Rububiyyet
Rububiyyet, Cenâb-ı Hakk’ın terbiye ediciliğinin, her bir zerreyi kendi istidadına göre kemâle erdirmesinin adıdır. Bir tohumun toprağın karanlığında çatlayıp filizlenmesinden, bir bebeğin ana rahminde dokuz ayda şekillenmesine, bir sâlikin nefs basamaklarında pişerek insan olmasına kadar her şey, O’nun Rububiyyetinin, yani Rablığının gölgesi altında gerçekleşir. Rububiyyet, kâinat denilen bu muazzam mektebin görünmez hocası, her varlığın kulağına kendi dersini fısıldayan hikmetli bir mürebbidir. Terzibaba irfan mektebinde bu kavramı anlamak, kendi varlık serüvenimizi, kulluk vazifemizi ve nihayetinde kime ve neye doğru yürüdüğümüzü anlamaktır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Rububiyyet kelimesinin kökü, Arapçadaki "Rab" ism-i şerifidir. Rab; terbiye eden, besleyip büyüten, ıslah eden, sahip ve efendi demektir. Rububiyyet, Hakk'ın bu terbiye etme, yönetme ve kemâle erdirme fiilinin sürekli ve kuşatıcı bir şekilde tecellî etme hâlidir. Bu, sadece bir isim değil, bütün varlığı ayakta tutan bir faaliyettir.
Terzibaba Hazretleri, bu ilâhî tenezzül mertebelerini şöyle sıralar:
Tecelli ve Zuhurda Vücûd Mertebeleri A’maiyyet. Ahadiyyet. Vahidiyyet. Vahidiyyet, bir sahadır Uluhiyyet-ilâhlık ve Rahmaniyyet orada zuhura gelmektedir. Ulûhiyyet Rahmaniyyet. Rububiyyet. Melikiyyet. İnsaniyyet. Olarak ifade edilmişlerdir.
Rububiyyet, mutlak gayb olan A'ma karanlığından başlayan ve adım adım kesrete, yani çokluk âlemine doğru inen tecellî zincirinin önemli bir halkasıdır. Vahidiyyet mertebesinde potansiyel olarak bulunan bütün ilâhî isimler (Esmâ), Rahmâniyyet nefesiyle bir coşkuya gelir ve Rububiyyet sahasında artık fiilî olarak terbiye edicilik görevini üstlenirler. Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle açar:
Rahmaniyet bir tecelli ediyor, yani bir coşuyor, buradan da esma-ı İlahiyeyi meydana getiriyor. Yani esma-ı Hüsnayı meydana getiriyor. Orası Rububiyet mertebesi oluyor. Yani Rab yani terbiyecilik mertebesini başka bir ifade ile Esma mertebesini isimler mertebesini daha başka bir ifade ile Melekut mertebesi zuhura geliyor.
Rububiyyet, Esmâ mertebesinin ta kendisidir. Her bir varlık, ilâhî isimlerden bir ismin terbiyesi altındadır. Güneşe "en-Nûr" isminin tecellîsiyle parlaklık terbiyesi verilirken, suya "el-Latîf" isminin tecellîsiyle akışkanlık ve temizleyicilik terbiyesi verilir. Âlem, Rabbin sonsuz isimlerinin bir mektebidir ve her şey bu mektepte kendi dersini okumaktadır.
Bu noktada en temel ikililerden biri karşımıza çıkar: Rab ve abd (kul). Bu ikisi, birbirini gerektiren, biri olmadan diğerinin mânâsının anlaşılamayacağı iki kutup gibidir. Öğretmenin varlığı talebeyle, doktorun varlığı hastayla kaimdir. Benzer şekilde, Rab isminin tecellîsi de kendisine muhtaç olan, terbiye edilecek bir "merbub"u, yani bir kulu gerektirir. Kul ortadan kalktığında, Rab ismi de o kul için perdelenir.
Makam-ı Mahmud'tan da üstün bir makam yok. Adını veriyoruz… Çünkü, kuldan gidene karşılık o vardır… Başka türlü tarif de, imkânsızdır… Yoksa: Ne kul kalır; ne Rabb… Yani Cenab-ı Hakk'ın en kemalli tecelli mahalli, abd olmazsa Rabb'ta olmaz. Yani abd, kul gittiği zaman mutlak olarak bu âlemde hiçbir kul olmadığı, insan diye bir şey olmadığı zaman, o zaman Rabb'ta olmaz. Çünkü Rabb olacak ki, merbubu olsun yani talebe olacak ki, öğretmen olsun.
Bu söz, Hakk'ın Zât'ının yok olacağı anlamına gelmez. Zât-ı Mutlak, hiçbir şeye muhtaç değildir. Lâkin "Rab" ismi, bir ilişki ismidir. İlişkinin bir tarafı olan kul (abd) olmazsa, "Rab" isminin hükmü de açığa çıkmaz, tecellî edeceği bir ayna bulamaz. Terzibaba Hazretleri bu karşılıklı ilişkiyi, iki derya misaliyle anlatır:
İşte bu deryaların bir tanesi “Abdiyyet – Ubudiyyet” , diğeri ise “Rabb – Rububiyyet” deryalarıdır. Cenab-ı Hak kendi zatından bu iki özelliği “derya-ı aleme” yayıyor, ki bu alemin faaliyet sahası meydana gelsin. Bunların biri olmazsa alemin de kıymeti olmaz... O zamanlar “Rabb deryası” mevcuttu, fakat “Abd deryası” olmadığı için akış tek yönlüydü. Bu alemin, bu deryanın varlığını anlayacak bir varlık lazımdı.
İnsan ve cinlerin var ediliş gayesi, bu ilişkiyi kurmak, yani kulluk etmektir. Cenâb-ı Hakk, bu gayeyi Kur'ân-ı Kerîm'de açıkça bildirir:
Cinler ise kendi alemlerinde, insanın toprak olan beden varlığından daha latif olan ateşten halk edilmişlerdir. Aslında her iki cins de Rablerine ibadet etmek için var edilmişlerdi. Kur’anı Keriym Zariat Suresi 51. sure 56. ayette لِيَعْبُدُونِ َ وَالْإِنْسُ إِلَّا ع وَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ ve ma halaknel cinne vel inse illa liya’büduni “ve cinleri ve insanları illa/ancak bana ibadet etsinler diye halkettim “
Ubudiyyet, yani kulluk, Rububiyyetin karşısında insanın alması gereken en şerefli duruştur. Bu, Rabbin terbiyesine gönüllü olarak boyun eğmek, O'nun her bir fiilindeki hikmeti ve rahmeti görmeye çalışmaktır. Ancak insan, nefs-i emmâresinin perdesiyle bu hakikate karşı körleşebilir.
Modern aklın kâinatı anlama çabası da çoğu zaman bu körlükten mustariptir. İrfan yolunun yukarıdan aşağıya, yani Asıl'dan (Hakk'tan) başlayarak zuhûru (âlemleri) anlama usûlünün aksine, bugünün aklı yerden göğe, sonuçtan sebebe doğru gitmeye çalışır. Bu çaba, okyanusu bir kaşıkla ölçmeye benzer. Terzibaba Hazretleri bu durumu şöyle tenkit eder:
Bu anlayış bing bang , aklı cüz ile yani küçücük akıllarıyla, yerden yukarıya, sondan başa doğru açıklanmaya çalışılmaktadır ki, hiçbir aslı katiyyen yoktur. Batı küçük aklıyla çözemediği bu konuyu ihtimaller üzerine bir evren oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Ama mantıki hiçbir dayanağı yoktur.
Hikmet nazarı ise kâinatın var oluşunu tesadüflere değil, bir tecellî ve hikmetli bir halk edilişe bağlar. Kâinattaki her nizam, her denge, Rububiyyetin apaçık bir delilidir. İki denizin birbirine karışmaması gibi âfâkî (dış dünyadaki) ayetler, aslında Rububiyyet ve Abdiyyet gibi iki bâtınî (içsel) hakikatin yansımasıdır.
Bu tefekkürün zirvesi, Rububiyyetin sadece terbiye edilenler üzerinde değil, kendi içinde de sürekli bir faaliyette olduğunu idrak etmektir. "Rabbin namaz kılıyor" hitabı, bu en derin sırlardan birine işarettir. Bu, Rububiyyetin kesintisiz faaliyeti, isimlerini sürekli tecellî ettirmesi, kâinatı her an yeniden var etmesi ve yönetmesidir.
Zıt isimlerin hayatını onların namazı Rabbül Erbabın bunu Rububiyyet sıfatıyla perdelemesinin de kendi namazı olduğunu, cümlesinin zati tecellinin mertebeleri olduğunu kabımızca kabullenebilmeliyiz. Kesretteki Vahdeti bulma yolunda ilerlemek ancak bu yolla olacaktır. Nefsimizi kurban etmeden Rabbimizin bizdeki namazına mahal olamayız.
Rabbin namazı, O'nun dur durak bilmeyen halk edici ve terbiye edici fiilidir. Sâlikin miracı ise, kendi nefsini kurban ederek bu ilâhî faaliyete bir ayna, bir "mahal" olabilmektir. O zaman sâlik, her zerrede Rabbinin nasıl bir terbiye ile meşgul olduğunu, yani nasıl "namaz kıldığını" müşahede etmeye başlar. Rububiyyeti anlamak, sadece bir bilgi değil, bu müşahedeye açılan bir kapıdır. Bu kapıdan giren, âlemlerin Rabbinin sadece göklerde bir hükümdar değil, kendi şah damarından daha yakın, her an kendisini ve tüm varlığı terbiye eden biricik Rabbi olduğunu idrak eder.
Terzibaba'nın Nazarıyla Rububiyyet: Aslı ve Mertebesi
Sohbetimiz, Hakk’ın en latîf, en kuşatıcı ve en hayat dolu tecellilerinden birine, Rububiyyet sırrına dairdir. Rububiyyet, Cenâb-ı Hakk’ın terbiye ediciliği, her bir zerreyi kendi kemâline doğru sevk edişi, besleyip büyütmesi ve yönetmesidir. Bir tohumun çatlayıp filiz vermesinde, bir bebeğin annesinin memesine uzanmasında, gezegenlerin yörüngelerinde bir an bile şaşmadan dönmesinde hep O’nun Rububiyyet’inin cilvelerini seyrederiz. Bu, kuru bir idarecilik değil, her bir varlığa hususi bir ilgiyle, şefkatle ve hikmetle muamele eden bir terbiye sanatıdır. Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından damlayanlarla bu derin meseleleri anlamaya, kalbimize nakşetmeye gayret edeceğiz.
