Mîzân
Mîzân deyince akla ilk gelen, kıyamet günü amellerin tartılacağı o büyük terazi olur. Bu doğrudur, lâkin eksiktir. İrfan yolunun yolcusu için mîzân, sadece âhirette kurulacak bir terazi değildir. O, bütün varlığın dokusuna işlenmiş, Hakk'ın adaletinin ve hikmetinin her zerrede tecellî eden ilâhî ölçüsüdür. Terzibaba İrfan Mektebi'nin penceresinden bakıldığında mîzân, Zât'ın kendi kendine olan tesbihinden, varlıkların ezeldeki isti'dâdına (kabiliyetine) kadar uzanan bir hakikatler silsilesidir. O, sadece bir hesap günü aracı değil, varoluşun her anında işleyen bir denge ve adalet ilkesidir. usûl
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Mîzân, Arapça ‘vezn’ kökünden gelir ve ölçü, tartı, denge demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk, "Göğü O yükseltti ve mîzânı O koydu" (Rahmân, 7) buyurarak, mîzânın sadece bir âhiret hakikati değil, aynı zamanda kevnî, yani bütün bir varoluşun nizamını sağlayan bir ilke olduğunu bildirir. Bu ölçü, varlıkların birbirinden ayrıldığı, hakikatlerin tecellî ettiği ilâhî bir usûldür. Bu kesîf âlemde suretler birbirine benzer. İnsan insandır, ağaç ağaçtır. Fakat hakikatleri, yani taşıdıkları mânâlar bir midir? Mîzân, bu sorunun cevabını vermek için kurulmuştur.
Bu ölçünün en derin sırrı, varlıkların ezeldeki kökenlerinde gizlidir. Her bir varlık, bu âleme zuhûr etmeden evvel, Hakk'ın ilm-i ezelîsinde birer hakikat olarak sabittir. Bu hakikatlere, irfan dilinde "A'yân-ı Sâbite" denir. Her bir "ayn", kendi öz kabiliyetiyle Hakk'tan bir tecellî talep eder ve bu talebe göre bir isim onun üzerinde baskın olur. Bu, o varlığın "hâs Rabbi", yani özel terbiyecisidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu ince sırrı şöyle şerh eder:
Örneğin "hâs Rabb"i "Mudill" ismi ise, bütün mevtınlarında onda gâlip olarak bu ismin hükümleri açığa çıkar ve " hâs Rabb"i "Hâdî" ismi ise, aynı şekilde onda gâlip olarak, bu ismin hükümleri ve eserleri açığa çıkar. Şimdi Tekvîn ya’ni (Var Edicilik) Kelâm'a ve Kelâm Kudret'e ve Kudret İrâde'ye ve İrâde İlim'e ve İlim, ma'lûma ya’ni bilinene tâ'bîdir ve ma’lûm "sâbit aynlar"dır. Ya'ni Hak ilâhi ilminde sâbit olmayan "şey"in açığa çıkmasını irâde etmez ve irâde etmediği "şey"e de kudreti bağlanmaz; ve kudretinin bağlanmadığı "şey" de mevcût olmaz. Ne zaman ki insan fertleri bu kesîf âlemde var oldu, sûretleri i'tibariyle hepsi insan olduğundan, meydanda bir mîzân ya’ni ölçü olmadıkça hakîkatlerini ve ma’nâlarını birdiğerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu maksâdın oluşması için peygamberleri vâsıtasıyla Hak Teâlâ "teklîfî emir"lerini teblîğ etti. Bundan dolayı emir iki tür oldu. Birisi "irâdî emir" ve diğeri "teklîfî emir"dir. "İrâdî emir", Hakk’ın ilmine dayanan irâdesi, ya'ni ilmî sûretler mertebesinde Hak'dan isti'dâd lisânı ile kendilerinin "Hâdî" veya "Mudill" isimlerinden birisine görünme yeri oluşunu talep edenler hakkında, o sûretle varlığına Hakk’ın irâdesinin bağlanmasıdır. Diğeri de "teklifî emir"dir ki, bu kesîf âlemde her ferdin isti'dâd ve kabiliyyetinin ayrılması için, peygamberler vâsıtasıyla şer'î tekliflerdir. Bu hakîkatler ışığında bakıldığında kul, ezelde isti'dâd lisânı ile ne talep etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu kesîf âlemde de aynı şekilde kul, irâde ve tercihini, bu isti'dâdının sevki ile fiilen kullanıp, yine onu talep etmiş ve Hak da aynı şekilde onu vermiştir. Bundan dolayı Hak tarafından cebir ya’ni zorlama yoktur.
Bu sözler mîzânın sırrının anahtarını verir. Mîzân, sonradan kurulmuş bir adalet aracı değildir. O, ezelde, her birimizin A'yân-ı Sâbite (sabit hakikat) olarak Hakk'ın ilminde dururken, kendi isti'dâd lisanımızla yaptığımız talebin bu dünyadaki karşılığıdır. Kimimiz "Hâdî" (hidayete erdiren) isminin tecellîgâhı olmayı talep etmişiz, kimimiz "Mudill" (saptıran) isminin. Bu, Hakk'ın "irâdî emri"dir; varlığın temelindeki ezelî plandır. Bu dünyada ise peygamberler aracılığıyla gelen "teklîfî emirler", yani şeriat, işte bu ezelî hakikatleri ortaya çıkaran mîzânın kendisidir. Şeriat terazisine vurulan insan, ezelde ne ise o ortaya çıkar. Hâdî isminin mazharı olan, imana ve itaate yönelir; Mudill isminin mazharı olan ise inkâra ve isyana meyleder. Bu, bir zorlama (cebir) değildir; ezelî talebin bu dünyada fiile dökülmesinden ibarettir. Mîzân, sadece bu durumu tescil eder.
Mîzânın bu kevnî (varlıksal) mertebesinden daha yüce bir mertebesi daha vardır: bizzat Zât mertebesindeki denge. Bu, yaratılmışların değil, Hâlık'ın kendi kendine olan tesbihi, kendi Zât'ındaki mîzânıdır. Mi'râc gecesinde, Efendimiz (s.a.v) bu sırra şâhit olmuştur.
Miraç gecesi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yedinci kata ulaştığında Cebrâil (aleyhisselam) ona “Dur acele etme, Rabbin namaz kılıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz “Acaba Rabbim (namazda) ne okuyor?” diye sorunca “Sübbûhun Kuddûsün Rabbü’l-Melâiketi ve’r-Rûh: O, her türlü noksanlıktan berî ve münezzehtir. Meleklerin ve Ruh’un Rabbidir” diyor cevabını verdi.
