yönelişinin neticesini bulur. Aynı yağmur suyu, gül fidanında gül, diken fidanında diken olur. Su aynı sudur, ama kabiliyetler farklıdır. Sâlikin vazifesi, kendi gönül toprağını dikenlerden temizleyip, ilahi rahmet yağmuruna gül bitirecek bir istidat kazandırmaktır.
Kelimullah makamının derinliklerine inmek, sadece kelimeleri duymak değil, kelimelerin içindeki zıtlıkları, o zıtlıkların ardındaki birliği ve o birliğin sahibi olan Tek'i idrak etmektir. Bu idrak, sâliki hem halktan Hakk'a hem Hakk'tan halka olan çift yönlü akışın bir parçası yapar. Onu, Hz. İsa'nın sırrındaki tenzih-teşbih mîzanını kurmaya, Hz. Musa'nın tevazusuyla kendini daima bir "acemi" bilmeye ve nihayetinde kalbini, celâl ile cemâlin, hidayet ile dalaletin, sevgi ile nefretin aynı kaynaktan geldiği idrakinin tecellî ettiği bir Arafat dağına çevirmeye davet eder. O zaman insan, sadece duyan değil, duyduğunun mânâsına eren bir "kelim" olur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kelimullah
Büyükler, en yüce hakikatleri kuru bilgiler yığını olarak değil, gönle işleyen birer kıssa, birer temsil ile anlattılar. Onların sohbeti, aklı ikna etmekten ziyade ruhu doyurmak içindir. Hz. Mevlânâ da, Mesnevî-i Şerîf okyanusunda, bizlere Kelimullah makamının sırlarını kuru bir tarifle değil, Hz. Musa’nın (a.s.) şahsında yaşanan ve her sâlik için dersler barındıran canlı tablolarla sunar.
Mesnevî’de Kelimullah, sadece Tûr Dağı’nda Hakk ile konuşan tarihsel bir peygamberin adı değildir. O, her birimizin kendi içsel Tûr’unda, kendi varlık dağında tecrübe etmesi gereken bir makamın, bir ahlâkın ve bir iştiyakın adıdır. Hz. Pîr, bu yüce makamı anlatırken onu iki temel eksene oturtur: Bir yanda, kulun kendi acziyetini idrak ederek ulaştığı tevazu ve mânevî kardeşlik ahlâkı; diğer yanda ise daha kâmil bir mertebeye duyulan, suretten manaya geçme arzusu.
Günah İşlenmemiş Bir Ağız: Tevazu ve İhvan Ahlâkı
Hz. Mevlânâ, Kelimullah makamının en temel derslerinden birini, Hakk ile kul arasındaki o samimi ve nazlı konuşmanın içine yerleştirilmiş bir sır ile açar. Cenâb-ı Hakk, kendisiyle konuşma şerefine ermiş en yakınlarından olan Hz. Musa’ya öyle bir talepte bulunur ki, bu talep ilk bakışta imkânsız görünür. Bu imkânsızlık içinde ise, yolun en temel edeplerinden biri gizlidir.
Duâda latîf nefesi olmayanların ihvân-ı safadan duâ istemesi lâzım geldiğini beyân için Hak Teâlâ Mûsâ (a.s.)a buyurdu ki: "Ey kelîmim olan Mûsâ, duâda hâcet istediğin vakit, günâh etmemiş olduğun bir ağız ile bana ilticâ et!" Mûsâ (a.s.) dahi dedi ki: "Yâ Rabbe'l-âlemîn, benim öyle günah etmemiş olan ağzım yoktur." Hak Teâlâ cevâben buyurdu ki: "Beni başkasının ağzından çağır!"
Cenâb-ı Hakk, Kelimullah’ı olan Musa’sından “günah işlemediği bir ağızla” dua etmesini istiyor. Hz. Musa gibi bir ulü’l-azm peygamberin bile “Benim öyle bir ağzım yok” diye aczini itiraf ettiği bu istekte nasıl bir hikmet olabilir? Bu, tenzih ile teşbihin Cem makamında buluştuğu bir tecellidir. Hakk, hem kuluna çok yakındır, onunla bir peygamberi aracılığıyla en samimi dilde konuşur (teşbih); hem de O’na yakarışın mutlak bir saflık, mutlak bir arılık gerektirdiğini hatırlatır (tenzih).
