Kurbiyet
Tasavvuf, özünde bir yakınlık ilmidir; sâlikin, yani hakikat yolcusunun, kendisinden ayrı ve uzak zannettiği Hakk’a vuslatı değil, zaten mevcut olan kurbiyetini, yani yakınlığını idrak etme sanatıdır. Bu, mesafeleri adımlarla kat etmek gibi bir yolculuk değildir; bilakis, aradaki mesafenin bir vehimden ibaret olduğunu anlamak için kendi içine doğru yapılan bir seyr-i sülûktur. Terzibaba İrfan Mektebi’nin sohbet halkalarında kurbiyet, kuru bir bilgi olarak değil, bir hâl olarak ele alınır. Cenâb-ı Hakk’ın “Biz ona şah damarından daha yakınız” buyruğu, bir bilgi cümlesi değil, her an tecrübe edilmeyi bekleyen diri bir hakikattir. Yakınlığın en şiddetli olduğu yerde, ayrılık vehminin en koyu perdesiyle örtülü olmamız, bu yolun temel sırlarından biridir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Kurbiyet, Arapça “yakın olmak” mânâsına gelen “k-r-b” kökünden türemiş bir kelimedir. Istılahta ise kulun, Cenâb-ı Hakk’a olan yakınlık hâlini ifade eder. Fakat bu yakınlık, mekân ve cihet bildiren bir yakınlık değildir. Zira mekânı ve zamanı halk eden, onların kayıtlarından münezzehtir. Bu tür hakikat ilmi metinlerine nasıl bir kalple yaklaşılması gerektiğine dair Terzibaba Hazretleri’nin bir uyarısı, kap doğru olmayınca içine en saf suyun bile konsa tadının bozulacağını hatırlatır.
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.
Bu tavsiye, irfan yolunun ilk adımıdır. Nefsin hevası, zan ve hayal, aklın ve kalbin üzerine çekilmiş perdelerdir. Bu perdeler aradan kalkmadıkça, kurbiyet gibi vücûdî hakikatleri anlamak mümkün olmaz. Çünkü zihin, alışkanlığı üzere her şeyi kendi sınırlı dünyasının ölçülerine göre, yani mekân ve zaman içinde tasavvur etmeye çalışır. “Yakınlık” dendiğinde iki cismin birbirine yaklaşmasını anlar. Hâlbuki kurbiyet, bu aklın ölçülerini aşan bir hâldir. İrfan metinleri, aklı reddetmez ama aklın hayal ve vehimle kirlenmiş hâlini bir kenara bırakıp, kalbin saf aynasına yönelmeyi şart koşar.
Kurbiyetin ne olmadığını anlamak, ne olduğunu anlamanın ilk adımıdır. Tasavvuf lügatinde kurbiyete yakın gibi duran ama mânâsı farklı olan bir kelime vardır: Vuslat. Vuslat, kavuşmak, birleşmek demektir. Ancak Hakk ile kul arasında vuslattan bahsedilemez. Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’den naklettiği bir bölümde bu ayrımı net bir şekilde ortaya koyar:
Vüsulün yâni birleşmenin mânâsının tahakkuku ancak iki eşit şey arasında olur ya da eşit olmayan iki şey sonra cins olaraktan da birbirine benzemesi icab eder. İki şey birbirine benzemediği takdirde arada bir zıdlık meydana gelir. Halbuki Allahû Teâlâ her iki halden de münezzehtir. Kendisinin bir zıddı veya benzeri olamaz. İyi bilmeli ki visal bir başka visaldir, yakınlık bir başka yakınlıktır, uzaklık bir başka uzaklıktır. Hulasa visal, yakınlık, uzaklık bütün bunlar zâhirde bilinen hâllerin dışında düşünülecek.
Bu satırlar, Tevhid akîdesinin temelini koruyan bir usûl dersidir. “Vuslat” kelimesi, iki ayrı varlığın mevcudiyetini peşinen kabul eder. Hâlbuki “Lâ ilâhe illallah” hakikati, varlıkta Hakk’ın birliğine işaret eder. O’nun ne bir benzeri (misl), ne de bir karşıtı (zıd) vardır. Dolayısıyla, kulun ayrı bir varlık olarak Hakk ile “birleşmesi” söz konusu olamaz. Bu, varlığı ikiye bölmek olur ki en büyük şirk budur. Bu yüzden ârifler, “vuslat” yerine “kurbiyet” demeyi tercih etmişlerdir. Kurbiyet, iki ayrı varlığın birleşmesi değil, kulun kendi müstakil varlık vehminden soyunarak, zaten Hakk ile kâim olduğunu idrak etmesiyle yaşanan yakınlık şuurudur.
Bu idraki zorlayan, zıtların birliğini gerektiren hâli Terzibaba şöyle ifade eder:
Hâşâ ki Hakk’a vasıl olmak, uzak durmak ve yakınlaşmak dıştan görünen iki şeyin birbirine yaklaşması, uzaklaşması veya birleşmesine benzemeye. Şüphesiz vuslat yok değildir fakat vuslat dışı bir vuslat vardır yâni zâhirdeki mânâsı dışında, şüphesiz yakınlık yok değildir ancak yakınlık dışı bir yakınlıktır yâni dıştan anlaşılan ve anlatılan şekil dışında…
“Yakınlıksız yakınlık”, Cem makamı denilen, zıtların bir araya geldiği idrak seviyesinin dilidir. Bu, aklın “ya o, ya bu” diye ayırdığı şeylerin, hakikatte “hem o, hem bu” olduğunu görmektir. Yakınlık vardır, ama mesafe kat edilerek ulaşılan bir yakınlık değildir. Uzaklık vardır, ama bu mekânsal bir uzaklık değil, gaflet perdesinin getirdiği bir idrak uzaklığıdır. Sâlikin yolculuğu, bu gaflet perdesini aralamaktan ibarettir.
Bu soyut hakikate bir misal, Efendimiz Aleyhisselâm’ın Besmele-i Şerîf hakkındaki bir hadîsidir. Terzibaba Hazretleri’nin de eserlerinde sıkça atıf yaptığı bu rivâyet, kurbiyetin mahiyetini anlamak için bir anahtardır:
” “İbni Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Hz Osman peygamberimize besmeleden sordu. Rasûlüllah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurdular. O besmele Allâhu Teâlânın isimlerinden bir isimdir. Onunla Allâhın en büyük ismi (ismi âzam ) arasında, gözün siyahı ile beyazı arasındaki kadar yakınlık vardır. Yani o kadar yakındır’lar”
Gözün siyahı (bebeği) ile beyazı arasında bir mesafe yoktur; birbirlerine bitişiktirler. Biri olmadan diğeri tam bir göz olamaz. Ama aynı şey de değillerdir. Renkleri, dokuları, işlevleri farklıdır. İşte Besmele ile İsm-i Âzam arasındaki yakınlık böyledir. İsm-i Âzam, Zât’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan en kapsamlı hakikati, varlığın özü ise, Besmele o öze açılan kapının anahtarıdır. Anahtar ile kilit arasında mesafe yoktur.
Kul ile Hakk arasındaki kurbiyet de böyledir. Kul, Hakk’ın tecellî ettiği bir mazhar, bir aynadır. Ayna ile aynada görünen sûret arasında mekânsal bir mesafe yoktur. Ama ayna, sûretin kendisi de değildir. Kul, Hakk değildir ama Hakk’tan gayrı, O’ndan ayrı bir varlığı da yoktur. Kurbiyet, bu “gözün siyahının beyazına yakınlığı” gibi, hem bitişik hem de ayrı olmanın sırrını idrak etmektir. Bu idrak, vehim ve hayalden arınmış, saf bir gönül ile başlar ve sâlikin bütün varlığını Hakk’ın tasarrufuna teslim etmesiyle kemâle erer. Bu, bir birleşme (vuslat) değil, bir buluşma, daha doğrusu zaten var olan birlikteliği bulma (idrak) hâlidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kurbiyet: Aslı ve Mertebesi
Kurbiyet, iki ayrı cismin arasındaki mesafenin azalması değildir. Hakikat ilmi, atılacak adımın da, varılacak menzilin de insanın kendisi olduğunu söyler. Yol da, yolcu da, yolun sonu da odur.
Bu yolun başındaki yanılgı, Hakk’ı bizden ayrı, uzakta tasavvur etmektir. O’na ulaşmak, varmak, birleşmek gibi ifadeler bu ayrılık vehminden doğar. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, ortada iki ayrı varlık yoktur ki, biri diğerine kavuşsun.