Bu hadîs-i şerîf, mîzânın en yüce mertebesine işarettir. Hakk'ın "salât" etmesi, O'nun kendi Zât'ındaki denge ve nizamıdır. Bu namazda okuduğu "Sübbûhun Kuddûsün" zikri, O'nun kendi Zât'ını her türlü noksanlıktan, yaratılmışlığa ait her türlü sıfattan tenzih etmesidir. Bu, en yüce mîzândır. Burada terazi, Zât'ın mutlak aşkınlığı ile tecellîlerinin göreliliği arasına kurulur. Hakk, "Ben hiçbir şeye benzemem" diyerek kendi ölçüsünü koyar. Bu, tenzih kanadıdır.
Bu ilâhî mîzânın bir de teşbih, yani rahmet ve yakınlık kanadı vardır. Başka bir rivayette bu denge daha açık bir şekilde ifade edilir:
Yine Rivayet edildiğine göre İsrailoğulları Hz. Musa’ya gelerek “Rabbin namaz kılıyor mu?” diye sordular. [Hz. Musa onlara “Ey Benî İsrail, Allah’tan korkun” dedi. Allah Teâlâ “Ey Musa, kavmin sana ne diyor?” buyurdu. Hz. Musa “Ya Rabbi sana malumdur. Rabbin namaz kılıyor mu?” diye soruyorlar dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Onlara haber ver.] Evet, ben namaz kılıyorum. Benim salatım rahmetimin gazabımı geçmiş olmasıdır. Yoksa onlar helak olurlardı” buyurdu.
En büyük mîzân budur. Cenâb-ı Hakk'ın “salât”ı, “rahmetimin gazabımı geçmiş olmasıdır” buyruğuyla en mükemmel dengeyi kurar. Gazap (Celâl) ve Rahmet (Cemâl) O'nun iki tecellî elidir. Ancak bu mîzânda rahmet kefesi daima ağır basar. Bütün kâinatın varlığı ve devamı bu sırra bağlıdır. Eğer mîzânın gazap kefesi bir an ağır bassaydı, hiçbir varlık ayakta kalamaz, her şey helâk olurdu. Varlığın kendisi, Hakk'ın rahmetinin gazabına galip gelmesinin bir tecellîsidir.
Mîzân, en alt mertebede kulun amellerini tartmaktan başlar, bir üst mertebede varlıkların ezelî hakikatlerini ve hâs Rabb'lerini ortaya çıkarmaya uzanır. En yüce mertebede ise, bizzat Hakk'ın kendi Zât'ında, tenzih ile teşbih, celâl ile cemâl arasında kurduğu o mutlak dengeye işaret eder. O, Tekvîn'den Kelâm'a, Kudret'ten İlim'e uzanan ilâhî mertebeler silsilesinin her katında farklı bir surette tecellî eden mutlak adalettir. Bu yüzden mîzânı anlamak, varoluşu anlamaktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Mîzân: Aslı ve Mertebesi
Mîzân, mebde’den, yani başlangıçtan müntehâya, yani sona doğru akıp giden bütün bir varlık serüveninin temel işleyiş usûlüdür. Kâinat, sürekli bir "istihâlât" yani hâlden hâle geçiş, bir dönüşüm içindedir. Bu dönüşümün her bir anını, her bir mertebesini tanzim eden, her şeye hakkını ve yerini veren o ilâhî yasanın adı Mîzân’dır. Bu terazi öylesine hassastır ki, bir yanda celâl tecellîsinin mazharı olan ateşin hakikatini tartar, diğer yanda cemâl tecellîsinin mazharı olan toprağın hakikatini. Bu iki aslî unsurun tartılması, sadece Âdem ile İblis’in kıssası değil, bütün bir varlık mertebelerindeki ayrımın ve her birinin ilâhî plandaki yerinin beyanıdır.
Kâinatın Sürekli Dönüşümü: İstihâlât ve Mîzân
Ârifler için kâinat donuk, bir defada olup bitmiş bir sahne değildir. O, her an yeniden halk edilen, her an bir hâlden diğerine geçen canlı bir tecellîler denizidir. Terzibaba Hazretleri bu hakikati "istihâlât-ı mütemâdiye", yani kesintisiz dönüşümler olarak ifade eder. Bir tohumun toprağa düşüp çürümesi, sonra filizlenip ağaç olması bir istihâledir. Suyun buharlaşıp bulut olması, sonra yağmur olup tekrar yeryüzüne inmesi bir istihâledir.
Bu dönüşümlerin hiçbiri tesadüfî değildir. Her biri, ilâhî bir mîzânın hükmü altındadır. Fâtır Sûresi'ne dair bir şerhinde Terzibaba Hazretleri, kupkuru kalmış yeryüzünün bir yağmurla yeniden canlanmasını, büyük kıyametin ve yeniden dirilişin (nüşûr) bu dünyadaki delili olarak gösterir. Zira küçük ölçekte ne oluyorsa, büyük ölçekte de o olacaktır.
Buna işâreten Hak Teâlâ (Fatır, 35/9) “Arz öldükten sonra biz diriltiriz ve işte nüşûr da böyledir” buyurur. Arzın bu hâli kıyâmetin vücûduna delildir. Zîrâ bilcümle taayyünâtın mebde’den müntehâya olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i dünyâ, üzerinde bulunan bilcümle suver-i mahlûkat ile berâber istihâlât devresi geçirmektedir. Ve her devre-i istihâle bir mevtin ve her bir mevtin yekdîğerinden ayn ahkâma tâbidir. Mevtın-ı ervâhın ahkâmı mevtın-ı misâle ve mevtın-ı misâlin ahkâmı mevtın-ı dünyâya ve mevtın-ı dünyânın ahkâmı mevtın-ı hisâb ve mîzâna ve mevtın-ı ba’s ve hisâb ve mîzânın ahkâmı mevtın-ı cennet ve cehenneme aslâ benzemez. Cümlesinin ahkâmı başkadır. Bunlardan mevtın-ı ervâh gayriyet libâsı içinde dâr-ı tecerrüddür; ve mevtın-ı misâl dâr-ı suver-i hayâliyyedir. Mevtın-ı dünyâ, dâr-ı suver-i kesifedir ve dâr-ı teklîfdir ve mevtın-ı ba’s ve hisâb ve mîzân dâr-ı temyizdir. Mevtın-ı cennet dâr-ı naîmdir; ve mevtm-ı cehennem, dâr-ı azâbdır; ve her bir mevtinin kendisine mahsûs istihâlât-ı mütemâdiyesi vardır.
