Levlake
"Levlâke, levlâke, lemâ halaktü'l-eflâk." Yâni, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim." Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, sevgilisi, habîbi, varlığın gözbebeği olan Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v) doğrudan hitabıdır. Bu bir iltifat, müjde veya vaat değildir; varlığın temel şartıdır. Bütün görünen ve görünmeyen âlemler, yıldızlar, galaksiler, zerreden küreye her ne varsa, hepsi bu "Sen" hitabının muhatabı olan o yüce varlığın hatırına, O'nun nurundan zuhûra gelmiştir. Terzibaba İrfan Mektebi'nin temel direklerinden biri olan bu hakikat, sadece bir bilgi değil, bir zevk hâlidir. Sâlikin seyr-i sülûku, özünde bu hitaba lâyık bir ayna olabilme cehdinden ibarettir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Levlâke" kelimesi, Arapça'da bir şart ifadesidir: "Eğer sen olmasaydın..." Bu, bütün bir varlık denkleminin üzerine kurulduğu temeldir. O "sen" olmasaydı, denklem kurulmaz, kâinat kalemi oynamaz, varlık sayfası açılmazdı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın kendi Zâtî sevgisini ve bilinme arzusunu ("küntü kenzen mahfiyyen" sırrı) ilk defa tecellî ettirdiği Hakikat-i Muhammediyye'ye bir işarettir. Bütün varlık, bu hakikatin tafsilatından, açılımından ibarettir.
Cenâb-ı Hakk'ın ikramı sonsuzdur ve bu ikramların zirvesi, insandır. İnsanın zirvesi ise, varlığın sebebi olan Hz. Muhammed'dir. Terzibaba Hazretleri, bu ikram zincirini şöyle anlatır:
Hacer valideyi orada ikram etti. Hz. Resullullah ki âlemlerin sultanını da orada ikram etti. Ve yüce Kelâmını İnsanlık âlemine ve âlemlere. Gene orada ikram etti. Bakın hep o mahâlde ikramını verdi. Sonra mübarek geceleri, Ramazan, beş vakit farz, islâmın beş emrini insânlara olan bu büyük lutuflarını orada ikram etti. İşte bu hep Cenâb-ı Hakk'ın evvelâ insânlara, sonra diğer mahlûkata olan ikramıydı. Gördüğümüz, yaşadığımız, yaşamımıza sebep olan tüm varlıklar, Cenâb-ı Hakkın bizlere, insânlara ikramıdır. Gökyüzünde, yeryüzünde gördüğümüz en küçük varlıktan en büyüğüne kadar hepsi insânlar için var edildi ve ikram edildi. Cenâb-ı Hakk buyurdu? Ey Habîbim bütün âlemleri senin için halk ettim. “Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk” “eğer sen olmasaydın olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim.” Ama seni de kendim için halk ettim.
Burada iki yönlü bir sır vardır. Birincisi, "Bütün âlemleri senin için halk ettim." Bu, kâinatın varlık sebebinin O olduğunu gösterir. Bütün kevnî düzen, O'nun şanına, O'nun zuhûru için bir sahne olarak kurulmuştur. İkincisi ise daha derindir: "Ama seni de kendim için halk ettim." Âlemler O'nun için, O ise doğrudan Hakk içindir. Bu, O'nun Zât ile mahlûkat arasında nasıl bir berzah, nasıl bir ayna olduğunu gösterir. O, Hakk'a bakan yüzüyle "kendim için" sırrına, halka bakan yüzüyle "senin için halk ettim" sırrına mazhardır. Bizler de, o Sultan'ın ümmeti olarak, "Ondan bir nûr almak sûretiyle" bu ikramdan kendi kabımız nispetince hisse alırız. "Levlake" sırrı, sadece tarihsel bir hadise değil, her an canlı olan ve her müminin kalbinde tecellî etme potansiyeli taşıyan bir hakikattir.
Bu hakikat, varlığın iki temel şartından biridir. Biri Ulûhiyyet (İlâhlık) mertebesinden gelen şart, diğeri Risâlet (Peygamberlik) mertebesinden gelen şarttır. Kulun "İnşaallah" (Allah dilerse) demesi, kendi acziyetini ve Hakk'ın iradesine teslimiyetini ifade eden Risâlet şartıdır. Ama o kulun var olabilmesinin ilk şartı, Ulûhiyyet katından gelen "Levlake" hitabıdır. Terzibaba Hazretleri bu ince noktayı şöyle izah eder:
Ulûhiyet şartı, Risalet tarafından, ifade edilen “ İn’şeallah ” “ eğer Allah dilerse ,” hükmüdür. Onun tasdik hükmü olmazsa âlemde hiçbir şey olmaz. Ulûhiyyet tarafından olan “in/eğer” ise “lev/eğer” mertebesinden. “ Levlâke lev lâk lemâ halektul eflâk .” Hükmüdür. “Ey Habibim eğer sen olmasaydın, olmasaydın bu âlemleri halketmezdim .” Hükmü ile, bu âlemlerin varlık sebebi bu iki şarttır.
Kulun "inşaallah" diyebilmesi bile, evvelde kendisine "sen olmasaydın olmazdı" denilmiş olmasına bağlıdır. Varlığın kendisi, bu iki "eğer" kelimesinin, yani kulun teslimiyeti ile Hakk'ın muhabbetinin birleştiği yerde zuhûr eder. Bu, "bir'in iki mertebeli" görünmesidir: Hakk'ın hem seven (Vedûd) hem de irade eden (Mürîd) olarak tecellî etmesi ve bunun karşısında o sevgi ve iradeye en kâmil ayna olan Hakikat-i Muhammedî'nin durmasıdır.
"Levlake" hadis-i kudsîsi, tek başına duran bir ifade değildir. O, bir nur halkasının merkezindeki cevherdir. Etrafında, aynı hakikatin farklı vechelerini anlatan başka hadis-i şerifler bulunur. Bunlar bir araya geldiğinde, İnsân-ı Kâmil'in ve onun zirvesi olan Hz. Muhammed'in (s.a.v) kevnî konumunu anlarız.
” (Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Hadîs-i kudsî” “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” (Evvelü mâ halâkallahu kalemü ve rûhî.) “Allah evvelâ benim Rûhumu ve kalemi halketti.” (Evvelü mâ halekallahu aklî ve nefsî.) “Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti.” “Allah her şeyden evvel benim nûrumu kendi nûrun-dan halketti.” (Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mâi vettıyni) “Âdem su ile balçık arasında iken ben Peygamberdim” Görüldüğü gibi her mertebenin öncülüğü hakikat-i Muhammediyye’ye aittir.
Bu rivayetlerin her biri, aynı elmasın farklı bir yüzeyinden yansıyan ışıktır.
- "İlk halk edilen şey benim ruhum ve kalemimdir": Bu, Hakikat-i Muhammedî'nin, bütün kaderin yazıldığı Levh-i Mahfûz'dan ve bütün varlığa can veren Rûh-u Âzam'dan önce geldiğini, daha doğrusu onların ta kendisi olduğunu anlatır. Kalem, ilim ve iradeyi; ruh ise hayat ve sevgiyi temsil eder. İkisi de O'dur.
- "İlk halk edilen şey benim aklım ve nefsimdir": Bu, Akl-ı Küll (Küllî Akıl) ve Nefs-i Küll (Küllî Nefs) mertebelerinin de O'nun hakikatinin iki yüzü olduğunu gösterir. Akl-ı Küll, Hakk'tan gelen ilmi alır; Nefs-i Küll ise bu ilmi kabul edip âlemler şeklinde açığa çıkarır.
- "Allah her şeyden evvel benim nurumu kendi nurundan halketti": Bu, en temel ifadedir. Her şeyin aslı nurdur ve o ilk Nur, Zât'ın nurunun ilk tecellîsi olan Nûr-i Muhammedî'dir. Bütün varlık, bu nurun farklı kesafet ve letafetteki katmanlarından ibarettir.
- "Âdem su ile balçık arasındayken ben peygamberdim": Bu, O'nun risâletinin sadece Medine'de başlamadığını, ezelde, varlık ağacı henüz tohum hâlindeyken bile O'nun bu ağacın hem gayesi hem de hakikati olduğunu ilan eder.
Bu hadisler silsilesi, "Levlake" sırrını bir bütün olarak kavramamızı sağlar. Bu ifadeler, birbiriyle çelişen değil, birbirini tamamlayan, aynı hakikatin farklı mertebelerdeki isimleridir. Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "Hadislerde belirtilen önceliklerin hepsi 'Hakikat-i Muhammedi'nin değişik yönleridir."
Bu bütüncül bakış açısı, "Ben Allah'tanım, müminler de benim nurumdandır" hadis-i şerifiyle taçlanır.
Hadis-i şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” mealen, “Ben Allah'tanım ve müminler benim nurumdandır.”