Hâşâ ki, kadim ve ezeli, ebedi bir zâtta sonradan olma ve sonradan yapılma bir şeyin sözü edile. Anlattığımız bu yüce mânâlar karşısında şüphesi kısmen zail olan, fakat gayeyi tam anlamayan biri, bize şöyle bir soru tevcih edebilir, "anlatılan mânâlarla sabit olan odur ki Hakk’a yabancı bir şey yok, ortada tek bir şey var yâni bir varlık, bir şey de kendi kendine bağlanamaz, birleşemez o halde ona vüsul yolu nasıldır? ve nasıl olmalı?" ... Şüphesiz, hakiki halde ne birleşme var ne de ayrılmak. Şüphesiz, hakiki halde ne bir yakınlık vardır ne de uzaklık. Sebebine gelince sorucunun da işaret ettiği gibi birleşmek veya ayrılmak, yakınlık ya da uzaklık ancak iki şey arasında olur. Ortada ancak bir varlık olduğuna göre ne birleşmek var ne de ayrılmak.
Varlık birdir; Vahdet-i Vücûd sırrı budur. İki ayrı şey olmayınca, birleşme (visal) veya kavuşma (vusul) nasıl mümkün olsun? Bu kelimeler, kesret, yani çokluk âleminde yaşayanların, hakikati kendi idrak seviyelerine göre anlatma çabasının sonucudur. Birleşmek, en az iki benzer varlığı gerektirir. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın ne bir benzeri (misl) ne de bir zıddı vardır. Sâlikin yolculuğu, bir yerden bir yere gitmek değil, kendi vehmî varlığının perdelerini kaldırarak, zaten mevcut olan o mutlak yakınlığı idrak etme yolculuğudur. Kurbiyet, kazanılan bir şey değil, fark edilen bir hakikattir.
Bu farkındalığa ulaşamayan, Hakk’ı ayrı, kendini ayrı bir varlık olarak görmeye devam eden kimse için irfan ehlinin sözü bir anlam ifade etmez. Onlar, kendi kurdukları hayal âleminde, bir varlık vehmettikleri "ben" ile bir varlık vehmettikleri "O" arasına mesafeler koyar, sonra o mesafeleri aşmaya çalışırlar.
söylediklerimiz, yazdıklarımız, varlık olarak Allahû Teâlâ'nın gayrını görmeyen içindir, biz sözümüzü, sohbetimizi böylesi ile yaparız, ama o kimse ki Allahû Teâlâ'dan gayrı bir varlık görür, onunla hiçbir işimiz yoktur, hatta böylesine verecek bir cevâp bile yoktur, hatta öyle bir kimseye bir soru da sormayız, sorusunu da nazara almayız.
Varlığı ikiye bölen bir zihinle tevhid konuşulmaz. Önce o ikilik zannının ortadan kalkması gerekir. Kurbiyetin hakikati, bu ikilik zannının yok olduğu yerdeki idrakin adıdır.
Hakk'ın Evrensel Yakınlığı: "Şah Damarından Daha Yakın" Sırrı
Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’inde, "Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kâf, 50/16) buyurur. Bu âyet, kurbiyetin ne olduğunu anlatan temel düsturlardandır. Bu yakınlığın sadece sâlih kullara mahsus bir lütuf olduğu zannedilir. Oysa Terzibaba Hazretleri, İbn Arabî’nin Füsûs’taki bir şerhinden naklen bu anlayışı düzeltir ve meselenin vücûdî, yani varlığın temeline dair bir hakikat olduğunu hatırlatır.
Ve Hak Teâlâ bir meyyiti bir meyyitten tahsis etmedi. Ya'nî kurbda saîdi şakiden tahsis etmedi (Kâf, 50/16) ya'nî "Biz insana şah damarından daha yakınız" dedi.. وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ ….ve bir insanı bir insandan tahsis etmedi. İmdi abde kurb-ı ilâhî vardır. Ve ihbâr-ı ilâhîde onda hafâ yoktur. İmdi Hakk'm "hüviy-yeti"i abdin a'zâ ve kuvâsının aynı olmaktan daha yakın bir yakınlık yoktur. Halbuki abd, bu a'zâ ve kuvânın gayrı değildir.
Bu yakınlık, mü’min-kâfir, sâlih-fâsık ayırt etmeksizin bütün insanlık için geçerli bir durumdur. Bu, ahlâkî bir mertebe değil, varlığa dair bir tespittir. Fark, bu hakikati idrak edip etmemekte yatar.
Peki, bu yakınlık nasıl bir yakınlıktır? “Hakk’ın hüviyyetinin (Zâtî kimliğinin), kulun âzâ ve kuvvelerinin aynı olması” ne demektir? Bu, “Ben kulumun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” hadîs-i kudsîsinin en derin tefsiridir. Senin görme fiilin, aslında Hakk’ın Basîr isminin sendeki tecellîsidir. İşitmen, Semî’ isminin; konuşman, Mütekellim isminin… Kendine ait zannettiğin bütün fiiller ve kuvveler, aslında O’nun isim ve sıfatlarının sendeki zuhûrudur. Bundan daha ileri bir yakınlık tasavvur edilemez. Sen, O’nun tecellî ettiği bir mazharsın; O ise senin varlığının hakikatidir. Bu durumda kul, "halk-ı mütevehhemde Hakk-ı meşhûddur"; yani vehmedilen bu halk (yaratılmışlık) suretinin içinde, müşahede edilen bizzat Hakk’ın kendisidir.
Bu kurb nasıl muhakkak olmasın ki, Hak kendi "hüviyyef'ini abdin kuvâ ve a'zâsının aynı kıldı. Yani Hak kendi hüviyetini abdın azaları ve kuvvaları kıldı Acaba bundan daha yakın bir yakınlık olur mu? Çünkü Hak, ilmiyesi suretlerinde ibaret olan eşyanın a'yân-ı sâbitesi, kendi zât-ı lâtifi, mertebe mertebe tenezzül buyurmak suretiyle, yine kendi vücûdundan vücuda feyz verme eyledi yani meydana getirdi.
Anlaşılıyor ki, kurbiyet, sonradan elde edilen bir makamdan evvel, varlığın en başından beri mevcut olan, Zâtî bir durumdur. Bütün mesele, bu Zâtî yakınlığın farkına varmaktır. Bu farkındalık ise ancak cehalet perdesinin kalkmasıyla mümkündür.
Tecellî ve Perde: Yakınlıktan Doğan Uzaklık Vehmi
Eğer Hakk bize şah damarımızdan daha yakınsa, neden O’nu idrak etmekten bu kadar uzağız? Cevap, yakınlığın kendisinde gizlidir. Terzibaba Hazretleri, Şeyh Mahmûd Şebüsterî’nin beytini şerh ederken bu sırra kapı aralar:
Sen, ona yakınlığından dolayı ondan uzak düşmüşsün, çok yakınsın, adeta O’sun da onu göremiyor kendini ondan uzak sanıyorsun. ‘Sen ona yakınlığından dolayı ondan uzak düşmüşsün.’ O kadar yakınsın ki hatta yakınlık sözü dahi burada söylenemez. ... Varlık, yokluk aleminde zuhur etti de yakınlık, uzaklık, ileride bulunuş, geri kalış o yüzden meydana geldi.
Bu, zıtların birliğinin tecellî ettiği bir Cem makamı idrakidir. "Şiddet-i zuhûrundan gizlenmiştir," der büyükler. O kadar aşikârdır ki, gözden kaçmıştır. Tıpkı gözün kendi kendini görememesi gibi. Biz de Hakk’ın varlığında o kadar "içindeyiz" ki, bu mutlak yakınlık, idrakimizde bir tür körlüğe, bir uzaklık vehmine sebep oluyor. Kendimizi O’ndan ayrı bir "şey" olarak vehmettiğimiz an, uzaklık başlar.
Bu perdelemeyi, ilahi isimlerin tecellîleri üzerinden de anlamak mümkündür. Âlemdeki her şey, Hakk’ın bir isminin mazharıdır. Bütün varlıklar, O’nun Hayy (diri) ismiyle hayat bulur. Fakat bu tecellîler, zıtlıklar halinde zuhûr eder: Celâl-Cemâl, Kahhâr-Lâtîf…
Âlemdeki herşey Hakk’ın “Hayy” esmâsıyla meydandadır ve diğer isimleriyle faaliyet sahalarını sürdürmektedirler. Birbirine zıtlıklarıyla ortaya çıkan bu isimlerdeki bu zıtlık dolayısıyla bizler ayrılık hükmüne düşüyoruz ve ayrı ayrı varlıklar varmış gibi kendimizi kısıtlıyoruz oysa ortadaki bütün varlıklar Hakk’ın nûrundan başka bir şey değildir. Tabî ki beşeriyet hükmüyle ortada olan bir kişinin bu düşünceleri kabullenmesi kolay bir şey değildir... Hakk gerçekten o kadar meydandadır ki bu yakınlık bizlerde şartlanmalarımız neticesinde “böyle bir şey olmaz!” hükmünü meydana getirmektedir.