Terzibaba Hazretleri, varlığı bir yolculuk olarak resmediyor ve bu yolculuğun duraklarını "mevtın" yani "vatanlar, yurtlar" olarak isimlendiriyor. Her bir vatanın kendine has bir kanunu, bir ahkâmı vardır.
- Mevtın-ı Ervâh (Ruhlar Yurdu): Burası "dâr-ı tecerrüd" yani soyutlanma yurdudur.
- Mevtın-ı Misâl (Misâl Âlemi): Burası "dâr-ı suver-i hayâliyye" yani hayalî suretler yurdudur.
- Mevtın-ı Dünyâ (Dünya Yurdu): İçinde bulunduğumuz bu âlem, "dâr-ı suver-i kesife" yani yoğun, katı suretler yurdudur. Aynı zamanda "dâr-ı teklîf" yani sorumluluk ve imtihan yurdudur.
- Mevtın-ı Ba’s ve Hisâb ve Mîzân (Diriliş, Hesap ve Mîzân Yurdu): Hazret, bu yurdu "dâr-ı temyiz" olarak tanımlar. Temyiz, ayırt etme demektir. Hak ile bâtılın, iyi ile kötünün birbirinden ayrıldığı yerdir. Mîzân, bu büyük ayırt etme fiilinin adıdır.
- Mevtın-ı Cennet ve Cehennem: Bunlar ise "dâr-ı naîm" (nimet yurdu) ve "dâr-ı azâb" (azap yurdu) olarak, temyiz işlemi sonucunda varılan nihai duraklardır.
Mîzân, bu kevnî yolculukta kritik bir duraktır; bir vatandır. Her şeyin aslına rücû ettiği, her suretin ardındaki hakikatin ortaya çıktığı bir "ayırt etme" âlemidir. Bu dünyada perdelerle gizlenmiş olan her ne varsa, Mîzân yurdunda ayan beyan ortaya serilecektir.
İki Aslın Tartısı: Ateş ve Toprak
Bu büyük terazide sadece ameller değil, varlıkların "aslı", yani hangi ilâhî ismin tecellîsine mazhar olduğu da tartılır. Bu hakikatin en büyük örneği, Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan Hz. Âdem ile İblis'in kıssasıdır. Bu kıssa, iki zıt tecellînin, yani celâl (azamet, kahır) ve cemâl (güzellik, lütuf) tecellîlerinin Mîzân'a çıkışıdır.
İblis, secde emrine karşı geldiğinde bir delil öne sürer: "Beni ateşten, onu topraktan halk ettin." Zâhiren bakıldığında, ateşin topraktan daha latif olduğu düşünülebilir. Lâkin o, Mîzân'ın sadece sureti değil, suretin ardındaki hakikati tarttığını görememiştir. Terzibaba Hazretleri, Hicr Sûresi tefsirinde bu ince noktayı şöyle aydınlatır:
Bu hususta İblîs’in taayyünü latîf ve Âdem’in beşeriyyetinin kesîf olmakla, bu cihetle cinsiyetlerinin yekdiğerine muhâlif olması, mâni’-i mukâyese değildir. Esas, celâle mazhariyyettir. Zîrâ İblîs, خَلَقْتَنِي مِن نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ (Sâd, 38/76) [yâni “Beni ateşten, onu çamurdan yarattın!”] âyet-i kerîmesinde ihbâr buyurulduğu üzere, kendisinin ateşten mahlûk olduğunu ikrâr eder. Ateş ise mazhâr-ı celâldir. Ve kesâfet-i Âdem dahi mazhâr-ı celâldir. Binâenaleyh İblîs celâle mazhariyyet husûsunda, latîfin kesîfe serfürû secde edemeyeceği kıyâsını derpiş ederek (düşünerek) dâvâya kıyâm etti (başkaldırdı).
Buradaki sır şudur: Ateş, fıtratı gereği yakıcı ve yukarıya doğru yükselme eğilimindedir; bu hâliyle o, Hakk’ın Celâl isminin saf bir mazharıdır. Hz. Âdem'in topraktan olan bedeni ise "kesîf" yani yoğundur. Bu kesâfet, zâhiren bir noksanlık gibi görünse de, o da Celâl isminin bir perdesidir. Lâkin bu perdenin ardında, toprağın tevazu, teslimiyet ve içinde her türlü nimeti bitirme potansiyeli gibi Cemâlî sıfatlar gizlidir. İblis, Âdem'deki bu Celâl perdesinin ardında saklı olan Cemâl nûrunu ve ruh üflenmesiyle ona bahşedilen ilâhî şerefi göremedi. Kendi ateşten olan latif tabiatını, Âdem'in topraktan olan kesif suretinden üstün saydı ve Mîzân'da kaybetti. Onun Mîzân'ı, kibriydi.
Zıtların Şahitliği: İnkârın İspata Dönüşmesi
Mîzân'ın işleyişindeki derin sırlardan biri de, zıtların birbirine şahitlik etmesidir. Bir şeyin kıymeti, ancak zıddıyla bilinir. İlâhî Mîzân'da da meleklerin secdesi Âdem'in şerefini ispat ettiği gibi, İblis'in inkârı da aynı şerefin bir başka delili olur. Terzibaba Hazretleri bu dengeyi şöyle ifade eder:
Her meleğin sücûdu da onun mîzânıdır; o düşmanın inkârı da onun burhânıdır. Yâni, melâikenin secdeleri ve serfürûları, Âdem’in rûhâniyyetine ve tahâretine mîzân olduğu gibi, o düşman olan İblîs’in Âdem’e inkârı da onun tahâretinin delîlidir. Zîrâ melâike sırf mazhâr-ı cemâl olup, sırf mazhâr-ı celâl olan İblîs’in zıddıdır. İblîs secde husûsunda melâikeye iltihâk etmeyince (katılmayınca), onlardan ayrılmış ve onların cinsi olmadığını izhâr etmiş olur. Binâenaleyh İblîs’in bu inkârı da Âdem’in cihet-i melekiyyetinin ve tahâretinin delîli ve burhânı (kanıtı) olur.
Melekler, nûrânî tabiatları ve saf cemâl mazhariyetleri ile Âdem'in ruhaniyetine secde ederek onun üstünlüğünü tasdik ederler. Bu, Mîzân'ın bir kefesidir. İblis ise saf celâl mazharı olarak, bu Cemâlî varlıklar topluluğundan kendini ayırır ve secde etmez. Onun bu ayrışması, Âdem'in meleklerle aynı cinsten, yani nûrânî ve temiz bir hakikate sahip olduğunun zıddı üzerinden ispatı olur. İblis'in isyanı, Âdem'in sadece topraktan ibaret olmadığını, kendisinin anlayamadığı ulvî bir sırra mazhar olduğunu haykıran bir burhan, bir delil hâline gelir.