İlâhî Tenezzül Mertebelerinde Rububiyyet'in Yeri
Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ı, hiçbir sıfatla, isimle veya suretle kayıtlı olmayan, idrakin ve hayalin ötesinde bir A'mâ (mutlak gayb ve bilinmezlik) halindeydi. O’nunla beraber hiçbir şey yoktu. Hakk, bilinmeyi murad edince, bu mutlak gaybından kendi kendine tecellî ederek tenezzül buyurdu. Bu tenezzül, bir eksilme değil, lütfun ve rahmetin bir coşmasıdır. Terzibaba Hazretleri bu süreci, deryaların birbirine taşması gibi anlatır:
Uluhiyet deryası taştı Rububiyet deryasını meydana getirdi, yani Ruhlar alemini meydana getirdi, Ruhalar alemi de bir derya taştı yani kendindekini açtı özelliğini zuhura getirdi, Mülk alemini yani şehadet alemini yani bu alemi meydana getirdi. İşte alemlerin oluşması budur, islam dininin getirdiği gerçek ilim de budur.
Bu ifade, vücûd mertebelerinin iç içe geçmiş hakikatini özetler. Tenezzül şu sırayla gerçekleşir:
- A'mâ: Mutlak Gayb, Zât-ı Mutlak.
- Ahadiyyet: Zât’ın tüm isim ve sıfatlardan münezzeh, saf birlik hali.
- Vâhidiyyet: Zât’ın, kendinde potansiyel olarak bulunan bütün ilâhî isim ve sıfatları tafsilatsız, icmâlî olarak bildiği mertebe. Bu mertebede Ulûhiyyet (İlâhlık) ve Rahmâniyyet (tüm isimlerin kaynağı olan kuşatıcı rahmet) belirir.
- Rububiyyet: Sohbetimizin konusu olan bu mertebe, Rahmâniyyet deryasının taşmasıyla zuhûr eder. Burası, A'yân-ı Sâbite’de yani ilâhî ilimde potansiyel olarak var olan hakikatlerin, tek tek isimler halinde programlandığı, her birine bir vazife ve bir kader tayin edildiği Esmâ Mertebesi’dir. Diğer bir adıyla Ruhlar Âlemi veya Melekût Âlemi’dir.
Terzibaba Hazretleri, bu tenezzül mertebelerinin, İslâm’ın en temel zikri olan Kelime-i Tevhid’in yapısında dahi gizli olduğunu şöyle izah eder:
Ahadiyyet, “Vahidiyet ve Uluhiyyet”e tenezzül edince, Kelime-i Tevhidin “Allah” bölümü şekillendi. ( الله ) Uluhiyyet, “Rahmaniyet”e tenezzzül edince, ( َ إِلَّا ) “illâ” bölümü şekillendi. Rahmaniyyet, “Rububiyyet”e tenezzül edince, ( إِلٰه ) “ilâhe” bölümü şekillendi. Rububiyyet, “Melikiyyet”e tenezzül edince de ( لَا ) “lâ” bölümü şekillendi. Böylece bütün alemlerde yaşanan (tenezzül) zuhura çıkma hadisesi onda da tamamlanmış oldu.
Bizler kul olarak “Lâ ilâhe illâllah” diyerek kesretten (çokluktan) Vahdet’e (birliğe) doğru bir urûc (yükseliş) yaparız. Âdeta varlık mertebelerini geriye doğru tırmanırız. Hakk ise Zât’ından “Allah - illâ - ilâhe - lâ” şeklinde tenezzül ederek âlemleri var eder. Bu ilâhî iniş seyrinde “ilâhe” kelimesinin karşılığı, Rububiyyet mertebesidir. Bu mertebe, bütün varlıklara verilen isimlerin zuhûr ettiği, terbiyenin başladığı yerdir. Terbiyenin olduğu yerde bir "Rab" (terbiye eden) ve bir "merbûb" (terbiye edilen) ikiliği başlar. "İlâhe" kelimesinin bu ikiliğe işaret etmesi, Rububiyyet’in sırrını taşır.
Her Varlığın Özel Rabbi: Rabb-ı Hass ve Terbiye Sırrı
Rububiyyet mertebesi, bütün ilâhî isimlerin (Esmâ-i İlâhiyye) bir program merkezi gibi çalıştığı yerdir. Bu isimler âlemde nasıl faaliyet gösterir? Her varlık, bütün isimlerin tecellisine aynı anda mı mazhar olur? Terzibaba Hazretleri’nin ve irfan geleneğinin bu soruya cevabı nettir: Hayır. Her bir mevcûd, kendine mahsus bir ilâhî ismin veya isimler terkibinin terbiyesi altındadır. O varlığın hakikatini ve kaderini tayin eden bu özel isme Rabb-ı Hass (Özel Rab) denir.
Vakıa her bir mevcûd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın mazharıdir. Fakat bu mazhariyyet mevcudattan herbirinin rubûbiyyet-i mutlakadan mazhar olduğu ism-i hâssın rubûbiyyet-i hâssası haysiyetiyledir. Yoksa mertebe-i ulûhiyyetin içine alan olduğu esmanın küllisine mazhariyyet her bir mevcûd için imkânsızdır.
Bir gül fidanının Rabb-ı Hass’ı, ona o rengi, kokuyu ve şekli veren “el-Musavvir” (şekil veren), “el-Bedî‘” (eşsiz güzellikte yaratan), “el-Latîf” (lütfeden) gibi isimlerin bir terkibidir. Bir aslanın Rabb-ı Hass’ı ise “el-Kahhâr”, “el-Cebbâr”, “el-Mümit” (öldüren) gibi celâlî isimlerin tecellisidir. Her varlık, kendi Rabb-ı Hass’ının hükmü altındadır ve onun kendisi için çizdiği yolda, yani “sırât-ı müstakîm”inde yürür. Bu yürüyüş cebrîdir; yani varlık, kendi hakikati neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan başka bir şey seçemez. Üzüm çubuğundan elma bitmez. Bu cebir, dışarıdan bir zorlama değil, varlığın kendi öz hakikatinin bir gereğidir.
Terzibaba Hazretleri, bu girift meseleyi akla yaklaştırmak için ressam ve levha misalini kullanır:
Ve bu şahsın mütaaddid isimlerinden levhanın nasibi, hassaten "ressam" ismidir. Maahâza o levha, o kimsenin rubûbiyyet-i mutlakası tahtında olmaktan da vareste değildir. Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle ve sâir sıfatıyla da, mütecellîdir. Şu kadar ki bu rubûbiyet-i mutlakaya o levhanın mazhariyyeti, ressam ism-i hâssının, rubûbiyyet-i hâssası cihetiyle vâki' olmuştur. Binâenaleyh levhanın mi'mâr, hattat ve marangoz ve sâir isimlerin mazharı olması imkânsızdır.
Bir zat hem mimar, hem hattat, hem de ressam olabilir. Bu zat, bir tuval alıp üzerine bir kuş resmi çizdiğinde, o tuval sadece onun “Ressam” isminin bir tecelligâhı olur. Tuval, o zatın mimarlığını veya hattatlığını gösteremez. O tuvalin Rabb-ı Hass’ı, “Ressam” ismidir. Bütün kâinat da böyledir. Her bir varlık, Hakk’ın sonsuz isimlerinden birinin veya birkaçının tecelli ettiği bir levha gibidir. Ve o varlığın Hakk ile irtibatı, kendi Rabb-ı Hass’ı olan o isim vasıtasıyladır. Bu idrak, âlemdeki hiçbir zerrenin başıboş olmadığını, her şeyin müthiş bir nizam ve hikmetle, doğrudan doğruya ilâhî bir terbiye altında olduğunu bize öğretir.
Küllî Mazhariyet: İnsân-ı Kâmil ve "Allah" İsminin Câmiiyeti
Bütün varlıklar sadece tek bir ismin veya birkaç ismin mazharı ise, Hakk’ın bütün isimlerini kendinde toplayan bir mazhar yok mudur? Bu noktada insan, kâinatın göz bebeği olarak sahneye çıkar. Ama her insan değil, nefsini bilip Rabbini bilen, kendi hakikatine ermiş olan İnsân-ı Kâmil.
Diğer varlıklar birer “levha” gibiyken, İnsân-ı Kâmil, ressamın bütün hünerlerini sergilediği bir “cami” gibidir. Terzibaba Hazretleri, ressam misaline devam ederek bu sırrı açar:
Fakat bu kimse bütün esmasının zuhuruna müstaid olmak üzere, meselâ bir cami' bina etse, bunda mi'mârlığı görünür. Ve üzerine güzel yazılar yazsa hattatlığı; ve resimler yapsa ressamlığı; ve kürsüler i'mâr etse marangozluğu meşhûd olur. Ve cami' o kimsenin ne kadar isimleri varsa, cümlesinin mazharı olduğundan, resim levhasına nisbetle, bir mazhar-ı kâmil olur.
İnsân-ı Kâmil, tek bir ismin değil, bütün Esmâ-i İlâhiyye’yi kendinde toplayan, câmi‘ olan “Allah” isminin mazharıdır. Bu yüzden ona “küçük âlem” (âlem-i sagîr) denmiş, kâinat ise “büyük insan” (insân-ı kebîr) olarak görülmüştür. İnsân-ı Kâmil, Hakk’ın kendine baktığı en parlak ve en net aynadır.
Bu mazhariyyet ancak "insân-ı kâmiî"e mahsûstur. Zîrâ insân-ı kâmil kâffe-i esmâ-i ilâhi esmanın tümünü cami' olan "Allah" isminin mazharıdır; ve insân-ı kâmilden gayrı hiçbir mevcudun bu mazhariyyete isti'dâdı yoktur.
Seyr-i sülûkun, yani mânevî yolculuğun gayesi de budur: Sâlikin, kendi sınırlı Rabb-ı Hass’ının tecellisinden geçerek, bütün isimleri kendinde cem eden “Allah” isminin küllî mazhariyetine ulaşmasıdır. Bu, kulun kendi benliğinden fâni olup Hakk ile bâki olması, O’nun ahlâkıyla ahlaklanmasıdır. Bu mertebede kul, hem abdiyetin (kulluğun) zirvesinde, hem de Rububiyyet sırlarının en kâmil tecelligâhı olur.