Bu, o muazzam kevnî hakikatin, sâlikin kendi iç dünyasına nasıl indiğini gösteren köprüdür. O'nun varlığı doğrudan Hakk'tandır, bir vasıta yoktur. O, Zât'ın ilk aynasıdır. Müminlerin nuru ise, o aynadan yansıyan ışıktan bir parçadır. Güneş birdir, ama pencerelere vuran ışık, her pencerenin büyüklüğüne ve temizliğine göre farklılık gösterir. Seyr-i sülûk, o kalp penceresini silip parlatarak, aslımız olan o Nûr-i Muhammedî'den daha fazla feyiz alabilme sanatıdır. "Levlake" hitabı, sadece Efendimiz'in şahsına değil, O'nun nurunu taşıyan her bir müminin içindeki o ilâhî cevhere de bir işarettir. Varlığın gayesi O'dur ve O'na tâbi olmak, varoluş gayemize uygun yaşamaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Levlake: Aslı ve Mertebesi
"Levlâke levlâk lemâ halaktül eflâk" Hadîs-i Kudsî'si, varlık ağacının kökünde dolaşan âb-ı hayattır. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bu sırrın perdesini aralamaya, o kelâmın derûnunda yatan hikmet pınarlarından içmeye talip olunur. Zira bu söz, sadece Hz. Peygamber'in şahsına değil, O'nun varlığında tecellî eden o muazzam hakikate, Hakikat-i Muhammedî'ye bir işarettir ve o hakikat, her birimizin varlığında gizli bir tohum olarak mevcuttur.
"Küntü Kenzen" Sırrının Tecellîsi: İlâhî Muhabbet ve Hakikat-i Muhammedî
Her şeyin başı sevgidir, muhabbettir. Cenâb-ı Hakk'ın "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim (istedim) de âlemleri halk ettim" kudsi hadîsinde beyan ettiği sır, "Levlake" hakikatinin de anahtarıdır. Bilinme arzusu, bir muhabbet (hûbbiyyet) coşkunluğudur. Zât-ı Mutlak'ın kendi güzelliğini, kendi kemâlini seyredeceği bir ayna istemesidir. Bu ilk ve en ulvî muhabbetin tecellî ettiği, coşup aktığı ilk derya, Hakikat-i Muhammedî'dir.
Terzi Baba Hazretleri bu ince noktayı şöyle aydınlatır:
Bu âlemlerde ilk faaliyete geçen sıfat-ı İlâhiyye hûbbiyyet yâni, muhabbettir. Bu ilâhi Hûbbiyyet’in zuhur mahalli ise Hakikat-i Muhammed-î dir. İşte bu yüzden diğer bir Hadîs-i Kûds-î de bildirilen, (Levlâke) dir. Yâni (Eğer sen olmasaydın,) Bu ifadenin içinde gizli olan çok büyük bir hûbbiyyet-sevgi vardır. İkinci def’a (levlâk) gene “eğer sen olmasaydın” (lemâ halektul eflâk) “bu âlemleri halketmezdim” haberinde Cenâb-ı Hakk-Zât-ı Mutlağın, Hakikat-i Muhammediyye ye ne kadar Hûb-Muhabbet ettiği açık olarak görülmektedir.
Varlık, mekanik bir zorunlulukla değil, bir sevgi patlamasıyla zuhûr etmiştir. Bu sevginin ilk muhatabı, ilk aynası, ilk tecellîgâhı, Nur-u Muhammedî olarak da bildiğimiz o evvel ve âhir olan hakikattir. "Levlâke" hitabındaki tekrar, "sen olmasaydın, olmasaydın" vurgusu, bu sevginin şiddetini, bu şartın mutlaklığını gösterir. Bu hitap, sadece bir şart cümlesi değil, bir aşk ilanıdır. Bu sebepledir ki, O'nun ismi, O'nun lakabı "Habibullah" yani Allah'ın Sevgilisi'dir.
Bütün peygamberler ve velîler, bu ana kaynaktan, bu Hakikat-i Muhammedî deryasından kendi mertebelerince birer damla almışlardır. Onların getirdiği her yeni hikmet, her yeni şeriat, aslında o küllî hakikatin, zamanın ve mekânın şartlarına göre bir başka yüzünün zuhûra çıkmasından ibarettir. Terzi Baba'nın buyurduğu gibi:
Hangi Peygamber ve velî yeni olarak ne getirmişse onların hepsi Hakikat-i Muhammedî’nin zuhur mahalli Hz. Muhammed’in (s.a.v.) o isim ile o mertebeden ve o özelliği ile zuhura çıkmasından başka bir şey değildir.
"Levlake" sırrı, varlığın temelinde yatan İlâhî Aşk'ın, en kâmil ve en mutlak şekilde Hakikat-i Muhammedî'de somutlaşması ve bütün varlık mertebelerinin bu aşkın hatırına, bu aşkın tecellîsi olarak halk edilmesidir.
Varlığın Tenezzülü ve Levlake Sırrının Mertebeleri
Bu sevgi ve gaye, tenezzül yoluyla, yani Zât'ın mertebe mertebe inişiyle kâinatı ortaya çıkarmıştır. Bu süreç, "Levlake" hadîsinin farklı kelimelerinde gizlidir.
Her şeyden evvel, sadece Hakk'ın Zât'ı vardı. Buna irfan dilinde Âmâ mertebesi denir. Sonra Zât, kendi birliğini, Ahadiyyet (mutlak teklik) mertebesinde bildi. Ardından bu birliğin içinde gizli olan bütün isim ve sıfatların potansiyel olarak bulunduğu Vahidiyyet (birleşim) mertebesi geldi. "Levlake" hitabı, bu en yüksek mertebelerde başlar.
“Â’mâ’iyyet”, “Ahâdiyyet” ve “Vahidiyyet” merte-beleri “ilâhi lâtif zûlmet” ifadesiyle belirtilir ve bu hüküm buralarda geçerlidir... Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olma-saydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte; “lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmez-dim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir.
Hadîsin ilk bölümü, "eğer sen olmasaydın," henüz âlemlerin halk edilmediği, Hakikat-i Muhammedî'nin İlâhî ilimde bir sır olarak bulunduğu o bâtınî (içsel) mertebelere işaret eder. Hadîsin ikinci bölümü, "âlemleri halk etmezdim," ise bu sırrın hatırına, ondan sonraki tenezzül mertebelerinde, Rahmaniyet, Rububiyet ve Mülk âlemlerinde her şeyin zuhûra çıkarılacağını bildirir.
Bu ilk zuhûr, bir başka hadîs-i şerifte "Allah'ın ilk halk ettiği şey benim ruhumdur/nurumdur" ve "Allah evvelâ benim rûhumu ve kalemi halketti" ifadeleriyle perçinlenir. Terzi Baba bu hakikati şöyle bağlar:
Yukarıda belirtildiği gibi Efendimizin kaynağı (Ruhu-l A’zam) dır ki ondan ilk zuhur eden Hakikat-i Muhammedî üzere olan Hazreti Muhammedin (s.a.v.) ruhudur. Ve kalem dahi ümmül kitapta bâtında olan ilm-i ilâhiyyeyyi Hakikat-i Muhammedî olan onun ilmini “ Levhi mahfuz” olarak bildirilen ve bu ilmin kaza ve kader olarak yazılmasını sağlayan Zâtın ilim sıfatıdır ki, o da her mertebede zuhur eden tecelli-i ilâhiyyelerdir.
Ruhu'l-A'zam, yani En Büyük Ruh'tan ilk tecellî eden, Hz. Muhammed'in (s.a.v) hakikatidir. Kalem, bu hakikatin ilmini Levh-i Mahfuz'a, yani kâinatın kaderinin yazıldığı o korunmuş levhaya yazandır. Bütün varoluş, en başından itibaren bu Muhammedî Nur'un ilmiyle, O'nun varlığına göre programlanmıştır. Âlemlerin halk edilişi, O'nun bâtınî varlığına, o ilk zuhûra bağlanmıştır.
"Rahmeten li'l Âlemîn" Ayetinin Bâtınî Yüzü
"Levlake" hakikati ile Enbiyâ Sûresi'ndeki "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" ayeti arasında kopmaz bir bağ vardır. Terzi Baba Hazretleri'nin sohbetlerinde bu iki kelâm, aynı hakikatin iki farklı yüzü olarak sunulur.
”Eğer sen olmasaydın bu âlemleri halketmezdim” ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” hükümleri ikisi de aynı. Aşağı yukarı. Birisi Peygamber Efendimiz’in lisânından kudsî hadîs olarak, diğeri de Kûr’ân-ı Kerîm’den zâti âyet olarak bahsedilmektedir.
"Levlake" hadîsi, varlığın sebebini bâtınî bir dille, bir sevgi sırrı olarak açıklar. "Rahmeten li'l Âlemîn" ayeti ise, aynı hakikatin fonksiyonunu ve neticesini zâhirî bir dille beyan eder. Biri olmadan diğeri eksik kalır.
Eğer Hakk, sevgilisi Muhammed'in (s.a.v) hakikatini sevmeseydi, rahmetini coşturup âlemleri var etmeyecekti. "Levlake", rahmetin kaynağı olan muhabbettir. Âlemler bu muhabbet sebebiyle var edildiğine göre, varlıklarının her zerresi bu rahmetle kaplanmıştır. Ve bu rahmetin tecellî merkezi, dağıtım noktası, somutlaşmış hali de Hz. Muhammed'dir (s.a.v).
Terzi Baba, bu ayetin içindeki daha derin bir manaya dikkatimizi çeker:
Ayet-i kerimenin içine dikkatle ve irfaniyetle baktğımız zaman, baş tarfında olumsuz bir bölümü olduğunu açık olarak görmüş oluruz. O da baştaraftaki. “vema erselnake-biz seni göndermedik” kelâmı ilâhisi’dir. Allahımız açık olarak habibi zişanına, “ke-sen” diye ifade ederken, Onun manevi ilâhi varlığının haberini vermiş olmaktadır.