Bu sebeple, kâinattaki her zıtlık, ilâhî Mîzân'ın bir parçasıdır. Bu dünya yurdunda ateş tabiatlı "nârîler" ile toprak tabiatlı "hâkîler" arasındaki mücadele, kıyamete kadar sürecek olan bu büyük Mîzân'ın devamından başka bir şey değildir. Terzibaba Hazretleri'nin Mesnevî şerhinden aktardığı gibi:
- Sen, senin hasımlarının kim olduğunu bilmiyorsun; nârîler (ateş ehli) hâkîlerin (toprak ehli olanları) vücûdları-nın düşmanıdır. “Nârîler”den murâd, ehl-i Celâl olan şeytânlardır; ve onlar, görünen ve görünmeyen şeytânlardır.
Bu düşmanlık, varlığın "dâr-ı temyiz" olan Mîzân yurdunda tamamen ayrışana kadar devam edecektir. Her an, her nefes, her seçim, sâliki ya ateşin kibrine ve celâline ya da toprağın tevazu ve cemâline yaklaştırır. Seyr-i sülûk, bu kevnî Mîzân'ın farkına vararak, kendi varlık terazimizde toprağın teslimiyetini ağır bastırma sanatıdır. Ta ki nüşûr günü geldiğinde, her ruh, dünyadaki istihâlesine ve kazandığı tabiata uygun bir bedenle, bir taayyün elbisesiyle haşrolunsun ve Mîzân'ın nihai hükmü tecellî etsin.
Terzibaba Geleneğinde Mîzân'in Yaşanması
İrfan yolunun yolcusu için Mîzân, sadece gelecekte karşılaşılacak bir muhasebe âleti değil, aynı zamanda bu dünyada, bu bedende, bu an içinde yaşanacak ve hatta bizzat kendisi olunacak bir hâldir. Terzibaba mektebinde Mîzân, sâlikin seyr-i sülûk yolculuğunun sonunda vardığı, Hakk ile hak olduğu bir tecellî aynasıdır. Yolun sonunda sâlik, bir terazi aramaz; kendisi bir terazi olur. Hakikat, yaşanmadıkça kuru bir bilgiden ibaret kalır. Mîzân da yaşanır, Mîzân olunur.
İnsân-ı Kâmil: Hakk'ın Yürüyen Mîzânı
Yolun nihayetinde, nefsini bilip Rabbini bilen İnsân-ı Kâmil, Hakk'ın ahlâkıyla ahlâklanır. O artık kendi heves ve arzularının değil, ilâhî iradenin mazharıdır. Onun bakışı Hakk'ın bakışı, işitmesi Hakk'ın işitmesi olur. İşte bu makama eren bir velî için Mesnevî-i Şerîf'in ifadesi bir müjdedir:
Sen Hudâ huylu terâzî olmuşsun; belki her terâzînin dili olmuşsun. Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olup, kullar arasında bir mîzân-ı ilâhî olmuş bir insân-ı kâmilsin. Belki her mîzân-ı ilâhî olan insân-ı kâmilin, tarîk-ı adl ve istikâmetde metbû’usun.
"Hudâ huylu terazi olmak," varlığın Hakk'ın adâletinin ve hakikatinin tecellî ettiği bir mihenk taşı, bir ölçü birimi olmasıdır. İnsanlar hak ile bâtılı ayırt etmek için ona bakar. Çünkü o artık kendi namına konuşan değil, Hakk'ın âleme konuşan dili olmuştur. Diğer bütün ölçüler, doğruluğunu ona bakarak teyit eder.
Bu makam, en kâmil derecesiyle Efendimiz Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) aittir. Diğer bütün kâmil insanlar, O'nun nurundan bir parça ışık almış kandiller gibidir. Şu menkıbe, bu mertebeler arasındaki farkı ve edebi ortaya koyar:
Menkıbe: Sultân Mahmûd-ı Gaznevî, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabrini ziyâret ettiği vakit, orada cenâb-ı Bâyezîd’in mürîdlerinden birisini görüp der ki: Şeyhinin kelâmından bana bir şey nakl et! Mürîd: Benim şeyhim “Beni göreni cehennem ateşi yakmaz” buyurur idi. Sultân Mahmûd: Bu söz acıbdir, senin şeyhin Resûl-i Ekrem Efendimiz den daha mı büyüktür?
Sultan Mahmud, zâhir gözüyle bakarak bu sözü Resûlullah'ın şânına bir noksanlık gibi algılamıştır. Hâlbuki Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri'nin kastettiği, kendi şahsı değildir. O, kendi varlığında tecellî eden Muhammedî nura işaret etmektedir. Onu "gören", yani onun varlığındaki o nuru idrak eden, o nurun aynasında kendini ve Hakk'ı gören kişi, cehennem ateşinden emin olur. Kâmil insan, bu nuru taşıyan ve yansıtan canlı bir aynadır. O, suretleri değil, hakikatleri gösteren bir Mîzân'dır.
Vücûd-ı İzâfî'den Kurtuluş: Aynanın Sırrının Açılması
Bir insan, fena yani yokluk kapısından geçerek "Hudâ huylu bir terazi" hâline gelir. Sâlikin kendi varlığına atfettiği her şeyin bir gölgeden ibaret olduğunu idrak etmesiyle başlar. Hz. Peygamber'in evlatlığı Hz. Zeyd'in şahsında tecellî eden bu hakikat şöyle şerh edilir:
Zeyd’in gölge gibi olan vücûd-ı izâfîsi ortadan kalktı; vücûdu, vücûd-ı hakkânî ve sıfatı da sıfât-ı rabbânî oldu.
Mîzân olmanın sırrı bu cümlede gizlidir: "Gölge gibi olan izâfî vücudun ortadan kalkması." Sâlik, seyr-i sülûk potasında eriyip kendi vehmî benliğini yok ettiğinde, geriye kalan, Hakk'ın varlığı ve sıfatlarıdır. O artık kendi iradesiyle hareket eden bir "kul" değil, Hakk'ın kendisiyle işlediği bir "âlet" olur.
Bu fena makamına ermiş kâmil insanın hâli, paslı kınından çıkmış parlak bir aynaya ve hassas bir teraziye benzetilir:
Senin aynan gılâfından dışarıya sıçradı; ayna ve mîzân nerede hilâf söyler? Senin ruhunun aynası cisminin kılıfından dışarıya fırladı; ayna kendisine aks eden sûreti yanlış gösterir mi? Ve terâzi, kendisiyle tartılan şeyin sıkletinde hatâ eder mi?