Vahyin ve Hitabın Tenezzül Kapısı: Rabb Lisanı
Rububiyyet mertebesi, sadece varlıkların programlandığı bir düzey değil, aynı zamanda ilâhî hitabın ve vahyin, beşer idrakine uygun bir forma büründüğü ilk aşamadır. Hakk’ın Zât mertebesindeki kelâmı, bizim anlayacağımız bir lisan değildir. O kelâmın bize ulaşabilmesi için mertebe mertebe tenezzül etmesi gerekir.
Terzibaba Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’in bu iniş serüvenini şöyle anlatır:
Kûr’ân-ı Kerîm beş mertebeden geçerek nâzil olmuştur. İlk olarak, Ümmül Kitâpta Allah’ça olarak... İkinci olarak, Allah’ça lîsânından sıfât mertebesine Hakk’ça tercümesi yapıldı ve indirildi... Üçüncü olarak, Hakk lîsânından esmâ mertebesine yâni Rabb lîsânına indirildi. Buradaki ismi de Kitâbül Mübîn oldu. Dördüncü olarak, Rububiyyet mertebesinden ef’âl mertebesine indirildi yâni Rabb’çadan Arapçaya tercüme edildi.
Rububiyyet mertebesi, ilâhî kelâmın “Rabb lisanı”na çevrildiği yerdir. Bu, artık muhatabın (kulun) terbiyesini gözeten, ona yol gösteren, emir ve yasaklar içeren bir hitap şeklidir. Uluhiyyet mertebesi mutlak iken, Rububiyyet mertebesi izafîdir; bir Rab ve bir merbûb (terbiye edilen) ilişkisi üzerine kuruludur.
Bu sırrı, Hz. Musa’ya verilen levhalar kıssasında da görürüz. Kavmine tebliğ etmesi için verilen yedi levhanın yanında, sadece kendisine mahsus iki levha daha vardı:
Mûsâ’ya (a.s.). mahsûs olan İki Levh’e gelince, onlar şuydu: Birinci Levh: Rububiyyet İkinci Levh: Kudret. Rububiyyetin ve Kudret’in hakîkatini Mûsâ (a.s.) kendinde bıraktı ve kavminden anlayacak kimse olmadığı için onlara açmadı.
Hz. Musa bu sırları açmadı, çünkü kavminin idrak seviyesi (isti’dâdı) buna hazır değildi. Nitekim bu sırlardan bir nebze haberdar olan Sâmirî’nin, bu bilgiyi yanlış kullanarak altından bir buzağı heykeli yapıp fitneye sebep olması, bu hakikatlerin ehil olmayanlara neden emanet edilmediğinin bir misalidir. Rububiyyet ve Kudret sırları, tam manasıyla ancak kemâle ermiş Muhammediyet mertebesinde, İnsân-ı Kâmil’in şahsında açığa çıkabilirdi.
Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) gelen ilk vahiy de bu hakikate işaret eder: اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ (“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”). Emir, “Allah’ın adıyla” değil, “Rabbinin adıyla”dır. Çünkü peygamberlik, bir terbiye ve talim görevidir. Bu görev, terbiye mertebesi olan Rububiyyet’ten başlar. Bu emirle, Efendimiz’e adeta şöyle denilmiştir: “Ey Habîbim! Artık bu hakikatleri beyane vakti geldi. İnsanları terbiye etmeye, onları kendi Rabb-ı Hass’larının esaretinden kurtarıp Âlemlerin Rabbi’ne ulaştırmaya Rabbinin adıyla başla.”
Terzibaba Geleneğinde Rububiyyet'in Yaşanması
Rububiyyet bahsi, bir nazariye değil, sâlikin her nefeste tecrübe ettiği bir hâldir. Seyr-i sülûk dediğimiz bu mübarek yolculuk, baştan sona, kulun kendi vehminde yarattığı sahte rablerden kurtulup, Âlemlerin Rabbi’nin terbiye ediciliğine teslim olma serüvenidir. Bu yolculuk, nefs denilen bineğin dizginlerini ele alıp onu Yaradan’ın muradı istikametinde sürmeyi öğrenmektir. Bu sebeple Rububiyyet’i yaşamak, onu anlamanın ta kendisidir.
Nefs Arenasında Rububiyyet İdrakinin Uyanışı
Yola yeni revan olmuş sâlik, kendini ilk önce nefs-i emmârenin, yani kötülüğü emreden nefsin kucağında bulur. Bu mertebede insan, kendi varlığını bedenden, isteklerini de nefsânî arzulardan ibaret sanır. Bu karanlıkta, onun Rabbi de kendi hevasından, vehminden ve şartlanmalarından ibarettir. Terzibaba Külliyatı bu hâli şöyle resmeder:
Kendinde ki benlik kavramıyla oluştuğu bilincinin seviyesi nefsi emmârede ve ikilikte olduğunu gösreriyor. Nefsin istekleri diye bilinen şeylere ya bedenin gerektirdikleri ya da şartlanmaların getirdikleridir. Esmaların toplu olarak bulunduğu Ceberut âleminden Ruh u Azam ın varlığı ile a’yani sâbitesi gereği fiillerin ortaya çıkması, kudretin açığa çıkması iledir, yansımadır, aynadır. Bu durumda bu mertebede olanlar tamamı ile rububiyyet mertebesini yaşıyordur. Bize en güzel öeneklerden bir tanesi firavundur.
Kişi, Hakk’ın Rububiyyet tecellîlerini kendi nefsine mal ederek, farkında olmadan bir Firavun taslağı hâlinde gezer. Her fiili, her isteği, her düşüncesi bir ilâhî ismin yansıması iken, o bunu “ben yaptım, ben istedim” diyerek sahiplenir. Sülûkun ilk adımı, bu sahiplenmenin bir vehim olduğunu fark etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Musa’nın kavminden bir "bakara" (sığır) kesmelerinin istenmesi kıssası, tam da bu noktaya işaret eden bir sülûk dersidir. Sığır, hayvani nefsin, bitmek bilmeyen arzuların ve toprağa bağlılığın sembolüdür. Onu kesmek, bu nefsânî benliği kurban etmektir.
"Rububiyyet makâmı nefs-i emmâre’ye ef'âl ve sıfatın hakiki sahibi değil sadece tecelligahı olduğunu, bir perdeden ibaret olduğunu, kendisinde zuhur eden bütün ef'âl ve sıfatın Hakk'a ait olduğunu izâh eder. Bunun üzerine tevhid-i ef'âl ve tevhid-i sıfat aşikar olur. Nefs-i emmâre kurbanlığa ve kuvva-i beşeriye de nefs-i emmâreyi kurban etmeye razı olur. "
Rububiyyet terbiyesinin sâlik üzerindeki ilk tecellîsi budur: Fiillerin ve sıfatların hakiki sahibinin kendisi olmadığını idrak ettirmek. Sâlik, bu ilâhî terbiye altında anlar ki, kendisi sadece bir tecelligâh, bir yansıma mahallidir. Bu idrakle, nefs-i emmâre kurban edilmeye, yani onun hükümranlığına son verilmeye razı olur. Bu, "ben" demenin ardındaki ilâhî "Ben"e doğru atılmış ilk adımdır. Artık sâlik, Rabbine dua ederken bile, "bizim için Rabbine dua et, o nedir bize beyan etsin" diyen İsrailoğulları gibi, kendi hakikatini anlamakta aciz olduğunu itiraf eder ve Rububiyyet makamına sığınır.
"Nefs ve kuvva-i beşeriyye kendi hakikatlerini Allah'ın inayeti ve yardımı olmadan anlayamıyacaklarını itiraf ile Rûh'ül Emin'e ve Rububiyyet makamına iltica ederler. Ulûhiyyet makâmından da feyz-i İlâh-î talep ederler "
Bu iltica, bu sığınma, sâlikin kendi kurguladığı rab tasavvurundan, Âlemlerin Rabbi’nin terbiye ediciliğine doğru yaptığı en samimi yolculuğun başlangıcıdır.
Gecenin Sessizliğinde Yükselen Dua: Makam-ı Mahmud’a Davet
Nefsin gürültüsü azalıp kalbin sesi duyulmaya başladığında, sâlik için yeni bir kapı aralanır: Gecenin ibadeti. Teheccüd namazı, sadece fazladan kılınan bir nafile değil, Rububiyyet terbiyesinin en has tecellî ettiği, kulun Rabbi ile baş başa kaldığı mahrem bir vuslat anıdır. Bu, sıradan bir isteme makamı değil, kulun kendi hakikatine uyanma makamıdır.
Bir şart ve bu şart yerine getirilirse (Teheccüd namazı) sonucunda gerçekleşmesi muhtemel olan beklenenin Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a ulaştırsın, ifadesidir... kalk! Kendin için kalk ve namaz kıl yani kendindeki hakikati bulmak için sende var olan Makam-ı Mahmud hakikatinin ortaya çıkması için bu namazı kıl, nefsin için, ahirette sana vaadedilen cennet için değil.
Hitap incedir: "Cennet için değil, kendin için kalk!" Bu, sâlikin artık Rububiyyet mertebesinin alt basamaklarını, yani bir karşılık bekleyerek yapılan ibadet anlayışını aştığına işarettir. Artık gaye, bir nimete kavuşmak değil, bizzat Nimet Veren'in hakikatine ermektir. Makam-ı Mahmud, yani "övülmüş makam", kulun kendi varlığında tecellî eden Rabbinin övgüsüne mazhar olduğu, kendi hakikatinin, yani Hakikat-i Muhammediyye'nin kendisinde açığa çıktığı zirve bir makamdır. Gece namazına devam ettikçe sâlikin iç âlemi genişler, bâtını nurlanır ve Rabbinin indinde değeri artar, övülmeye başlar.
Gecenin ilerlemiş vaktine gelinceye kadar iyi bir hal ile namaz ve görevlerini yerine getiren kişi, bu makamın namzedidir, tabi ki: kendi mertebesi itibariyle. Dört , sekiz , on iki rek’atli kılınan bu gece namazına devam ettikçe, kişinin iç gelişimi artmağa başlar, böylece rabbinin indinde daha çok değerlenir ve övülmeye başlar.