"Seni göndermedik... illa (ancak)... rahmet olarak gönderdik." Bu ifade tarzı, O'nun gönderilişinin sıradan bir gönderiliş olmadığını, tek ve mutlak bir gayeye, yani rahmet olmaya kilitlendiğini gösterir. Bu rahmet sadece dünyaya, sadece insanlara değil, "li'l Âlemîn" yani bütün âlemleredir. Çünkü O'nun hakikati, bütün âlemlerin varlık sebebidir. Güneşin, ayın, yıldızların, meleklerin, cinlerin ve bilmediğimiz nice âlemlerin varlığı, O'nun rahmetinden bir pay almaktır. Varlıkları, bu rahmetin tecellîsine şahitlik etmektir. Bu yüzden, "Levlake" hitabı, aynı zamanda "Rahmeten li'l Âlemîn"in ezelî müjdesidir.
Zuhûrun Gayesi: Âlemlerden Maksat İnsandır
Cenâb-ı Hakk, bu kadar muazzam âlemleri neden halk etti? İrfan mektebinin en temel derslerinden biri şudur: Âlemlerden maksat, insandır. Ama hangi insan? Kendini ve Rabbini bilecek, o İlâhî hazineye ayna olacak İnsân-ı Kâmil (kemale ermiş insan).
Demek ki bu alemlerin halk edilmesi kendisini bilebilecek bir varlığın yaşaması içindi. Eğer Allah bilinmesini istemeseydi bu alemleri neden halk edecekti?... İşte Cenab-ı Hakk kendindeki hakikatleri ortaya koyacak kendisi ile hal olacak kendisine bir ayna olacak bir gönül bir varlık halk etti, ki onun ismine de “ İnsan ” dedi... İnsan için de bu alemleri halk etti.
Bu, "Levlake" hadîsinin bir başka açılımıdır. Hadîs, ilk bakışta sadece Hz. Muhammed'in (s.a.v) şahsına hitap ediyor gibi görünse de, O'nun temsil ettiği İnsan-ı Kâmil mertebesine, yani halkın gayesi olan o kâmil insana işaret eder. Bütün kevnî yapı, bu kâmil insanın zuhûru için hazırlanmış bir sahnedir. Güneş onun için doğar, yağmur onun için yağar, rızıklar onun için biter. Çünkü o insan, "gizli hazine"nin bilinmesini sağlayacak olan yegâne varlıktır.
Terzi Baba bu hakikati çok sade bir misalle anlatır:
Şimdi her birerlerimizin bir mesleği var, bu mesleği biz icra etmek istemeseydik ne dükkan açardık ne ekipman alırdık, ne herhangi bir şey yapardık. dükkan Açmışsak ekipman almışsak bizi bilecek bizi tanıyacak birisi olacak ki bu sanattan istifade etsin.
Cenâb-ı Hakk, Zât'ının ve sıfatlarının sonsuz sanatını sergilemek için kâinat dükkânını açmış, içine sayısız sanat eseri yerleştirmiştir. Ama bu sanatı anlayacak, takdir edecek, sanatın sahibini bilecek bir "müşteri" lazımdır. İşte o müşteri, insandır. Bu yüzden Terzi Baba sohbetlerinde sık sık, "Ne kadar değerli varlıklarız ki her birerlerimiz bu değere sahibiz, bizim için bu alemler halk edildi" diyerek bizlere kendi hakikatimizi hatırlatır.
Bu sır anlaşıldığında, "Levlake" hitabının sadece bir kişiye değil, o kişinin hakikatine ulaşma potansiyeli taşıyan her insana da bakan bir yönü olduğu idrak edilir. Senin varlığında o "bilme" kabiliyeti, o "ayna" olma potansiyeli olmasaydı, senin için bu âlem sahnesi kurulmazdı.
Hevâdan Konuşmayan Nûr: Kelâm-ı Kudsî'nin Mükemmel Mahalli
"Levlake" gibi mutlak bir hitabın muhatabı kim olabilir? Ancak ve ancak mutlak bir ayna olan, kendiliğinden, nefsinden, hevasından (şahsî arzu ve eğilim) tamamen arınmış bir varlık olabilir. Hz. Peygamber (s.a.v), bu mükemmel saflığın zirvesidir. O, kendi arzusundan konuşmaz, her sözü, her fiili vahiyle, ilhamla, Hakk'ın muradıyla gerçekleşir.
Sen o hâlin ile “heva” nı attıktan, ondan kurtulduktan sonra, o ki “levlâke levlâk lema halektül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim” Hadis-i Kûdsi’sinin muhatabı olan “ilâhi zuhur” mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz kendi heva’sından konuşur mu?... İstese de konuşamaz çünkü kendisinde “Mudil” ismi bulunmadı-ğından onun meydana getireceği heva’ nın da olması mümkün değildir. Dolayısıyla o hevasından konuşmaz.
"Levlake" hitabının muhatabı, kendinde "kendiliği" kalmamış olandır. Varlığı, Hakk'ın varlığında erimiş, iradesi, Hakk'ın iradesine teslim olmuştur. O, bir "ilâhî zuhur mahalli"dir. Yani Hakk'ın isim ve sıfatlarının en berrak, en tam, en kâmil şekilde göründüğü yerdir. Konuştuğunda, "O’nun konuşması kendisine vâhy edilenden başkası değildir." (Necm, 4).
Bu hakikat, aynı zamanda yolun yolcusu olan sâlike de bir hedef gösterir. Sâlikin kendi varlığındaki "heva yıldızı" sönmedikçe, Hakikat-i Muhammedî'nin dolunayı olan "Bedr-i Münîr"in (nurlar saçan dolunay) ışığından tam olarak faydalanamaz. Kendi küçük ışığına aldandığı sürece, o büyük Güneş'e yönelemez. "Levlake" sırrının doktriner temeli, sadece bir sevgi beyanı değil, aynı zamanda varlığın mertebelerini, halkın gayesini ve bu yüce hakikate ayna olmanın şartlarını da içinde barındıran çok katmanlı, derin bir irfan dersidir.
Terzibaba Geleneğinde Levlake'in Yaşanması
"Levlâke" sırrı, sadece geçmişte söylenmiş bir söz değil, her an yaşayan, her sâlikin kendi gönül âleminde tecrübe etmesi gereken bir hitaptır. Bu ilâhî hitabın Terzibaba mektebinde, bir Uşşâkî dervişinin hayatında nasıl bir hâle büründüğünü, nasıl bir seyr-ü sülûk ameliyesine dönüştüğünü tefekkür etmek gerekir.
"Ente": Hakk'ın Sâlikin Kendi Varlığındaki Hitabı
"Levlâke" hadîs-i kudsîsi, zâhirde Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a yönelmiş bir hitaptır. O, bu hitabın aslı ve en kâmil mazharıdır. Lakin tasavvuf yolu, zâhirden bâtına bir yolculuktur. Peygamber'e gelen her hitap, O'nun varisleri olan ümmetine ve her bir sâlikin kendi hakîkatine bir davettir. Cenâb-ı Hakk, "Levlâke" derken "ente" yani "sen" zamirini kullanır. Bu hitap, bugün her birimize nasıl ulaşır?
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu sırrın kapısını aralarken bizi kendi içimize, Cenâb-ı Hakk'ın bize üflediği o ilâhî nefese döndürür.
İşte bunun gibi “venefahtü” ile bize vermiş olduğu ve kimlik oluşturmuş olduğu o kendi rûhuna hitap ediyor. “Ente” sen diye kimlik veriyor. “Eğer sen olmasaydın. ” Bu özün olmasaydı, senin bu beden âlemini, bu mülkünü halk etmezdim. Ne kadar hoş değil mi? Ne kadar büyük bir taltif. İşte “levlâke levlâk” ‘Eğer sen olmasaydın’ “vemâ halaktül eflâk” ‘senin eflâkını, beden mülkünü halk etmezdim.’ Neden? Çünkü beden mülkü o “venefahtü ”nün yaşamına bir mahâl, bir saksı olmakta. Saksı olmayınca çiçek nerede büyüyecek?
"Levlâke" hitabı, bizim içimizdeki o ilâhî öze, "venefahtü" sırrıyla bize emânet edilen Rûh'a yapılmış bir çağrıdır. Bedenimiz, bu ilâhî çiçeğin büyümesi için hazırlanmış bir saksıdan ibarettir. "Sen olmasaydın, senin eflâkını, yani beden mülkünü, bu vücut âlemini halk etmezdim" hitabı, her birimize kendi varlık mertebemizde yöneltilmiştir. Varlığımızın bir tesadüf olmadığını, her birimizin varlığının ilâhî bir gâyeye, içimizdeki o ilâhî "sen"e hizmet etmek için zuhûra getirildiğini anlamaktır.
Bu idrak, sâlikin kendine bakışını tamamen değiştirir. Artık o, değersiz bir et yığını değil; Hakk'ın "sen" diye hitap ettiği, içinde ilâhî bir sır taşıyan, kendi beden mülkünün sultanı adayı bir varlıktır. Bu hitap, Efendimiz'de Hakikat-i Muhammedî olarak en kâmil şekilde tecellî ederken, bizlerde de o hakîkatin bir mirası olarak bulunur.
