İçeriğe atla
Varidat
8597 kelime | 25 kaynak

Varidat

Kalbin kapısını çalan o gizemli misafir, gayb âleminin habercisi olan Vâridât, sâlikin yolculuğunda hem en büyük lütuf hem de en tehlikeli imtihan olabilir. Cenâb-ı Hakk’ın kulunun kalbine bir lütuf olarak, bir sır olarak, bir hal olarak doğrudan bıraktığı ilham pırıltılarıdır. O, ne kitaptan okunur ne de hocadan öğrenilir; doğrudan doğruya kalp hanesine gelen bir “misafir-i gaybî”dir. Lâkin her kapıyı çalan Hızır mıdır? Gelen misafirin kim olduğunu, ne getirdiğini anlamak, selâmını alıp hediyesini kabul etmeden evvel onu tanımak, bütün mesele budur. Bu makale, Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünce, bu ilahî ikramın ne olduğunu, nasıl karşılanması gerektiğini ve hangi tuzaklara karşı uyanık olunması lazım geldiğini anlamayı hedefler.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Her kavramın aslına inmek, onunla hemhâl olmanın ilk adımıdır. Vâridât, Arapça “vürûd” kökünden gelir. Vürûd, bir yere ulaşmak, gelmek, varmak demektir. Vâridât ise “gelenler, ulaşanlar” mânâsına gelen çoul bir isimdir. Tasavvuf ıstılahında bu kelime, sâlikin iradesi ve çabası dışında, Hakk’tan bir feyiz olarak kalbine ansızın gelen mânevî haller, bilgiler, ilhamlar ve tecelliler için kullanılır. O, bir arayışın neticesi değil, bir lütfun başlangıcıdır. Sâlik yolda yürürken, zikirle, fikirle, murakabe ile kalbini arındırdıkça, o cilalanmış gönül aynası, Kudsî Ruh’un tecellisine mahal olur ve o zaman vâridât pınarları fışkırmaya başlar.

Bu gelen haberler, sâlikin seyr-i sülûkundaki durumuna, mertebesine ve samimiyetine ayna tutar. Kimi zaman bir müjde, kimi zaman bir uyarı, kimi zaman da çözülemeyen bir meselenin anahtarı olarak zuhûr eder. Ancak bu saha, Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, son derece hassas ve tehlikelerle dolu bir sahadır. Çünkü gelen ilhamın saflığı, geldiği kaynak kadar, ulaştığı kabın temizliğine de bağlıdır.

Ama ilmi manada bir tecelli olursa yani kişinin aklına gönlüne herhangi bir şey gelirse o gelen mevzu hangi mertebe itibariyle ise o mertebeden gelmiştir. Ancak bu saha çok tehlikeli bir sahadır, gelen herhangi bir tecelli “varidat” diyorlar, “zuhurat” diyorlar, “ilham” diyorlar o şekilde tarif ediyorlar buna ”misafir-i gaybi” , “Misafir-i hakiki” diye belirtiyor Muhiddin-i Arabi Hz leri Lubb-ul lüb de. Eğer geldiği yerde güzel bir kabul görürse Hakkani olarak çıkar. “Eğer geldiği yerdeki gönülde o kişinin aklında idrakinde kendine yaraşacak yer bulamaz ise o kişinin yaşadığı hale bürünür, hale girer” diyor. Yani bize gelen ilahi bir tecelli, anında eğer bizde eksi bir hal var ise biz onu o hale sokmuş oluyoruz. Yani gelen İlahi tecellinin hakkını verememiş onu yanlış yerde kullanmış oluyoruz. Bu da bizim için vebal teşkil ediyor. Çünkü Hakk’tan gelmiş temiz bir feyiz, fiyuzat-ı İlahiye, eğer orada temiz bir yer bulabilirse oraya misafir oluyor, o kişiye bir lütuf oluyor, temiz olarak. Ama geldiği yerde hayal vehim cinlerin tesiri olan bir sahaya geliyorsa onun hükmüne giriyor. Çünkü latif, nurani olduğundan o hale girebiliyor. Çünkü Cenab-ı Hakk’tan gelen bütün tesirlerinde de Esma-ı İlahiye olduğundan Esma-ı İlahiyenin içerisinde de zıtları olduğundan Celal de olduğundan bakın Cemalli perdelenmiş Celali ortaya çıkmış oluyor. Suyun rengi kabının rengine dönüşüyor. Kap bizim vücut varlığımız renklenme de ahlakımızdır.

Bütün sır şu cümlede saklıdır: “Suyun rengi kabının rengine dönüşüyor.” Hakk’tan gelen feyiz, saf ve berrak bir sudur. Lâkin bu su, paslı, kirli, içinde vehim, hayal ve benlik tortuları olan bir kaba, yani arınmamış bir nefs kabına dökülürse, o saf su bulanır, rengi değişir, şifa iken zehir olabilir. Gelen tecelli Rahmânî’dir, fakat nefsin elinde şeytanî bir vesveseye, bir kibir vesilesine dönüşebilir. Cemâl ile gelen tecelli, nefsin kirliliğiyle perdelenir ve Celâl yüzünü gösterir. Bu yüzden vâridâta mazhar olmak bir marifet değil, o vâridâtı kendi nefsanî rengine boyamadan, geldiği saflıkta muhafaza edip onunla amel edebilmek asıl marifettir.

Bu ilhamlar, kişiyi yücelten, ona makam bildiren ifadeler şeklinde tecelli edebilir. İşte imtihanın en çetin olduğu yer burasıdır. Nefs, övülmeyi sever ve mânevî bir makamla taltif edildiğini duyduğunda hemen firavunlaşmaya meyleder. Terzibaba Hazretleri’nin külliyatında, bu türden nefsanî tuzaklara dönüşmüş vâridât örnekleri ibretle sergilenir:

Varidat: 865) 14/10/ 2006 = Düşünceleriniz çok doğru, siz SIDDIK'lar zümre-sindesiniz] bana bildirildi. ... Varidat 666) 6/08/2005, 1/Recep/ 1426 Ahfâ sırrımca [Mukad-dimâtı ceyşil= Evvel gönderilen Veliler ordusun önüne geçen-sin yâni Hatemül Velisin] bana bildirildi.

Birine “Sen Sıddıklar zümresindensin,” diğerine “Sen Velîler Ordusunun öncüsüsün, yani Hatemü’l-Velîsin” diye sesleniliyor. Bu türden seslenişler, sâlikin kalbindeki en gizli benlik davasını, en derin kibir tohumunu yeşertmek için şeytanın ve nefsin ortak bir oyunudur. Hakikî vâridât insanı küçültür, hiçliğini idrak ettirir, Rabb’inin azameti karşısında zerreden daha değersiz olduğunu hissettirir. İnsanı büyüten, ona makam veren, onu diğerlerinden üstün kılan her fısıltı, Rahmânî değil, nefsânî ve şeytânî bir aldatmacadır. Hakikî ilham, sahibini “Ben” demeye değil, “Hû” demeye götürür.

Bu sebeple, gelen her mânevî tecrübe, bir iç hukuk metni gibidir. Sadece kişinin kendi bâtınında, kendi iç âleminde geçerlidir. Onu dışarıya taşıyıp bir üstünlük belgesi gibi sunmak, o ilhamın ruhuna ihanettir ve şirk-i hafî (gizli şirk) kapısını aralamaktır. Vâridât, kişinin Rabbi ile arasındaki özel bir sırdır ve bu sır, zâhirî şeriatın ölçülerine vurulmadan asla umuma açılamaz.

Ancak bunlar bâtın hukukunun nass ’ı dır. Zâhire çıktığı anda isterse sadece ikinci şahıs olsun bir benlik ifadesiyle ortaya çıkmış olacağından bu âlemde de geçerli olan. Şeriat örf, nass ve adetullah kuralları geçerli olduğundan. Metnin tamamı suç unsuru olmaktadır.

Vâridât, “bâtın hukukunun nass’ı”, yani iç âlemin anayasasıdır. Ama bu anayasa, asla zâhirî âlemin anayasası olan Şeriat’a, toplumun ortak aklı olan örfe ve Cenâb-ı Hakk’ın kâinata koyduğu işleyiş kanunları olan adetullaha aykırı olamaz. Eğer bir vâridât, kişiyi namazdan, oruçtan, edepten, hizmetten alıkoyuyor veya onu peygamberlerden, velîlerden üstün bir makama taşıyorsa, bilsin ki o misafir, Hızır postuna bürünmüş bir yol kesiciden başkası değildir.

Bu yüzden irfan mektebinde sâlike öğretilen ilk şey, gelen vâridâtı bir hediye paketi gibi görmesidir. Paketin ambalajı ne kadar parlak, kurdelesi ne kadar cazip olursa olsun, mürşidinin izni ve irfanı olmadan o paketi açmaması gerekir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği bir misalle anlatır:

O halde gaybi diye isimlendirilip, gelen her şeyin evvelâ paketini açıp içindekinin mahiyetini iyice anlayıp ve evvelâ kendi tadına bakıp yani tatbik edip eğer bir zarar sezmezse ondan sonra yardımda bulunmak için çevresine bu gıdalarından talep edenlerine hiç karşılıksız dağıtması en isabetli yemek ikramı olacağı bellidir.