Bu isteğin cevabında gizlenen öğreti ise şudur: “Beni başkasının ağzından çağır!” Bu emir, tasavvuf yolunun temel direklerinden olan ihvan (mânevî kardeşlik) ahlâkını ve tevazuyu işaret eder. Sâlik, yolda tek başına yürümediğini, kendi nefsine baktığında günah ve kusurdan başka bir şey göremese bile, yanında “ihvân-ı safâ” yani arınmış, temiz kalpli kardeşleri olduğunu bilmelidir. Senin için günah işlememiş ağız, işte o kardeşinin ağzıdır.
"Ey Musa, sen başkasının ağzından günah işlemediğin için, o başkası senin için bana hayır ile dua ederse ve senin adına benden özür dilerse ve gece gündüz ibadetlerinde seni anar ve dua ederse, senin hakkında günah işlememiş bir ağız ile bana dua edilmiş olur.
Başkasının ağzı, seninle ilgili bir günah işlememiştir. O ağızdan senin için çıkan bir dua, senin kendi ağzından çıkan ve belki de binbir nefsanî kirle kirlenmiş duadan daha saf, daha latif olabilir. Bu, kişinin kendi ibadetine, kendi zikrine güvenme tehlikesine karşı bir uyarıdır. “Ben” diyenin yolda kaldığı, “biz” diyenin menzile ulaştığı bir edep dersidir. Kardeşinden dua istemek bir zillet değil, kendi aczini bilmenin getirdiği bir izzettir. Kardeşine dua etmek ise, onun şahsında Hakk’ın bir emanetini görmenin ve o emanete hizmet etmenin bir şerefidir. Böylece dua, ferdî bir yakarış olmaktan çıkıp, bir cemaatin, bir vücudun ortak nefesi haline gelir.
Zikrin Temizliği ve Nefsin Tasfiyesi
Başkasının ağzına sığınmak bir yol ise, kendi ağzını temizlemek de bir yoldur.
Yahut kendi ağzını temizle; git kendi ruhunu hızlı ve çevik yap! "Yâhut kalbini sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizle ki, nefsin ve ağzın temiz olsun; ve ruhunu mâsivâ-yı Hak bağlarından çözüp serî' ve çevik yap."
Burada “ağzı temizlemek”ten kasıt, onu suyla çalkalamak değildir. Bu, kalbi temizlemektir. Çünkü ağız, kalpte olanın tercümanıdır. Kalp, nefsanî sıfatların, dünya sevgisinin, kibir ve hasedin kiriyle doluysa, o ağızdan çıkan dua da bu kirleri taşır. O halde çözüm, ağzı değil, kaynağını, yani kalbi temizlemektir. Kalbin temizlik malzemesi ise zikirdir:
Zikr-i Hak pâktir, temizlik eriştiği vakit, murdar yükünü bağlar dışarıya çıkar.
Zikr-i Hak (Hakk’ı anmak), kendi özü itibarıyla pâktır. O, bir temizlik maddesi gibidir. Kirli bir mahalle girdiğinde orayı temizler. Zikir kalbe girdiğinde, mâsivâ, yani Hakk’tan gayrı ne varsa, onları bir “murdar yük” gibi görür, bohçasını bağlar ve orayı terk eder. Kalp zikirle yıkandıkça, ruh mâsivâ bağlarından kurtulup “hızlı ve çevik” hale geldikçe, o zaman o ağız, “günah işlenmemiş bir ağız” hükmüne geçer. Çünkü artık konuşan, kişinin nefsaniyeti değil, kalbine yerleşen zikrin nurudur. Bu mertebede kulun duası, kendi şahsî isteği olmaktan çıkar, Hakk’ın kendi katına yükseltmek istediği bir kelâm haline gelir.
Bu iki yol, yani ihvandan dua istemek ile zikirle kendini temizlemek, birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Sâlik, hem tevazu ile kardeşinin duasına sığınacak kadar alçakgönüllü olmalı, hem de kendi kalbini temizlemek için zikre sarılacak kadar gayretli olmalıdır.