"Aynanın gılâfı", yani kılıfı, bizim bu bedenimiz, nefsânî arzularımızdır. Ruhumuz ise o kılıfın içindeki paslı bir ayna gibidir. Mana yolculuğu, bu aynayı o kılıftan çıkarma ve üzerindeki tozu toprağı silme ameliyesidir. Ayna kılıfından çıktığında ve parladığında artık yalan söyleyemez. Kendisine ne aksederse onu gösterir. Terazi de öyledir. Kefesine ne konulursa, ağırlığı ne ise onu gösterir.
İnsân-ı Kâmil'in Mîzân olması budur. O, nefs kılıfından ruh aynasını çıkarmıştır. Artık onun gönlüne ne tecellî ederse, dilinden o dökülür. O, hakikate aykırı bir söz söylemekten, hakka aykırı bir iş işlemekten âcizdir. Çünkü onun "kendi" diye bir varlığı kalmamıştır. Onun varlığı, Hakk'ın adâletinin ve şahitliğinin canlı bir belgesi hâline gelmiştir.
Mîzân Olmak: Hakk'ın Şâhitliğine Mazhar Olmak
Sâlik, kendi izâfî benliğinden kurtulduğunda, bütün âlemi Hakk'ın bir tecellîsi olarak görmeye başlar. Artık onun için "gizli" ve "açık" kavramları değişir. Her şey, Hakk'ın ilminin ve kudretinin kuşatması altındadır. Bu idrak seviyesi, Ahzâb Sûresi'ndeki şu âyet-i kerîmenin sırrına ermektir:
إِن تُبْدُوا شَيْئًا أَوْ تُخْفُوهُ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا {الأحزاب/54} (33/54) “Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Bu âyetin bâtınî mânâsına işaret eden Murat Derûni'nin şerhi, bu makamı anlatır: "Eşyanın hakikatini açığa vursanız, Veya ‘tuhfûhu’ ‘Hû’ yu gizlesenizde yani hakkın hüviyetini kendi birimsel hüviyetiz ile gizleseniz. ‘Fe-inna’ şüphesiz faaliyeti fiil, hakk’ın fiilinde başka bir şey olmadığı için hakkıyla her şeye alimdir, bilir."
Mîzân olmuş kâmil insan bilir ki, onun bir şeyi "gizlemesi" bile Hakk'ın ilmi dâhilindedir. Çünkü o gizleme fiilini işleyen "kendi birimsel hüviyeti" de aslında Hakk'ın Hüvviyet'inin bir perdeden ibaret olan tecellîsidir. Bu idrak, kişiyi tam bir teslimiyete ve her an ilâhî murakabe altında olma şuuruna ulaştırır.
Bu makam, Cenâb-ı Hakk'ın eş-Şehîd isminin tecellîsine mazhar olma makamıdır. Bir sonraki âyet bu hakikate işaret eder:
...إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا {الأحزاب/55} "...Şüphesiz Allah, her şeye şahittir."
Allah her şeye şahittir. Mîzân olan kâmil insan da bu şahitliğin yeryüzündeki bir delili, bir aynası olur. O, varlığıyla Hakk'ın şahitliğine şahitlik eder. Onun bir şeyi onaylaması, o şeyin ilâhî Mîzân'da ağır geldiğine; bir şeyi reddetmesi ise hafif kaldığına işarettir. O, artık yaşayan, konuşan, hüküm veren bir Mîzân'dır.
Füsûsu'l-Hikem'de Mîzân
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde Mîzân, zâhirdeki mânâsından sıyrılır, âlemleri kuşatan bir hakikate dönüşür. O, sadece kıyâmet günü amelleri tartacak bir terazi değildir. O, varlığın dokusuna işlenmiş ilâhî bir kanun, bir nizamdır. Mîzân, bir konu değil, bir bakış açısıdır; bir bölüm değil, bütün bölümlere sinmiş olan hakikatin kendisidir.
Mîzân'ı anlamak için önce varlığın nasıl zuhûr ettiğini anlamak gerekir. Zât-ı Mutlak, kendi içindeki sonsuz kemâlâtı bilmeyi ve bilinmeyi diledi. Bu dileme, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim) ve halkı zuhûra getirdim ki bilineyim" kudsî hadîsiyle ifade edilen Nefes-i Rahmânî'dir. Bu ilâhî nefesle birlikte, Zât'ın ilminde ezelden beri sâbit olan hakikatler, yani A'yân-ı Sâbite, varlık kokusunu almaya başladı.
Her bir "sâbit ayn" yani varlığın hakikati, Hakk'ın bir isminin tecellîsine mahsustur. Her birimize hükmeden, bizi terbiye eden özel bir ilâhî isim, bir "Rabb-ı Hâs" vardır. Mîzân'ın en derin sırrı burada başlar. Mîzân, her bir sâbit ayn'a, kendi istidadı neyi gerektiriyorsa, varlık âleminde tam olarak onun karşılığını vermektir. Bu, Hakk'ın mutlak adaletidir (Adl). Mîzân, bu ilâhî adaletin bütün varlığı kuşatan tezâhürüdür. Bu Mîzân'ın en temel vechesi, [tenzih-teşbih dengesi](/wiki/tenzih-tesbih-dengesi)dir.
Tenzih ve Teşbih: Mîzân'ın İki Kefesi
Hakk'a giden yol, iki kanatla uçulur. Bu kanatların biri tenzih, diğeri teşbihdir.
- Tenzih, Cenâb-ı Hakk'ı her türlü yaratılmışlık sıfatından, şekilden, mekândan, zamandan ve benzemekten uzak tutmaktır. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyeti, tenzihin kalesidir. Bu, Mîzân'ın bir kefesidir.
- Teşbih, Cenâb-ı Hakk'ı, âlemde tecellî eden isim ve sıfatlarıyla görmektir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) âyeti, teşbihin kapısıdır. Bu da Mîzân'ın diğer kefesidir.
Kâmil ârif, bu iki bakışı birleştiren, Mîzân'ı kalbinde kuran kişidir. O, bir gözüyle Hakk'ın hiçbir şeye benzemeyen mutlak aşkınlığını (tenzih) seyrederken, diğer gözüyle de her şeyde O'nun tecellî eden içkinliğini (teşbih) görür. Bu, Füsûs'un ruhuna işlemiş olan Muhammedî mîzandır. Zira Hz. Muhammed (s.a.v), bu dengeyi en kâmil şekilde yaşayan ve öğreten zâttır. O, Mi'rac'da Hakk ile Zâtî bir vuslat yaşarken (tenzihin zirvesi), yeryüzüne dönüp bir beşer gibi insanlar arasında yaşamıştır (teşbihin en latîf hâli).