Uzaklık, hakikatte var olan bir mesafe değil, bizim zihnimizde, şartlanmalarımızda, isimlerin zıtlıklarına takılıp kalmamızda yatan bir hükümdür. Hz. Musa’nın Tûr Dağı’ndaki tecrübesi de bu hale bir misaldir. O, "Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım" (A'râf, 7/143) dediğinde, gelen cevap "Sen beni asla göremezsin" (Len terânî) olmuştur. Terzibaba Hazretleri bunu şöyle izah eder:
çünkü o zaman Musa’nun Musa’lığı üzerinde olduğu için ve kişinin kendi varlığında da kendi varlığı devam ettiği sürece en büyük perdesi de kendisi olduğundan Allah’ı görmesi mümkün değildir. Yani daha henüz Museviyet mertebesinde Allah’ı müşahede etmek mümkün değildir.
En büyük perde, kişinin kendi varlığı, kendi "Musa'lığıdır". O benlik ortadan kalkmadıkça, Zât müşahedesi mümkün değildir. Uzaklık, bu benlik perdesinin adıdır. Kurbiyet ise o perdenin aradan kalktığı anın idrakidir.
Edeb ve Hakikat: Peygamber Kıssalarında Kurbiyetin İzleri
Kur'ân'daki peygamber kıssaları, sâlikin seyr-i sülûkundaki hallere işaret eden bâtınî derslerle doludur. Hz. Âdem'in cennetten çıkarılışı kıssası, kurbiyet ve bu'd (uzaklık) meselesini anlamak için bir anahtar sunar. İrfan lügatinde "şeytan", çoğu zaman Hakk'tan ve hakikatten "uzaklık" anlamına gelir.
Ve “şeytân” lügatte (ş-t-n) masdarından müştak (türemiş) olup “bu’d” (uzaklık) ma’nâsına müsta’mel olduğundan (geldiğinden) burada, bu ma’nâ ile tefsîr buyrulmuştur. Yâni “Beni bu’d, öyle bir azâb ile mess etti ki, o sebeble ben hakâyıkı (hakîkatleri), olduğu hâl üzere idrâk etmekten uzak olurum; ve o hakâyık öyle hakâyıktır ki, onları idrâk ettiğim vakit, mahall-i kurb’da (yakınlık yerinde) bulunurum” demek olur.
Şeytan, kişiyi hakikati idrak etmekten uzaklaştıran her türlü vesvese ve vehimdir. Hz. Âdem, yasak ağaca yaklaşarak bir "zelle" işlemiştir. Fakat onun büyüklüğü, bu hatadan sonraki tavrında gizlidir. İblis gibi hatasını Hakk'a yüklememiş, edebi muhafaza ederek suçu kendi nefsine, kendi taayyününe (belirginleşmiş varlığına) almıştır.
Yâni Hz. Âdem, şecere-i menhiye (yasaklanmış ağaç) takarrübünden (yaklaşmasından) mütevellid (doğan), zellesini (küçük günâhını) ve hatâsını, o yaptığı günâh içinde, edeb gözetererek Hakkı gizledi ve o günâhı kendi taayyün-i âdemîsi üzerine aldı. Binâenaleyh Hz. Âdem bu edebinin semeresini yedi; ve bu edebin semeresi de bu’d-i taayyün (taayyün uzaklığı) içinde kurb-i ilâhî (ilâhî yakınlık) idi.
Âdem, zâhiren cennetten uzaklaştırılmış gibi görünse de, işlediği günahı kendi beşerî taayyününe isnat etme edebi sayesinde, bu "taayyün uzaklığı"nın tam ortasında "ilâhî yakınlığı" bulmuştur. Hatasını "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik" (A'râf, 7/23) diyerek ikrar etmesi, onu yeniden Hakk'a yöneltmiştir. Bu, zâhirdeki uzaklaşmanın, bâtında yeni bir kurbiyet kapısı açmasıdır. Günah veya hata dahi, eğer kişiyi kibre değil de acziyet idrakine ve tövbeye götürüyorsa, o da bir tür kurbiyet vesilesi olabilir.
İbadetin Bâtını: "Kurb-an" Olarak Kurban
Kurbiyet kavramının en somut ifadelerinden birini "kurban" ibadetinde buluruz. Terzibaba Hazretleri bu kelimeyi "Kurb-an" olarak, yani "yakınlık anı" olarak tevil eder.
Kurb’an yani (kurbiyeti/mukarrebunluğu an/zikret) ( an; en kısa zaman, lahza, dem anlamlarına geldiği gibi işareten bu, şu, o manalarına da gelir, Allah’ı anlatır) Makam-ı Kurbiyeti , Mukarrebunluğu zikir irfaniyetine işarettir.
Bu bakış açısıyla kurban, sâlikin, Hakk’a yakınlaşmak için kendi nefsânî varlığını, hayvânî arzularını feda ettiği bir anın, bir zikir halinin sembolü haline gelir. Kurban edilen o koç, bizim de kendi benliğimizin, nefs-i emmâremizin yerine geçen bir bedeldir. Bıçak, nefsin boğazına dayanmıştır. O an, kulun kendi varlığından vazgeçip Hakk’ın varlığında yok olmaya en çok yaklaştığı "ân-ı dâim"in bir yansımasıdır.
Kurbiyet, ne mekânsal bir yakınlaşma ne de iki ayrı varlığın birleşmesidir. O, varlığın tekliği hakikatinin idrakidir. O, "şah damarından daha yakın" olanın, şiddet-i zuhûrundan dolayı idrak edilememesi halidir. O, benlik perdesinin edeple, acziyetle, zikirle ve en nihayetinde kurban ile aradan kaldırılmasıyla hasıl olan bir şuhûd halidir. Yol, uzakları yakın etmek değil, yakınlığın zaten var olduğunu fark etmektir.
Terzibaba Geleneğinde Kurbiyet'in Yaşanması
Kurbiyet hakikatinin, bir Hakk yolcusunun hayatında nasıl bir amele, edebe ve seyre dönüştüğünü Terzibaba mektebinin usûlüyle anlamak gerekir. Seyir ve sülûk dediğimiz bu yolculuk, o mutlak yakınlığı bilmekten, o yakınlığı bulmaya, o yakınlıkta yok olmaya giden bir aşk ve idrak serüvenidir.
Zikrin ve Sohbetin Kurbiyet Kapısı Olması
Bu yolun azığı evvelâ zikirdir. Nakşibendî büyüklerinin üzerinde durduğu Vukûf-u Adedî ve Vukûf-u Kalbî, zikri bir kurbiyet vesilesi hâline getirir. Biri zikrin sayısına, diğeri kalbî şuuruna vâkıf olmaktır. Şah-ı Nakşibend Hazretleri bu sırra işaret eder:
“Şah-ı Nakşibend Hazreleri: Vukûf-u Adedî denilen hassa, Ledün ilminin ilk mertebe-sidir.” Birincisi vukûf-u zamânî idi. İkincisi vukûf-u adedî yâni kem ve keyfe olarak, yâni kaç tane ve hangi kalitede zikrin yapıldığı. Vukûf-u adedî yâni adetlere vâkıf olmak denilen şeyin hassası, hususiyeti ledün ilminin ilk mertebesidir, demiş.
Adetlere, yani sayılara vâkıf olmak, çokluk içinde Bir’i görmenin ilk adımıdır. Sâlik, çektiği zikrin sayısını şuurlu bir şekilde takip ettiğinde, aslında kesret (çokluk) âleminde, Vahid’in, yani Bir olanın tecellilerini saydığını fark etmeye başlar. Bu, tevhîd şuuruna açılan bir kapıdır.
Bir kıta: Hakîkat ehlinin mezhebince, bütün sayılar “bir” in içindedir. Zira sayılar ne kadar çoğalsa hakikatleri yine birdir. İşte Ledün ilminin ilk merhâlesi olan “Vukûf-u adedî” böyle bir anlayışa ermektir.”
Bu şuurlu zikir, sâlikin kalbinde bir yakınlık hissi doğurur. Ancak bu yol, sadece zikirle yürünmez. Ledün ilminin, yani Hakk’ın doğrudan öğrettiği o bâtınî bilginin en kestirme yolu sohbettir. Terzibaba’nın da işaret ettiği gibi: “Ledün ilminde en kısa yol, en çok tesirli olan yol bunun sohbetidir.” Çünkü sohbet, kalpten kalbe bir akıştır. Mürşidin kurbiyet hâli, söz elbisesine bürünerek müridin kalbine ilka edilir.
Mürşidin Eli, Sâlikin Kalbi: Kurbiyetin Edeb ve Himmetle İnşası
Kurbiyet yolculuğunda sâlike bir rehber, bir Mürşid-i Kâmil lazımdır. Sâlikin mürşidine olan yakınlığı, Hakk’a olan kurbiyetinin bir aynasıdır. Bu yakınlık, biat ile resmîleşir. Biat, bir ahitleşme, bir alışveriştir.