Vâridât, gayb mutfağından gelen bir yemektir. Ama bu yemeğin içinde ne olduğunu bilmeden, onun zehir mi yoksa şifa mı olduğunu anlamadan ne kendin yiyeceksin ne de başkasına ikram edeceksin. Önce o mânevî gıdanın mahiyetini anlayacak, onu aklın ve şeriatın mihengine vuracak, kalbinle tadına bakıp bir zarar görmezsen, yani o bilgi seni kibre değil tevazuya, benliğe değil hiçliğe götürüyorsa, o zaman onu aşk ateşinde pişirip, hikmet sofrasında taliplilerine ikram edebilirsin. Bu usûle riayet etmeyen, kendisine gelen her “paket gıdayı” olduğu gibi yutanlar, mânevî bir obeziteye yakalanır, kibrinden ve benliğinden yerinden kalkamaz hale gelir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Varidat: Aslı ve Mertebesi

Sâlikin seyrinde karşılaştığı en nazik, en hassas ve aynı zamanda en bereketli tecellîlerden biri olan Vâridât, kelime manasıyla "gelenler, ulaşanlar" demektir. Bu geliş, postacının kapıya getirdiği bir mektup gibi değildir. Bu, gayb âleminden, Hakk’ın hazinelerinden kulun kalbine, aklına, sırrına doğru akan ilhâmî bir nehir, bir lütuf esintisidir. Bir anlık bir şimşek gibi çakar, bir koku gibi gelir geçer, bazen de bir bilgi olarak gönülde yer eder.

Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde bu konu, ayağın kayabileceği ince bir sırat köprüsü gibi ele alınır. Zira gelenin kıymetini bilmek kadar, nereden geldiğini bilmek de bir o kadar mühimdir. Bu ilâhî armağanı, nefsin hırsızlığına kaptırmadan, şeytanın vesvesesiyle bulandırmadan ve en mühimi, onu kendi asıl yerinden ve mertebesinden daha yukarıya veya aşağıya koymadan idrak etmek, irfan yolunun en büyük edebi ve imtihanıdır. Bu bölümde, Vâridât’ın aslı, yani vücûdî kaynağı ve mertebesi, yani Hakk katındaki yeri ve sâlikin seyrindeki derecesi Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinin ışığında anlaşılmaya çalışılacaktır.

Vâridâtın Vücûdî Kaynağı: Vâhidiyyet ve Rubûbiyyet Akışı

Vâridât, tesadüfen veya başıboş bir şekilde zuhûr etmez. Onun kaynağı, doğrudan doğruya Hakk’ın varlık mertebelerindeki tecellîlerine bağlıdır. Terzibaba Hazretleri, harflerin sırrına dayanan hikmet ile bu bağı bize açıklar. Harfler, sadece seslerin işareti değil, aynı zamanda kevnî hakikatlerin şifreleridir. Bu şifreler içinde "Vav" (و) harfi, Vâridât bahsinde bir anahtar vazifesi görür.

İstavritte, (ا) Elif ile A’ma’iyyet, Ahadiyyet, Ulûhiyyet hakikatlerini, (س) “Sin” ile İnsânlık - İnsân-ı Kâmil’in hakîkatlerini, birinci (ت) “Te” ile Tevhid hakîkatlerinin bâtını yönünü ve ile Vahidiyyet ve Vâridât-i İlâhiye hakikatlerini, (ر) “Re” ile Rahmâniyyet ve Rubûbiyyet hakîkatlerini ve ikinci (ت) “Te” ile Tevhid hakîkatlerini “Hazreti Şehâdet” mertebesin- de zâhiri olarak müşahâde etmiştir.

Bu satırlarda görüldüğü üzere, "Vav" harfi, Vahidiyyet mertebesi ile Vâridât-ı İlâhiye hakikatlerini bir arada işaret eder. Vahidiyyet, Zât-ı Mutlak'ın bütün Esmâ ve sıfatlarını kendinde tafsilâtsız, potansiyel olarak cem ettiği birlik mertebesidir. Bütün âlemler, bu mertebedeki ilâhî isimlerin birer tecellîsidir. Vâridât da, bu ilâhî isimler hazinesinden, Vahidiyyet kaynağından kulun istidadına doğru akan bir tecellîdir. O, Hakk’ın sonsuz servetinin bir parçasıdır.

Servet ismine harflerini inceleyerek bakarsak Sin. Hazreti insân –İnsân-ı Kâmil Rı. Rahmaniyyet hakikati. Vav. Varlık İlâh-î varidat. Te. Tevhid hakikatleri... Bütün âlemler Cenâb-ı Hakkın serveti dir. Zâtı İlâh-i varlığının değer ve kıymetini servet ismiyle ortaya çıkarıyor.

Vâridât, Hakk’ın kendi varlık servetinden kuluna bir ikramıdır. "Vav" harfi hem Varlık'tır, hem de o varlıktan gelen Vâridât'tır. Bu akış, Rubûbiyyet (terbiye edici Rablık) kanalıyla gerçekleşir. Her kulun, Hakk’ın bir isminin tecellîsi olan kendi özel Rabbi, yani Rabb-i has'sı vardır. Gelen Vâridât, işte bu Rubûbiyyet ilişkisi içinde, kulun terbiyesi ve seyr-i sülûkundaki ihtiyacına göre ona ulaşır. Bu sebeple Vâridât'ın hem Vahidiyyet gibi küllî bir kaynağı, hem de Rubûbiyyet gibi cüz'î ve kişiye özel bir kanalı vardır.

"Hangi Rabb'ın Kanalından?": Vâridâtın Kaynağını Ayırt Etme Usûlü

Vâridât bahsinin en can alıcı noktası, kalbe veya akla gelen bu ilhâmî bilginin kaynağını doğru tespit etmektir. Zira bu sahada Rahmânî tecellîler olduğu gibi, şeytanî vesveseler ve nefsânî hayaller de "ilham" kisvesine bürünebilir. Terzibaba Hazretleri, bu konuda sâliki defaatle uyarır ve eline şaşmaz bir ölçü verir.

Zuhuratlar baştan aşağı rabbımdan zuhur edenlerdir. Bu kadar kesin konuşmak bence biraz ihtiyatsızlıktır. “Rabb’ım’ dan” derken acabaa hangi Rabb’ın kanalındandır. Tesbiti mümkünmüdür.? O halde evvelâ bu hususun belirlenmesi lâzımdır. Rahmân-i olarak gelen “zuhurat veya varidat veya daha başka isimlerle” kulun aklına veya gönlüne gelenler. “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah nezaketine” uygun olanlardır.

"Rabbımdan geldi" demek, bir teslimiyet gibi görünse de, içinde büyük bir tehlike barındırır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, Rabb'ul Erbab'dır, yani Rablerin Rabbidir. Varlıkta her bir ismin bir Rablığı vardır ve hepsi O'na bağlıdır. Fakat sâlike gelen bir bilgi, onun nefsini okşayan, onu kibre sürükleyen, şeriatın sınırlarını zorlayan bir kanaldan da sızabilir. Bu sebeple ilk ve en mühim soru şudur: Bu gelen Rahmânî midir?

Terzibaba Hazretleri ölçüyü net bir şekilde koyar:

  1. İlâhî Örf ve Adetullah: Gelen bilgi, Hakk’ın âlemlerdeki genel işleyişine, O'nun nezaketine ve âdetine uygun mudur? Cenâb-ı Hakk, peygamberlerine dahi vahyi bir anda indirmezken, bir sâlikin sorduğu her soruya anında şimşek gibi cevap gelmesi, bu ilâhî âdete aykırı olabilir.
  2. Nass (Kur'ân ve Sünnet): En sağlam mizan budur. Gelen ilham, Kur'ân-ı Kerîm'in ve Hadîs-i Şeriflerin ruhuna ve açık beyanlarına uygun mudur? Onlarla çelişiyorsa, ne kadar parlak ve cazip görünürse görünsün, derhal terk edilmelidir.
  3. Şer-i Şerif (Şeriat): Şeriat, zâhirî hükümleriyle bâtın yolunun koruyucusudur. Bir vâridât, sâliki harama teşvik ediyor, farzı ihmal etmesine sebep oluyor veya onu insanlardan üstün görmeye itiyorsa, o vâridât değil, bir istidraç, bir aldatmacadır.

Aksi halinde kulun kalbine aklına veya gönlüne gelen her şeyden şüphe duyulmalı, Şer-i şerife uygun ise yapılmalı değilse yapılmamalı o düşünce her ne ise ve hangi hal ise, gönülden atılmalıdır.

Hazret, bu ince işleyişi modern bir benzetmeyle de anlatır. Gayb âleminden gelen bu bilgiler, ambalajlı paketlere benzer.