İsimlerin Mîzânı ve İnsân-ı Kâmil
Bütün varlık âlemi, ilâhî isimlerin birbiriyle olan ilişkisinden ibarettir. Celâl isimleri (el-Kahhâr, el-Mudill) ve Cemâl isimleri (er-Rahmân, el-Hâdî) sürekli bir tecellî halindedir. Bu zıtlık içinde dengeyi, Mîzân'ı İnsân-ı Kâmil temsil eder. İnsân-ı Kâmil, varlığın özü, âlemin kalbidir. O, Cenâb-ı Hakk'ın bütün isimlerini kendi varlığında cem etmiş olan yegâne varlıktır. O, hem Celâl'in heybetini, hem de Cemâl'in letâfetini kendi nefsinde dengelemiştir. Bu yüzden o, "Mîzân-ı Kübrâ" yani en büyük terazidir.
Hakikatler, İnsân-ı Kâmil'in varlığında tartılır. O, Hakk'ın yeryüzündeki halifesi ve dilidir. Şeyh-i Ekber'in Füsûs'ta her bir peygambere bir hikmet atfetmesi, aslında İnsân-ı Kâmil'in farklı vechelerini, bu büyük Mîzân'ın farklı ayarlarını anlatma çabasındandır. Âdem'in (a.s.) hikmeti Mîzân'ın potansiyelini, Mûsâ'nın (a.s.) hikmeti Celâl kefesini, Îsâ'nın (a.s.) hikmeti Cemâl kefesini temsil eder. Ve nihayet Muhammed'in (s.a.v) hikmeti, bütün bu Mîzân'ları kendi varlığında birleştiren, dengeleyen en kâmil Mîzân'dır. O, terazinin ne sağ ne de sol kefesi, fakat tam ortasında duran ve dengeyi sağlayan "dil"idir (lisânü'l-mîzân).
Kalb: Mîzân'ın Tecellî Mahalli
Sâlik için bu Mîzân, Kalb'de kurulacaktır. İnsanın kalbi, Nazargâh-ı İlâhî'dir. Tasfiye edilmiş, arındırılmış kalp, ilâhî tecellîleri olduğu gibi yansıtan bir ayna olur. Bu kalp, Mîzân'ın ta kendisidir. Gelen bir tecellînin Celâl mi, Cemâl mi olduğunu tartar. Bu tartma işlemi akılla değil, ancak arınmış kalbe bahşedilen bir "ferâset nuru" ile olur. Kalbin bu Mîzân vazifesini görmesi, onun sürekli bir "takallüb" yani dönme hâlinde olmasıyla mümkündür. Kalp, sabit bir fikirde, tek bir tecellîde donup kalmaz. Bu sürekli dönüş hâli, kalbin canlılığının ve Mîzân'ı doğru kurduğunun alametidir.
Füsûsu'l-Hikem'in penceresinden baktığımızda Mîzân, bugün, burada, şimdi, her an işleyen bir ilâhî kanun, varoluşsal bir denge prensibi ve sâlikin kalbinde kurması gereken en yüce ahlâk hâline gelir. O, Hakk'ı hem âlemde, hem âlemin dışında; hem sende, hem senden münezzeh olarak bir anda görebilme sanatıdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Mîzân, Cem makamı denilen o yüce mertebede, zıtların birbirini yok etmeden, birbiri içinde eridiği ve Tek bir Vücûd’un farklı vechile tecellî ettiğini görmektir. İbn Arabî hazretleri, bu yüce hakikati en güzel şekilde Îsevî hikmette, yani Hz. İsa’nın hakikatinde gözler önüne serer. Zira Hz. İsa, varlık planında iki zıt kutbu kendinde birleştiren eşsiz bir mazhardır. Bir yanda Hz. Meryem’den gelen beşerî sureti, diğer yanda ise Ruh’ül-Kudüs’ün nefhasından gelen nûrânî, rûhânî yönü bulunur.
Bu birliğin en çarpıcı tecellîsi, onun ölüleri diriltme mucizesinde ortaya çıkar. Bu hadise karşısında akıl sahiplerinin nasıl bir acze ve hayrete düştüğünü Şeyh-i Ekber şöyle dile getirir:
Bu iki sûreti câmi' olan Cenâb-ı Îsâ'nın mevtâyı ihyâ ettiği görüldüğü vakit, onun hakkında, vâlidesi Meryem cihetinden olan sûret-i beşeriyyesiyle “Odur, ya'ni Îsâdır”; ve Cebrâîl cihetinden müstefâd olan sûret-i nûriyye-i tabîiyyesiyle “O, ya'ni Îsâ değildir" denilir idi. Ve onun üzerine bu iki sûretten birisi ile müstakillen hükmolunamadığı için, ona nazar eden nâzırda hayret vâki' olur idi. Nitekim ukalâ, efrâd-ı beşerden bir şahs-ı beşerîyi mevtâyı ihyâ eder bir hâlde görünce, nazar-ı fikrîsi hasebiyle hayrette kaldı. Zîrâ ihyâ-yı nutk ile olan ihyâ-yı mevtâ, hasâis-i ilâhiyyedendir.
Karşımızda ölü bir bedeni dirilten bir insan duruyor. Akıl terazisiyle tartan biri, bu fiili yapanın Hz. İsa olduğunu görür ve “Odur” der. Bu, teşbih mertebesidir. Lakin aynı akıl, ölüleri diriltmenin sadece Hakk’a mahsus bir fiil olduğunu da bilir. Bu yüzden geri çekilir ve “O değildir, bu ancak Hakk’ın işidir” der. Bu da tenzih mertebesidir.
Akıl, bu iki hüküm arasında kalır. Bu sıkışma hali, aklın iflas ettiği yerdir. Bu makamın adı hayrettir. Hayret, bilginin ötesinde bir hakikatle yüzleşmenin getirdiği bir vecd halidir. Ârif, bu noktada anlar ki, fiil Hakk’ındır ama mazhar kuldur. “Odur” ve “o değildir” hükümleri, aynı anda, tek bir hakikatin iki farklı yüzü olarak kalpte birleşir. Mîzân, bu iki kefeyi dengede tutan kalbin kendisidir.