Suret Âleminden Mana Âlemine: Musa’nın Ahmedî Devrine İştiyakı
Hz. Mevlânâ, Kelimullah makamını sadece bir ahlak dersi olarak değil, aynı zamanda ruhani mertebeler arasındaki bir seyahat olarak da resmeder. Hz. Musa, ulaştığı onca makama, Tûr’da Hakk ile aracısız konuşma şerefine rağmen, gönlünde daha ötesine, daha kâmil bir tecelliye karşı bir özlem taşır. Bu özlem, Ahmedî devrine, yani Hakîkat-ı Muhammediyye’nin sırrına duyulan iştiyaktır.
Senin devrindir; çünkü Musa-yı Kelîm daima senin bu devrinden arzu ederdi. Evet, senin devrindir! Zîrâ Kelîmullâh olan Hz. Mûsâ (a.s.) dâimâ senin bu devrinin feyzinden isterdi ki, o feyz dahi rü'yettir. Bu sebeble رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرُ إِلَيْكَ (A'râf, 7/143) ya'ni "Yâ Rab, bana görün; sana nazar edeyim!" dedi.
Kelimullah makamı, “kelâm” yani işitme tecellisinin zirvesidir. Lakin bu makamın sahibi, “görme”, yani rü’yet tecellisine iştiyak duymaktadır. Hz. Musa’nın Tûr’daki “Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım!” yakarışı, Mesnevî’nin dilinde, kendi mertebesinin ötesindeki Ahmedî feyzine, yani Zâtî tecellînin en kâmil mazharı olan Muhammedî nura bir özlem olarak yorumlanır.
Çünkü Musa senin devrinin güzelliğini gördü ki, onda tecellî sabahı zâhir oldu.
Hz. Musa, keşif yoluyla o devrin, o hakikatin revnakını, parlaklığını görmüştür. O devirde, sadece kelâm değil, isimlerin, sıfatların ve bizzat Zât’ın tecellîlerinin sabahı aydınlanmaktadır. Bu iştiyak üzerine, Cenâb-ı Hakk’tan gelen hitap, hem teselli edici hem de yol göstericidir:
Ey Kelîm, sen bu devir içinde o devrdensin; ayak çek, zîrâ bu kilim uzundur!
Buradaki “kilim” teşbihi manidardır. Kilim, zaman ve mekânın, kevn ve fesad âleminin, yani içinde yaşadığımız şu suretler dünyasının dokusudur. Hz. Musa’ya deniliyor ki: “Ey Musa, sen suret olarak kendi zamanının, kendi şeriatının kilimi üzerindesin. Fakat mana olarak, hakikat olarak zaten o arzuladığın Ahmedî devrinin içindesin. O devir, bütün devirleri kuşatan bir hakikattir. Öyleyse suret ayağını bu arayıştan çek, çünkü o kilimin yeryüzünde tam olarak dokunup serilmesi için zaman uzundur. Sen manada zaten oradasın.”
Bu, tasavvufun en derin hakikatlerinden biridir:
İşte bu girişten anlaşılır ki, Mûsâ devri dahi mana âleminde Ahmedî devrinde dahildir. Fakat o devrin suret âleminde zuhurundan dışarıdadır.
Bütün peygamberlerin hakikatleri, feyizleri ve şeriatları, özünde tek bir kaynaktan, Hakîkat-ı Muhammediyye’den zuhur eder. Bu hakikat, bütün hakikatleri kapsayan “Hakîkatü’l-Hakāyık”tır. Dolayısıyla Hz. Musa’nın yolculuğu, sadece Mısır’dan çıkıp Tûr’a gitmesi değildir. Onun asıl yolculuğu, Kelimullah makamının suretinden, Ahmedî hakikatinin kuşatıcı manasına doğru olan iştiyak dolu seyahatidir. Bu, her sâlikin de yolculuğudur: Kendi cüz’î hakikatinden, o küllî hakikate doğru bitmeyen bir özlemle yola devam etmek… Nitekim Hz. Musa’nın Mecma’al-Bahreyn’e (iki denizin birleştiği yere) varana dek durmayacağını beyanı ve bu yolun “hukub” yani asırlar süren bir yol olarak anlatılması da bu uzun ve meşakkatli mânevî arayışın bir sembolüdür.