“Şüphe yok, sana bîy'at edenler, muhakkak ki, Allah'a bîy'at ederler. Allah'ın eli, onların ellerinin üstün-dedir. (...) Biat-ın ilk şartı gönülden yakınlık olmasıdır. Biat ehli alma ve olma ehli olanlardır. (Yübayiuneke) “Sana bîy’at ediyorlar” tabi olup alış veriş yapıyorlar.”
Bu alışverişte sâlik, kendi cüz’î iradesini ve vehimlerini mürşidin eline teslim eder; karşılığında ise mürşidin kalbinden akan ilâhî ilim ve muhabbeti alır. Mürşidin eli, Hakk’ın elidir. Bu teslimiyet, gönülden bir yakınlık olmadan gerçekleşmez.
Ancak bu yakınlık, laubaliliği değil, en ince edebi gerektirir. Mürşid, sâlikin en mahrem sırlarına vâkıf olan bir ayna gibidir. Bu aynaya edeple yaklaşmak, sırrı ifşa etmemek gerekir. Terzibaba bu inceliği şöyle anlatır:
“Bazen kişiye yakınlık gösterirsin, samimiyet gösterirsin, buradan laubali haller oluşmaya başlar. Siz, hoş görüde bulunursunuz, yakınlık gösterirsiniz o bunu istismar eder. İşte bu edepsizliktir, ama o kişi ona bir şey beyanez, o edepsizliğini yapsın, yüzüne vurmaz ama notu kırılır, ilerleyemez, gidemez.”
Yolumuzda “ümena ve üdeba” yani emin ve edepli olanlar bu yolun tadını çıkarır. Sırrı tutabilenler, haddini bilenler ilerleyebilir. Mürşidle kurulan bu edepli yakınlık, sadece zâhirî bir beraberlik değildir. Mürşidin ruhâniyetine teveccüh etmek için mekân bir engel teşkil etmez. Hakikatte ruhlar arasında mesafe yoktur.
Nefs Merhalelerinden Geçiş: Fenâ ve Bekâ'da Kurbiyetin Tecrübesi
Kurbiyetin önündeki en büyük perde, kişinin kendi nefsidir. Seyr-i sülûk, esasen bir nefs tezkiyesi, bir benlikten arınma yolculuğudur. Sâlik, bu yolda önce fenâ hâlini yaşar. Fenâ, nefsin iddialarının, benlik davasının silinmesidir. Vâkı'a Sûresi’nde cennet ehli için anlatılan bir hâl, bu fenâ mertebesinin işârî tefsiridir:
“Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler. Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.”
Tasavvufî nazarla, bu “boş söz” ve “günaha sevk eden hitap”, sâlikin kendi içindeki Nefs-i Emmare’nin fısıltılarıdır. Fenâ tahakkuk ettiğinde, bu iç sesler susar. Artık kalpte nefsânî ve şeytanî bir fısıltı kalmaz. Sâlik, kendi varlığının hükmünden sıyrılarak tamamen Hakk’ın tasarrufuna teslim olur. O zaman işittiği tek ses, Hakk’tan gelen “selâm”dır.
Bu fenâ hâlini, “şah damarı” ayetinin bâtınî yorumunda daha net görürüz. Terzibaba’ya bu yakınlığın ne olduğu sorulduğunda, cevap yine nefsin kurban edilmesine bağlanır:
“Kurb’i yakınlıkta ise yakın olunan ve yakın olan vardır. İşte bunun ortadan kalkması için “Şah Damar” ının kesilip Nefsi Emmâre’nin gerçek ma’nâ da Kurb’ân edilmesi gerekir. Bunu derviş yapamaz ancak mürşid kestirir.”
O şiddetli yakınlığı idrak etmek, aradaki “yakın olan” ve “yakın olunan” ikiliğini kaldıran bir operasyon gerektirir. Bu, nefsin kurban edilmesidir. Bu kurbanı kesen bıçak, mürşidin himmeti ve tasarrufudur.
Fenâ ile yok olan kul, ardından bekâ mertebesiyle, yani Hak ile var olma hâliyle yeniden varlık bulur. Ama bu varlık, artık ona ait değildir. Gözü Hak ile görür, dili Hak ile söyler. Bu, kurbiyetin zirvesi olan yakîn hâlidir. Artık yakınlık veya uzaklık gibi izâfî kavramlar ortadan kalkar, sadece Hakk’ın kendi varlığında kendi tecellisini seyretmesi kalır.
Hâl'den Makâma: Kurbiyetin Şiirsel Tanıklıkları
Yolun başındaki sâlik için kurbiyet, gelip geçici hâllerle tecrübe edilir. Bu hâle telvin (renkten renge girme) denir. Terzibaba bu hâli şöyle tasvir eder:
“Bu âleme telvin âlemi derler. Renkten renge giren, daldan dala konan bir kuş gibi ruhlarımız, her gördüğü şeye imrenir, sâhip olmak isterler.”
Yolculuk ilerledikçe, bu gelip geçici hâller yerini sâbit bir makama, bir temkîn hâline bırakır. Sâlik, her anın, ezelî ve ebedî olan o tek bir “Ân” olduğunu idrak eder. Bu, “ân-ı dâim” sırrına mazhariyettir. Bu makamın sahibi, kendi dilinden şöyle seslenir:
“İbni vaktem ben ebulvakt olmazam Abdi mahzem ben, tasarruf bilmezem Ânı dâimem ben doğmazam ben ölmezem sırrına mazhar olmuştum. Toprakta da varım, suda da varım, arşta da varım. Var olan yok olur mu hiç?”
Bu mertebede artık “yakınlık” kelimesi bile fazla kalır. Çünkü yakınlık, hâlâ bir mesafeye, bir ikiliğe işaret eder. Oysa burada ikilik kalkmış, “ben” ve “O” ayrımı yok olmuştur. Sâlik, içi boşaltılmış bir ney gibi olmuştur. Üfleyen O’dur, çıkan ses de O’nun nağmesidir. Bu hâli yaşayan bir âşık, şöyle der:
“Biz beraber olduk, ayrılık, uzaklık, yakınlık kalmadı, ben onun cesedi gibiyim. Evi gibiyim, kafesi gibiyim. O da benim ruhum gibi. Ev sahibim gibi, kuşum gibi. Öten kuştur, kafes değildir.”
Bu, kurbiyetin yaşanmasının nihai noktasıdır. Terzibaba’nın şiirsel ifadesiyle bu hâl, bir soru-cevap zincirinde kendini gösterir:
“Varlık nedir − − − − − − − − − − − → ? Yokluk. Yokluk nedir − − − − − − − − − − − → ? Varlık. Her ikisi nedir − − − − − − − − − − → ? Ulûhiyet. Kul nedir − − − − − − − − − − − → ? Rabbani zuhur. Rab nedir − − − − − − − − − − − − → ? İnsani zuhur . Her ikisi nedir − − − − − − − − − − − → ? O. Biz nedir − − − − − − − − − − − − → ? Lâtifeli yakınlık.”
“Lâtifeli yakınlık”… Bütün bu seyrin vardığı yer, bu incecik ifadenin içinde saklıdır. Ne tam bir birleşme ki ikilik yok olsun, ne de tam bir ayrılık ki hasret dinsin. Hem beraber, hem ayrı gibi… Bu, Muhammedî mîzan üzere kurulan, edeb ile yaşanan, aşk ile tadılan kurbiyetin ta kendisidir. Ve bu hâlin en saf ifadesi, yine o aradan gayrıyı kaldıran âşığın dilinden dökülür:
Beni ben ettim, beni benimle, beni ben Göğsüme koydum da, bir ben. Beni ben ettim, beni benimle, beni ben Gayrı komadım hiç arada, Seni sen ettim, orada seninle, seni sen. Huuu dedim, hep birlikte, sana, bana, o’na. O’nu da, huu ettim, benimle, seni, beni, benimle ben.
Füsûsu'l-Hikem'de Kurbiyet
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde kurbiyet, yani Hakk’a yakınlık bahsi, alışılageldik manaların ötesinde bir derinlik kazanır. Şeyh-i Ekber, kurbiyetin bir mesafeyi kapatmak olmadığını, bilakis zaten var olan bir hakikatin üzerindeki perdeleri kaldırmak olduğunu öğretir. Onun hikmetinde uzaklık, bir vücûdî hakikat değil, bir vehimdir.
Uzaklık Bir Vehimdir: Mutlak Yakınlığın Kuşatıcılığı
Tasavvuf yoluna yeni adım atan sâlik, Hakk’ı ötelerde tasavvur eder. Kendisini O’ndan uzak görür ve bu uzaklığı kapatmak için çabalar. Lâkin arifler, hakikatin böyle olmadığını bilirler. Onlara göre, Hakk’tan ayrı ve O’na “uzak” ikinci bir varlık zaten yoktur. Bütün mesele, bu ayrılık ve uzaklık zannından kurtulmaktır.