Şeyh-i Ekber, bu hayretin derecesini velîlerin kerametleriyle mukayese ederek açıklar:
Ammâ ihyâ-yı hayvân ile olan ihyâ-yı mevtâ, şâyân-ı taaccüb bir hâl olmakla beraber, bunu gören ukalâ-yı mü'minîn onu kerâmete hamlettikleri cihetle, nutk ile ihyâ olunan insanın dirilmesi derecesinde hayrete düşmezler. Nitekim “Lülü” isminde bir kedi var idi. Öldü; süpürüntülüğe attılar. Abdülkadir Geylânî (r.a.) efendimiz “Lülü'!..” diye çağırdıkları vakit dirilip, kemâl-i sür'atle huzûr-i şerîflerine geldi. Ve kezâ Bâyezîd-i Bistâmî (r.a.) ölmüş bir karınca üzerine nefh buyurduklarında, dirildi. Ve kezâ Abdurrahman Câmî (k.s.) hazretlerinin önüne sultan, li-ecli'l-imtihân, gayr-ı mezbûh olarak ölmüş bir tavuğu pişirtip vaz'ettirdi. Müşârünileyh hazretlerinin işareti üzerine tavuk sahandan sür'atle kıyâm eyledi. Evliyâullâhdan bu gibi havârıkın zuhûru çoktur. Velâkin bunu görenler onların kerâmâtına hamletmekle, hayrette kalmazlar.
Abdülkadir Geylânî hazretlerinin kediyi diriltmesi büyük bir keramettir. Fakat bunu gören bir mü’min, aklının sınırları içinde buna bir açıklama bulur: “Bu, Allah’ın o velî kuluna bir ikramıdır.” der ve meseleyi zihninde bir yere oturtur. Ancak Hz. İsa’nın bir insanı nutuk ile, yani bilinçli bir varlık olarak diriltmesi, keramet kategorisinin ötesinde bir durum arz eder. Bu, doğrudan doğruya ilâhî bir sıfatın, “Muhyî” isminin bir beşer suretinde tam olarak tecellî etmesidir. Bu durum, gören kişiyi tenzih ile teşbih arasında bir mîzân kurmaya mecbur bırakır. Bu mîzânı kuramayan akıl, hayrette kalır. Bu mîzânı kalbinde kurabilen ârif ise tevhîde erer.
Hakiki mîzân, Muhammedî mîzan denilen o hassas dengedir. Bu mîzân, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) âyetinin tenzihini, “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” (Bakara, 115) âyetinin teşbihiyle birleştirmektir. Bu, Hakk’ın hem her şeyden münezzeh (aşkın) olduğunu, hem de her şeyde tecellî ettiğini (içkin) aynı anda idrâk etmektir. Kendi hayatına bakan sâlik, karşılaştığı her hadisede bu mîzânı kurmaya çalışır. O zaman kalbi, zıtların barıştığı, birleştiği ve Tek bir Hakikat’i gösterdiği bir ayna haline gelir. Kalbi, adaletle tartan bir “Mîzân-ı İlâhî” olur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Mîzân
Hazret-i Mevlânâ, hakikati bir sofra gibi kurar, hikâyelerle süsler ve sâliki o sofraya davet eder. Mesnevî’de Mîzân, kıyameti bekleyen bir terazi değil, her an, her nefes işleyen, canlı, konuşan ve kalbin derinliklerinde kurulu bir Mîzân’dır. Bu öyle bir terazidir ki, ağırlığı altından değil, niyetten, samimiyetten, ihlâstan alır. Kefeleri zahirde yapılan amelleri değil, o amellerin ardındaki gizli mânâları tartar.
Amellerin Terazisi Değil, Varlıkların Mîzânı: Hikâyelerin İçindeki Gizli Terazi
Hazret-i Mevlânâ’nın nazarında Mîzân, bizâtihî varlığın kendisini tartan, her şeyi yerli yerine koyan bir hikmet prensibidir. Onun hikâyelerindeki her bir şahsın değeri, şekilleriyle değil, hakikatten ne kadar pay aldıklarıyla ölçülür.
Meşhur papağanını kıran bakkalın hikâyesini düşünelim. Bakkal, dükkândaki gülyağını döken papağana kızıp kafasına vurur, kuşun başı kel kalır ve susar. Günler sonra dükkânın önünden geçen keli görünce papağan dile gelir ve “Ey kel, sen de mi gülyağı döktün de bu hâle geldin?” diye sorar. Mîzân budur. Terazinin bir kefesinde bakkalın anlık öfkesi, aklı cüzî ile verdiği aceleci hüküm vardır. Diğer kefesinde ise papağanın o dar zaviyeden yaptığı kıyas. Her ikisi de eksiktir. Hazret-i Pîr bu hikâyeyle bize der ki: “Sakın ha, kendi dar aklının terazisiyle Hakk’ın işlerini tartmaya kalkma! Senin Mîzân’ın bozuksa, gördüğün her kel kafayı gülyağı dökmüş sanırsın.”
Mesnevî’deki her olay, bu gizli Mîzân’ın işlemesidir. Firavun’un karşısına konan Mûsâ (a.s.), Nemrud’un karşısına konan İbrâhim (a.s.), hepsi birer ilâhî Mîzân’dır. Bir kefede saltanat, güç, ordu; diğer kefede bir asâ, bir iman. Zahir gözüyle bakan, saltanat kefesinin ağır basacağını sanır. Ama ilâhî Mîzân, cesametle değil, hakikatle tartar. Bir sineğin kanadı, Nemrud’un bütün saltanatından ağır gelir o Mîzân’da. Çünkü o sinek, Hakk’ın emriyle hareket ederken, Nemrud kendi enaniyetinin esiri olmuştur.
Mesnevî’nin bize öğrettiği ilk ders şudur: Mîzân, mahşerde kurulacak bir terazi olmadan evvel, senin içinde, kalbinde, bakışında her an kurulu olan bir terazidir. Eğer kalp cilalanmış bir ayna gibiyse, Mîzân’ın da Hakk’ın Mîzân’ı olur; çerçöpün içindeki inciyi görür, değerini bilirsin.
Mîzân'ın Kefeleri: Akl-ı Cüz'î ve Aşk
Bu kalpteki Mîzân’ın kefelerinde ne vardır? O terazinin bir kefesinde “akl-ı cüz’î” yani parçacı, dünyevî, hesapçı akıl durur. Diğer kefesinde ise “Aşk” yani küllî, ilâhî, her şeyi kuşatan sevgi ve biliş durur.
Akl-ı cüz’î, her şeyi ölçmek, biçmek, sebebe ve sonuca bağlamak ister. Tıpkı karanlık bir odadaki fili tarif etmeye çalışan körler gibi, eline ne geldiyse hakikati o sanır. Kimi hortumunu tutar, “Fil bir oluk gibidir” der. Kimi bacağını tutar, “Hayır, bir sütun gibidir” der. Hepsi kendi tecrübesinde haklıdır ama hepsi de bütünde yanılmaktadır.