Hz. Mevlânâ’nın dilinde Kelimullah, hem tevazu ve kardeşlik ahlâkının dersidir, hem de suret âleminde kalmayıp mana âlemine kanat açma iştiyakının adıdır. O, hem kendi aczini bilip kardeşinin duasına sığınan bir dervişin alçakgönüllülüğü, hem de kendi mertebesiyle yetinmeyip daha kâmil olanı arzulayan bir ârifin himmetidir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Kelimullah kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Ahmed Avni Konuk):
- Cilt 3: Mûsâ ile tecellînin sabâhı.
- Cilt 5: Allah'ın kelîmi hitâbı ve duânın latîf nefesi.
- Cilt 6: Mûsâ'nın ağaç sırrı ve cennet ulûhiyet ağacı bahsi.
- Cilt 8: Mûsâ'nın asâsı.
- Nûr Sûresi şerhindeki asâ-yılan tahkîki.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kelimullah
Bu irfan mektebinde hiçbir kavram tek başına durmaz; her biri, hakikatin farklı bir yüzünü gösteren birer ayna gibi, diğerleriyle sırlı bir bağ içindedir. Kelimullah sırrını anlamak için komşu menzillere de bir göz atmak gerekir.
-
Vahiy: İlâhî hakikatlerin peygamberlerin kalbine indirilmesinin genel adıdır. Vahiy, bazen bir melek aracılığıyla, bazen sâdık rüyalarla, bazen de doğrudan kalbe ilham şeklinde tecellî eder. Kelimullah makamı ise, bu yollar içinde, Hakk'ın Kelâm sıfatının bir peygamberle perdesiz, aracısız konuşması olarak en hususi ve en doğrudan tecellîlerinden biridir. Vahiy bir umman ise, Kelimullah o ummandan lütfedilmiş dupduru bir pınardır.
-
Hz. Musa (a.s.): Bu makamın sahibi ve insanlık âlemindeki en kâmil mazharıdır. "Kelimullah" unvanı, onun Tûr Dağı'ndaki ilâhî kelâma muhatap oluşuyla ayrılmaz bir bütün hâline gelmiş, onun nübüvvetinin alamet-i farikası olmuştur. Bu unvan, sadece bir isim değil, Hz. Musa'nın vücûdunun ve seyrinin dayandığı temel hakikattir. Diğer bir deyişle, Hz. Musa denince akla Kelimullah, Kelimullah denince de akla Hz. Musa gelir.
-
Halilullah: Cenâb-ı Hakk'ın "dost" edindiği Hz. İbrahim'in (a.s.) makamıdır. Bu iki unvan, peygamberlerin ilâhî isimlerden farklı tecellîlere nasıl mazhar olduğunu gösteren iki büyük işarettir. Kelimullah makamı, Hakk'ın Kelâm sıfatının ve Rubûbiyet tecellîsinin bir yansıması iken, Halilullah makamı, Zâtî muhabbetin ve tam bir teslimiyetle dostluğa kabul edilişin sırrını taşır. Biri "konuşma" ve "işitme" üzerinden, diğeri "sevgi" ve "dostluk" üzerinden Hakk'a açılan iki ayrı, ama aynı derecede şerefli kapıdır.
-
Ruhullah: Hz. İsa'nın (a.s.) unvanıdır ve onun, Hakk'ın "Ruh"undan bir tecellî ile, ilâhî bir "nefes" ile varlık bulmasına işaret eder. Kelimullah ve Ruhullah arasındaki bağ, kelâmın farklı mertebelerdeki zuhûrunu anlamak için elzemdir. Kelimullah olan Hz. Musa, ilâhî kelâmı "işiten" ve onunla muhatap olandır. "Kelimetullah" da denilen Ruhullah ise, o "Kün!" (Ol!) emrinin, o ilâhî kelimenin bizzat kendisinin beşeriyet âlemindeki bir mazharıdır. Biri kelâma muhataplığın, diğeri ise o kelimenin varlık âlemindeki canlı bir sureti olmanın sırrını taşır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Kelimullah kavramı, irfan kütüphanemizin üç temel direği olan eserlerde, farklı derinliklerde ve farklı vecheleriyle ele alınır. Her bir kaynak, bu yüce makamı kendi usûlünce aydınlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve şerhleri, Kelimullah makamını tarihî bir hadise olmaktan çıkarıp sâlikin seyr-i sülûkunda tecrübe edeceği canlı bir hâl ve menzil olarak önümüze koyar. Efendi Baba, "len terânî" (Beni asla göremezsin) hitabından hareketle bu makamın bir "görüş" değil, bir "duyuş" ve işitme makamı olduğunu vurgular. Hz. Musa'nın Tûr'daki tecrübesi, sâlikin kendi Tûr'unda, yani kalbinde yaşayacağı bir dönüşümün misalidir. Terzibaba'nın dilinde Kelimullah, kökü ulûhiyette sabit, dalları ise peygamberler ve velîler eliyle âlemlere uzanan "şecereten tayyibeten" (güzel bir ağaç) gibidir. Bu ağacın meyveleri olan ilâhî hakikatler, zaman içinde, her peygamberin istidadına göre tedricen zuhûra çıkmıştır. Bu makamın geçilmesi gereken bir durak olduğu, sâlikin Musavî tecellîde takılıp kalmayıp Muhammedî tevhîde yürümesi gerektiği dersi verilir.
İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, meseleye vücûdî bir zaviyeden bakar ve hikmetin kapılarını aralar. Şeyh-i Ekber'e göre, var olan her şey Hakk'ın "Kün!" kelimesinin bir tecellîsidir; dolayısıyla bütün mevcudat, "ilahî kelimeler"den ibarettir. Bu bakış açısıyla peygamberler arasında bir mertebe farkı ortaya koyar: Hz. Musa kelâmı işiten olarak "Kelimullah", Hz. İsa kelimenin kendisi olarak "Kelimetullah", Hz. Muhammed (s.a.v) ise bütün kelimeleri kendinde toplayan "Cevâmi'ul-kelim" sırrına mazhar olarak "Kelâmullah"tır. Füsûs'taki Mûsevî hikmet, ilâhî kelâmın aracısızlığının ve seçilmişliğin ne demek olduğunu, Rubûbiyet sırrının nasıl tecellî ettiğini ve tenzih ile teşbihin bu makamda nasıl bir dengeye oturduğunu izah eder.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise, Kelimullah kıssasını aşkın, ahlâkın ve mânevî terbiyenin diliyle anlatır. Mesnevî'de Hz. Musa, Hakk'a vuslat için yola düşmüş âşık bir sâlikin timsalidir. "Günah işlenmemiş bir ağızla dua et" tavsiyesi, sâlikin kendi acziyetini idrak edip ihvanının duasına sığınmasının ve tevazunun ne büyük bir ahlâk olduğunu öğretir. Zikrin kalbi nasıl arındırdığı, duayı nasıl makbul kıldığı yine bu kıssalar üzerinden anlatılır. Mevlânâ için Hz. Musa'nın yolculuğu, suret âleminden mana âlemine, şeriatin zahirinden hakikatin bâtınına doğru bitmeyen bir arayıştır. Musavî devrin heybeti ve celâli kabul edilmekle birlikte, asıl kâmil tecellînin Ahmedî devirde olduğu, o devrin âşıklarının dahi o son tecellîye iştiyak duyduğu ince bir dille işlenir.
Değerlendirme
Kelimullah, sadece Hz. Musa'ya verilmiş tarihî bir unvan değil, ilâhî Kelâm sıfatının varlık âlemindeki tecellî mertebelerinden birini ifade eden yaşayan bir makamdır. Bu makam, Hz. İsa'nın "Kelimetullah" ve Efendimiz'in (s.a.v) "Cevâmi'ul-kelim" sırlarına açılan bir kapı mesabesindedir. Bu yolun yolcusu için en mühim ders, Hz. Musa'nın Tûr'daki tecrübesini kendi kalp dağında yaşaması, ilâhî kelâma muhatap olacak bir işitme kabiliyeti kazanması, fakat bu makamın celâlinde ve heybetinde takılıp kalmayarak Muhammedî Cem makamının kuşatıcılığına doğru seyrine devam etmesidir. Nihayetinde bütün peygamberlerin unvanları, aynı Zât-ı Mutlak'ın farklı isim ve sıfatlarla kendini âlemlere tanıtmasından ibarettir. Sâlikin vazifesi, bu tecellîlerin her birinden kendi hissesini alarak Tevhîd denizinde seyrini tamamlamaktır.