Gerçek ve hakiki olan mânevi gıdaların, ilham varidat müşahede, v.s. olan lâtif hallerinde bu sistem içerisinde muamele görmesi tabii olacaktır. Yani akıl ve gönül süzgecinden geçirilmesi lâzım gelecektir ancak bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır.

Bu "T.S.E." damgası, yani Tevhid, Tesis ve Eminlik süzgeci, sâlikin aklının ve gönlünün Kur'ân ve Sünnet ile nasıl terbiye edildiğini gösterir. Eğer süzgeç sağlamsa, gelen paketin ambalajı (parlaklığı, cazibesi) atılır, içindeki saf gıda (hakikat) alınır. Eğer süzgeç bozuksa, kişi ambalajı yemekle kalır ve manen zehirlenir.

Vâridât ve Vahiy: İndî Bilginin Tehlikeli Sınırı

Vâridât sahasındaki en büyük kayma, ona olduğundan fazla bir kıymet biçmek ve onu "Vahiy" mertebesine çıkarmaktır. Vahiy, peygamberlere has, umûmî hüküm bildiren, lafzı ve manası koruma altında olan ilâhî bir kelâmdır. Vâridât ise, peygamber olmayan bir kula gelen, şahsına özel, hâline ve makamına münasip, indî (kişisel) bir bilgidir. Bu ikisini birbirine karıştırmak, Terzibaba Hazretleri'nin ifadesiyle, şirkin ve küfrün ta kendisidir.

Eğer kabul edilirse, gelen zuhurat, bilgi veya, benzeri varidad, deyenler de vardır. “VAHY” hükmünde kabul edilmiş olacağından! Şirkin ve küfrün ta kendisidir. Gelen yeri İlâh , kendini de, farkında olmadan Peygamber , ilân etmek olur.

Bu, dehşetli bir uyarıdır. Kişi, kalbine gelen bir ilhamı, hiçbir süzgeçten geçirmeden, "Bu mutlak doğrudur, Hakk'tan geldiği gibidir" diyerek kabul ederse, kendini farkında olmadan vahiy alan bir peygamber, ilhamın kaynağını da sadece kendisine konuşan bir İlâh yerine koymuş olur. Bu, tevhid yolunda atılabilecek en tehlikeli adımdır.

Bu tehlikeden korunmanın yolu, "Hadîs-i Kudsî kıyası"dır. Hadîs-i Kudsî'nin tarifi şöyledir: Manası Hakk'tan, lafzı Peygamber'dendir.

Peygamber Efendimiz dahi Hakk’tan geldiğine şüphe etmediği halde kendi nefsi için, nefsine gelen haber ve bilgileri kolay ve düzgün anlaşılacak kelimelerden meydana gelen kendi kurduğu cümleler ile ashabına hüküm olarak bildirmiştir. Böylece gelen İlham varidat ilmi bir mânâ olarak, (mânâ’sı Hakk’tan,) Peygamberimiz de, kolay anlaşılacak bir ifade de olması için cümle ve lâfız düzenlemesiyle, (lâfzı Peygamberden’dir.)

Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) dahi, Hakk'tan gelen saf manayı kendi mübarek lafızları ile ifade ederek ümmetine aktarıyorsa, bir sâlikin kendisine gelen ilhamı ham ve işlenmemiş bir halde mutlak hakikat diye sunması nasıl doğru olabilir? Bu ilâhî nezakete aykırıdır. Sâlike düşen, gelen manayı aklının, irfanının ve en önemlisi mürşidinin rehberliğinde işlemek, onu şeriat ölçüsüyle tartmak ve ancak ondan sonra kendi hâli için bir ders çıkarmaktır. O bilgi, başkası için bir hüküm değil, sadece sâlikin kendi yolunu aydınlatan bir fener olabilir.

Vâridâtın Mertebesi: İlâhî Sermaye ve Nebevî İkaz

Vâridât, her kula aynı nitelikte ve nicelikte gelmez. Onun bir mertebesi, bir derecesi vardır. Bu mertebe, hem Hakk'ın hangi isminin tecellîsiyle geldiğine, hem de o vâridâtı alan kulun mânevî makamına ve istidadına bağlıdır. Terzibaba Hazretleri, Hz. Musa ile Hz. Muhammed'e (s.a.v) gelen vâridâtı karşılaştırarak bu hakikati izah eder:

Oradaki “H” o mertebedeki hüviyeti, “Vav” da o mertebedeki varidatı yani Cenab-ı Hakk’ın o mertebedeki verdiği sermayesidir. Ama kevserdeki varidat değildir. “Kevser” derken orada bir “Vav” varidat-ı ilahiye o Muhammed (as) a ve O’nun ümmetine verilen varidad-ı ilahiye ötekinin Museviyet mertebesinin varidatıdır varlığıdır yani sermayesidir. İkisi de varidat ikisi de Hakk’tan geliyor ama birinde kendi mertebesi kadar diğerinde de kendi mertebesi kadardır. İkisi isim olarak aynı oluşum olarak aynı ama miktar olarak nicelik olarak değişiktir.

Vâridât, kulun seyrinde ona verilen bir "ilâhî sermaye" gibidir. Musevîyet mertebesinin sermayesi başkadır, Muhammediyet mertebesinin "Kevser" havuzundan gelen sermayesi bambaşkadır. Bu da bize gösteriyor ki, sâlik mânevî olarak yükseldikçe, ona gelen vâridâtın hem niteliği hem de derinliği artar. Nitekim Hazret, bu ilâhî akışın en kâmil manada Hazret-i Muhammed mertebesini idrak edenlere ineceğini şöyle bildirir:

Biz “Hu” dan inzal ettirdiktir. Batînda ismi azam Hu, zahir âlemde ise Hazreti Muhammedir. “Hu” dan Hazreti Muhammed s.a.v. de ve her kim bâtında Hazret-i Muhammed mertebesini idrak etmişse ona varidat ve doğuşat olan ilhamları iner-inmektedir.

Medine-i Münevvere'nin harf sırlarına bakıldığında da aynı hakikat parıldar. Medine, "Hakikat-ı Muhammedi kanalıyla varislerine Varidat-ı İlahi ve Rahmet-i ilahiyeye oluşmasının şifresidir." Yani İnsân-ı Kâmil olan Peygamber varisleri, bu ilâhî sermayeyi en saf haliyle Hazret-i Muhammed kanalından alırlar.

Fakat bu yüksek mertebeler ve büyük lütuflar, aynı zamanda büyük bir sorumluluk ve dikkat gerektirir. Peygamberlerin bir vasfı "beşir" (müjdeleyici) ise, diğer vasfı da "nezir" (uyarıcı) olmalarıdır. Bu uyarıcılık, özellikle gelen vâridât gibi kıymetli lütuflar karşısında devreye girer.

Müjdelerken aynı zamanda korkutması ise, getirdiği İlâhi varidatların değerinin ve kıymetinin bilinip muhafaza edilmesi için sakındırma-ittika dır. Bu âyet te 2 yön birlikte ele alınmıştır. Beşir-müjdelemek, Nezir-korkutmak şeklinde 2 zıt vasıf.

Vâridât bir müjdedir, kulun sevildiğinin, yolunda olduğunun bir işaretidir. Ama aynı zamanda bir ikaz taşır: "Bu sermayeyi ziyan etme! Onu nefsine mal etme! Onunla gururlanma! Kaynağını unutma!" Bu ikazı duyan kul, şükürle ve edeple o lütfu karşılar, onu şeriat mizanında tartar ve yoluna devam eder. O zaman vâridât, sâlik için bir imtihan değil, bir mi'raç olur.

Terzibaba Geleneğinde Varidat'in Yaşanması

Sülûk yolunun en hassas, en dikkat isteyen duraklarından biri, vâridâtın sâlikin hayatında nasıl yaşandığıdır. İrfan yolu, kuru bir malumat yolu değildir; hâl yoludur, zevk yoludur, tecrübe yoludur. Vâridât dediğimiz ilâhî fısıltılar, kalbe doğan mânâlar, bu yolun hem en büyük lütuflarından hem de en çetin imtihanlarından biridir. Zira bu misafirlerin nereden geldiğini, ne getirdiğini anlamak, sâlikin en mühim vazifesidir. Bu, en tecrübeli yolcuların dahi ayağının kayma ihtimali olan bir sahadır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin buyurduğu gibi, bu işin şakası yoktur.

Sizinde bildiğiniz gibi bu saha çok hassas ve çok kaygan bir sahadır ve her hâlü kârda ihtiyat şarttır. Bu yüzden gelen herhangi bir zuhurat, varidat veya başka isimler altında fısıldanan veya harfsiz ve lâfıs’sız gelen her şeyin kaynağının iyi tesbit edilmesi gereklidir.