Terazinin diğer kefesinde ise Aşk vardır. Aşk, o karanlık odaya yanan bir mumla girmektir. Mumun ışığı odayı aydınlatınca, artık fili tarif etmeye gerek kalmaz. Herkes filin ne olduğunu bütünlüğüyle idrak eder. Aşk, parçaları birleştiren, zıtları uzlaştıran, sebepleri ve sonuçları aşan bir biliş hâlidir.
Ney’in hikâyesi, bu Aşk Mîzânı’nın ilanıdır. Ney, kamışlıktan, yani aslî vatanından ayrıldığı için feryat eder. Bu feryadı duyan iki tür kulak vardır. Biri akl-ı cüz’înin kulağıdır; o sadece bir kamış parçasından çıkan sesi duyar. Diğeri ise Aşk’ın kulağıdır; o, bir ruhun vuslat hasretini duyar. Ney, kendi sesiyle bir Mîzân olur; dinleyenlerin ruhlarını tartar. Kulağı ve kalbi Aşk ile arınmış olanlar ise o seste kendi hakikatlerini bulurlar.
Hazret-i Mevlânâ’ya göre sâlikin yolculuğu, akl-ı cüz’înin dar terazisini bir kenara bırakıp, Aşk’ın her şeyi kuşatan ve doğru tartan mîzân-ı ilâhîsine teslim olmaktır. Bu, aklı inkâr etmek değil, aklı ait olduğu yere, yani Hakk’ın hizmetine koymaktır.
Kâmil İnsan: Yaşayan Mîzân ve Konuşan Kur'an
Hazret-i Pîr’in dünyasında Mîzân, en kâmil, en somut hâliyle İnsân-ı Kâmil’in, yani kemâle ermiş insanın bizâtihî kendisidir. İnsân-ı Kâmil, kendi izâfî varlığını Hakk’ın varlığında yok etmiş, yaşayan bir Mîzân’dır. O, “Konuşan Kur’an”dır. Kur’an’ın bir ismi de “Furkan”, yani hak ile batılı ayıran değil midir? İşte İnsân-ı Kâmil de yeryüzünde yürüyen bir Furkan, hak ile batılı ayıran bir Mîzân-ı Ekber’dir.
Hazret-i Mevlânâ’nın hayatındaki Şems-i Tebrîzî, bu yaşayan Mîzân’ın en bariz misalidir. Şems gelmeden önce Mevlânâ, devrinin en büyük âlimiydi. Fakat Şems adında bir derviş çıkageldi. O, ilâhî Mîzân’ın ta kendisiydi. Mevlânâ’nın o güne dek biriktirdiği tüm ilmi, o Mîzân’ın bir kefesine koydu. O ilim, Şems’in nazarında, Aşk’ın yanında tüy kadar hafif kaldı. Şems, bir bakışıyla, Mevlânâ’nın o ağır kitaplarını havuzun içine atarak dedi ki: “Senin Mîzân’ın bu kupkuru harfler mi? Asıl Mîzân kalptedir, asıl ağırlık Aşk’tadır.”
O günden sonra Mevlânâ, kendi Mîzân’ını kırdı ve Şems’in Mîzân’ına tabi oldu. Şems’in varlığı, bir mihenk taşı gibiydi; ona sürülen altının saf mı, karışık mı olduğu belli olurdu. Bu sebeple, Mesnevî’nin bize fısıldadığı nihai sır şudur: Kıyamet günündeki Mîzân’a hazırlanmak için, işe kendi kalbinin terazisini ayarlamakla başla. Kalbinin terazisini de ancak bir Mürşid-i Kâmil’in, yani yaşayan bir Mîzân’ın ayarına göre ayarlayabilirsin.
Yolculuk, kıyametteki Mîzân’da amellerinin ağır gelmesi duasıyla başlar; ama nihayetinde, bu dünyada Hakk’ın yaşayan Mîzân’ı olma gayretine dönüşür. Sâlik, öyle bir hâle gelir ki, artık onun varlığı hak ile batılı ayırır. İşte o zaman sâlik, sadece Mîzân’dan geçen değil, bizâtihî Mîzân olan olur.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Hakikat ilminin her bir kavramı, bir diğerine açılan bir kapı gibidir. Mîzân da böyledir; onu çevreleyen ve ona mânâsını veren bir kavramlar ağı içinde idrak etmek gerekir. Mîzân dendiğinde akla ilk gelen Kıyamet olur. Zira Mîzân, o büyük "ayağa kalkış" gününün en mühim duraklarından biridir. Haşr ile bütün mahlûkat toplandığında, Mîzân bu toplanmanın gayesi olan muhasebenin adıdır. Bu muhasebenin neticesinde ise önümüze Sırât köprüsü uzanır. Mîzân'da sevap kefesi ağır gelenler, Sırât'ı selâmetle geçerler. Bütün bu duraklar, Ahiret hayatının merhaleleridir.
Bu çetin duraklara insan, Tasavvuf yoluyla hazırlanır. Tasavvuf, "ölmeden evvel ölmek" sırrıyla, büyük Mîzân kurulmadan evvel kişinin kendi vicdanında kendi mîzânını kurması, kendi kendini hesaba çekmesi sanatıdır. Bu ahlaklanma süreci, kişiyi Hikmet sahibi yapar. Hikmet, her şeyi yerli yerine koyma ilmidir. Kâinattaki her zerrede tecellî eden ilâhî dengeyi, yani kevnî Mîzân'ı görebilme basîretidir. Hikmet sahibi arif, zıtların nasıl bir denge içinde var olduğunu, celâlin içinde cemâli, kahrın içinde lütfu müşahede eder. Onun için Mîzân, varlığın tamamına sinmiş olan ilâhî adâlet ve denge prensibinin adıdır.
Özetle, Mîzân'ı anlamak, sadece âhirette kurulacak bir teraziyi beklemek değildir. Bu irfan mektebinin bize öğrettiği, Mîzân'ın varlığın her zerresine, zamanın her anına ve insanın her hâline sinmiş olan ilâhî bir denge ve adâlet yasası olduğudur. Terzibaba'nın dilinde kâinattaki dönüşümün ve İnsân-ı Kâmil'in ahlâkının temeli; İbn Arabî'nin nazarında zıtların birliğine ve Tevhid'in sırrına ulaştıran hikemî bir idrak; Mevlânâ'nın gönlünde ise amelleri değil, aşkı ve niyeti tartan bir rahmet tecellîsidir. Sâlik için asıl vazife, büyük Mîzân gününden evvel, kendi kalbinde ilâhî Mîzân'ı kurmak ve hayatını o hassas denge üzere yaşamaktır. Cenâb-ı Hakk, hepimizi kendi mîzânını kalbinde kuran ve o mîzân ile tartılıp selâmete erenlerden eylesin.