Bu övgü, dışarıdan gelen bir alkış değil, sâlikin varlığının, Rabbinin tecellîlerine ayna olma kabiliyetinin artmasıdır. Bu, Rububiyyet terbiyesinin en latif tecellîsidir. Rab, kulunu öyle bir terbiye eder ki, kul, o terbiyenin güzelliğiyle bezenir ve "övülmüş" bir hâle gelir.
Kendi Hayalindeki Rab’den Âlemlerin Rabbine Genişlemek
Sülûkun en çetin yokuşlarından biri, insanın kendi zihninde, kendi hayal ve vehminde yarattığı "Rab" tasavvurunu yıkmasıdır. Herkesin, kendi anlayış kapasitesi, korkuları ve umutları nispetinde bir Rab fikri vardır. Hakiki Rububiyyet terbiyesi ise, bu daracık kalıpları kırarak sâliki sonsuzluğa açar.
Rabb-i küçültemeyeceğimize göre, demekki bizim hayâlimizde ve vehmimizde “Ya Rabb-i” diyerek ötelere baktığımız bir rabb, bizim halk ettiğimiz rabbi-miz, bizim tasavvurumuzdan meydana gelen rabb-imiz tabiki bizim tasavvurumuzda olduğu için kalbimize sığmaktadır. Ama âlemlerin Rabb-ini bu beden itibariyle, bu mertebede gönlümüze, kalbimize sığdırmamız mümkün değildir.
Bizim "halk ettiğimiz", yani kendi vehmimizle var ettiğimiz o küçük rab, elbette bizim daracık kalbimize sığar. Ama Âlemlerin Rabbi, bu fiziki kalbe, bu sınırlı idrake sığmaz. Yol, kalbi genişletmektir. Sâlik, nefs mertebelerinde yükseldikçe, ef’âl âleminden esmâ âlemine, oradan sıfat âlemine doğru seyr ettikçe, onun idraki de genişler. Her mertebede, o mertebenin Rabbini idrak eder ve kalbi o idrakle büyür.
Ama insan yavaş yavaş kendi gerçekliğini idrâk etmeye başladıkça hangi mertebeye ulaşmışsa o mertebedeki Rabb-inin karşılığını kendisinde bulmaya başlar. İşte burada gene önüne çıkan “nefsini bilen Rabb-ini bilir”. Bir avuç buğday aldığın zaman buğday tarlasının ne olduğunu bilmiş olursun... İşte sen de kendini buğday tanesi olarak gördüğünde bulduğun hakîkati idrâk ettiğin zaman Rabb-inin hakîkatini idrâk etmiş oluyorsun. Yol kendinden geçiyor. En yakın yol, en kestirme yol kişinin kendinden geçen yoldur.
Yol ötelerde değil; yol insanın kendindedir. Sâlik, kendi varlık tarlasının bir buğday tanesi olduğunu anladığında, bütün tarlanın hakikatine dair bir sırrı da avucunun içine almış olur. Bu idrakle, artık hayalindeki Rabbi değil, bizzat kendi varlığında tecellî eden, onu her an terbiye eden hakiki Rabbini bilmeye başlar. Bu biliş, zihinsel bir biliş değil, varoluşsal bir tadıştır. Artık Rab, ötelerde aranan bir güç değil, şah damarından daha yakın olan bir hakikattir.
Yaşayan Kur'an: Kıssadan Hisseye, Hisseden Hâle Geçiş
Tasavvuf yolu, Kur'ân-ı Kerîm'i bir tarih kitabı gibi değil, her an yaşayan, sâlikin kendi iç âleminde tecellî eden bir hakikatler manzumesi olarak okuma sanatıdır. Kur'an kıssaları, binlerce yıl önce yaşanmış hadiseler değil, sâlikin seyr-i sülûkunda karşılaştığı hâllerin ve makamların ilâhî bir lisanla anlatımıdır. Rububiyyet terbiyesi, bu kıssaları sâlikin kendi hayat senaryosuna dönüştürür.
Hz. Musa'nın Tur Dağı'nda bir ağaçtan "Muhakkak ki Ben, Ben Allah'ım" nidasını duyması, sadece Hz. Musa'ya mahsus bir olay değildir. O ağaç, her bir sâlikin kendi bireysel varlığıdır.
Ağaç hükmünde olan bireysel varlığımızdan Cenâb-ı Hakk (c.c) bize seslenmekte ve bu ağacın yandığı yer ise gönül âleminin ışımasıdır. Gönül âlemimizden gelen bu ışığa doğru gidersek bu ışık bize yolumuzu gösteriyor ve bu sözleri de duyabiliriz.
Kendi varlık ağacından gelen ilâhî sesi duyabilmek, kendi gönül âleminin yanışını, o ilâhî tecellînin nuru olarak görebilmek... Sâlik anlar ki, Rabbin hitabı kesintisizdir. "Hani o vakti hatırla ki..." (Ve iz kâle...) emri, geçmişe bir gönderme değil, "içinde bulunduğun 'an'ı hatırla ve yaşa" demektir.
VE İZ KALE RABBÜKE LİL MELAİKETİ Hani o vakti hatırla ki, o vakit dediği acaba on bin yirmi bin sene evvelki vakit mi? Yoksa şimdi ki an mıdır? İşte bize olan hitabı Cenâb-ı Hakk’ın Yaşadığın anı hatırla ve değerlendir demektir. Şu anı da mutlak değerlendir.
Sâlik, her anın bir "iz kâle" anı olduğunu, Rabbinin melekelerine, yani kendi kuvvelerine, her an "Ben bir halife var edeceğim" diye hitap ettiğini duymaya başlar. İlk "Oku!" emri, sadece Peygamber Efendimize inmiş bir emir değildir. O, sâlikin kendi hakikatini okuması için Ruh'ul Kudüs'ün, yani Mürşid-i Kâmil'in ilhamının bir tasdikidir. Ve bu okumaya nereden başlanacaktır?
اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ 96/1 “Rububiyet mertebesinden başla” dedi, Uluhiyetten değil, ef’al mertebesinden değil bakın, terbiye mertebesinden rablık mertebesinden başla izahına dedi.
Bu emir, sülûkun bütün haritasını önümüze serer. Yolculuk, en temelden, terbiye mertebesinden, yani Rububiyyet'ten başlar. Sâlik, kendi varlığında tecellî eden Rabbinin isimleriyle kendi kitabını okumayı öğrenir. Oruçla lâtifleşir, zikirle pasını siler, edeple kendini bezeyerek Mürşid-i Kâmil'in terbiyesine teslim olur. Böylece Rububiyyet, onun için bir bilgi olmaktan çıkar, her nefeste yaşanan, her hâlde tecrübe edilen bir zevk, bir idrak ve nihayetinde vuslatın kendisi olur.
Füsûsu'l-Hikem'de Rububiyyet
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından süzülen Rububiyyet sırrı, Hakk ile aramızdaki bağın, varlığın her bir zerresinin Cenâb-ı Hakk ile olan münasebetinin en ince sırlarını barındırır. Rububiyyet, lügat manasıyla terbiye edicilik, bir şeyi kemâle erdirinceye dek gözetip büyütmek demektir. Istılahta ise, Cenâb-ı Hakk’ın her bir varlığı, kendi istidadına ve hakikatine göre, ona mahsus bir ilâhî isimle terbiye etmesi, idare etmesi ve kemâline ulaştırmasıdır. Füsûs’un bize öğrettiği en temel derslerden biri, bu terbiyenin ne kadar şahsî, özel ve kuşatıcı olduğudur.
Şeyh-i Ekber, varlık âlemini bir ağaca benzetir. Her bir yaprak, her bir dal, her bir meyve, kökten gelen aynı su ile beslenir. Hepsi “Âlemlerin Rabbi” olan Allah’ın mazharıdır. Lâkin her bir yaprağın yeşili, her bir çiçeğin rengi, her bir meyvenin tadı farklıdır. Bu farklılığın sırrı, her birinin kendine mahsus bir terbiye altında olmasında yatar. Bu özel terbiyeyi icra edene Rabb-ı Hass (özel Rab) denir. Her bir varlığın, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz isimlerinden bir ismin özel terbiyesi altında olduğunu anlamak, Rububiyyet bahsinin kapısını aralamaktır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi, Şeyh-i Ekber’in bu dersini şöyle şerh eder:
Yani kişi veya varlık o ismin zahirdeki suretidir. Yani her bir varlık insan dahil bütün alemde ne kadar varlık varsa her bir varlık Rabb-ı hassı olan ismin suretidir. Bakın ondan görülmesidir. Ve o "isim", o mevcudun bâtınıdır ve hakikatidir. Bakın suret o ismin zahiri, o suretin hakikati ve batını da kendisine bağlı olan isimdir . Vakıa her bir mevcûd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın mazharıdır . Yani Allah’ın zuhur yeridir. Fakat bu mazhariyyet, zuhur yeri mevcudattan herbirinin rubûbiyyet-i mutlakadan mazhar olduğu yani zuhurda olduğu ism-i hâssın yani hususi ismin rubûbiyyet-i hâssası haysiyetiyledir .
Gördüğümüz her şey, bir ilâhî ismin dışa vurmuş suretidir. Bir taşta Celâl’in sertliğini, bir çiçekte Cemâl’in letafetini, akan suda Hayy isminin diriliğini görürüz. O suretin bâtınına, hakikatine indiğimizde ise o ismi, yani o varlığın Rabb-ı Hass’ını buluruz. Her şey Allah’ın mazharıdır, evet; ama bu mazhariyet, o varlığa tahsis edilmiş özel bir kanaldan, yani kendi Rabb-ı Hass’ı üzerinden gerçekleşir.
Bu sırrı daha iyi anlamak için Terzibaba Hazretleri’nin kullandığı ressam misaline kulak verelim:
Şimdi bu resmi yapan şahsın müteaddid isimleri vardır, neydi bir ismi hattat idi, bir ismi ressamdı, marangozdu... Ama o resim onun ressamlık vasfını ortaya çıkartıyor. Bir çok isimlerinden levhanın nasibi hususi olarak ressam ismidir... Maahâzâ o levha, o kimsenin rubûbiyyet-i mutlakası tahtında olmaktan da vareste değildir , ayrı değildir... Çünkü bu şahıs o levhaya ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle ve sâir sıfatıyla da mütecellîdir. Ama bunlar batınında kalır, görüntüde olan zahirde olan en çok bilinen hali ressamlık vasfıdır...