O halde Cenab-ı Hakk diyor ki “ sen olmasaydın bu alemleri halk etmezdim” bu birey için ne demektir? Eğer senin şu fizik bedenin olmasaydı, eğer senin şu ruhani halin olmasaydı ben senin beden alemini halk etmezdim. Bu hepimiz için geçerli olan bir müjdedir. Bakın “ben seni göndermedim ama beden mülkünü rahmet olarak gönderdim” neyi وَنَفَخْتُ “venefahtü’ yü /ruhumdan üfledim” çünkü وَنَفَخْتُ bu bedenlerimize verilmiş üflenmiş sonsuz güzelliktir.
Bu şuur, seyr-ü sülûk yolculuğunun başlangıç noktasıdır. Kişi, kendi varlığının Hakk katındaki kıymetini idrak etmeden yola çıkamaz. "Levlâke" hitabını kendi içinde duymak, "kendine gelme"nin ilk adımıdır. Bu hitaba lâyık olmak ise, bütün bir seyr-ü sülûkun gâyesidir.
Hevâ Yıldızını Söndürmek: Bedr-i Münîr'e Ayna Olmak
Bu ilâhî hitaba nasıl lâyık olunur? Terzibaba Hazretleri, bunun sebebini ve çaresini zarif bir misalle açıklar: Kendi hevâ ve heveslerimizin, yani nefsin arzu ve isteklerinin oluşturduğu sahte aydınlık, hakîkatin ayını görmemize engel olur.
Kendi heva yıldızının sönmesi ile ancak Hz. Rasulullah’ın hakikatini anlayacak duruma ermesi mümkün, neden? Çünkü Hz. Rasulullah’ın hakikatini kamer olarak düşünürsek, ayın on dördü bedir gibi düşünürsek, senin yıldızın sende olduğu sürece ona bakmazsın; yıldızından aydınlandığın sürece de ondan aydınlanmazsın. Fakat yıldızın olan hevanı ortadan kaldırdıktan sonra, o zaman karşında kalacak olan bedir/ay ’dır, dolayısıyla o da Hz. Rasulullah’ın nuraniyyetidir. O zaman oradan feyz almaya başlarsın...
Sülûk, bu demektir. Kişinin kendi "ben"liğinin, enâniyetinin, hevâsının küçük ve titrek ışığını söndürme mücadelesidir. Sâlik, kendi yıldızının ışığına aldandığı müddetçe, Hakîkat-i Muhammedî'nin dolunayı olan "bedr-i münir"i göremez. O ışık, onu asıl kaynaktan mahrum bırakan bir perdedir.
Bu yüzden Terzibaba geleneğinde seyr-ü sülûk, pratik bir "yok olma" ameliyesidir. Bu, bedeni yok etmek değil, bedeni yönettiğini zanneden sahte sultanı, yani nefsi ve onun hevâsını tahttan indirmektir. Bu, bir "nefisle cenk" hâlidir. Terzibaba Hazretleri'nin ilhamıyla yazılan şu dizeler, sâliki bu cenge davet eder:
Pak eyle gönlünü bir dem, olmayasın nefsine yem, Çalış gayret eyle de hem, haydi yürü gönlüne gel. “Levlâke levlâk” dedi Hakk, bu hitâba çok iyi bak, Başına “kerremnâyı” tak, haydi yürü kendine gel. ... Nefsinle cenk eyleyiver, arzularını yere ser, Yayını kuvvetlice ger, haydi yürü savaşa gel.
"Levlâke" hitabına muhatap olmanın yolu, "nefsinle cenk eylemekten", "arzularını yere sermekten" geçiyor. Gönlü pak eylemek, yani hevânın yıldızını söndürmek, bu hitaba bakabilmenin ön şartıdır. Başına "kerremnâ" tacını takmak, yani "Biz Âdemoğullarını mükerrem kıldık" (İsrâ, 17/70) âyetinin sırrına ermek, ancak bu cihadla mümkündür. "Kendine gel" çağrısı, bu mücadelenin sonunda varılacak olan o asıl kimliğe, Hakk'ın "sen" diye hitap ettiği o nûrânî öze dönme davetidir.
Zikir Hâlesi ve Muhabbet: Levlâke Sırrının Mecliste Tecellîsi
Bu çetin cenk meydanında sâlik yalnız değildir. Terzibaba mektebi, bir muhabbet ve zikir mektebidir. "Levlâke" sırrı, mürşid rehberliğinde, ihvan meclisinde, zikir halkasının coşkusu içinde yaşanır. Uşşâkî dervişleri zikir meclislerinde bir araya geldiklerinde, okudukları ilâhîler bu hakîkatin canlı bir tecrübesine dönüşür.
Levlâke, levlâk lema halektül eflâk. Hayran bize ins-ü melek ve eflâk. Hakk’tan gayra yoktur asla inhimak. Biz Uşşâkîleriz Nûr-u Hüdayız.
Dervişler, zikir ve muhabbetle kendilerinden geçtiklerinde, dillerinden dökülen bu sözler artık sadece bir hadîs-i kudsî tekrarı değildir. O an, o mecliste, onlar o hâlin kendisi olurlar. "Levlâke" sırrı onların üzerine öyle bir tecellî eder ki, insan, melek ve bütün feleklerin kendilerine hayran olduğunu bir hâl olarak yaşarlar. Bu, bir gurur veya kibir ifadesi değil, Hakk'ta fânî olmanın, o ilâhî hitaba ayna olmanın getirdiği bir Cem makamı tecrübesidir. O anda konuşan, tek tek kişilerin nefsi değil, o mecliste tecellî eden "Nûr-u Hüdâ"dır.
Bir başka ilhamda bu hâl şöyle dile getirilir:
(Levlâke) den nasibimiz var, Cümle canlar oldu bize yar, Dar gelir âlem bize dar, Uşşak-î dediler ismimize, Rasûl-î Nûr doldu cismimize.
"Levlâke'den nasibimiz var" demek, bu sırrın sadece Efendimiz'e mahsus bir şeref olmadığını, bilakis her bir Uşşâkî dervişinin, o Nûr-u Muhammedî'den kendi istidadı nispetinde bir pay aldığını, cisminin o nurla dolduğunu ifade eder. Bu nasip, mürşide olan muhabbetle, zikre olan devamla, hizmetle ve edeple artar. Âlemin dar gelmesi, artık bedene ve dünyaya sığamamak, mânâ âlemlerinde seyrân etmenin bir ifadesidir. Bu hâl, "Levlâke" hitabının sâlikin varlığında ete kemiğe bürünmüş, yaşanan bir hakîkate dönüşmüş şeklidir.
Seyr-ü Sülûk'un Amelî Adımları: Saygı, Cenk ve Gece Kıyamı
Bu yüce hakîkatin günlük hayata, sâlikin amellerine nasıl yansıdığını somutlaştıralım. "Levlâke" sırrına inanmak, onu sevmek güzeldir; ama asıl olan, bu inancı bir hayat tarzına, bir edebe dönüştürmektir.
1. Saygı ve Sünnete İttibâ: Bu hakîkatin en temel pratik yansıması, hitabın asıl sahibi olan Efendimiz'e (s.a.v.) karşı sonsuz bir saygı ve muhabbet beslemek ve O'nun Sünnet-i Seniyyesine titizlikle uymaktır. Eğer O olmasaydı varlık olmayacak idiyse, O'nun her fiili, her sözü, her hâli bizim için bir kurtuluş reçetesi, bir hidayet rehberidir. Terzibaba Hazretleri, bu en temel vazifeyi ihmal edenleri uyarır:
(LEVLÂKE LEVLÂK) dedi Hak, Şöyle bir yaptıklarına bak, Boş işleri palavrayı bırak, Hiç olmassa saygı eyle Rasule.
Niçin tutmadın sünneti, Olamadın garip ümmeti, Yok mu zannettin merhameti, Hiç olmassa saygı eyle Rasule.
Bu şiir, "Levlâke" hakîkatinin ne kadar büyük bir sorumluluk yüklediğini bize hatırlatır. O'na saygı duymak, en asgarî adımdır. Bu saygının en kâmil şekli ise O'nun yolundan gitmek, Sünnet'ini yaşamaktır.
2. Teheccüd ve Makam-ı Mahmud: "Levlâke" sırrı, sâlikin içinde faaliyete geçmeyi bekleyen ilâhî bir programdır. Bu programın anahtarı ise gecenin sessizliğinde Hakk'ın huzuruna durmaktır. Terzibaba Hazretleri, bu konuda özgün bir tefekkür sunar:
İsrâ sûresi 79. Âyette de aynı perspektiften bakmaya çalışırsak bu programın faaliyete geçiş anahtarı “Teheccüd namazı” dır.) Teheccüd namazı ile Makam-ı Mammud’a ulaşılabilme programı faaliyete her bireyde kendi mertebesi ve Rububiyet-Rabb anlayışı ile faaliye geçmektedir.