Bütün mesele bu “kaynağın iyi tesbit edilmesi” noktasında düğümlenir. Sâlikin gönül semâsına yağan bu mânâ yağmurları, Rahmânî bir rahmet mi, yoksa vehim bulutlarından düşen aldatıcı damlalar mı? Bu ayrımı yapamayan, yolunu şaşırır; nefsine veya başka varlıklara oyuncak olur. Bu sebeple, Terzibaba geleneğinde vâridât tecrübesi, başıboş bir hayalperestlik değil, son derece usûllü, edeb ve ihtiyat ile çevrelenmiş bir süreçtir. Bu sürecin iki temel direği vardır: Zâhirde Şeriat-ı Muhammediyye, bâtında ise kâmil bir mürşidin rehberliği. Bu iki mizan olmadan vâridât sahasına giren, pusulasız okyanusa açılmış demektir.

Kaygan Zemin: Şeriat ve Mürşid Mizanı

Sâlikin yolculuğunda karşılaştığı her hâl, her mânâ, her rüya ve her ilham, önce iki şahidin huzuruna çıkarılır. Birincisi, Cenâb-ı Hakk’ın değişmez kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm ve onun yaşayan numunesi olan Sünnet-i Seniyye’dir. İkincisi ise bu ölçüleri hakkıyla bilen, yolu bizzat yürümüş ve yolun tehlikelerini tecrübe etmiş bir Mürşid-i Kâmil’dir. Sâlik, kendisine gelen bir vâridâtı asla tek başına sahiplenmez. Onu bir emanet gibi alır, önce kendi akıl ve gönül süzgecinden geçirir, sonra da en mühimi, mürşidinin nazarına arz eder.

Terzibaba Hazretleri’nin müridleriyle olan yazışmaları, bu sürecin nasıl işlediğinin canlı bir misalidir. Bir sâlik, yaşadığı rüya, tefekkür ve vâridât hallerini mürşidine yazar. Mürşidin ilk tepkisi, o vâridâtın içeriğine dalmak değil, sâlikin o vâridâta karşı duruşunu sorgulamaktır:

Aleyküm selâm Ekrem bey kardeşim. Bu zuhurat hakkında size nasıl bir yazı yazacağımı biledim, Şunun için, zuhuratı sadece bilgim olsun diyemi gönderdiniz yoksa hakkında herhangi bir yorum yapılması içinmi gönderdiniz? Diğer bir husus, Yazıların hepsi zuhuratın tamamı mı) yoksa baştaki yazılar zuhuratın sözleri, diğerleri sizin yorumlarınızmı?

Bu sualler, birer irfan dersidir. Mürşid, müridini terbiye etmektedir. “Bu gelen mânâyı ne yapacaksın? Onu bir madalya gibi göğsüne takıp gezecek misin, yoksa onunla yolunu aydınlatmak için bir bilene mi danışacaksın? Bu gelen sözlerin ne kadarı sana ait, ne kadarı ‘oradan’? Kendi yorumunla ilâhî olanı birbirine karıştırdığının farkında mısın?” demektedir. Bu istişare, yani danışma süreci, sâlikin nefsini aradan çıkarması için elzemdir. Zira insan, kendi yaşadığı olağanüstü hallere çabuk kapılır, onları hemen “Rabb’ımdan” diye etiketler. Halbuki bu, büyük bir ihtiyatsızlıktır.

Bu kadar kesin konuşmak bence biraz ihtiyatsızlıktır. “Rabb’ım’ dan” derken acabaa hangi Rabb’ın kanalındandır. Tesbiti mümkünmüdür.? O halde evvelâ bu hususun belirlenmesi lâzımdır. Rahmân-i olarak gelen “zuhurat veya varidat veya daha başka isimlerle” kulun aklına veya gönlüne gelenler. “İlâh-î örf, Nass, ve adetullah nezaketine” uygun olanlardır. Bunların ölçüsü ise, Kûr’ân-ı Kerîm olan kelâm-ı İlâh-î’nin, Hadîs-i kudsi ve Hadîs-i Şerif diye bilinen, kelâmı Rasûlüllah-ın, ifade tarzına ve şer-i şerife uygun olması gerekmektedir.

“Hangi Rabb’ın kanalı?” sorusu, Tevhid ilminin en derin sırlarından birine işarettir. Herkes, kendi isminin tecellisi olan Rabb-ı Hâss’ının tesiri altındadır. Gelen vâridât, o kişinin istidadına, nefs mertebesine, o anki hâline göre bir kanaldan akar. Bu akışın Rahmânî mi, yoksa kişinin nefsinin, hayalinin veya şeytanî vesveselerin bir oyunu mu olduğunu anlamanın ölçüsü, “İlâhî örf”, yani Cenâb-ı Hakk’ın âdetullâhı ve Peygamber ahlâkıdır. Gelen bilgi, edebe, nezakete, şeriatın ruhuna aykırı ise, ne kadar parlak görünürse görünsün, ondan şüphe etmek ve derhal terk etmek gerekir. Bu sebeple mürşid, müridinin “Bunlar baştan aşağı Rabbımdan zuhur edenlerdir” şeklindeki kesin ifadesini bir ihtiyatsızlık olarak görür ve onu bu iki büyük ölçüye, Kitap ve Sünnet’e davet eder.

Gayb Paketleri ve Cihet Sınaması

Terzibaba Hazretleri, bu hassas konuyu anlatırken latif ve pratik bir benzetme kullanır: Gayb âleminden gelen bilgiler, dışı süslü “paketlere” benzer. Sâlikin görevi, paketin ambalajına aldanmak değil, onu açıp içindekini değerlendirmektir.

İşte yukarıda bahsedilen hadise budur hayal ve gayb âleminden zuhur eden paketleri alıp dışını soyup içini değerlendirip dünya sofrasına gayb yemeklerini üzerindeki paketlerini temizleyip saf bir halde, gıdalanmak için kendimize ve çevremize sunmalıyız, bunun dışında gaybdan veya nereden geldiği belli olmayan paket bilgileri olduğu gibi kullanmaya kalkarsak, yediğimiz şey ancak ambalaj-paket olur, bizse onu leziz yemek zannederiz epey bir zaman sonra onun sonsuz sıkıntıları ortaya çıkar ama iş işten geçmiştir.

“Ambalaj”, vâridâtın geliş şeklidir: net bir ses, parlak bir rüya, kalbe dolan bir huzur hissi... Bunlar insanı cezbeder. Fakat asıl mühim olan, o ambalajın içindeki mânâdır. O mânâ, kişiyi kibre mi, amelini beğenmeye mi, insanları hor görmeye mi sevk ediyor? Yoksa tevazuya, acziyetini bilmeye, Hakk’a daha çok şükretmeye mi yöneltiyor? Sâlik, bu paketi açıp içindeki gıdanın helal mi haram mı, besleyici mi zehirli mi olduğunu anlamak zorundadır. Bunu yapacağı alet ise, “akıl ve gönül süzgeci”dir. Lakin her süzgece de itimat edilmez.

bunun şartı süzgeçin (T.S.E.) tevhid, tesis ve eminlik, sıtandardından mühürlenip geçmiş olması lâzımdır. Yoksa süzgeçin delikleri veya ölçü ayarları bozuk ise aldanmaktan ve netice de hüsrandan başka bir işe yaramayacaktır.

Süzgecin ayarı bozuksa, yani kişinin Tevhid anlayışı bulanıksa, niyeti halis değilse, aklı ve kalbi şeriat nuruyla aydınlanmamışsa, doğruyu yanlıştan ayıramaz. Paketi olduğu gibi yutar ve manen zehirlenir. Bu yüzden bu iş, tek başına yapılacak bir iş değildir. Kişi, gelen paketi mürşidinin önüne koyar. Mürşid, o paketin nereden geldiğini, içindekinin ne olduğunu ve nasıl değerlendirilmesi gerektiğini en iyi bilendir. Sâlik, bu teslimiyeti gösterirse, paketin içindeki zehirden korunur, gıdadan ise istifade eder.

Bu süzgeç ve paket meselesinin yanında, bir de çok pratik bir sınama yöntemi vardır: “cihet” yani yön meselesi. Gelen sesin veya ilhamın kaynağını tespit etmek için bu, âriflerin kullandığı bir usûldür.

Tanıdığımız veya tanımadığımız, bildiğimiz veya bilmediğimiz türden bir ses gelse, hiç halimizi değiştirmeden panik yapmadan, heyecanlan-madan, düşüneceğiz ki yani tespit etmeye çalışacağız ki, bu ses nereden geldi. Eğer geldiği yer bir cihetse yani tek yönden gelmişse bu mutlaka mahluk sözüdür, sesidir. Bunda ihtiyatlı davranmamız gerekir ama gelen ses yönsüz, cihetsiz geldi ise, yani bütün yönlerden geldi ise o Rahmani ses, Rahmani sözdür.