Bir ressam, aynı zamanda bir baba, bir hattat, bir marangoz olabilir. Lâkin yaptığı levha, onun öncelikle "Ressam" isminin bir tecellîsidir. Levhanın nasibi, o zâtın bütün isimlerinden ziyade, Ressam ismidir. Elbette o levha yapılırken ressamın ilmi, iradesi, kudreti de işin içindedir; bunlar onun mutlak rububiyetidir. Fakat levhanın varlık sebebi, onda en bariz şekilde zuhur eden sıfat, ressamlıktır. Her bir varlık, o levha gibidir. Kâinatın Sanatkârı’nın sayısız isminden, kendi kabiliyetine uygun olan bir ismin, yani Rabb-ı Hass’ının terbiyesi altındadır.
Madem her varlık sadece bir veya birkaç ismin mazharıdır, bütün isimlerin tecellî ettiği bir mazhar yok mudur? Şeyh-i Ekber bu soruya, kâinatın varlık sebebini açıklayan bir cevap verir:
Esmanın hepsinin zuhuruna mazhariyet her bir mevcut için mümkün değildir. Bu mazhariyet ancak "insân-ı kâmil"e mahsûstur. Bakın bu ne müthiş bir izah ve ne müthiş bir ifadedir.
İşte İnsân-ı Kâmil’in sırrı burada yatar. Diğer varlıklar ilâhî isimlerden sadece bir kısmının aynası iken, İnsân-ı Kâmil, bütün isimleri kendinde toplayan “Allah” ism-i şerîfinin tam mazharıdır. O, Hakk’ın kâinattaki halifesi, bütün esmânın tecellî ettiği câmi’ (toplayıcı) bir ayna, bir "mazhar-ı kâmil"dir.
Bu Rabb-ı Hass ve varlık ilişkisi, ezelde nasıl kuruldu? Bu terbiyenin kökeni nereye dayanır? Füsûs bizi A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler) bahsine götürür. A'yân-ı sâbite, varlıkların Cenâb-ı Hakk’ın ilminde, henüz dış âlemde zuhur etmemiş ezeli hakikatleridir. Terzibaba’nın ifadesiyle, onlar henüz "vücut kokusu koklamamış" ilmi suretlerdir.
Sabit aynlar, sabit hakikatler vücut kokusu almamıştır. Yani daha Hakkın varlığında Zat’ında demektir... Şehadet aleminde zahir olan suretler bu ilmi suretlerin yani ayan-ı sabitenin akis ve gölgelerinden ibarettir. Bunlar fizik alemindeki varlıkların her birinin hakikatleri ve onları terbiye eden Rabb-ı haslarıdır, onun için bu mertebeye “Rububiyet mertebesi” de denilmiştir.
Rububiyyet mertebesi, o ilmi suretlerin, yani bizim ve bütün varlıkların ezeldeki hakikatlerinin, dış âleme çıkma yolculuğunun başladığı duraktır. Her bir "ayn-ı sâbite", kendi istidadı neyi gerektiriyorsa, o istidada tekabül eden ilâhî ismin, yani Rabb-ı Hass'ının terbiyesi altına girer. Bu yolculuk, Ruhlar Mertebesi'nde devam eder. Hakk, bu mertebede ruhlara, اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?” diye hitap etmiştir. Orada her ruh, kendi Rabb-ı Hass'ını idrak etmiş ve O'na "Belâ" (Evet) demiştir.
Bu mertebede her bir ruh kendini kendi benzerini kendisinin rububiyet mertebesindeki Rabbını idrak eder... İşte Rabbını bilmesi hadisesi kişi bu ilimi bildiği zaman ruhlar alemindeki o hadiseyi burada yaşamasıdır.
Bu hitap, her bir ruhun kendi özel Rabbi ile yaptığı bir ahittir. Orada Mudil (saptıran) isminin mazharı olacak ruh da, Hâdî (hidayet veren) isminin mazharı olacak ruh da kendi Rabb’ını tanımış ve O’nun rububiyetini tasdik etmiştir. Bu yüzden Şeyh-i Ekber, her varlığın kendi Rabb-ı Hass’ının indinde "saîd" (mutlu, bahtiyar) ve "marzî" (razı olunmuş) olduğunu söyler.
Ve mevcudatın, kendi Rabb-i hasslarının sırât-ı müstakimi üzerinde hani diyor ya 11/56 مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلا هُوَ اَخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ “Rabları onların nasiyelerinden tutmuş orada yürütmektedir. Senin Rabbin de sırat-ı müstakım üzeredir... Ve saîd Rabb'i indinde marzî olan kimsedir. Halbuki hazret-i vücûdiyyede, Rabb'i indinde marzî olmayan kimse yoktur.
Her varlık, perçeminden tutulmuş halde, kendi Rabb-ı Hass’ının ona çizdiği yolda, yani kendi sırat-ı müstakîminde yürümektedir. O isim, mazharından razıdır; çünkü mazharı, o ismin kemâlini zuhura çıkarmaktadır. Bu, Füsûs'un Hûd Fassı’nda tafsilatıyla anlatılan bir sırdır. Kâfir, Küfr isminin tecellîsiyle, mümin de Îman isminin tecellîsiyle kendi Rabb-ı Hass'ının yolundadır. Bu, her şeyin ilâhî bir nizam ve hikmet içinde cereyan ettiğinin ifadesidir.
Füsûs'un en derin sırlarından biri de Rabb ile merbub (terbiye edilen) arasındaki karşılıklı ilişkidir. Bu ilişki tek yönlü değildir. Nasıl ki gören için görünen, bilen için bilinen gerekliyse, Rab için de merbub gereklidir.
İlah olmaz idi, çünkü uluhiyet meluhiyetle... rububiyet dahi merbubiyetle yani Rab kendisine bağlı olan yani terbiye edeceği bir şeyle tahakkuk eder. Rab, Rab olarak tahakkuk etmiş olsa sadece bilinmezdi. Merbub olacak ki Rab faaliyete geçsin. İşte bu nisbetleri bizim ayan-ı halkiyemiz ihdas etti... Merbubiyetimiz rububiyeti meydana getirdi.
"Bizim terbiye edilmeye olan ihtiyacımız, Rab isminin tecellîsini gerekli kıldı." Çocuk olmasa, annelik sıfatı nasıl zuhur ederdi? Hasta olmasa, Şâfî (şifa veren) ismi nasıl tecellî ederdi? Bizler, muhtaçlığımızla, merbubiyetimizle, Hakk’ın Rab isminin tecellîsine vesile oluruz. "Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim" kudsî hadisinin sırrı da budur. O hazinenin bilinmesi, biz mahlûkatın aynasında tecellî etmesiyle mümkün olmuştur. Biz O’na muhtacız, evet; ama O’nun Rab, Rezzâk, Hâlık gibi isimlerinin zuhuru da bize bağlıdır. Bu, Zât-ı Mutlak'ın bir şeye muhtaç olması demek değildir; bu, Ulûhiyet mertebesindeki isimlerin, tecellî etmek için kendi mukabillerini, yani mazharlarını gerektirmesinin hikmetidir.
Peygamberlerin daveti neden gereklidir? Madem herkes kendi Rabb-ı Hass'ının yolundadır, bu davetin hikmeti nedir? Terzibaba'nın şerhiyle anlıyoruz ki:
Bundan başka Peygamber aslında bir ism-i Cemalin mazharı olan kimseyi o ismi cüzinin rububiyetinden daha şumullu ve daha cemiyetli olan ismin rububiyetine davet eder... Yani her mertebede olan kişiye davet bir üst mertebeyedir. Öyle gerekiyor, çünkü başka türlü çıkamaz oraya davet olmazsa. İşte peygamberlerin daveti bu yüzden gereklidir.
Peygamberler, bir varlığı kendi hakikatinden koparıp başka bir şeye davet etmezler. Onların daveti, kişiyi kendi cüz'î ve sınırlı isminin tecellîsinden, daha küllî, daha kuşatıcı ve daha üst bir ismin tecellîsine, yani kendi potansiyelinin daha yüksek bir mertebesine yükseltmektir. Ezan-ı Muhammedî, her kişiyi bulunduğu halden bir üst mertebeye davet eder.
Bu Rububiyyet sırlarının çetin misallerinden biri de Firavun'un durumudur. "Ben sizin en yüce Rabbinizim" diyen Firavun'un son andaki imanı, Şeyh-i Ekber tarafından incelikle ele alınır. Firavun, kendi nefsinde Rububiyyet tecellîsini vehmetmiş, ancak bu tecellîyi Hakk'a değil, kendi nefsine izafe ederek yoldan çıkmıştır. Son anda boğulurken iman etmesi, onun Rububiyyet-i mutlaka'nın kahredici tecellîsi karşısında aczini itiraf etmesidir. Şeyh-i Ekber, Kur'an'ın zahirine dayanarak bu imanın geçerli olabileceğini, ancak nihai hükmü edeben Hakk'a havale ettiğini söyler.
İmdi onun emri Allah Teâlâ'ya râci'dir."İşte Hz, Şeyh (r.a.)in îmân-ı Fir'avn'ın sıhhati hakkındaki mütalaaları budur... Velâkin Kur'ân'ın şehâdeti vech ile kable'l-mevt îmân etmekle ve onun bu îmânının sıhhatine zâhir-i Kur'ân'dan muktebes olan delâil burhan olmakla da'vâsında musırran fevt olan Nemrûd'-dan ayrıldı.
Bu misal dahi gösterir ki Rububiyyet bahsi, varlığın en karmaşık görünen düğümlerini bile çözen bir anahtardır. O, her bir zerrenin Hakk ile olan eşsiz ve kopmaz bağının ilmidir. Füsûsu’l-Hikem bize öğretir ki, Rububiyyet sadece gökleri ve yeri idare eden bir güç değil, aynı zamanda her birimize şah damarımızdan daha yakın olan, bizi bizden iyi bilen ve bizi ezeldeki hakikatimize doğru terbiye eden ilâhî bir sevgi ve hikmet tecellîsidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Rububiyyet bahsine Şeyh-i Ekber İbn Arabî hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem deryasından devam ettiğimizde, yolumuz zıtların birleştiği, aklın sınırlarının eridiği bir menzile varır. Burası, Cem makamı denilen, hakikatin iki kanadının, tenzih ve teşbihin aynı anda müşahede edildiği Muhammedî mîzanın kurulduğu yerdir. Füsûs, Rububiyyet’i, varlığın en derin sırrı olan zıtların birliğinin tecellî ettiği bir ayna olarak önümüze koyar.