Teheccüd namazı, sâliki Makam-ı Mahmud'a, yani Efendimiz'e vaad edilen o övülmüş makama ulaştıran bir Burak gibidir. Bu, sâlikin kendi varlığındaki "Levlâke" programını faaliyete geçiren bir ameliyedir. Gecenin o vaktinde "Ente" (Sen) hitabı, sâlikin varlığında yankılanır ve "Leke" (Senin için) sırrı açığa çıkar. Gündüzün meşgalelerinden arınmış o sâfi anda, sâlik kendi hakîkatiyle, Rabbiyle baş başa kalır ve "Levlâke" hitabının ne demek olduğunu hâl diliyle anlamaya başlar.
3. Kendini Bilme Yolculuğu: Nihayetinde bütün bu ameller, zikirler, muhabbetler, cenkler tek bir gâye içindir: "Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" sırrına ermek. Kendini bilmek, kendindeki o ilâhî "sen"i, "venefahtü" sırrını, "Levlâke" hitabının kendi varlığındaki yansımasını bulmaktır.
“Levlâke levlâk” dedi Hakk, bu hitâba çok iyi bak, Başına “kerremnâyı” tak, haydi yürü kendine gel.
Terzibaba geleneğinde "Levlâke" sırrının yaşanması budur. Soyut bir bilgi değil, adım adım çıkılan bir yol, her an yaşanan bir hâl, nefes alıp verilen bir hakîkattir. Yol, kendi varlığımızın en derinindeki öze doğrudur. Davet, Hakk'tandır. Rehber, Efendimiz ve O'nun vârisi olan mürşid-i kâmillerdir. Bize düşen, bu davete icabet etmek, hevâ yıldızımızı söndürüp o Bedr-i Münîr'e yüzümüzü dönmek ve "Haydi yürü kendine gel" nidasına aşk ile, şevk ile koşmaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Levlake
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet deryasında “Levlâke levlâk, lemâ halaktu’l-eflâk” hadisi, varlık binasının temelidir. Şeyh-i Ekber'in nazarında bu hadis, kâinatın varlık sebebini, devamlılığının sırrını ve gayesini tek bir hakikate bağlar: İnsan-ı Kâmil ve onun en mükemmel sureti olan Hakikat-i Muhammediyye.
Kâinatın Direği: İnsan-ı Kâmil Olmayınca Kopan Kıyamet
Şeyh-i Ekber, varlık âlemini ayakta tutan direğin İnsan-ı Kâmil olduğunu söyler. Bu direk çekilirse, kâinat çadırı çöker. Cenâb-ı Hakk, âlemi onun hürmetine var etmiş ve onun varlığıyla ayakta tutmaktadır. Bu hakikat, "Kıyamet, yeryüzünde 'Allah, Allah' diyen kimse kalmayınca kopacaktır" hadis-i şerifinin de bâtınî mânâsıdır. Terzibaba Hazretleri, bu sırlı ifadeyi şöyle şerh eder:
“Kıyamet Allah diyen kimse kalmayınca kopacak”, bu sözü kelime olarak “Allah” demek şeklinde anlamayalım. “Allah“ ismine hami kimse kalmayınca kıyamet kopacak. Allah ismine hami de insan-ı kamildir demek ki insan-ı kamil kalmayınca kıyamet kopacak. Yani “sen olmasaydın yerleri ve gökleri halk etmezdim.” Buyruldu. Hz. Mevlana bu hakikati Mesnevi_i Şerifte şöyle açıklamıştır. Zahire nazaran o dal budak, meyvenin aslıdır . Hani yukarıda dedi ya “levlake levlak” onun hakikatini anlatıyor. Yani İnsan-ı kamil’in, Hakikat-i Muhammedi’nin özelliğini anlatıyor, misalle. Zahire nazaran o dal budak o meyvenin aslıdır. Sen onu dal budak olarak görürsün ama o dal budak meyvenin aslıdır. Sen onun odun olarak görürsün o dalı ama o meyvenin aslıdır. Velakin batına nazaran dal budak meyve için vücud bulmuştur. Yani dal budak meyve için vardır. Dalın, meyvesi yoksa dal olarak bir değeri yoktur. Dal meyveyi tuttuğu sürece kıymetlidir. “Bu alem bir şecerdir gayrıları yaprak ,” insan dışındaki varlıklar bu ağacın yaprakları gibidir. Gölgelik yapıyorlar, gene de faydalılar, gayrıları yaprak nebiler meyvedir, yani “ peygamberler bu ağacın meyvesidir, ” “ sen zübdesin ya Rasulullah .” Bu ne demektir, ağaçta toprakta dalda yaprakta çiçekte meyvede hepsinde sen varsın, sen bunun özüsün, yani merteben sadece ağaçta yaprakta meyvede değil, bütün ağacın her şeyde nurunda ruhunda hayatında hepsi sen özüsün. Bu alem bir ağaçtır, gayriler yaprak, İnsanın dışındaki varlıklar bu ağacın yaprakları gibidir. Nebiler meyvedir, ağacın her tarafında sen varsın ya resulullah!
"Allah" demek, sadece dil ile tekrar etmek değil, o ismin mânâsını kendi varlığında taşıyabilmektir. Bu sırra ermiş, Hakk'ın isim ve sıfatlarına tam bir ayna olmuş zâta İnsan-ı Kâmil denir. Âlem, işte bu kâmil insanın yüzü suyu hürmetine devam eder. O çekilip gittiğinde, yani yeryüzünde bu hakikati taşıyan bir gönül kalmadığında, âlemin varlık sebebi ortadan kalkar ve kıyamet kopar. Çünkü "Levlâke" hitabının muhatabı artık o sahnede değildir.
Mevlânâ Hazretleri'nin misaliyle, âlem ağacı, en kâmil meyvesi olan İnsan-ı Kâmil, yani Hakikat-i Muhammediyye için halk edilmiştir. Bütün peygamberler bu ağacın en nadide meyveleridir, Peygamberimiz (s.a.v) ise o meyvelerin ve bütün ağacın özü, zübdesidir. "Levlâke" sırrı, varlığın gayesinin en başa konulmasıdır. Sonuç, sebebin kendisidir.
Hakikat-i Muhammediyye: "Sen" Diye Hitap Edilen Ezelî Nur
"Sen olmasaydın..." hitabındaki "Sen" kimdir? Şeyh-i Ekber ve onun yolundaki arifler bu hitabın, bütün varlıktan önce var olan ezelî bir nura, yani Hakikat-i Muhammediyye'ye yönelik olduğunu söylerler. Bu hakikat, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ından ilk taayyün eden, bütün âlemlerin kendisinden bir ağacın dalları gibi açıldığı aslî nurdur. Terzibaba Hazretleri, bu ince ayrımı şöyle vurgular:
Yani Peygamber Efendimiz biz son gelen ilkleriz dediği gibi en sonda da O kemalde zuhurda, en başta da, en önde de ilk tecelli de de Hakikat-i Muhammediye vardır. İşte ehl-i zahir bunları bilmediği için akıl erdiremediği için suret-i Muhammediyi anlatmaya çalışıyor, şurada doğdu şu kadar yaşadı şurada hicret etti diye fiil olarak anlatılmaya çalışılıyor. Halbuki Hz. Rasulullah Efendimizin alemlere rahmet olması bu yönüyledir, çünkü bütün alemler “levlake levlak lema halaktul eflak”, “eğer sen olmasaydın, sen olmasaydın bu alemleri halk etmezdim” dediği Hakikat-i Muhammedi yönüyledir. Yoksa suret-i Muhammedi yönüyle zaten olmaz. وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ 21/107 “biz seni göndermedik ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” peki bu nasıl oldu şimdi bu suret olarak düşünürsek imkansız, neden, Hz. Peygamber Efendimiz hadi Mekke’ye rahmet oldu, Medine’ye rahmet oldu, hadi Arap yarımadasına da rahmet oldu. Hadi oradan din yayıldı dünyaya rahmet oldu diyelim, peki aya güneşe, galaksilere, fezaya bütün alemlere nasıl rahmet oldu. Neden olsun, nasıl olacak, işte Hakikat-i Muhammedi tarafıyla yani kendinin hakikati özü tarafıyla Cenab-ı Hakk’a bütün alemler de ayna ve sahne olmasından dolayı rahmet oldu.
Hitap, zaman ve mekânla kayıtlı olan surete değil, her şeyi kuşatan ezelî ve ebedî hakikatedir. Bu hakikat, bütün varlığın projesidir. Diğer peygamberlerin ve velilerin mülkü ve manevî tasarrufları dahi, bu küllî mülkten bir cüzdür. Hazreti Süleyman'a (a.s.) verilen o muazzam saltanat bile, bu hakikatin bir tecellisidir.
Çünkü “levlake levlak vema haktul eflak” sen olamsaydın bu alemleri halk etmezdim hükmüyle bütün mülk-ü azim evvela Efendimiz’e (s.a.v.) tahsis kılındı. Ayrıca O’nun mülkünden de diğer insanlara verilmeyen bir özellik bir teshir verilmiştir.
Bütün peygamberlerin mucizeleri, velilerin kerametleri, âlemlerdeki bütün güzellikler ve kemâller, aslında Hakikat-i Muhammediyye denizinden alınmış birer damladır. O, bütün kemâllerin menbaıdır.