Terzibaba, Hûd Aleyhisselâm’ın hikmetine dair fasılda bu sırrı şöyle açar:
Fakat nefsü’l-emrde hiç kimse Hak’tan uzak değildir. Yani hakikatte ise hiç kimse Hakk’tan uzakta değildir. Zira mevâtın ve makamâtın tümü yani zuhur yerlerinin ve makamların tamamı merâtib-i Hakk’ın mertebeleri suretleridir. Yani Hakkın mertebelerinin suretleridir cennet de olsa, cehennem de olsa. Uzaklık vasfı, onların vehm etmelerinden vücuda gelen bir farz olunan emirdir. Onlar zann ederler ki Hakk’ın vücudundan başka vücûd vardır.
Cennet gibi görünen yakınlık tecellîleri de, cehennem gibi görünen uzaklık tecellîleri de aslında Hakk’ın mertebelerinin farklı suretlerdeki zuhurundan ibarettir. “Uzaklık” dediğimiz şey, kulun kendi müstakil varlığı olduğuna dair vehmidir. Bu vehim perdesi kalktığında, uzaklık diye bir şeyin aslında hiç var olmadığı anlaşılır.
“Şah damarından daha yakın” olma sırrı, sadece müminlere mahsus değildir. Şeyh-i Ekber ve onun izindeki Terzibaba, bu yakınlığın küllî ve mutlak olduğunu vurgular.
Ve Hak Teâlâ bir meyyiti bir meyyitten tahsis etmedi. Ya’nî kurbda saîdi şakiden tahsis etmedi (Kâf, 50/16) ya’nî “Biz insana şah damarından daha yakınız” dedi.. وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ ….ve bir insanı bir insandan tahsis etmedi. İmdi abde kurb-ı ilâhî vardır.
Cenâb-ı Hakk, “Ben saidlere (iyilere) yakınım, şakilere (kötülere) uzağım” dememiştir. “İnsana şah damarından daha yakınız” buyurmuştur. Bu, insan olmanın getirdiği vücûdî bir hakikattir. İster Firavun olsun ister Musa, Hakk her birine kendi varlığından daha yakındır. Fark, bu yakınlığı bilmekle bilmemek arasındadır.
Bu yakınlığın zirvesi, en ileri derecesi şudur:
İmdi Hakk’ın “hüviyyeti”i abdin a’zâ ve kuvâsının aynı olmaktan daha yakın bir yakınlık yoktur. Halbuki abd, bu a’zâ ve kuvânın gayrı değildir. Böyle olunca abd halk-ı mütevehhemde Hakk-ı meşhûddur.
En ileri yakınlık, Hakk’ın Zâtî Hüvviyet’inin, kulun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmasıdır. Kul, bu organların ve güçlerin toplamından başka bir şey değildir. Öyleyse kul dediğimiz bu varlık, vehim âleminde bir “halk edilmiş” gibi görünse de, hakikat âleminde Hakk’ın tecellî ettiği, müşahede edildiği bir mazhardır. Bu idrak, kurbiyetin son noktasıdır.
Kurbiyet ve Yakîn: İkilikten Tekliğe Geçiş
Tasavvufta “kurb” ve “yakîn” kelimeleri sıkça birbirinin yerine kullanılsa da, aralarında ince bir fark vardır. Kurbiyet, yani yakınlık, hâlâ iki ayrı varlığın mevcudiyetini ima eder: Yaklaşan bir “sen” ve yaklaşılan bir “O”. Bu, mânevî yolculuğun dilidir. Fakat menzile varıldığında, bu ikilik ortadan kalkar. O makamın adı yakîn’dir.
Terzibaba, bu inceliği Kelime-i Âdemiyye şerhinde izah eder:
Bu perdenin sebat üzere olmadığını yakinen bildin ise, yani sendeki bu vücut perdesini vücut taayyününün sebat üzere olmadığını yakiyn bir bilgi ile (buradaki yakın değil kurbiyet bilgisi ile değildir. Kurb iki varlık arasındaki yakınlıktır). Bu iki ayrı varlığın da birbiriyle bitişmesi mümkün değildir. Yani iki ayrı varlığın birbiriyle birlik kurması mümkün değildir. Ancak şirket kurarlar. Ama birlik kuramazlar.
Kurbiyet, iki ayrı varlığın birbirine yaklaşmasıdır. Yakîn ise, sendeki “sen” zannının ortadan kalkması ve aslında senden görünenin ve işleyenin Hakk olduğunu kesin olarak bilmektir. Bu bir birleşme (ittihad) veya iç içe geçme (hulûl) değildir. Bu, zaten var olan birliğin idrak edilmesidir.
Kelime-i Muhammediyye şerhinde bu ayrım daha da netleşir:
İşte ayırırsak eğer ilmel yakın bu aslında yakıyn değil yakındır, kurb manasınadır. Yani birbirine nakledilen yakın ilmi kurb ilmidir. Kurbiyet yakıyn ilmi değildir, yakın ile yakıyn arasında çok fark var birisi yakın Türkçe manasında kurbiyet manasınadır, yakıyn ise teklik manasınadır.
Sâlik, yolculuğuna kurbiyet niyetiyle başlar. Fakat yolun sonunda anlar ki, yaklaştığı sandığı Zât, zaten hep kendisiyle beraberdi. Bu idrak, ilimle olursa İlme'l-yakîn, müşahedeyle olursa Ayne'l-yakîn, bizzat o hâli yaşamakla olursa Hakka'l-yakîn adını alır.
Yakınlığın En Kâmil Zuhuru: İnsân-ı Kâmil
Mademki Hakk, her şeye yakındır, öyleyse bu yakınlığın en mükemmel aynası neresidir? Şeyh-i Ekber’e göre bu ayna, hiç şüphesiz İnsân-ı Kâmil’dir. Asıl kasıt, bütün âlemlerin kendisinden zuhura geldiği o ilk taayyün, o küllî hakikat olan Hakikat-i Muhammediyye’dir.
Terzibaba, bu derin konuyu şöyle açar:
Yalnız burada özellikle bahsedilen İnsan-ı Kamil, Cenab-ı Hakkın bütün bu alemleri var etmezden evvel ilk tecelli ettiği Hakikat-i Muhammediye mertebesi itibarıyla insan-ı kamil. Bütün bu alemlerin aldığı isim İnsan-ı kamildir. ... Hakikatte ise “ins” yani yakınlık, ifade eden bu kelime, Cenab-ı Hakkın ilk tecelligahı olan sıfat mertebesinin hakikatidir.
“İnsan” kelimesinin kökünde “ünsiyet”, yani yakınlık ve dostluk manası vardır. İnsan, Hakk’a en yakın varlıktır. Çünkü o, Hakk’ın "kendi sureti üzere" halk ettiği, bütün ilâhî isim ve sıfatları kendinde toplayan yegâne varlıktır. Hakk, en kâmil şekilde insanda bilinir.
Cenâb-ı Hakk’ın “Bilinmekliğimi sevdim” hadis-i kudsîsindeki “sevgi”, en kâmil manada İnsan-ı Kâmil’e yöneliktir. Çünkü bir sanatkâr, sanatının en mükemmel şekilde tecelli ettiği eseri en çok sever.
Yani Davud hadisinde belirtildiği gibi “benim onlara şevkim ziyadedir, insan-ı kamilde Hakk’ın şuunatından başka bir şey olmadığından gene Cenab-ı Hakk kendinden kendine muhabbet etmiş olmaktadır. Ama neden insana, insan-ı kamile kurbiyet ehline bu kadar müştak oluyor... Aynalık vardır, ayna olmak vardır. İşte müştak olması bu yüzdendir. Yani Hakk’ın Zat’ına ayna olmakta insan-ı kamil ve mukarrebun.
Bu aynalık sırrıdır ki, kurbiyet ehli olan mukarrebûnu, yani Hakk’a yakın kılınmışları diğer varlıklardan ayırır. Onlar, Hakk’ın kendine olan sevgi ve iştiyakının tecelli ettiği en özel mazharlardır.
Velâyet: Kurbiyetin Bâtınî Yüzü
Peygamberlik (nübüvvet), Hakk’tan halka mesaj getirmektir ve Hz. Muhammed (s.a.v.) ile son bulmuştur. Fakat velâyet, yani velîlik, Hakk’a yakınlığın, O’nu bâtınen bilmenin adıdır. “Velî” kelimesi, “yakın olan, dost” demektir. Bu mana itibarıyla velâyet, kurbiyetin ta kendisidir ve kıyamete kadar devam edecektir.