Hikmet yolculuğu, iki temel bakışın dengesi üzerine kuruludur. Biri tenzih, yani Hakk’ı her türlü yaratılmışlık vasfından uzak ve yüce bilmektir. Diğeri ise teşbih, yani Hakk’ın tecellîlerini bütün varlıkta, her surette görmektir. Bu iki bakış, ayrı ayrı ele alındığında eksik kalır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri, bu iki kanadı peygamberlerin misaliyle açıklar:
Allah’ın sesinin duyma mertebesi Museviyet mertebesidir, Allah’ı görme mertebesi İseviyet mertebesidir, bütün bunların hepsini kendi bünyesinde toplayan Muhammediyet mertebesidir. Museviyette tenzih var, “göremezsin sen beni” diyor, neden, çünkü o beşer aklıyla teşbihi yönden görmek istiyor, misallerle, göremezsin diyor, böyle görme olmaz diyor. İsa (a.s.) teşbihen, teşbihat olarak kendinde görüyor. Bakın teşbih mertebesinden görüyor, zaten Cenab-ı Hakk’ı mutlak tenzih mertebesinden görmek mümkün değildir. Böyle bir şey yoktur. Cenab-ı Hakk’ı rububiyet mertebesi itibariyle ancak teşbihi manada görmek mümkündür. Yani benzetmelerle veya mahalli olarak görmek mümkündür.
Rububiyyet sırrı, tam da bu teşbihî görmenin, yani Hakk’ın terbiye ediciliğini her bir varlıkta, her bir surette müşahede etmenin kapısıdır. Hz. Musa’nın Tûr’da ağaçtan işittiği “Ben, şüphesiz Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım” nidası, tenzihin en yüce makamında zuhûr eden teşbihin en açık delilidir. Hakk, kendini bir ağaç suretinde tanıtarak, Rububiyyet’inin hiçbir suretten münezzeh olmadığını, ama hiçbir surete de sığmayacağını öğretir. Nuh (a.s.) kavminin hatası da buradadır:
Kendinde Hakkı görmüyorsun Hakkı kendinden tenzih ediyorsun o zaman o taştan da tenzih etmen mutlaka gerekir. Hiç olmazsa sende can var, onda can da yok canlı olan varlıkta Hakkı müşahede edemediğin zaman taşta nasıl müşahede edeceksin? Ama onlar Allah’ı taşta görüp taşa secde etmektedirler. Aradaki mantıksızlık buradan çıkmaktadır. Kendinden tenzih ediyor. Taşta müşahede ediyor. Kendinden daha alt seviyedeki varlığa Rabblık, rububiyet veriyor, kendisini ondan tenzih ediyor.
Muhammedî mîzan bu iki ucu birleştirir. O, “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” ayetinin sırrıyla her zerrede Hakk’ı teşbih ederken, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” ayetinin hükmüyle de O’nu her şeyden tenzih eder. Bu dengede durabilen arif, Rububiyyet’in en derin sırrına, yani kul ile Rab arasındaki o ince çizgiye vâkıf olur.
Abd ve Rab: Bir Varlığın İki Yüzü
Bu Muhammedî mîzanın en hassas terazisi, İnsân-ı Kâmil’in kalbinde kurulur. Füsûs’un İshak Fassı’nda geçen o meşhur beyit, bu sırrı bir şimşek gibi çakar: “İmdi bir vakitte abd, bilâ-şek Rab olur. Ve bir vakitte de abd, bilâ-iftirâ abd olur.” Bu söz, irfan ehli için, Tevhid’in en ileri mertebesinin ifadesidir.
Ya'nî makâm-ı ubûdiyyette sâbit-kadem olan insân-ı kâmil, sıfat -ı ilâhiyyenin ve niseb-i rubûbiyyenin tümüne mazhar olmak i'tibâriyle âlemler bu yol üzerinden halifedir, yani halife olarak icrâ-yi rubûbiyyet eder. Ve insân-ı kâmil esmâ-i ilâhiyyenîn mazharı olmak hasebiyle sûret-i ilâhiyye üzeredir. Nitekim “Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etmiştir” buyrulmustur. ... Ve keza vakt olur ki abd, iftirasız mutlak abd olur. Çünkü insân-ı kâmil vücûdda Hakk'a muhtaçtır. ... Binâenaleyh onun vücûdunda mutasarrıf olan ancak Hak'tır; ve onun mazharından mutasarrıf olan Hak'tır. Yani insanın varlığında tasarrufta olan Hakk’tır. İnsân-ı kâmil ise abd-i mahz olup onun rubûbiyyeti arızî; ve taayyünü hasebiyle ubûdiyyeti zâtidir.
Sır şudur: İnsân-ı Kâmil’in Rububiyyet’i “ârızî” (geçici, sonradan olma), kulluğu ise “zâtî”dir (aslî, özüne ait). Tıpkı ateşe sokulan demir gibi. Demir kızarınca ateşin rengini, sıcaklığını, yakıcılığını gösterir. O an demir, ateşlik etmektedir. Ama bu onun demir olduğu gerçeğini değiştirmez. İnsân-ı Kâmil de Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellîsiyle âlemde tasarruf ederken, Rububiyyet izhar ederken “Rab olur”. Fakat bu, onun kendi zâtî fakirliğini, mutlak abd (kul) olduğunu bir an bile unuttuğu manasına gelmez.
Bu makam, dışarıdan imrenilen ama içeriden çileli bir makamdır. Çünkü kul, Rububiyyet sıfatlarını izhar etmeye başladığında, halk ondan Rab gibi talepte bulunur. Oysa o, kendi aczini ve fakirliğini en iyi bilendir.
Fakat Rab olduğu vakitte yaşayışı dar olur. Çünkü rubûbiyyet sıfatıyla zahir olunca, ibâdın yani kullarının rızıklarını vermekle kendisinden istekte bulunulan olur. Binâenaleyh bâzı vakitlerde ityân-i rızıktan yani rızık temininden âciz kalmakla yaşayışında darlık olur ve sıkıntı çeker. ... Yoksa cemî'-i umuru Hakk'a havale edip kendisinde fenâ-i küllî hükmü zahir olduğu vakit, âciz değildir. Çünkü artık ondan kimse bir şey talep etmez talep etmeyince de acizlik kalmaz. Çünkü bu vakitte ortada kendisi yoktur. Ve onun mazharından tasarruf eden Hak'tır; ve Hak'ta ise acz yoktur.
Şeyh-i Ekber’in Fütûhat’ta zikrettiği Süleyman (a.s.) kıssası bu hâlin en güzel misalidir. Tüm mahlukatı bir gün doyurma izni isteyen Süleyman (a.s.), hazırladığı sofraların bir karınca sürüsü tarafından tüketilivermesiyle kendi aczini ve Rezzâk-ı Hakîkî’nin kudretini idrak eder. Bu yüzden arifler, ubudiyetin (kulluğun) lezzetini en derinden hissederler. Ubudiyet, Hakk’a dayanmanın getirdiği bir genişliktir; Rububiyyet ise halkın talepleriyle daralmanın yaşandığı bir imtihandır.
Buz ve Buhar: Taayyünün Sırrı
Bu zıtlıklar nasıl bir arada bulunur? Varlık, nasıl olur da hem Hakk’ın kendisi olur, hem de Hakk’tan ayrı bir surette görünür? Şeyh-i Ekber, bu vücûdî sırrı açıklamak için buz ve buhar misalini verir. Bu misal, taayyün (belirlenme, form kazanma) hakikatini anlamanın anahtarıdır.
Buzun zâhiri de buhâr, bâtını da buhârdır. Fakat buz min-haysü't-taayyün buhâr değildir. Zîrâ onda buhârın hâssası yoktur; ve kezâ buza su demek de câiz değildir. Çünkü kesâfet mertebesinde bulundukça suyun işini göremez. İşte bizim "Ben" ta'bîr ettiğimiz bu vücûd-ı müteayyin ve kesîfimiz dahi bunun gibidir. Binâenaleyh Hak olan “hakîkat”ımızı, “hüviyet”imizi, enâniyetimiz ve taayyünümüz setrediyor.
Bütün varlık, aslı itibariyle Vücûd-ı Mutlak olan Hakk’tır; tıpkı buzun ve suyun aslının buhar (H₂O) olması gibi. Fakat buz, donmuşluğu ve katılığı itibariyle artık buhar değildir. Bizim “ben” dediğimiz varlığımız da işte bu buzdur. Aslımız Hakk olduğu halde, bu beden ve nefis suretiyle kayıtlanmış, donmuş bir haldeyiz. Bu “ben”lik, hem hakikati örten bir perdedir, hem de o hakikati taşıyan yegâne zarftır. Buz eridiğinde yine suya, su buharlaştığında yine asla döner. Sâlikin yolculuğu da bu buz halindeki [nefsî benliğini](/wiki/nefsî benlik) marifet ateşiyle eritip, önce [izafi benlik](/wiki/izafi benlik) haline, sonra da fenâ makamında aslı olan [ilahi benliğe](/wiki/ilahi benlik) ulaştırma yolculuğudur.
Hayret ve Saptırma: Rububiyyet Sırrının İfşası
Bu hakikatler o kadar derindir ki, ehli olmayanın elinde tehlikeli bir silaha dönüşebilir. Nuh Fassı’nda geçen "Eğer sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar" (Nûh, 71/27) ayetine Şeyh-i Ekber’in getirdiği bâtınî yorum, bu tehlikeye işaret eder. Buradaki "saptırma" (ıdlâl), bildiğimiz manada yoldan çıkarma değil, akılları hayrete düşürmektir.
"Eğer sen onları bırakırsan", ya'ni sen onları terkedersen "kullarını ıdlâl ederler", ya'ni onları “hayret”e düşürürler; ve onları ubûdiyetten, esrâr-ı rubûbiyyetten kendilerinde mevcûd olan şeye ihrâc ederler. Böyle olunca onlar nefisleri indinde abîd olduktan sonra, nefislerine erbâb nazarıyla bakarlar. İmdi onlar abîd ve erbâbdır...