Bu, vücûdî bir sırdır. “Cihetli” yani yönü belli olan ses, “sağdan geldi, yukarıdan geldi, içimden bir ses konuştu” gibi ifadelerle anlatılan ses, mutlaka bir mahlûka, bir yaratılmış varlığa aittir. Bu melek de olabilir, cin de, kişinin kendi vehmi de. Çünkü yön, mekân ve ayrılık gerektirir. Söyleyen ve dinleyen arasında bir mesafe olduğunu gösterir. Bu ise ikilik (şirk-i hafî) kapısını aralar. Fakat Rahmânî hitap, yani doğrudan Hakk’tan gelen tecellî, cihetsizdir. Her yönden birden gelir; daha doğrusu, yön kavramının ötesinden gelir. O ses, âfâkın (dış dünyanın) ve enfüsün (iç dünyanın) her zerresinden aynı anda işitilir. Söyleyen ile dinleyen bir olur. Bu, tecellînin Rahmânî olduğuna dair kuvvetli bir işarettir. Lakin bu hali yaşamak ve doğru yorumlamak da yine bir irfan ve mürşid terbiyesi gerektirir.

Nefsin En Tehlikeli Oyunu: İrfanı Sahiplenmek

Sâlik, bütün bu süzgeçlerden geçti, gelen vâridâtın Rahmânî olduğuna kanaat getirdi. Tehlike bitti mi? Asla. Belki de en büyük tehlike şimdi başlamaktadır. Çünkü yolun en büyük yol kesicisi olan Nefs-i Emmâre, hiçbir zaman ölmez, sadece şekil değiştirir. Sâlik hangi makama yükselirse, nefis de onunla birlikte o makama yükselir ve artık silahları daha sofistike, oyunları daha aldatıcı olur.

Çünkü bir insân nereye gelirse gelsin nefsi emmâresi de aynı yere yükselmekte, o bilgilere sahip olmakta, işte o bilgilere sahip olduğundan, o bilgiler istikametinden onu vurmaya çalışmaktadır. Bu, nefsi emmârenin gerçek mâ’nâda yaşandığı yerdeki tehlikeden çok daha büyük bir tehlikedir.

Aşağı mertebelerdeki nefis, şehvetle, öfkeyle, hırsla saldırır. Bunları tanımak ve onlarla mücadele etmek nispeten daha kolaydır. Lakin irfan yolunda ilerlemiş sâlikin nefsi, artık bu kaba silahları kullanmaz. O, artık vâridâtla, ilhamla, keşifle, mânevî zevkle konuşur. Hakk’tan gelen saf bir bilgiyi alır, o bilginin etrafına ince bir “benlik” zırhı örer. Fısıldar: “Bu bilgi sana geldi, çünkü sen özelsin. Sen seçilmişsin. Sen artık oldun.” İşte bu, helak edici bir darbedir. Terzibaba Hazretleri, bu tuzağa düşmüş birinin hazin hâlini şöyle anlatır:

Meselâ İstanbul’da bir ağabeyimiz vardı. Yaşı bizden çok büyüktü. Çok temiz, saf bir insân, çok da hizmet etmiş bir insândı. Ama işte bu sahayı değerlendiremediği içindir kendine gelen vâridat isminde bir cd doldurup göndermiş ayrıca... İsmini şöyle belirtir kendisi; ”Âzâm-ı Muazzam İnsân-ı Kâmil falan kişi. “Âzâm-ı muazzam İnsân-ı Kâmil, şükrederiz beşinci defa geliyor bu hitap. Üçü geçtikten sonra zaten tasdik olmuştur, üçten fazla gelmiş, biz bunun adamıyız” diye açık olarak defalarca yayın yapıyordu.

Saf, temiz, hizmet ehli bir insan, vâridât sahasının kaygan zemininde ayağını nasıl kaydırıyor. Nefis, ona gelen bir fısıltıyı, bir hitabı almış, ona “Sen gavsların en büyüğü, kâmil insanların en muazzamısın” diye tercüme etmiş ve o zât da bu ambalaja kanıp içindeki zehri yutmuştur. İşin en tehlikeli yanı, bu iddiasını yine vâridâta dayandırmasıdır: “Üçten fazla geldi, tasdik oldu.” diyor. Şeytanî veya nefsanî bir telkinin, tekrarlandıkça Rahmânî olacağına dair nasıl bir kaide olabilir? Mürşidsizliğin, şeriat mizanından uzaklaşmanın ve istişare kapısını kapatmanın varacağı yer burasıdır. Nefis, kişiye en büyük makamları vehmettirirken, onu aslında en derin çukura yuvarlamaktadır.

Bu sebeple, gelen vâridât ne kadar yüce, ne kadar tatlı olursa olsun, sâlike düşen, onu hemen sahiplenmek değil, ondan daha da büyük bir acziyetle Hakk’a sığınmaktır. “Yâ Rabbi, bu bir lütufsa şükrünü eda etmekten acizim, hakkıyla anlamaktan acizim. Eğer bu bir imtihansa, bir aldatmaca ise, beni nefsimin ve şeytanın eline bırakma.” diye niyaz etmektir. Ve derhal, o hâli, o sözü, o mânâyı, güvendiği bir irfan ehlinin, mürşidinin önüne koymaktır.

Bana böyle bir vâridat geldi, ilham geldi yahut kelime türü bir cümle geldi. Bu isabetli midir değil midir diye istişare etmesi lâzım. Geldiği gibi dosdoğrudur diye amel eden kişi mutlaka yanılır.

Netice olarak, Terzibaba geleneğinde vâridât, sâlikin tek başına yönetebileceği bir süreç değildir. O, bir lütuftur ama aynı zamanda bir emanettir. Bir imtihandır ama aynı zamanda bir terbiye vesilesidir. Bu yolda sâlikin pusulası şeriat, haritası sünnet, kılavuzu ise İnsân-ı Kâmil olan mürşididir. Gelen her ilham, bu üç ölçüyle ölçülür. Gelen her misafirin kimliği bu üç kapıda sorgulanır. Ancak bu ihtiyat, bu edep ve bu teslimiyetle, vâridât sâlik için bir tehlike olmaktan çıkar, onu Hakk’a vuslat yolunda kanatlandıran bir Burak haline gelir. Aksi takdirde, kanat zannedilen şey, kişiyi ateşe atan bir ipten başka bir şey olmayacaktır.

Füsûsu'l-Hikem'de Varidat

Hikmet deryasına dalarak Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri'nin açtığı pencereden Vâridât'ın hakikatine bir nazar edelim. Zira bu mesele, zâhir ilminin kıyısında duranların değil, bâtın denizinde yol alanların, yani ariflerin hâlidir. Vâridât dediğimiz o ilâhî fısıltıların, kalbe ansızın gelen o gaybî misafirlerin ne olduğunu anlamak için, en güzel kılavuzlardan biri de şüphesiz Füsûsu'l-Hikem'in işaret ettiği sırlardır.

Vâridât bahsinin temelini, Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan ve her sâlikin yolculuğunda bir menzil olan Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) kıssasında buluruz. Bu kıssa, iki farklı ilmin, iki farklı tavrın karşılaşmasıdır. Mûsâ (a.s.), şeriatın ve zâhirî hükümlerin temsilcisi olarak, sebep-sonuç zincirine bağlı bir ilme sahiptir. Hızır (a.s.) ise, doğrudan Hakk'tan gelen, sebepleri ve hikmetleri zâhirde değil, bâtında gizli olan bir ilmin, yani ilm-i ledünn'ün sahibidir. İşte bu ledün ilmi, vâridâtın en yüksek ve en saf tecellîlerinden biridir.

Hızır'ın (a.s.) gemiyi delmesi, çocuğu öldürmesi ve yıkılmak üzere olan duvarı doğrultması, zâhirin ölçüleriyle bakıldığında akla ve şeriata aykırı fiillerdir. Mûsâ'nın (a.s.) sabredemeyip itiraz etmesi bundandır. Lâkin Hızır'ın her fiili, kendi nefsinden kaynaklanan bir arzu veya karar değil, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'tan gelen bâtınî bir emir, yani bir vâridât neticesidir. Bu sebeple en sonunda Mûsâ'ya, "Ben bunu kendi emrimden yapmadım" (Kehf, 18/82) diyerek, fiilin fâilinin hakikatte kim olduğunu bildirmiştir.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin Mûsevî Fası üzerine yaptığı şerhte bu inceliğe şöyle dikkat çekilir:

Ya’ni Cenâb-ı Hızır bu kavlinde onun mertebesine tenbîhen: “Yâ Mûsâ, sen bana ta’lîm-i ilâhî ile geldin; ve Hak Sübhânehû beni sana tavsîf ederken عِلْمًــه ُ مِــن ْ لَدُنَّــوَعَلَّمْنَــ (Kehf, 18/65) [Biz ona indimizden bir ilim ta’lîm etmiştik.] buyurdu. Bu i’tibârla benden bir münker sudûr etmez; ve sudûr edeni de ben kendi emrimden yapmam. Nitekim sen dahi ind-i ilâhîde nübüvvetle muttasıf idin; ve ilm-i ledünnün hâl ve şânına vukūf için bana gönderildin. Sana vahy nüzûlünden mukaddem bâtınına vârid olan emr-i ilâhî ile senin Kıbtî’yi katletmen dahi, benim gulâmı katletmeme benzer. Sen de onu kendi emrinden yapmamış idin” demeği murâd eder.