Her peygamber, zâhirde bir nebi iken, bâtında mutlaka bir velîdir. Onun asıl hakikati, Hakk’a olan bu velâyetidir. Terzibaba, Şîs (a.s) faslının şerhinde bu konuyu şöyle aydınlatır:
İki özellik çıkıyor peygamberin biri dışı bu nübüvvettir, resulluktur ama batınında olan Allah’ın esmasından sıfatından Zat’ından haber vermesi veliliktir. Veli yakınlık manasınadır. Evliya çok yakın manasınadır. İşte insanda risalet bitmiştir velayet devam ediyordur dediği bu husustur.
Hakk’a yakınlaşma yolu olan velâyet kapısı daima açıktır. Peygamberlerin varisleri olan kâmil mürşidler de, bu velâyet sırrını, yani Hakk’a yakınlığın ilmini ve hâlini taliplerine aktarmaya devam ederler.
Her Varlık Kendi Sırat-ı Müstakîmindedir
Mademki her şey Hakk’ın bir zuhurudur, o halde dalâlet, isyan, küfür gibi görünen şeyler nedir? Şeyh-i Ekber, her varlığın kendi A'yân-ı Sâbite’sinin, yani ilm-i ilâhîdeki hakikatinin gereğini zuhura çıkardığını öğretir. Bu açıdan bakıldığında, her varlık kendi mertebesinde kâmildir ve kendi Rabb-ı Hassı’na giden yolda, yani kendi sırat-ı müstakîmindedir.
Halbuki birinin kemâli hidâyette, diğerinin dalâlettedir, bakın dalaletin de kemali var, hidayetin de kemal vardır. İkisi de kemal üzere kendi sıratlarında yürüyorlardır. Onların da doğru yolları onlardır, hani “Yayın eğriliği onun doğruluğundandır” diyor ya buraya dayanıyor.
Bu, aklı hayrete düşüren bir cem makamı idrakidir. Hidayetin bir kemâli olduğu gibi, dalâletin de kendi içinde bir kemâli vardır. Çünkü her ikisi de ilâhî isimlerin (el-Hâdî ve el-Mudill) tecellîsidir. Yay, ancak eğri olduğu zaman ok atma görevini yerine getirebilir. Onun eğriliği, onun doğruluğudur. Bu idrak, kulu kınamaktan ve yargılamaktan kurtarır. Her zerrede Hakk’ın bir tecellîsini, her hadisede bir hikmetini görmeyi öğretir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûsu'l-Hikem'inde zıtlar birbiriyle savaşmaz, birbirini tamamlar. Uzaklık, yakınlığın ta kendisi olur; azap, vuslatın perdesi hâline gelir. Bu, zıtların birliğinin tecellî ettiği Cem makamı'nın idrakidir. Bu makamda dil, alışılmış kalıplarını kırar. Hakk'ı hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şeyde mevcut (teşbih) görmeyi gerektiren bu Muhammedî mîzan, kurbiyetin hakikatini fısıldar.
İrfan yolunda en büyük perde, uzaklık vehmidir. Hâlbuki hakikatte uzaklık diye bir şey yoktur; sadece bu zannın verdiği bir azap vardır. Şeyh-i Ekber, Hûd Aleyhisselâm’ın hikmetinde, bazı ruhların arınmak için “cehennem” diye isimlendirilen bir tecellîden geçmeleri gerektiğini belirtir. Bu, zâhirde bir azap gibi görünse de bâtında, nefsin kökünü kurutan bir rahmettir. Nefs, yani o ayrılık vehmi, bu ateşle yandığında, geriye sadece Hakk kalır. Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber’in bu inceliğini şöyle şerh eder:
Vaktaki Hak onları bu mevtına, ya’nî cehenneme sevk eder; zuhur yerine sevk eder, ve ihlâk ve ifna ile oraya ilhak etmesiyle ve ifna etmesiyle helak ve ifna etmesiyle nefislerinin elinden kurtarır; bu halde onlar için asıl yakınlık hâsıl olur; yanı buud, uzaklık dedikleri şeyle Cenab-ı Hak onların nefslerini helak eder ve ifna eder, o zaman uzaklık denilen şey kurbiyetin aynı olur ve Allah’dan uzaklığın sadece vehm etmelerinden başka bir şey olmadığı görülmüş olur. Ve cehennem onlar hakkında nimet cennetine dönüşür.
"Uzaklık denilen şey kurbiyetin aynı olur" buyruluyor. Çünkü uzaklığı var eden, ayrı bir "sen" olduğun zannıdır. Bu zan ortadan kalkınca, uzaklık da onunla beraber yok olur. O vakit, Hakk’tan uzak olduğunu vehmeden o sahte benlik fânî olunca, sadece O'nunla olduğun hakikati bâkî kalır. Bu, ayn-ı kurb, yani yakınlığın ta kendisidir.
Azâbın vücûduyla beraber naîm-i kurba vusûlün misâli: Meftûn-i cemâli olduğu bir melikenin bendesi, melikenin emriyle onun cemâlini müşâhede edemeyeceği bir mecliste hidemât-ı şâkkada istihdâm olunmakta ve “Ne olur bir lahzacık cemâlini görsem!” diyerek yanıp tutuşmakta iken, bağteten melikenin sarayına celbolunup, orada maşûkasının cemâlini her an müşâhede etmekle beraber, yine aynı hidemât-ı şâkkada istihdâm olunsa, o bende azâb-ı buddan halâs olarak naîm-i kurba nâil olur. Fakat hidemât-ı şâkkada istihdâm olunmak azabı bâkî olduğundan, bu hâl onun hakkında naîm-i mutlak değildir.
En büyük azap, Sevgili’den uzak olmaktır. En büyük nimet ise O'nun huzurunda, O’nun cemâlini seyrederken bulunmaktır. Zâhirde çekilen meşakkatler, o huzurun yanında hiç kalır. Bu sebeple Farsça beyitte dendiği gibi: "Seninle cehennem ateşi bana ne nimettir, Sen olmayınca cennet nimetleri ne felakettir." Kurbiyet, mekânın değil, şuhûdun (görmenin, şahit olmanın) meselesidir.
Bu yakınlığın nihayeti, en son sınırı nedir? Şeyh-i Ekber, bu yakınlığın o kadar şiddetli olduğunu ifade eder ki, Hakk, kulunun bizzat kendisidir. Kulun gören gözü, işiten kulağı, O’nun Hüvviyet'inin tecellîsinden başka bir şey değildir.
İmdi Hakk'ın “hüviyet”i” abdin a'zâ ve kuvâsının “ayn"ı olmaktan daha yakın bir yakınlık yoktur. Halbuki abd, bu a'zâ ve kuvânın gayrı değildir. Böyle olunca abd halk-ı mütevehhemde Hakk-ı meşhûddur. Binâenaleyh mü'minler ve "ehl-i keşf ve vücûd" indinde, halk ma'kūl ve Hak ise mahsûs ve meşhûddur.
"Halk ma'kûl, Hak mahsûs ve meşhûd." Yani keşif ehli için, şu gördüğün varlıklar birer mânâdan ibarettir. Asıl hissedilen, asıl görülen ise Hakk’ın kendisidir. Diğerleri için ise tam tersi geçerlidir; onlar eşyayı görür, Hakk’ı ise sadece aklederler. Kurbiyet, Hakk’ı aklından kalbine, kalbinden de bütün âzâlarına indirdiğinde yaşanan bir hâldir.
Bu zıtların birliği, âlemlerin dokusunda da kendini gösterir. İdrîs Aleyhisselâm’ın hikmetinde, bu şehâdet âlemi, "Mescid-i Aksâ" olarak isimlendirilir. Mânâsı, "en uzak mescit"tir. Neden en uzak? Çünkü Zât'ın mutlak basitliğinden en uzak noktadır; tecellînin en kesif olduğu yerdir. Ama tam da bu yüzden, en kemalli tecellî mahallidir.
Bu alem Cenab-ı Hakkın son tecelli yeridir, bu son tecelli yeri “Mescid-i Aksa”dır. En uzak mescit demektir. Bu alem Allah’ın Zat’ına en uzak... Ancak uzaklıktan kinaye yani bir bilinç tecellinin en uç noktasıdır. Dolayısıyla bu alem tecellilerin en kemalli alemidir. Yani en koyulaşmış en ağdalaşmış şeklidir bu alem, bu yüzden en kemaldedir.
En uzak olan, aynı zamanda en kâmil olandır. Tıpkı bir tohumun, kendinden en uzak noktada, yani ağacın meyvesinde kemâle ermesi gibi. Kurbiyet arayan sâlik, bu "en uzak" görünen âlemden kaçmaz; bilakis, onun her zerresinde o "en yakın" olanın izini arar.
Bu görüş nasıl kazanılır? Gözümüz, vehmin perdesiyle örtülüdür. Şeyh-i Ekber, ayna misaliyle bu durumu anlatır. Bazen bir aynaya çok yaklaşırsan, görüntün ters döner. Nefsin vehmi de böyledir. Hakk'a olan o şiddetli yakınlığı idrak edemediği için, hakikati ters yüz eder.