Rahmeten li'l-Âlemîn: Levlâke Sırrının Zâhirdeki Adı
Şeyh-i Ekber, "Levlâke" hadisinin Kur'ân'daki karşılığının, "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ, 107) âyeti olduğunu belirtir. Biri Hakk'ın Habib'ine bâtından fısıldadığı bir sırdır, diğeri ise aynı sırrın bütün mahlûkata ilanıdır. Bu rahmetin kaynağı Cenâb-ı Hakk'ın Rahman ismidir. Varlığın zuhûru, Nefes-i Rahmânî (Rahman'ın Nefesi) denilen o sonsuz rahmet tecellisiyle olmuştur. Hakikat-i Muhammediyye ise bu Rahman isminin en kâmil tecelli ettiği mahaldir. Terzibaba Hazretleri bu bağı şöyle kurar:
Hani hadis-i Kudsi de “levlake levlak lema halaktul eflak” Sen olmasaydın olmasaydın sen eğer bu alemleri yaratmazdım demesi zaten ona dayanıyor. Diğer ayeti kerimede “Vema ersalnake illa rahmetellil alemin ” Biz seni göndermedik, gönderdik ama alemlere rahmet olarak gönderdik buyuruyor. Tabi ki alemlere rahmet olması dolayısıyla bütün varlık kendisine muhtaçtır. Neden çünkü Cenab-ı Hakkın Rahman ismi kendisinde tahakkuk ettiğinden ki rahmetini oradan dağıtıyor. Eğer alemin muhtaç olduğu şeyler bulunmasa Âdem de hilafet sabit olmaz.
Bütün varlık O'na muhtaçtır, çünkü varlığın kendisi bir rahmettir ve bu rahmetin dağıtım merkezi, kanalı, mazharı O'dur. Nasıl ki güneşin ışığı olmadan yeryüzünde hayat olmazsa, Hakikat-i Muhammediyye'nin rahmet nuru olmadan da hiçbir varlık vücûd bulamaz ve varlığını sürdüremez. İnsanın halife olması da bu yüzdendir. Bütün âlemin ihtiyaç duyduğu ilahî isimlerin hakikatleri, en kâmil şekilde onda toplandığı için halife olmuştur.
Muhabbet-i Zâtiyye: Varlığın Sebebi Olan İlâhî Aşk
Bütün bu muazzam kâinat projesinin arkasındaki ilk itici güç nedir? Şeyh-i Ekber bu sorunun cevabını Hubb (Sevgi, Aşk) kelimesinde bulur. "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim) ve mahlûkatı halk ettim." İşte bu bilinme sevgisi, yani Muhabbet-i Zâtiyye, Hakk'ın kendi Zât'ındaki kemâli yine Kendi Zât'ında seyretme arzusudur. Bu sevginin ilk ve en kâmil tecellisi, en sevilen varlık olan Hakikat-i Muhammediyye'dir. "Levlâke" hitabı, bu Zâtî sevginin en açık ilanıdır.
Eğer bu muhabbet-i Zat’iye olmasaydı yani Cenab-ı Hakk’ın Zat’i muhabbeti olmasa idi, en büyük Zat’i muhabbeti ise insan olma hususiyetle evvela (a.s.v.) Efendimiz ondan sonra O’nun ümmeti, ondan sonra da diğer bütün insanlar gelmektedir. “Levlake levlak lema halaktul eflak” Eğer sen olmasaydın bu eflakı bu alemleri halk etmezdim demesi Cenab-ı Hakk’ın Zat’i muhabbetinin evvela Hakikat-i Muhammedi olarak kendi Zat’i zuhuru ve habibi olan Hz. Muhammed “Hamd” isminin hakikatini ortaya çıkarmaktadır. “Muhammed” dediğimiz zaman bir isim zannediliyor halbuki “Muhammed” hamd hakikatidir.
Cenâb-ı Hakk, âlemleri kendisi için değil, sevgilisi Muhammed'in (s.a.v) hatırı için, O'nun hakikatini ortaya çıkarmak için var etmiştir. Âlem, bu ilahî aşkın sahnesidir. Ve bu sahnede en güzel "hamd" eden de, en çok "hamd" edilen de O'dur. "Muhammed" ismi, "çokça övülmüş" demektir ve kökü "hamd"dir. O, hem en kâmil şekilde Hakk'a hamd eden Hâmid, hem de Hakk'ın ve bütün mahlûkatın övdüğü Mahmûd'dur. Bu, seven ile sevilen arasındaki muhabbet döngüsünün kemâlidir.
"Levlâke" sırrı, Füsûs'un hikmet diliyle varlığın hem sebebi, hem gayesi, hem de özüdür. O, âlemleri ayakta tutan direktir. O, Hakk'ın rahmetinin tecelli ettiği aynadır. Ve O, Hakk'ın Zâtî sevgisinin en parlak şahididir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
"Levlake" kutlu hadisi yalnızca kâinatın varlık sebebini bildiren bir haber değildir. O, aynı zamanda her birimizin varlık sayfasında yazılı olan en mahrem sırrın, en derûnî hakikatin anahtarıdır. Füsûs'un penceresinden bakarak, bu hitabın her bir cana nasıl dokunduğunu, zıtların nasıl bir araya geldiğini ve bu birliğin sâlikin gönlünde nasıl tecellî ettiğini anlamak gerekir.
Hakk Teâlâ'nın ilminde her bir varlığın hakikati, daha o varlık sûretler âlemine çıkmadan önce mevcuttur. Bu önsel, ezelî hakikatlere, bu ilâhî bilgilere [A'yân-ı Sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) (sabit hakikatler/özler) denir. Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî ilminde mevcut olan potansiyellerimiz, "ilâhî programlarımızdır." "Levlake" sırrının en derin katmanlarından biri, bu a'yân-ı sâbite ile ilgilidir. Kâinatın varlık sebebi olan o küllî Nur, yani [Hakikat-i Muhammedî](/wiki/hakikat-i-muhammedi), bütün a'yân-ı sâbiteleri kuşatan en büyük hakikattir. Her birimiz, o küllî Nur'dan bir cüz taşıdığımız için, "Levlake" hitabı dolaylı olarak bizim de hakikatimize, yani a'yân-ı sâbitemize bir işarettir.
Hakk kendi varlığını kulun varlığıyla, kulun varlığını da kendi ilminde olan hakikatiyle ilişkilendirir. Terzibaba Hazretleri, Kelime-i Îseviyye'de bu ince noktayı şöyle şerh eder:
Eğer şöyle olmasaydı eğer sendeki benim ayan-ı sabite olan programım sendeki ilm-i ilahim olmasaydı senin bu varlık mevcudiyetin ortaya gelmezdi. Bakın Efendimizin şahsında öyle büyük esma-i ilahiye bizlere verdiler ki şükründen aciziz. Eğer bizde hakikat-ı ilahiye programı ceal bizde olmasaydı bu vücudumuz ortaya çıkmazdı. Bu mevcut vücudumuzun ortaya çıkması biz de hakikat-ı ilahiyenin mutlak ispatıdır.
Hitap doğrudan Cenâb-ı Hakk'ın lisanıyladır: "Sendeki benim ilm-i ilahim olmasaydı..." Kulun varlığının sebebi, kendisindeki "O"dur. Hakikati, O'nun ilminden ibarettir. A'yân-ı sâbitesi, O'nun ilmindeki "sen" fikridir. Bu fânî sûret, o ezelî fikrin, o ilâhî programın şehâdet âlemindeki gölgesi, ispatıdır. "Levlake" sırrı, "Ey Habibim, ilm-i ezelîmde olan senin o kâmil hakikatin olmasaydı, bu âlemleri zuhûra getirmezdim" manasına geldiği gibi; her birimiz için de, "Ey kulum, ilm-i ezelîmde olan senin hakikatin (a'yân-ı sâbiten) olmasaydı, seni bu sûretinle varlık sahnesine çıkarmazdım" manasına gelir. Vücut, kendi içindeki ilâhî sırrın şahididir.
Bu nokta, tasavvufun en temel meselelerinden biri olan zıtların birliğine götürür. [Cem makamı](/wiki/cem-makami), Hakk ve halk, bâtın ve zâhir gibi zıtların aynı hakikatin farklı yüzleri olduğunu idrak etme makamıdır. Bir yanda Hakk'ın mutlak aşkınlığı (tenzih), diğer yanda ise O'nun her şeyde tecellî edişi (teşbih) vardır. [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), bu iki kanatla uçan, tenzih ve teşbihi kendi varlığında birleştiren Muhammedî mîzandır.
A'yân-ı sâbite ve onun zuhûru meselesi, bu [tenzih-teşbih dengesi](/wiki/tenzih-tesbih-dengesi)nin en güzel örneğidir. Kulun hakikati olan a'yân-ı sâbite, Hakk'ın ilminde olduğu için gayb âlemindedir, yaratılmamıştır; bu yönüyle Hakk'a aittir. Görünen vücudu ise halk edilmiştir, sonradan olmadır; bu yönüyle de halka aittir. İnsan, bu ikisinin birleştiği yer olan "berzah"tır. Bu birlik, tek taraflı değil, karşılıklı bir işleyiş ile olur. Terzibaba Hazretleri, bu alışverişi şöyle ifade ediyor:
Eğer ayan-ı sabitemiz olmasaydı biz zuhura gelemezdik. Eğer biz zuhurda olmasaydık ayan-ı sabitenin programı faaliyete geçmezdi... Demek ki biz Hakk'a kâbiliyyetimizi verdik; ve Hak dahi bize o kâbiliyyetimize göre vücûd verdi. Yani biz ayan-ı sabitemizi Hakka gösterdik bu budur dedik hakkını talep ettik o da bize bunu vermiş oldu. Bu surette de emr-i ilahi vermek ve almak kısımlarına bölünmüş oldu. Yani ilahi emir alıp vermekle zuhura çıkmış oldu. Sadece verici olsa alıcı olmayınca hiçbir şey olmaz. Alıcı alıcı olsa da verici olmasa gene bir şey olmaz.