Bu, muazzam bir sır açılımıdır. Hızır'ın fiili ile Mûsâ'nın (a.s.) henüz peygamberlik vazifesi verilmeden önce bir Kıptî'yi öldürmesi hadisesi aynı hizaya getiriliyor. Mûsâ (a.s.) o an, bir anlık öfke veya kişisel bir adalet arayışıyla değil, bâtınına gelen ve onu o fiile sevk eden bir ilâhî vârid ile hareket etmiştir. O da bunu "kendi emrinden yapmamıştır". Bu, vâridâtın sadece Hızır gibi özel kullara mahsus olmadığını, beşerî varlığın dokusuna işlenmiş bir hakikat olduğunu gösterir.

Eğer Hızır'ın ve hatta Mûsâ'nın (a.s.) fiilleri birer ilâhî vâridât ise, o halde bizim kalbimize gelen düşüncelerin, fısıltıların ve ilhamların durumu nedir? Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'in Tevhid nazarıyla meseleyi kökünden yakalıyor:

Ma’lûm olsun ki, efrâd-ı beşere vârid olan her bir hâtıra bir vârid-i ilâhîdir. Fakat bu vâridât-ı ilâhiyyenin menâbii muhteliftir. Zîrâ vücûd-ı vâhid-i hakîkî her bir mertebesinde bi-hasebi’l-esmâ zâhir olur. Eğer vâridât, Hâdî ismi hazretinden gelirse, Rahmân ve melek kapılarından gelir. Eğer Mudill ismi hazretinden gelirse nefis ve şeytan kapılarından gelir.

"Her hâtıra (düşünce, ilham) bir vârid-i ilâhîdir" demek, her düşünce haktır ve doğrudur demek değildir. Bu, Vücûd'un birliğine, yani Tevhîd-i Ef'âl'e (fiillerin birliğine) işarettir. Kâinatta Hakk'ın iradesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz. Dolayısıyla kalbe gelen her ilhamın kaynağı, eninde sonunda O'dur. Lâkin Cenâb-ı Hakk, Zât'ı itibariyle değil, Esmâ'sı (İsimleri) ile tecellî eder. İsimleri ise Celâl ve Cemâl tecellîleri olarak zuhûr eder. Hâdî (hidayet veren) O'dur, Mudill (dalâlete düşüren) de O'dur. Bir vâridât, Hâdî isminin tecellîsi olarak Rahmânî bir ilham şeklinde gelebilirken, bir diğeri Mudill isminin tecellîsi olarak şeytanî bir vesvese veya nefsanî bir arzu suretinde gelebilir. Sâlikin bütün mahareti, bu iki kanalı birbirinden ayırt edebilme ferasetini kazanmaktır. Mevlânâ Hazretleri'nin dediği gibi:

ن و ريشۀستخوبقی تومنديشۀندر تو همى بر رى تو هيمۀ گلخنىور بود خنديشۀ تو گلشنىگر گلست

Tercüme: “Ey birâder sen ancak düşünceden ibâretsin. Mütebâkîn kemik ve elyâftır. Eğer düşüncen gül ise, gülşen içindesin; ve eğer diken ise sen külhanın odunusun.”

Şeyh-i Ekber'in hikmetinde vâridât, sâlikin hangi ismin tecellîsine ayna olduğunun bir göstergesidir. Kalbin bir gül bahçesi mi yoksa bir külhan fırını mı olduğu, oraya gelen vâridâtın niteliğiyle ve o vâridâta verilen karşılıkla belli olur.

Farklı âlemlerden, farklı mertebelerden kalbe bu akışın nasıl mümkün olduğu sorusunu İbn Arabî Hazretleri'nin kevnî, yani âlemlerin dokusuna dair sunduğu hikmet aydınlatır. O, varlık mertebeleri arasında keskin duvarlar değil, berzah adını verdiği ara bölgeler, geçiş formları olduğunu söyler. Bu, vâridâtın işleyişini anlamak için anahtar bir bilgidir.

Esâsen muhakkikîn berâzihi beyân ettikleri sırada, cemâdât ile nebâtât arasındaki berzahın “mercan”; ve nebât ile hayvan arasındaki berzahın da “hurma ağacı”; ve hayvânât ile insan arasındaki berzahın da “maymun” olduğunu açıktan açığa gösterirler.

Bu ifadeleri, günümüzün biyoloji ilmiyle değil, hakikat ilmiyle okumak gerekir. Maksat, bir evrim teorisi anlatmak değildir. Maksat, varlık mertebelerinin birbirine nasıl sızdığını, birbiriyle nasıl konuştuğunu göstermektir. Mercan, cansız bir taş gibi durur ama canlı bir bitki gibi büyür; o, cemâdât (cansızlar) âlemi ile nebâtât (bitkiler) âlemi arasında bir köprüdür, bir berzahtır. Hurma ağacı, bir bitkidir ama dik duruşu, döllenme şekli ve insana benzerliğiyle hayvânî özellikler taşır. Maymun, hayvanlar âleminin en üstünde, insan formuna en yakın varlıktır. Bu berzahlar, mertebeler arası geçişin ve iletişimin mümkün olduğunun âfâktaki, yani dış dünyadaki delilleridir.

Eğer maddî âlemde, kevnî düzende mertebeler arasında böyle berzahlar, böyle geçişkenlikler varsa, o halde mânevî âlemlerde, gayb âleminden insanın kalbine doğru bir akışın, bir vâridâtın olmasını nasıl garipseyebiliriz? Nasıl ki mercan iki âlemin sırrını taşır, arifin kalbi de hem mülk hem de melekût âleminin sırlarını taşıyan bir berzahtır. O kalp, hem bu dünyanın verileriyle işler, hem de gayb âleminden gelen vâridâtın tecellîgâhı olur. Bu berzah anlayışı, vâridâtın imkânının kevnî temelini kurar.

Bu mesele o kadar derindir ki, Şeyh Bedreddin gibi büyük bir arif, bu ilâhî akışın gücünü anlatırken, "Vâridât" adını verdiği eserinde, alışılmış tenâsül (üreme) kanunlarının bile mutlak olmadığını, Hakk'ın dilediği an topraktan, anasız ve babasız yeni bir insan halk edebileceğini söyleyerek, sebeplere takılıp kalmanın perdesini yırtar.

Cenâb-ı Bedreddin Kitâb-ı Vâridât’ında şöyle buyurur: ... “mümkindir ki, nev’-i insândan âlemde bir şahsın kalmadığı bir zaman gele; ve ba’dehû topraktan babasız ve anasız bir insan tevellüd ede. Sonra da tenâsül ile doğa.”

Bu söz, Âdem'in (a.s.) halk edilişindeki sırra bir işarettir. Hakk'ın fiili, bizim bildiğimiz sebeplere muhtaç değildir. O'nun "Ol" emri, bütün sebepleri ve kanunları aşar. Vâridât da böyledir. O, aklın, mantığın, öğrenimin sebep-sonuç zincirini kırarak, doğrudan doğruya Hakk'tan kalbe inen bir "Ol" emrinin fısıltısıdır.

Netice olarak, Füsûsu'l-Hikem ışığında vâridât, Hızır'ın (a.s.) ilm-i ledünn'ünde en saf hâliyle tecellî eden, ancak her insanın kalbine farklı Esmâ kanallarından sürekli akan ilâhî bir fısıltıdır. Varlığın mertebeleri arasındaki berzahlar bu akışın kevnî delili iken, sâlikin görevi, kalbine gelen bu misafirin Rahmânî mi yoksa şeytanî mi olduğunu ayırt edebilme sanatını, yani Furkân hikmetini öğrenmektir. Bu, zâhir ile bâtını, şeriat ile hakikati cem etme yolculuğunun ta kendisidir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Vâridâtın ne olduğundan, kalbe nasıl bir misafir gibi geldiğinden, onun Rahmânî mi yoksa şeytânî mi olduğunu nasıl ayırt edeceğimizden bahsettik. Vâridâtın, sâlikin yolunu aydınlatan, ona özel işaretler sunan bir ışık olduğunu söyledik. Lâkin bu ışık, sâlikin mertebesi yükseldikçe sadece yolu aydınlatmakla kalmaz, yolun kendisinin, yolcunun ve Menzil’in hakikatini de göstermeye başlar. Bu noktada vâridât, artık anlık bir ilham olmaktan çıkar, sâlikin bütün vücûdunu kuşatan, bakışını ve idrakini kökten değiştiren bir hâle, bir makama dönüşür. Bu, zıtların eridiği, çokluğun içinde Bir’in görüldüğü Cem makamı idrakidir. Füsûsu’l-Hikem’in derin denizlerinden bize ulaşan hikmet de bu idrakin ta kendisidir.