"Saptırmak", bu bâtınî okumayla "kulun kendi içindeki Rububiyyet sırlarını ona göstermek" anlamına bürünüyor. Bu öyle bir bilgidir ki, kulu kendi kulluk makamından alıp, kendinde tecellî eden Rab isminin sırlarına vâkıf kılar. Bu, kişiyi hayrete düşürür. Artık bilir ki kendisi hem kuldur (abd) hem de kendinde tecellî eden yönüyle Rab’dır (erbâb).
Ancak bu sırrın vakitsiz ifşası, yani buz henüz erimeden, nefs henüz ölmeden bu bilginin açığa çıkması, en büyük helâktır. Kişi, nefsanî arzuları diri iken “Ben Hakk’ım” demeye kalkarsa, bu Firavun’un iddiasından farksız olur. Bu yüzden hadis-i şerifte, "İnsanların en şerlisi, kıyamet üzerine koptuğu halde hayatta olan kimsedir" buyrulmuştur. Yani, kendi içindeki Rububiyyet sırrı olan kıyamet koptuğunda, nefsi henüz ölmemiş, "ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermemiş kimsedir.
Kuvâ-yı nefsâniyyeleri henüz diri olan kimseler hıfz-ı merâtib edemezler. Binâenaleyh dalâlete düşerler ve halkı da ıdlâl edip şerrü'n-nâs olurlar. ... Zamânımızda, “Zâhir ve Bâtın hep Haktır. Biz bunun böyle olduğunu anladık. Şerîat nizâm-ı âlem içindir; binâenaleyh hakîkat-i hâle ıttılâdan sonra namaza, abdeste ve oruca ne ihtiyacımız vardır” deyip hevâ ve hevesât-ı nefsâniyyelerine ittiba' eden birtakım zındıklar, bu hâlin birer şâhid-i belîğidir.
Rububiyyet, sadece Hakk’ın âlemi terbiye etmesi değil, aynı zamanda bu terbiyenin sırrına eren kulun geçtiği çetin imtihanlar, yaşadığı zıtlıklar ve ulaştığı hayret makamıdır. Bu, kulun kendi hiçliğini idrak ederek var olduğu, fakirliğinde en büyük zenginliği bulduğu, kulluk merkezinde sabit kalarak Rububiyyet sıfatlarını âleme yansıttığı bir Cem makamıdır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Rububiyyet
Gönüller sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’inde Rububiyyet sırrı, bir hikâyeye, bir nasihate, bir duyuşa dönüşür. Mevlânâ’nın üslûbu, aklı ikna etmekten ziyade kalbi titretmek, ruhu sezdirmek üzerinedir. O, Rububiyyet’i kuru bir tarifle değil, terbiye ediciliğin hem lütuf hem de kahır tecellîleriyle, kulun bu tecellîler karşısındaki duruşuyla, Firavun’un kibrinden mürşid-i kâmilin fenâ hâline uzanan geniş bir yelpazede resmeder.
Terbiyenin İki Yüzü: Lütuf ve Kahır
Rububiyyet, en temelde "terbiye edicilik" demektir. Bu terbiye nasıl işler? Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî şerhlerinde bu sualin cevabı, hayatın kendisi kadar canlı ve iki kutupludur: Lütuf ve kahır. Cenâb-ı Hakk, kulunu bazen okşayarak, bazen sarsarak yola getirir. Bazen nimetler içinde yüzdürerek şükrü öğretir, bazen de darlık ve meşakkatler vererek acziyetini ve O'na olan mutlak ihtiyacını hatırlatır.
Bu terbiye de iki şekilde olur: ya taltif (ödüllendirme) ile ya da tekdir (azarlama) ile olur. Bu sebeple hilim ve lütuf ile hışım ve kahır, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabının gerçekleştiği zamandan beri izafî varlık âleminde iki karşıt dal olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki sıfattan birine mazhar olmak, kulun yatkınlığına bağlıdır. Bazı kul lütuf ile hak ve edep dairesine döner. Bazısı kahır ve tekdir ile edeplenir.
Mesele kulun isti'dâdında, yani kabiliyet ve yatkınlığında düğümleniyor. Kimi kul, bir tebessümden, bir lütuftan anlar da edep dairesine döner. Kiminin ise yola gelmesi için bir sarsıntı, bir kahır tecellîsi gerekir. Her ikisi de fidanın kemâle ermesi içindir.
Mevlânâ Hazretleri, bu zıtların birliğini "Elestü" lafzının kendi yapısında bulur. Bu soru, hem bir ispat hem de bir nefy (olumsuzlama) taşır.
Bunun için "elesť" lafzı tebyîndir, bir lafızda nefy ve isbat karîndir. [...] Yani, birbirinin zıddı ve karşıtı olan iki sıfat bulunduğu için hitapta "elestü" lafzı açıktır.
"Ben sizin Rabbinizim" (ispat) demek yerine, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (nefy içeren ispat) diye sorması, cem makamı sırrına bir işarettir. Bu sorunun içinde hem "Ben Rabbinizim" müjdesi, hem de "Rabbiniz olmasaydım hâliniz ne olurdu?" ihtarı gizlidir. Hem Cemâl (lütuf) hem de Celâl (kahır) bu tek hitapta birleşmiştir. Bu, Hakk’ın Rububiyyetinin hem var edici (ispat) hem de varlıkları kendi Ahadiyyet (mutlak birlik) mertebesinde yok edici (nefy) kudretine aynı anda işaret eden Muhammedî mîzan üzere bir ifadedir.
Zîrâ rubûbiyetin nefyî merbûb olan mahlûkun nefyini müstelzimdir; ve isbât-ı rubûbiyyet ise merbûbun da isbâtını icâb eder. Çünkü rubûbiyet sıfât-ı izâfiyyedendir. Onun tahakkuku vücûd-ı izâfî sâhibi olan merbûbun ve mahlûkun tahakkukuna mevkûftur. Binâenaleyh buyurdu ki: “Ben mertebe-i ahadiyyette halkın fenâsını mûcib olan kahr ve celâl muktezâsıyla, hiçbir kimsenin Rabbi değilim, ya'ni benim ahadiyyetimin kahrı, cümleyi hiç yapmıştır ve hiçbir kimseyi arsa-i vücûdda bırakmamıştır ki onun rabbi olayım. Ve mertebe-i vâhidiyyette âlemin vücûduna bâis olan hilim ve cemâl muktezâsıyla hâlık olan Rabbim ki, merbûbun tahakkuku bu sıfatın tahakkukuna sebeb olmuştur”.
Bu, tenzih ile teşbihin en derin sırlarından biridir. Hakk, âlemlerin Rabbi olması cihetiyle âlemle beraberdir (teşbih); fakat Zât’ı itibariyle âlemlerden münezzehtir ve O'nun karşısında âlem bir hiçtir (tenzih). "Elestü" hitabı, bu iki hakikati tek bir soruda cem etmiştir.
Rablık İddiasının Gölgesi: Firavun'un Kibri
Rububiyyet’in lütuf tecellîsi, isti'dâdı bozuk olan için en büyük imtihanlardan biridir. Kul, kendisine verilen mülkü, gücü, sağlığı kendi marifeti sanıp şükrü unuttuğunda, Rablık iddiası tuzağına düşer. Mesnevî, bu hâlin en dehşetli örneğini Firavun kıssasıyla anlatır. Firavun, Rububiyyet’in kendisine bahşettiği nimetlere karşı nankörlük ederek, o nimetleri kendinden bilmiş ve "Ben sizin en yüce rabbinizim" deme cüretini göstermiştir.
Muhakkak Fir'avn'a yüz mülk ve mal verdi, tâ ki o izzet ve celâl da'vâsı etti. [...] Yüce Allah Firavun'a pek çok mal ve mülk verdi. Bu mülk ve saltanat nimetine şükredeceği yerde, görünen kuvvetine aldanıp izzet ve ilahlık azameti iddiasına kalkıştı...
Hakk Teâlâ, Firavun'a öyle bir saltanat ve sağlık vermiştir ki, bu durum onun acziyetini idrak etmesine engel olmuştur.
O bütün ömründe baş ağrısı görmedi, [tâ ki] o kötü cevherli, Hak tarafına nâle etmeye! [...] O Firavun bütün ömründe, aczi ortaya çıkıp Hak tarafına yakarıp dua edememesi için bir baş ağrısı bile görmedi. Çünkü özü ve mayası kötü idi; ve Yüce Allah onun bu mayasına ve özüne göre muamele etti.
Bir baş ağrısı, insanın ne kadar aciz bir varlık olduğunu hatırlatan en basit bir kahır tecellîsidir. Bu küçük dertten bile mahrum bırakılması, Firavun için lütuf değil, kibrini ve gafletini artıran bir "istidraç"tır, yani derece derece helâke sürüklenmesidir. Bu kıssa, sâlike şu dersi verir: Sana verilen her nimet, Rabbinin bir lütfudur. O nimeti kendinden bilirsen Firavunlaşırsın. O nimeti vereni bilir ve şükredersen, kâmil bir kul olursun.
Varlık Okyanusunda Yok Olmak: "Lâ"dan "İllâ"ya Seyir
Sâlikin bu yoldaki nihai hedefi, tüm izafî varlıkların, Hakk'ın mutlak varlığı denizinde bir sel damlası gibi yok olduğunu idrak etmektir. Bütün hileler, tedbirler, güçler ve kudretler, O'nun Zâtî kudreti karşısında bir hiçtir.
Zîrâ o dipsiz ve kenarsız bir denizdir; onun önünde bütün denizler bir sel gibidir. [...] Hileler ve tedbirler gerçi ejderhâ ise de, "İllallah"ın önünde hepsi [969] "lâ"dır.
Âlemdeki bütün kudretler, Rububiyyet-i Mutlaka sahibi olan Hakk'ın kudretinde eriyip yok olur. Zira Kur'an-ı Kerim'in buyurduğu gibi, "Ve şübhesiz en son varış Rabb'inedir" (Necm, 42). Bütün izafî varlıklar ve sıfatlar da en sonunda O'na döner ve O'nda fânî olur.