A'yân-ı sâbitemiz, yani ilâhî ilimdeki potansiyelimiz, kendi istidadı lisan-ı hâliyle zuhûra çıkmayı "talep etmiştir." Hakk Teâlâ da cömertliğinin gereği, o kabiliyete uygun bir vücut elbisesi giydirmiştir. Veren O'dur, alan ise bizim kabiliyetimizdir. Alan olmasa verenin vermesi nasıl tecellî eder? Bu, bir muhtaçlık değil, bir mukabele, bir sevgi alışverişidir. "Levlake" sırrı, bu ilâhî sevgi alışverişinin zirvesidir. O'nun sevgisi olmasaydı biz olmazdık; bizim kabiliyetimiz ve o kabiliyetin talebi olmasaydı, O'nun "Vâhib" (hibe eden) ismi tam olarak tecellî etmezdi. [Hüvviyet](/wiki/huvviyet) sırrı, bu alışverişin içinde gizlidir.
Bu kadar yüce bir gaye ile var edilmiş insanın mesuliyeti de o nispette büyük olur. Âlemlerin kendisi için halk edildiği İnsân-ı Kâmil'in varisi olan bizler, bize bahşedilen en kıymetli sermayeyi, yani "vakti" nasıl kullanıyoruz? Terzibaba Hazretleri, zamanı insanın kendisi olarak görür. Kelime-i Nûhiyye'deki şu sohbetine kulak verelim:
Dolayısıyla hayatla insan eş değerdedir. İnsan demek hayat demektir yani zamanı demektir. Sorulduğu zaman “vakit öldürüyorum” diyenler kendini öldürüyor farkında değildir. Kendisi kendisinin katili olmuş oluyor. Zamanını öldüren insan kendini öldürmüştür, bu gayet açıktır... İşte Cenab-ı Hakk bütün bu alemleri ismlerinin ve sıfatlarının zuhuru olarak hâlk etti. Zat’ının zuhuru olarak da Âdem’i (a.s.) hâlk etti. Yani insanı hâlk etti. Yani insan-ı kamili hâlk etti. İşte bütün bu alemlerin vücuda gelmesinin tek sebebi insandır. İnsan olmasaydı bu alemler olmazdı.
Bu sözler, meseleyi sâlikin gündelik hayatına indirir. Eğer bütün âlemler, Hakk'ın Zât'ının zuhuru olan İnsan için halk edildiyse ve insan o potansiyeli taşıyorsa, verilen her an, o potansiyeli gerçekleştirme imkânıdır. "Vakit öldürmek", a'yân-ı sâbitenin "zuhûra çıkma" talebini boğmaktır. Kendi varlık sebebini, "Levlake" sırrındaki kendi payını inkâr etmektir. Bu, intiharın en yavaş ve en acı şeklidir; çünkü bedeni değil, manayı, gayeyi ve hakikati öldürmektir.
"Vema ersalnake illa Rahmetellil alemin" (Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik) ifadesindeki incelik de bu sırlara kapı aralar. Cenâb-ı Hakk, önce "Seni göndermedik" diye bir nefy (olumsuzlama) ile başlar, sonra "illa" (ancak) diyerek bir ispat (olumlama) yapar. Bu, Füsûs hikmetinde cem makamının dilidir. Önce halkı (gönderilmiş olan beşerî sûreti) aradan kaldırır, sonra Hakk'ı (rahmetin kaynağı olan ilâhî hakikati) ispat eder. Tıpkı bunun gibi, "Levlake" sırrı da önce bizim fânî varlığımızı değil, Hakk'ın ilminde ezelden beri var olan hakikatimizi, a'yân-ı sâbitemizi esas alır.
"Levlake" sırrını tefekkür etmek, kendi varlığımızın derinliklerine bir yolculuk yapmaktır. Bu yolculukta anlarız ki, bizler sadece etten kemikten ibaret değiliz. Bizler, içimizde ilâhî bir program taşıyan, varlığıyla Hakk'ın bir ismini tecellî ettiren, zıtların birleştiği kutsal birer mekânız. Her nefesimiz, o ezelî kabiliyetin şehâdet âlemindeki bir yankısıdır. Boşa harcanan her an, kendi hakikatimize karşı işlenmiş bir cürümdür. Yolumuz, bu idrakle yaşamak, bize verilen vücut elbisesini, içindeki ilâhî emanete lâyık bir şekilde taşımak ve "Levlake" hitabının o en kâmil muhatabı olan Efendimiz'in (s.a.v.) ahlâkıyla ahlâklanarak, kendi küçük âlemimizde bir "rahmet" olabilmektir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Levlake
Hazret-i Mevlânâ gibi irfan sultanları, “Levlâke” sırrının kalpte nasıl bir güle dönüştüğünü gösterirler. Onlar, o sırrı bir hikâyenin içine gizler, bir sembolün kanadına takar ve ruhun semâlarına salıverirler. Mesnevî-i Şerîf, “Levlâke” hakikatini bir bağ bahçe gezintisi gibi sunar.
Ağacın Sırrı: Evvel ve Âhir Olan Meyve
Bir bahçıvan düşünün. Toprağa bir tohum eker. Bütün emeği, tek bir gaye içindir: Sonda ortaya çıkacak o olgun meyve. Meyve, ağacın parçaları arasında en son zuhûr edendir. Ama aslında, bütün sürecin en başında gelen sebeptir. Kimse odundan bir dal veya kuru bir yaprak yemek için ağaç dikmez. Herkes, o meyvenin hatırı için bütün ağaca hizmet eder.
Hazret-i Mevlânâ’nın şârihleri, onun bu hikemî dilini bizlere şöyle açarlar:
Gerçi araz olan meyve fikriyle, sonda hâsıl olan meyve arasında ve meyveden evvel ağacın sâkı ve dalları ve kökü ve yaprakları var ise de, onların hepsi meyve için gönderilmiş ve sonda zuhûru maksûd olan meyvenin hâdimi bulunmuştur.
Kâinat, Cenâb-ı Hakk’ın kudret eliyle dikilmiş muazzam bir ağaçtır. Bu ağaca [şecere-i kevn](/wiki/secere-i-kevn) (varlık ağacı) deriz. Gökler onun dalları, yerler onun kökleri, yıldızlar, gezegenler, melekler, cinler, hayvanlar ve bitkiler, hepsi o ağacın yaprakları, çiçekleri gibidir. Bütün bu varlık, tek bir gaye için halk edilmiştir: Bu ağacın meyvesi.
Bu meyve, İnsân-ı Kâmil’dir. Ve İnsân-ı Kâmil’in en kâmili, özü, sultanı ve varlık sebebinin ta kendisi, Fahr-i Kâinat Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).
O, risâlet zincirinin son halkası olarak, zaman ağacında en son ortaya çıkmış bir meyve gibidir. Zahirde en sondadır. Lâkin hakikatte, bütün ağacın varlık sebebidir. O olmasaydı, o tohum hiç ekilmeyecekti. Bu yüzden o, hem Evvel’dir hem Âhir’dir. Hakikatiyle Evvel, zuhûruyla Âhir. Bu, zıtların birliğinin, yani cem makamının en yüce tecellîlerinden biridir. Kökler, dallar, yapraklar, hepsi o en son gelecek meyveye birer “hâdim”, yani hizmetkârdır.
Feleklerin İçindeki Sır: İnsan-ı Kâmil'in Zuhûru
Hazret-i Pîr, kâinatın içinde gizlenmiş bir “sır”dan bahseder. Felekler döner, yıldızlar gezer, zaman akar; bütün bu devinimin içinde bir öz, bir kalp saklıdır. Şârihler bu noktayı şöyle aydınlatır:
İmdi, bir sır ki o feleklerin içi oldu, sonda "levlâk"in efendisi oldu! ... "Sır"dan murâd, şecere-i kevnin semeresi olan “insân-ı kâmil”dir.
Feleklerin, yani bütün bir varlık çarkının içindeki sır, İnsân-ı Kâmil’dir. Ve bu sırrın en son tecellîsi, “Levlâke” hitabına muhatap olan o Yüce Peygamber’dir. O, bu hitabın “efendisi”dir; yani bu hitap onun için söylenmiş, onun varlığı sebebiyle bütün kâinat bir anlam kazanmıştır.
Bu sır, hem Hakk’ın sırrıdır hem de halkın sırrıdır. Gavsiyye Risalesi’ndeki "İnsan benim sırrımdır ve ben insanın sırrıyım" ifadesi bu karşılıklı sırdaşlığı anlatır. Cenâb-ı Hakk, kendi gizli hazinesini en kâmil şekilde İnsân-ı Kâmil aynasında seyretmek murad etmiştir. İnsan da, kendi hakikatini ancak Hakk’ın bu sırrına ayna olmakla bulabilir.