Vâridâtın en ileri tecellîlerinden biri, kulun kaza ve kader hakikatini sadece bir bilgi olarak değil, bir müşahede olarak yaşamasıdır. Artık sâlik için “başına gelenler” diye bir şey kalmaz. Her ne oluyorsa, Hakk’ın fiilinin bir tecellîsidir. İyi-kötü, güzel-çirkin, lütuf-kahır gibi ikilikler, zâhirde varlığını sürdürse de, ârifin bâtınında anlamını yitirir. Çünkü failin, yani işi işleyenin Bir olduğunu bilir. Bu bilme, kitaptan okunan bir bilgi değil, doğrudan kalbe gelen bir vâridât ile tadılan, yaşanan bir hakikattir. Terzibaba Hazretleri’nin İsevî Kelime’nin sırlarını açarken buyurduğu gibi, bu hâl en kâmil şekliyle peygamberlerde ve onların vârisleri olan evliyâullahta zuhur eder.

Hazret, İsa Aleyhisselâm’ın çarmıha gerilme hadisesi üzerinden bu derin sırra işaret eder:

nebi idi niçin çarmıha gerilmemesini Hakk’tan niyaz etmedi diyor, neden, kendi hakkında takdir-i ilahiyi yani kaza ve kader hakikatini zaten bildiğinden ve ayrıca raziye, merdiye mertebesi kendinde mutlak manada zuhur ettiğinden o fiilin Hakk’ın fiili olduğunu ve o fiile engel olunmaması lazım geldiğini bilirler, başlarına hangi tür hadise gelirse gelsin eğer güçleri yeterse yine Hakk’tan, içeriden bir emir alırlarsa karşı çıkarlar, gerçi o karşı çıkma Muhammediyet mertebesinde oluşmaktadır, iseviyet mertebesinde hani İsa (a.s.) diyor ya “biri yanağına bir tokat vurduğu zaman sen de öteki yanağını ona çevir” diyor.

Bir peygamber, zâhiren en büyük zulme uğrarken neden dua edip bu durumu değiştirmek istemiyor? Çünkü o, olayın zâhirine değil, hakikatine bakmaktadır. O anda işleyen elin, Yahudilerin eli değil, kader kalemini tutan Hakk’ın kudret eli olduğunu müşahede etmektedir. Bu, fiilde tevhiddir. Fiili, fâilinden ayrı görmemektir. Bu idrak, öyle bir vâridâttır ki, kişiyi tam bir teslimiyete ve rızaya büründürür.

Bu teslimiyetin makamına Kur’an diliyle Nefs-i Raziye (Hakk’tan razı olmuş nefs) ve Nefs-i Merdiye (Hakk’ın kendisinden razı olduğu nefs) denir. Bu iki mertebe, bir kuşun iki kanadı gibidir. Kul, Hakk’tan gelen her şeye —ister lütuf elbisesiyle gelsin, ister kahır hırkasıyla— tam bir hoşnutlukla “Eyvallah” der. Bu onun razı oluşudur. Kul bu rıza hâlini kuşanıp Sevgili’nin her fiilini bir hediye gibi kabul edince, Cenâb-ı Hakk da ondan razı olur. Bu, sevginin en üst perdesidir. Seven, sevdiğinin fiilinden şikâyet eder mi? Etmez. Aksine, o fiilin içinde gizli olan hikmeti ve muhabbeti seyreder. İsa Aleyhisselâm’ın o andaki sükûtu, acizliğinden değil, aşkının ve marifetinin kemâlindendir. O, zıtların birliğini, yani Celâl tecellîsinin içindeki Cemâl’i seyretmektedir. Çarmıh, onun için bir işkence aleti değil, Hakk’ın fiilinin tecellî ettiği bir ayna olmuştur.

Fakat burada çok hassas bir denge vardır. Terzibaba Hazretleri bu dengeye hemen işaret ediyor: Bu teslimiyet, bir miskinlik, bir acziyet, bir “ne olursa olsun”culuk değildir. Bu, İsevî meşrebin, yani Cemâl tecellîsinin ağır bastığı bir hâlin yansımasıdır. Hazret, bu hâlin bir adım ötesine, daha kuşatıcı bir makama dikkatimizi çeker: “o karşı çıkma Muhammediyet mertebesinde oluşmaktadır”.

Bu şu demektir: Muhammedî mîzan, yani Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin yolu, tenzih ile teşbihin, Celâl ile Cemâl’in, kahır ile lütfun mükemmel dengesidir. İsevî meşrepte teslimiyet ve rıza öne çıkarken, Muhammedî meşrepte Hakk’ın emriyle duruma müdahale etme, yani Hakk’ın Celâl veya Kahhâr ismine mazhar olup yanlışı düzeltme hâli de vardır. Sâlik ne zaman teslim olup seyredecek, ne zaman müdahale edip değiştirecek? Bu ayrımı yapacak olan da yine kalbe gelen bir vâridât, “içeriden bir emir”dir.

Kul, kendi nefsinden, kendi keyfinden, kendi adalet anlayışından hareketle bir şeye karşı çıkmaz. Önce seyreder, fiilin Hakk’tan olduğunu bilir, rıza makamında durur. Eğer içeriden, yani kendi hakikatinden, Rabb-i Hâss’ından “Kalk, bu durumu değiştir!” diye bir emir gelirse, o zaman kalkar. Ama o kalkış, artık onun şahsî kalkışı değildir. O, Hakk’ın kudretinin bir aleti olarak, Hakk’ın emriyle hareket etmektedir. O zaman onun karşı çıkışı bile, Hakk’a bir teslimiyettir. Bu, Füsûs hikmetinin zirvesidir: Fiildeki birliği idrak etmek ve ancak yine o Bir’in emriyle fiile geçmek. Bu, hem İsevî teslimiyeti hem de Mûsevî celâlini kendi içinde barındıran Muhammedî kemâldir.

Bu zıtların birliği meselesi, sadece fiillerde değil, varlığın en temel hakikatlerinde de kendini gösterir. Terzibaba Hazretleri, Şeyh Bedreddin-i Simâvî’nin Vâridât isimli eserinden bir nakil yaparak konuyu daha da derinleştirir:

Evliyâ-i kiramdan Bedreddîn-i Simâvî (k.a.s.) Varidat nâmındaki risâle-i şerîfelerinde bu rivayete muvafık olarak buyururlar ki: Ya'nî "İsâ (a.s.) ruhiyle diri, cesed-i unsurîsiyle meyyittir. Yani unsur olan cesediyle ölüdür, Velâkin rûhullah olup rûhâniyyet üzerine gâlib olduğu için, üstün olana göre hükmederek, ölmedi, dediler. ... Yoksa cesed-i unsurîsi ölmemek muhaldir. ... Cidden iyi anla! Sekiz yüz sekiz senesine tesadüf eden bir cuma gününde iki adam hâzır oldular. Birisinin elinde İsâ (a.s.)ın cesedi var idi. Halbuki o meyyit idi. Gûyâ İsâ (a.s.)in bedeni vefat eylediğini bize tenbîh eylediler.

Burada zıtlar birleşmektedir. “İsa (a.s) diri midir, ölü müdür?” sorusuna verilen cevap, tam bir cem makamı cevabıdır: “Hem diridir hem ölüdür.” Bu nasıl olur? Hangi açıdan baktığına bağlıdır. Eğer onun dört unsurdan (ateş, su, hava, toprak) müteşekkil bedenine, yani cesed-i unsurîsine bakarsan, o bedenin ölmesi kaçınılmazdır. O, bu kevnî âlemin kanunlarına tâbidir ve ölmüştür. Şeyh Bedreddin’in gördüğü keşif, yani o iki adamın elindeki meyyit, bu hakikate yapılan bir tenbihtir, bir vâridâttır.

Fakat İsa Aleyhisselâm sadece bir bedenden ibaret değildir. O, aynı zamanda Rûhullah’tır. Onun hakikati, bedeni değil, Hakk’tan gelen ruhudur. Ruh ise ilâhî bir emirdir, ölümsüzdür. Dolayısıyla, ruhu itibariyle diridir. Hüküm, alt mertebeye (ceset) göre değil, üst mertebeye (ruh) göre verilir. Bu yüzden “ölmedi” denilmiştir.

Kâmil bir vâridât, sâlike bu çok katmanlı bakış açısını kazandırır. Olaylara tek bir yönden değil, pek çok mertebeden aynı anda bakabilme yetisi verir. Bir şey, bir mertebede ölü iken, başka bir mertebede diri olabilir. Bir fiil, zâhirde zulüm iken, bâtında rahmet olabilir. Bir sükût, görünüşte acizlik iken, hakikatte en büyük güç olabilir. Vâridâtın aydınlattığı kalp, bu zıtlıkları bir çelişki olarak değil, Hüvviyet-i Mutlak’ın farklı yüzleri, aynı hakikatin değişik tecellîleri olarak görür.