O kişi o idrak ile kendi aynasına baktığı zaman hep kendinin tersini görür . Neden ters görüyor? Çünkü vehim idrakıyla görüyor . Vehmin ve hayalin insana verdiği şifre nedir, yani yönettiği şey nedir? Ters göstermek. İşte vehim insana var olan ilahi varlığı yok, yok olan hayali var olarak gösteriyor.
Bu ters dönmüş idrak, bir İnsân-ı Kâmil'in cilalanmış, dosdoğru gösteren ayna-kalbinin karşısına geçince düzelir. O vakit, onun aynasındaki doğru görüntü, senin aynandaki tersliği düzeltir. Mürşidin kurbiyeti, Hakk'a olan kurbiyetin anahtarıdır.
Son olarak, Eyyûb Aleyhisselâm’ın kıssasına bakalım. Zâhirde hastalık, musibet, terk edilmişlik... Tam bir "uzaklık" (bu'd) hâli. Ama bâtında, Hakk'ın özel ilgisine mazhar olmuş bir "yakınlık" (kurbiyet) hâli.
Bakın aynı hadiseye bir başka yönden baktığında kurbiyet bir başka yönden baktığında da uzaklaşmadır. ... Ya'nî her görülen şeyin, mesafe i'tibâriyle her ne kadar uzak olsa da, göze yakın olmasından dolayı sen yakınlık ile uzaklığın iki emr-i izafîden ibaret olduğunu bildin.
Kurbiyet ve bu'd, yani yakınlık ve uzaklık, mutlak gerçeklikler değil, izafî, yani görece kavramlardır. Onların Vücûd'da, yani mutlak varlıkta bir karşılığı yoktur. Tek Vücûd vardır, o da Hakk'ın Vücûdu'dur. Bütün mesele, bu hakikati örten vehim perdesini kaldırmaktır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kurbiyet
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, kurbiyet gibi en derin sırları, bir âşığın hikâyeleriyle, gönle dokunan lisanıyla anlatır. Mesnevî-i Şerîf’i açtığımızda görürüz ki, yakınlık ne göğe yükselmek ne de yerin dibine inmektir. Yakınlık, benlik zindanından kurtulmaktır.
Hazret-i Pîr, bu hakikati en yalın haliyle şöyle ifade eder:
"Yakınlık, ne yukarı ne aşağı gitmektir, yakınlık, varlık hapsinden kurtulmaktır."
Bütün meselenin özü budur. İnsan, kendisini Hakk’tan ayrı, müstakil bir varlık sandığı müddetçe, O’na “ulaşmaya” çalışır. Hâlbuki ulaşılacak bir mesafe yoktur. Aradaki tek engel, kulun kendi vehmî varlığı, yani "ben" zannıdır. Mevlânâ bize kurbiyetin bir yerden bir yere gitmekle değil, bir hâlden başka bir hâle geçmekle, yani benlik perdesini aralamakla mümkün olacağını öğretir.
Varlık Hapsinden Kurtuluş: Kurbiyetin Hakiki Manası
Mevlânâ Hazretleri için kurbiyet, mekânsal bir yakınlaşma değil, bir şuur sıçramasıdır. Kul, kendisini ayrı bir "ben" olarak gördüğü sürece, Hakk ile arasında bir "fasl", yani bir ayrılık duvarı vehmeder. Yolculuk, bu duvarı yıkma yolculuğudur.
Duvarın alçaklığı bir yakınlık olur; onun faslı, bir vaslın dermânı olur!
Buradaki “duvar”, insanın kendi enâniyyet-i beşeriyyesidir. Bu duvarın her bir kerpici, kibir, haset, hırs gibi nefsanî sıfatlardır. Sâlik, mücahedesiyle bu duvardan her bir kerpici kopardığında, duvar alçalır. Duvarın alçalması, hakikat suyuna bir yakınlık vesilesi olur. O ayrılık gibi görünen duvar, aslında bir vuslatın ilacıdır. O duvarı yıkma çabası, sâliki Hakk’a yaklaştıran en kıymetli ibadettir.
Bu kerpiçleri koparma ameli, kulun kendi acziyetini idrak edip Hakk’a secde etmesidir. Her secde, benlik duvarından bir kerpicin sökülmesidir.
Yapışık kerpiçi koparmak, bir yakınlığı mûcib olan secde geldi ki, secde et ve yaklaş!
Alak Sûresi’ndeki “Secde et ve yaklaş!” emri, burada amelin sırrını açığa vurur. Secde, kulun en tezellül ettiği, benliğini ayaklar altına aldığı andır. Kul, kendi hiçliğini anladığı o noktada, Hakk’ın varlığına en yakın olduğu makama erer. Kurbiyet, benliği yücelterek değil, onu Hakk’ın varlığında yok ederek tadılan bir lezzettir. Bu, fenâ-fillah mertebesine bir işarettir.
Ne zaman ki zerreden nefs ve nefes yok oldu, şimdi onun savaşı ancak güneşin savaşıdır.
Bu mertebeye, büyükler kurb-i ferâiz (farzlarla yakınlık) derler. Kulun kendi iradesi ve fiilleri, Hakk’ın irade ve fiillerinde fâni olmuştur. Artık o kulun işitmesi Hakk’ın işitmesi, görmesi Hakk’ın görmesi olur. Onun ağzından çıkan söz, Hakk’ın kelâmı olur.
Şiddet-i Zuhûrdan Gelen Gizlilik: Yakınlığın Cem Makamı
Kurbiyetin çetin sırlarından biri, şiddetli yakınlığın bir tür gizlilik, hatta idrakte bir uzaklık hissi doğurmasıdır. Bir şey bize o kadar yakındır ki, onu göremeyiz. Mevlânâ Hazretleri bu ince sırrı, eşsiz bir benzetmeyle gönlümüze nakşeder:
Can, görünürlükten ve yakınlıktan gizlidir. Çünkü içi su ile dolu ve dudağı kuru küp gibidir.
Küp ağzına kadar su dolu, ama dışındaki dudağı kupkuru. Bedenimiz can ile dolu, ama aklımız canın ne olduğunu anlamaktan âciz. Hakk Teâlâ da bize şah damarımızdan daha yakındır. Fakat bu şiddet-i zuhûr, yani görünüşünün şiddeti, O’nu bizden gizler. Gaflet içindeki akıl, O’nu dışarıda, uzakta bir yerde arar.
İnsanın en büyük perdesi, kendi vehmedilmiş varlığını ispat etmesidir. Kendi vehmî varlığından kurtulduğu zaman, nazarında Hakk'ın varlığından başka bir şey kalmaz.
Filozoflar, Hakk’ın varlığına deliller getirerek O’na ulaşacaklarını sanırlar. Hâlbuki bu, yakında olanı uzakta aramaktır. Bu, denizin içindeki balığın “deniz nerede?” diye sormasına benzer. Kurbiyet, delil getirmekle değil, delilin kendisi olan vehmî varlıktan vazgeçmekle bulunur. Çünkü varlık birdir. Uzaklık da yakınlık da, hep o tek varlığın içindeki şuur halleridir.
"Ben" Demenin İki Yüzü: Hallâc'ın Kurbiyeti, Firavun'un Uzaklığı
Kurbiyetin en hassas tecellilerinden biri, “ene” (ben) kelimesinin kim tarafından ve hangi makamdan söylendiğidir. Dışarıdan bakınca aynı kelime, ama birinin ağzından dökülünce rahmet, diğerininkinden dökülünce lanet olur. Mevlânâ, bu sırrı Hallâc-ı Mansûr ile Firavun’u kıyaslayarak açar:
O "ben"i zamansız beyanek lanettir; o "ben"i zamanında beyanek rahmettir.
“Zamansız” demek, nefs perdesi henüz aradan kalkmamışken, kul kendi cüz’î, vehmî varlığını merkeze alarak “ben” demesidir. Firavun’un “Ben sizin en yüce rabbinizim!” demesi, işte bu zamansız “ben”dir. Bu, Hakk’tan uzaklık, yani lanettir.
O Mansûr'un "ben"i muhakkak rahmet oldu; o Fir'avn'ın "ene"si muhakkak la'net oldu.
Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım) demesi neden rahmet oldu? Çünkü o, “zamanında” söylenmiş bir sözdü. Yani, Hallâc’ın benliği, Hakk’ın varlığında tamamen fâni olduktan sonra söylenmişti. O “ben”, artık Hallâc’ın cüz’î benliği değil, onun varlığında tecellî eden Hakk’ın Kendi benliğiydi. Bu, kurbiyetin zirvesidir. Nefs ile söylenen “ben” uzaklaştırır; Hakk ile söylenen “Ben” ise yakınlığın ta kendisidir.