Bu sır, bir “elbise” giyerek bu âlemde görünür hale gelmiştir. Tasavvuf dilinde buna [libâs-ı taayyün](/wiki/libas-i-taayyun) (belirme elbisesi) denir. O ezelî ve ebedî olan Hakikat-i Muhammediyye, bu şehâdet âleminde, o mübarek beşer suretine bürünerek zuhûr etmiştir. Şerh metni bu noktayı şöyle billurlaştırır:
Şimdi, insân-ı kâmil, güneş sistemimizin özü ve içidir. Onun varlığı, öncelikle ilâhî ilimde gerçekleşmiş ve sonunda bu şehadet âleminde belirlenme elbisesiyle ortaya çıkmış, hakkında لولاك لما خلقت الأفلاك yani "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" hitabı gelmiştir.
Önce ilâhî ilimde bir niyet, bir gaye, bir sevgi olarak var olmak... Sonra bütün mertebelerden tenezzül ederek, [şehadet âlemi](/wiki/sehadet-alemi) denilen bu en son durakta bir beşer elbisesi giyerek görünmek... “Levlâke” sırrı, bu iniş ve bu zuhûrun hikâyesidir. O, sadece bir peygamberin değil, bütün bir varoluşun niçin ve nasıl var olduğunun anahtarıdır.
Zamanın Ötesindeki Gaye: Kıyamete Dek Süren Meyve
Peygamber (s.a.v.) bu dünyadan göçünce, varlık ağacı meyvesiz mi kalmıştır? Hayır. “Levlâke” sırrı, tarihi bir hadise değil, her an geçerli olan dinamik bir hakikattir.
Ve kıyamete kadar oluş ağacının meyvesi olan "insân-ı kâmil" yeryüzünde eksik olmaz.
Bu, büyük bir müjdedir. Varlık ağacı, her devirde kendi meyvesini vermeye devam eder. Bu meyveler, Peygamber Efendimizin nuruna, ilmine ve ahlâkına vâris olan Allah dostları, yani Evliyâullah ve Mürşid-i Kâmillerdir. Onlar, [Vâris-i Muhammedî](/wiki/varis-i-muhammedi) sıfatıyla, o ezelî “Levlâke” sırrının yeryüzündeki canlı şahitleridir. Her biri, kendi zamanının insanlarına kâinat ağacının boş bir odun yığını olmadığını, gayesinin ne kadar yüce olduğunu hatırlatan birer meyvedir.
Onlar, Efendimiz’in (s.a.v.) güneş gibi olan hakikatinden aldıkları ışığı, kendi zamanlarının karanlık gecelerinde birer ay gibi yansıtırlar. Bu yüzden bir mürşide bağlanmak, aslında kurumuş bir dalın yeniden ağacın gövdesine tutunup can suyu almaya çalışması gibidir. O can suyu, o feyz, o nur, kökteki ve meyvedeki aynı sırdan gelir: Muhammedî Nur.
Netice olarak, Hazret-i Mevlânâ’nın dilinde “Levlâke”, kuru bir kelâm kaidesi değil, yaşayan, nefes alan, meyve veren bir ağaçtır. O ağacın kökü ilâhî sevgi, gövdesi âlemler, meyvesi ise Muhammed Mustafa’dır. Ve o ağaç, kıyamete kadar, o ilk meyvenin tohumundan yetişen yeni meyveler vermeye devam edecektir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Levlake
"Levlâke levlâke lemâ halaktü'l-eflâk" hitabının sırrını anlamak, birbiri içine geçmiş, birbirini aydınlatan nurlu halkalar gibi duran hakikatleri bir arada mütalaa etmekle mümkündür.
Her şeyden evvel bu hitabın doğrudan muhatabı, varlığın gözbebeği olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir. "Levlake" sırrı, O'nun suretinde ve sîretinde tecessüm etmiş ilahi bir sevgi beyanıdır.
Ancak bu hitap, sadece tarihsel bir şahsiyetle sınırlı değildir. O'nun varlığından önce var olan bir hakikate, O'nun nuruna işaret eder. İşte bu, Nûr-u Muhammedî'dir. Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî muhabbetiyle ilk taayyün eden, bütün eşyanın kendisinden birer gölge gibi zuhûr ettiği ilk nurdur. "Levlake" hadis-i kudsîsi, bu nur olmasaydı, diğer varlık mertebelerinin de açığa çıkmayacağını öğretir.
Bu tohumun açılımı, bütün bir varlık ağacının programını içinde barındıran Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Bu hakikat, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde var olan, bütün isim ve sıfatların en kâmil şekilde bir araya geldiği ilk ilmî surettir. Âlem, Hakîkat-i Muhammediyye'nin tafsilatından, yani detaylı bir açılımından ibarettir.
Bu kâmil programın yeryüzündeki en mükemmel yansıması, onu kendi varlığında tam olarak gerçekleştiren İnsan-ı Kamil'dir. "Levlake" hitabı, O'na tam bir teslimiyetle tâbi olan ve O'nun nurundan kendi nasibini alan her İnsan-ı Kâmil'in varlığında da yankı bulur. Âlemin direği İnsan-ı Kâmil'dir ve bu, "Levlake" sırrının bir devamıdır.
Nihayet, bütün bu mertebelerin zirvesi, Hakk ile halk arasında en büyük berzah (geçit) olan Mertebe-i Muhammediyye'dir. Bu, ne sadece Hakk ne de sadece halk olan, ikisinin de hakikatini kendinde cem eden en yüce makamdır. "Levlake" sırrı, bu makamın varlığın gayesi olduğunu ilan eder. Bütün seyr-i sülûk yolculukları, bu mertebenin hakikatine bir nebze olsun erişebilmek içindir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük irfan pınarından her biri, "Levlake" sırrına kendi meşrebinin rengini vererek yaklaşır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde "Levlake" sırrı, yüksek hikemî bahislerden süzülüp dervişin kalbine inen, yaşanan bir hakikat olarak karşımıza çıkar. Terzibaba için bu hadis-i kudsî, Cenâb-ı Hakk'ın "küntü kenzen" sırrının, muhabbet (hubbiyyet) ile nasıl açığa çıktığının en net ifadesidir. O, "Levlake" hitabını, "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ, 107) ayetinin bâtınî vechesi olarak görür. Sohbetlerinde bu sır, sâlikin kendi varlığına döner. Cenâb-ı Hakk'ın "ente" (sen) hitabına muhatap olabilmek için sâlikin kendi "sen"liğini, yani hevasını ve nefsaniyetini aradan çıkarması gerektiğini vurgular. Terzibaba geleneğinde "Levlake", bilinen bir bilgi değil, mürşid muhabbetiyle, gönlü parlatmakla ve nefisle cenk ederek tadılan bir hâldir.
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise "Levlake" sırrı, vücûdun ve kevnî düzenin temel bir esası olarak ele alınır. Şeyh-i Ekber, bu sırrı İnsan-ı Kamil'in varlık içindeki merkezî rolüyle açıklar. O'na göre âlemin varlığı ve devamı, Hakîkat-i Muhammediyye'nin o âlemdeki tecellîsi olan İnsan-ı Kâmil'e bağlıdır. O âlemden çekilip gittiğinde, kıyamet kopar. İbn Arabî, bu hakikati Cenâb-ı Hakk'ın "Rahman" isminin en kâmil tecellîsi olan rahmet-i Muhammediyye ile birleştirir. Füsûs'ta "Levlake", varlığın mimarisini anlatan en temel hikemî anahtarlardan biridir. O, her sâlikin kendi varlığında taşıdığı önsel hakikat olan A'yân-ı Sâbite'nin bu büyük sırra nasıl bağlandığını gösterir.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inde ise bu derin hikmet, gönüllere en latif şekilde işleyen temsil ve hikâyelerle sunulur. Mevlânâ için "Levlake" sırrının en güzel ifadesi, ağaç ve meyve misalidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu âlem ağacının en son zuhûr eden en kâmil meyvesidir. Bütün varlık, O'nun zuhûru için var edilmiş bir ağaç gibidir. Mevlânâ'nın diliyle "Fikirde ilk olan, amelde en son gelir" prensibi, "Levlake" sırrının en veciz açıklamasıdır. Mesnevî, feleklerin dönüşündeki sırrın, en sonunda o "Levlake Sultanı"nın zuhûru olduğunu âşıkane bir dille anlatır.
Değerlendirme
"Levlake" sırrı, varlığın "niçin" sorusuna verilmiş ilahi bir cevaptır. Bu cevap, her an varlıkta tecelli eden, yaşayan bir hakikattir. "Levlake" hakikati hem bütün âlemleri kuşatan kevnî bir kanun, hem de her bir sâlikin kendi gönül yolculuğunda keşfetmesi gereken enfüsî bir sırdır. Terzibaba'nın irfan mektebinde bu sırra talip olan yolcu, İbn Arabî'nin çizdiği vücûdî haritayı anlar, Mevlânâ'nın anlattığı misallerle gönlünü yumuşatır ve nihayetinde mürşidinin rehberliğinde bu hitaba ayna olmaya çalışır. Yol, bilmekten bulmaya, duymaktan tatmaya giden bir muhabbet yolculuğudur. Zira "Levlake"nin anahtarı da, gayesi de, yolu da muhabbettir.