Bu fânî olma hâli, yani fenâfillah, sâlikin kulluk yönünün ("abd") yok olup, Hakk'ın sıfatlarıyla var olmasıdır. Bu makama eren İnsân-ı Kâmil, artık kendi nefsinden değil, Hakk'ın diliyle konuşur. Bu, Rububiyyet yönüyle konuşma hâlidir. Bu mertebede, "Her şey helâk olucudur, O'nun Vech'i (Zât'ı) müstesna" (Kasas, 88) âyetinin sırrı açılır.
"Bizim vechimizde (yüzümüzde, özümüzde) ve zâtımızda fani olan her bir şey hakkında كل شيئ هالك [Her şey helak olucudur] hükmü uygulanabilir değildir; çünkü helak, varlıkta mevcudiyete ilişkindir ve zâtımızda fani olan her bir şeyde varlık kalmamıştır ki helak olsun."
Helâk olmak, var olan bir şeyin yok olmasıdır. Ama İnsân-ı Kâmil, kendi vehmî varlığını Tevhid potasında eritmiş, "Lâ ilâhe" kılıcıyla kendi benliğini ortadan kaldırmış ve "İllallah" sırrıyla Hakk'ta varlık bulmuştur. O, artık helâk olacak bir "şey" değildir. O, helâk hükmünün istisnası olan "Vechullah"a ayna olmuştur.
Çünkü "illa"dadır; o "la"dan geçti. Her kim ki "illa"dadır, o fânî olmadı. [...] Çünkü onun vehmedilmiş olan ikiliği kalkmış ve hakiki varlık ile ayakta durmuştur. Hakiki varlık için yok olmak düşünülemez.
Rububiyyet terbiyesinin en son meyvesi budur: Kulu, kendi izafî varlığının hiçliğini idrak ettirerek, Hakk'ın mutlak varlığıyla bâkî kılmaktır.
Rububiyyet, Rahmâniyyet ve Ulûhiyyet Arşları: Mertebelerin Sırrı
Mesnevî şerhleri bize Rububiyyet’in, Hakk’ın diğer küllî isimleri olan Rahmâniyyet ve Ulûhiyyet ile olan ince ilişkisini de açıklar. Bunlar, farklı tecellî mertebelerine işaret eden "arş"lar, yani tahtlar olarak tasvir edilir.
Buna göre rubûbiyyetin arşı kayıtlı varlıklardır ki, onun ilk mertebesi, ruhlar mertebesidir. Ve Rahmâniyet, isim ve sıfatların hakikatleriyle zuhurdan ibaret olup, bütün gizli mertebelere mahsus olan bir isimdir; halka ait mertebelerin onda iştiraki yoktur. Ve ulûhiyyet (ilahlık), hakka ait ve halka ait hükümleri bir araya getirir. Buna göre Rahmâniyet ulûhiyetten daha özel ve ulûhiyet Rahmâniyetten daha genel olur.
Bu hikemî tasnifi şöyle açabiliriz:
- Rububiyyet'in Arşı: Kayıtlı, sınırlı varlıklardır. Bütün kâinat, ruhlar âleminden başlayarak en küçük zerreye kadar, Rububiyyet isminin tecellî ettiği bir tahttır.
- Rahmâniyyet'in Arşı: Daha özel ve içsel bir mertebedir. Esma ve sıfatların henüz âlem suretinde açığa çıkmadığı, Zât'ta gizli olduğu hakikatler mertebesine işaret eder. Nefes-i Rahmânî'nin kaynağıdır.
- Ulûhiyyet'in Arşı: En genel, en kuşatıcı mertebedir. Hem Hakk’a ait hükümleri (Rahmâniyyet) hem de halka ait hükümleri (Rububiyyet) içine alır. İsm-i Câmi' olan "Allah" isminin tecellîsidir.
İnsân-ı Kâmil, bu arşların hepsini kendinde toplayan bir "özet arş" gibidir.
Ve insân-ı kâmil, hakikati itibarıyla, Rahmân isminin mazharıdır (tecelli yeridir) ve gerçekte ve taayyün (belirginleşme) ile, büyük âlem gibi "Allah" isminin mazharıdır. Ve insân-ı kâmil bu açıklamaya göre bir arştır.
İnsân-ı Kâmil, "Muhakkak Yüce Allah Âdem'i kendi sureti üzerine halk etti" hadis-i şerifinin sırrına mazhar olduğu için, üzerine Rahmân'ın istivâ ettiği bir arştır. O, hem Rububiyyet'in terbiye ettiği bir kul, hem Rahmâniyyet'in sırlarını taşıyan bir ayna, hem de Ulûhiyyet'in bütün isimlerini kendinde toplayan "Allah" isminin en kâmil mazharıdır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Rububiyyet
Rububiyyet sırrını anlamak, onu çevreleyen ve besleyen diğer hakikatlerin nuruyla mümkündür. Bu kavramlar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır.
-
Esma'ül Hüsna: Rububiyyet, İlâhî İsimler'in fiil sahasına çıkışıdır, onların terbiye edici gücünün âlemlerdeki tecellîsidir. Er-Rezzâk ismiyle rızıklandırır, El-Hâdî ismiyle yol gösterir, El-Kahhâr ismiyle terbiye eder. Rububiyyet, Esma-i İlâhiyye okyanusunun, varlık sahilini döven dalgaları gibidir.
-
Tevhid: Rububiyyet, kesret (çokluk) âleminde tecellî ederken, Tevhid bu çokluğun ardındaki birliği görmektir. Her varlığın kendine mahsus bir "Rabb-ı Hass"ı olsa da, bütün bu "özel Rabler"in hepsi, tek olan "Rabbü’l-Âlemîn"in farklı suretlerdeki zuhûrudur. Tevhid idraki, sayısız terbiye fiilinin ardındaki tek Terbiye Edici’yi müşahede etmektir.
-
A'yan-ı Sabite: Her bir mevcudun İlâhî ilimdeki ezelî hakikatine "ayn-ı sâbite" denir. Rububiyyet, işte bu ezelî istidat tohumunu, varlık âleminde yeşerten, büyüten ve kemâline erdiren İlâhî terbiyedir. Cenâb-ı Hakk’ın bir varlığa olan Rububiyyeti, o varlığın a'yân-ı sâbitesinde ne yazılı ise onu açığa çıkarmaktan ibarettir.
-
Uluhiyyet: Uluhiyyet, bütün İlâhî İsimleri kendinde toplayan, tapınılmaya lâyık olan Zât’ın mertebesidir. Rububiyyet ise, Uluhiyyet’in bir sıfatı, bir fonksiyonudur. Uluhiyyet, saltanatın kendisiyse, Rububiyyet o saltanatın hükmünün icra edilmesidir. Kul, Rububiyyet'e muhatap olarak terbiye görür ve bu terbiye ile Uluhiyyet'in azametini idrak eder.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Rububiyyet hakikati, kütüphanemizin üç temel direği olan Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde, İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu’l-Hikem’inde ve Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf’inde farklı aynalardan yansır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi’nin sohbetlerinde Rububiyyet, bir mürşidin sâlikin elinden tutup onu adım adım gezdirdiği, yaşanılır ve tecrübe edilir bir hakikat olarak karşımıza çıkar. O, bu yüce sırrı, Vâhidiyyet ve Ulûhiyyet gibi mertebelerin içinde nereye oturduğunu göstererek, ârifin nazarındaki yerini tayin eder. "Rabb-ı Hass" meselesini, bir ressamın her bir levhaya ayrı bir özen göstermesi misaliyle akıllara ve kalplere nakşeder. Onun dilinde Rububiyyet, seyr-i sülûkun bizzat kendisidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Füsûsu’l-Hikem’de, Rububiyyet’in vücûdî ve hikemî temelini atar. Her varlığın kendi "Rabb-ı Hass"ının sırât-ı müstakîmi üzerinde yürüdüğünü beyan ederek kader ve irade meselesine derin bir pencere açar. "Biz olmasaydık O bilinmezdi" sırrıyla, Rabb’in Rububiyyet’inin ancak O’na muhtaç olan "merbub" (terbiye edilen kul) ile anlam kazandığını ifade eder. İnsân-ı Kâmil’in ise tüm isimleri toplayan "Allah" isminin mazharı olarak nasıl küllî bir Rububiyyet’e ayna olduğunu ortaya koyar.
Hazret-i Mevlânâ ise Mesnevî-i Şerîf’te Rububiyyet’i, bir hekimin şefkati gibi sunar. O, bu İlâhî terbiyenin bazen lütuf ve şekerle, bazen de kahır ve sille ile geldiğini anlatır. Firavun kıssası üzerinden, Rububiyyet’in nimetlerine nankörlük etmenin nasıl bir körlük olduğunu gösterir. Mevlânâ için Rububiyyet, aşkın ve hayretin dilidir. Onun dizelerinde Rububiyyet, kulun kendi hiçliğini idrak edip fenâ bulduğu anda, Hakk’ın diliyle konuşmaya başladığı o yüce makamın adıdır.
Değerlendirme
Rububiyyet bahsini tamamladığımızda, birkaç temel hakikat parıldamalıdır. Evvelâ, Rububiyyet, Cenâb-ı Hakk’ın uzak bir saltanatı değil, her an her bir zerreye işleyen, onu varlıkta tutan, besleyen ve kemâline doğru sevk eden son derece yakın ve şefkatli bir terbiyesidir. İkincisi, bu terbiye hem lütuf yüzüyle hem de kahır yüzüyle tecellî eder; sâlik için mühim olan, her iki tecellînin de aynı Rabb’den geldiğini bilip rıza ve teslimiyet göstermektir. Yolculuk, vehimde yaratılan "benlik Rabbi"nden, âfâkta ve enfüste tecellî eden "Âlemlerin Rabbi"ne doğrudur. Bu idrak, kulun kendi "merbubiyetini" yani terbiye edilen bir muhtaç olduğunu anlamasıyla başlar ve kâmil bir "abd" yani kul olmakla zirveye ulaşır. Nihayetinde Rububiyyet sırrına ermek, hayatın her anını, her nefesini, her hadisesini O’nun terbiye edici elinden bir hediye olarak alabilme sanatıdır. Cenâb-ı Hakk, bizleri kendi Rububiyyet terbiyesinden bir an bile mahrum bırakmasın. Amin.