Secdede Tecellî Eden Yakınlık: Amelin Kendisi Mükâfattır
Sâlik için ibadetler, Hakk’a yakınlaşma vesileleridir. Kurbiyet makamında ise ibadet, bir karşılık bekleyerek yapılan bir eylem olmaktan çıkar. İbadetin kendisi, en büyük mükâfat olur. Özellikle secde, bu sırrın en yoğun yaşandığı makamdır.
Çünkü şükredene artırma vaat edilmiştir; nasıl ki yakınlık, secdenin karşılığıdır.
Secdenin karşılığı, ücreti nedir? Cennet mi? Hayır. Secdenin karşılığı, “kurb” yani yakınlığın kendisidir. “Secde et ve yaklaş!” ayeti bunu müjdeler. Ârif olan kul, secdeden kalkınca alacağı bir ecir için değil, secde anının kendisindeki ilâhî yakınlık zevki için secde eder.
Binaenaleyh "Mülkleri istemem, bana o secde mülkünü müsellem et!" diye nâle ederdi.
Âşıkların talebi budur. Onlar, Hakk’ın vereceği nimetlerden ziyade, nimet verenin Kendisini, O’nun huzurundaki bir anlık yakınlığı isterler. “Secde mülkü”, yani kurb-i ilâhî, bütün kevnî ve ruhânî mülklerin üzerindedir.
Gönül Dilinin Birliği: Mânevî Akrabalık ve Ülfet
Kurbiyet sadece kul ile Hakk arasında yaşanan dikey bir tecrübe değildir. Aynı zamanda kullar arasında, ruhlar planında yaşanan yatay bir yakınlıktır. Mevlânâ’ya göre hakiki yakınlık, kan bağından değil, “aynı dili konuşmaktan” doğar.
Aynı dili konuşmak yakınlık ve bitişikliktir. İnsan, yabancı olanlarla bağa mensup gibidir.
Burada bahsedilen dil, gönül dilidir, mana birliğidir. İki insan, farklı milletlerden gelseler bile, eğer aynı mânevî iklimin havasını soluyorlarsa, onlar birbirine en yakın akrabadan daha yakındır.
Ey (muhatabım) çok Hindû ve Türk hem-zebândır; çok iki Türk yabancılar gibidir.
Bir Hintli ile bir Türk, zâhirde dilleri ayrı iken, mana birliği içinde “hem-zeban”, yani aynı dili konuşan olabilirler. Ama iki Türk, aynı dili konuştukları halde, gönülleri ayrıysa, birbirine iki yabancı gibidirler. Bu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Selmân-ı Fârisî Hazretleri için, “Selmân bizim ehl-i beytimizdendir” buyurmasındaki sırrın aynısıdır. Oradaki “ehl-i beyt” olmak, kan bağıyla değil, ruhların yakınlığı, yani mânevî kurbiyet iledir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Kurbiyet kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 5: "Güç tutar. Ey mütevehhim efendi, senin iddiâ ettiğin bu yakınlık kendi vehmindir. Zîrâ yakınlıkların envâ'ı vardır. Evliyânın yakınlığı başka bir yakınlıktır. Zîrâ görmez misin ki, evliyânın yakınlığı..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
- Cilt 10: "Da kendisini câhil gördü. Kendisini halvete koymalarını istedi. Vaktâki halvete girdi, sinesinden heybetli sadâlar işitti ve tâkat getiremeyip halvetten çıktı; ve hâlini o hazrete söyledi. Buyurdular..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 10)
- Cilt 11: "Kurb ve zuhûrundan dolayı gözden gizli kalır. Zât-ı Ecell ü A'lâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de... 'Andolsun ki insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz; ve Biz ona şah damarından daha yakınız.'" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)
- Cilt 12: "Le bir uzaklık ki, visâlden sonra olur. Senin uzaklığın, ya'ni kulun zulmânî ve nûrânî hicâblar altında kalması dertli ve azâblı bir ölümdür. Husûsiyle o hicâblar yırtılıp sana vâsıl olduktan sonra k..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12)
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kurbiyet
Bir kavramı anlamak, onun komşularını tanımaktan geçer. Kurbiyet de böyledir; onu anlamak için etrafındaki mânâ denizinde yüzen diğer incilere de bakmak gerekir.
Bu incilerden ilki Vuslat'tır. Vuslat, iki ayrı varlığın bir araya gelmesidir. Fakat Hakk ile kul arasında bir vuslat değil, bir kurbiyet söz konusudur. Çünkü kul, Hakk’tan ayrı bir vücûda sahip değildir ki O’na sonradan kavuşsun. Vuslat ikilik kokar, kurbiyet ise “Biz ona şah damarından daha yakınız” sırrının idrâkidir.
Kurbiyetin meyvesi ve tecellî ettiği mahal ise Veli'dir. Veli, Allah’ın dostu demektir. Bu dostluk kurbiyet ile kurulur. Cenâb-ı Hakk’ın, “Kulum bana nâfile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, tâ ki ben onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü... olurum” buyurduğu Hadîs-i Kudsî, kurbiyet makamının en kâmil tarifidir. Kurbiyet, Hakk’a yakınlığın kendisiyse, velâyet bu yakınlığın yaşandığı hâldir.
Bu yakınlığa nâil olmanın yolu ise Fenâ makamıdır. Fenâ, kulun vehmî varlığının, sahte benliğinin yok olmasıdır. Mesnevî’de buyrulduğu gibi, kurbiyet “varlık hapsinden kurtulmaktır.” Bu hapishane, bizim “ben varım” iddiamızdır. Bu iddia perdesi ortadan kalkınca, yani sâlik fenâ bulup kendi hiçliğini idrâk edince, zaten var olan ezelî yakınlık (kurbiyet) ortaya çıkar. Fenâ, mesafeyi yaratan vehmi ortadan kaldıran bir silgidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temel direği, mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbetleridir. O’nun külliyatında kurbiyet, sâlikin seyr-i sülûkunda adım adım tecrübe ettiği, yaşayan bir hakikat olarak ele alınır. Terzibaba, kurbiyetin sadece Vücûd'un tekliğine dayanan bir hikmet olmadığını, aynı zamanda zikirle, mürşide teslimiyetle ve nefs tezkiyesiyle tadılan bir hâl olduğunu gösterir. O’nun dilinde kurbiyet, “şah damarından yakın” olmanın ne demek olduğunu kalbe indiren bir vukûfiyet meselesidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ise bu sırrın teorik temelini çizer. Füsûs’ta kurbiyet, kulun çabasıyla elde ettiği bir paye değil, varlığın fıtratı gereği zaten mevcut olan mutlak bir hakikattir. Şeyh-i Ekber’e göre “uzaklık” (bu’d), bir hakikat değil, bir idrâk kusurudur. Füsûs, meseleyi daha da derinleştirerek, Hakk’ın kulun bizzat âzâları ve kuvveleri olması sırrıyla, kurbiyetin en ileri mertebesini ortaya koyar. Artık arada bir “yakınlık” mesafesi bile kalmaz; gören ile görünen, aynı Hüvviyet'in farklı tecellîleri olur.
Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i ise bu yüksek hakikatleri, gönül diliyle, misallerle ve hikâyelerle önümüze serer. Mesnevî, kurbiyetin ne denli şiddetli bir yakınlık olduğunu, bu yüzden de idrâk edilemediğini “içi su dolu testinin dudağının kuru kalması” misaliyle anlatır. Mevlânâ, Hallâc-ı Mansûr ile Firavun’un “Ben” demesi arasındaki farkı anlatarak, kurbiyetin en tehlikeli durağı olan enâniyet perdesine işaret eder. Nefs ile söylenen “Ben”, en büyük uzaklık; nefs eridikten sonra Hakk’ın söylettiği “Ben” ise kurbiyetin zirvesidir.
Değerlendirme
Bu üç büyük denizin sohbetinden süzülenlere baktığımızda, kurbiyet hakkında birkaç temel hakikat parlamaktadır. Evvelâ, kurbiyet, mekânsal bir yolculuk değil, şuurda yaşanan bir inkılaptır. Hakk’a doğru koşmak değil, O’ndan başka koşacak bir yer olmadığını anlamaktır. İkincisi, bu yakınlığın önündeki tek ve en büyük perde, kendi vehmî benliğimizdir. Bütün seyr-i sülûk, bu perdeyi incelte incelte ortadan kaldırma sanatıdır. Son olarak, kurbiyetin zirvesi, yakınlık ve uzaklık ikiliğinin dahi aşıldığı bir Tevhid makamıdır. Öyle bir yakınlıktır ki, şiddetinden ötürü gayb (gizlilik) gibi görünür. Yolun sonunda sâlik, bir yere varmadığını, zaten hep varmış olduğu yerde uyandığını fark eder. Cenâb-ı Hakk, bizleri bu uyanışa nâil olanlardan eylesin.