Bu sohbetten alınacak hisse şudur: Vâridâtın nihai hedefi, bizi ikilikten kurtarıp Bir’in huzuruna eriştirmektir. Bu huzur, olayların akışına rıza göstermekle başlar. Sonra, o akışın içindeki Fâil-i Mutlak’ı müşahede etmekle derinleşir. En sonunda ise, o Fâil’in emri olmadan kılını kıpırdatmamak, O’nun emri geldiğinde ise O’nun kudretiyle dünyayı yerinden oynatacak güce sahip olmakla kemâle erer. Bu, hem İsa’nın teslimiyetini, hem de Muhammed’in (s.a.v) şeriatını ve hakikatini kendinde birleştiren İnsân-ı Kâmil’in hâlidir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Varidat

Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin okyanus misali Mesnevî-i Şerîf’ine daldığımızda, hikmet incilerini bir bir toplarız. O, hakikati kuru bir bilgi yığını olarak sunmaz; onu hikâyelerin, temsillerin ve en lâtif şiirin kanatlarına bindirerek doğrudan kalbe indirir. Vâridât bahsi de böyledir. Hazret-i Pîr, “Vâridât şudur” diye bir tarif vermek yerine, onun ne yaptığını, sâlikin gönlünde nasıl bir hâle büründüğünü, İnsân-ı Kâmil'in dilinden nasıl bir şelaleye dönüştüğünü resmeder. Onun mektebinde Vâridât, öğrenilen değil, yaşanan, tadılan, koklanan bir hakikattir.

İrfan Irmağı ve Yasemin Kokulu Sözler

Vâridâtın ne olduğunu merak eden sâlike Hazret-i Mevlânâ, bir ırmak kenarını gösterir. Orada coşkuyla salınan yeşilliklere, açmış güllere bakmasını söyler. O yeşilliğin, o çiçeğin canlılığı, kendinden değildir. O canlılık, toprağın altından gizlice akan suyun eseridir. İnsân-ı Kâmil de böyledir. Onun sohbeti, sözleri, neşesi, hep o gizli akan irfan suyunun, yâni ilâhî vâridâtın bir tecellîsidir.

"Gülmek", hakikatleri ve bilgileri bolca sunma konusunda insân-ı kâmile şevk gelmesidir. İkinci mısrada birinci "dudak"tan kasıt, ruhun dudağı ve ikinci "dudak"tan kasıt ise, bedeninin ağzıdır. "Yasemin"den kasıt, latif bilgilerdir. Yani, insân-ı kâmilin şerefli bedeni ilâhî vâridâttan (kalbe gelen ilâhî ilhamlar) şevke geldikçe, ruhun dudağının dudağı olan insân-ı kâmilin görünen ağzında latif bilgiler ortaya çıkar.

Bu, yerinde bir tasvirdir. Vâridât, önce ruhun dudağına dokunur. O, gayb âleminden gelen bir busedir. Bu ilâhî dokunuş, kâmil zâtın içinde bir "şevk" hâline gelir. Bu şevk, bir coşkunluktur, bir "gülmektir". Fakat bu, bildiğimiz bir kahkaha değil, hakikatlerin taşarak görünür âleme çıkma isteğidir. Ruhun dudağının aldığı bu lezzet, bedenin dudağından "yaseminler" gibi, yani en lâtif, en hoş kokulu, en zarif bilgiler olarak dökülür. Kâmilin sözü, kendi aklının veya birikiminin ürünü değil, kalbine anbean akan ilâhî vâridâtın bir yansımasıdır.

Mâdemki ırmak kenarında yeşilliği mest görürsün, binâenaleyh uzaktan bil ki, orada su vardır. ... Ma'nâ-yı bâtınîsi şudur: Mâdemki insân-ı kâmilin cism-i şerîfinde mestâne şevk görürsün, binâenaleyh uzaktan o hâle bak da bil ki, orada vâridât-ı ilâhiyye vardır.

Öyleyse sâlikin edebi, bu "mestâne şevk"i gördüğü zaman, orada Hakk'ın bir tecellîsi olduğunu bilmektir. Kâmilin şahsına değil, onun üzerinden akan o ilâhî suya, o vâridâta hürmet etmektir. O yeşilliğe bakıp suyu görmemek, körlüktür. Kâmilin sözüne kulak verip, o sözün kaynağı olan ilâhî feyzi hissetmemek ise sağırlıktır. Halk, çoğunlukla bu zevâtı kendileri gibi etten kemikten birer varlık olarak görür, onların da yiyip içtiğine, uyuduğuna bakar ve perdenin ardındaki hakikati kaçırır. Bedreddin-i Simâvî Hazretleri'nin kendi Vâridât’ında işaret ettiği gibi, insanlar hayattayken velînin kıymetini bilmez, feyzinden mahrum kalırlar; o zât bu dünyadan göçünce de kabir taşlarına yönelip hasret çekerler. Hazret-i Pîr ise bizi uyarır: Irmağın kenarındaki yeşilliği görüyorsan, bil ki orada su vardır; o sudan kana kana içmeye bak!

Ma'rifet Tuzağının Sarhoş Güvercini

Vâridâtın aktığı kaynak İnsân-ı Kâmil ise, bu akıştan nasiplenen sâlikin hâli nicedir? Hazret-i Mevlânâ, bu hâli de bir güvercin temsiliyle anlatır. Ruh, bir güvercin gibidir. Gıdası, bu âlemin yiyecekleri değil, irfan meclisinden gelen mânevî yemlerdir.

Onun yemi ve mezesi hep senin çatının üzerindedir. Evin üzerinde kanat çırparak senin tuzağının mestidir. Yani, o kimsenin ruhunun yemi ve gıdası hep senin irfan huzurundadır. O ruh güvercini yukarıda kanat çırparak senin ilahi marifet (Allah'ı bilme) tuzağının sarhoşudur.

Ruh güvercini, gıdasının mürşidinin çatısında, yâni onun irfan huzurunda olduğunu bilir. Oraya konar, o yemden yer, o mezeden tadar. Bu gıda, ilâhî ma'rifet bilgisidir. Bu bilgi o kadar lezzetlidir ki, ruhu "sarhoş" eder. Bu, bir "tuzak"tır, evet, ama ne güzel bir tuzak! Dünyanın binbir aldatıcı tuzağından kurtarıp Hakk'ın vuslatına eriştiren bir ma'rifet tuzağıdır.

Fakat bu sarhoşluğun da bir tehlikesi vardır. Sâlik, bu feyzin, bu ilâhî vâridâtın kendisine mürşidi vasıtasıyla ulaştığını unutup, bunu kendi kâbiliyetinden, kendi isti'dâdından bilirse, en büyük nankörlüğü yapmış olur.

Ey ilâhî vâridâtın fethinin ve fütûhunun sebebi olan Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri! Eğer senin müridlerinin ruhu, senden bulduğu ilâhî feyz ve fütûha karşı sana şükretmeyi bir an gizlice inkâr eder ve bu feyzi kendi yatkınlığından bilip senin huzurunu terk ederse.. Onun kalbinde sana karşı aşk şıhnesi (aşkın yöneticisi) ve polisi vardır ki, onun kini ve intikamı tekrar edicidir.

Bu, yolun en hassas noktalarındandır. Gelen vâridâtın lezzetiyle kendinden geçen sâlik, bir an gaflete düşüp "Ben neymişim!" derse, o an ayağı kayar. O feyzin geldiği kapıyı unutmak, kapının sahibine nankörlüktür. İşte o zaman "aşk şıhnesi", yâni ilâhî aşkın zabıtası devreye girer ve o sâliki ayrılık ateşiyle terbiye eder. Çünkü kalp bir tanedir. Cenâb-ı Hakk, bir göğse iki kalp koymamıştır. Kalp ya Hakk'a ve O'nun tecellîlerine yönelecek ya da halka ve nefsânî vehimlere... İkisi bir arada olmaz.

Zîrâ senin iki kalbin yoktur ki, birisi ile Hakk'a ve diğeri ile halka teveccüh edip her biri ile ayrı ayrı meşgül olasın.

Gafillerin hayalleri bile insanın mânevî vâridâtını "otlar ve yutar". Öyleyse gelen vâridâtı kendi malı gibi görmek, en büyük gaflettir. O, gaybdan gelen bir emanettir. Şükrü eda edilmeli ve geldiği kapı asla unutulmamalıdır.

Geçitler, Perde Olan Nurlar ve Yolun Edebi

Yolculuk ilerledikçe, vâridâtın şekli de değişir, derinleşir. Sâlikin kalbine lâtif rüyalar, nurlar, zevkli hâller akmaya başlar. Bunlar da birer vâridâttır ve yolun başında sâlike şevk verir. Ancak Hazret-i Pîr, burada da çok mühim bir uyarıda bulunur: Bu hâllere aldanıp kalma!

Ma'lûm olsun ki, servet ve ni'met gibi sûrî olsun ve latîf rü'yâlar ve envâr ve ahvâl gibi ma'nevî olsun, hep Hakk'ın hicabıdır. Sâlike bunlar ile ferahlanmak ve mütessellî olmak câiz değildir. Zîrâ bunların cümlesi birer zıll-i zâildir. Sâlik bu vâridâta vecîbe-i şükrü îfâ etmekle beraber asla kalbini rabt etmemelidir ve maârif-i ilâhiyyeden başka şeye kulak asmamalıdır.

Sadece dünyevî nimetler değil, mânevî gibi görünen lâtif rüyalar, nurlar, zevkler bile birer "hicab", yâni perde olabilir. Sâlik, bu hâllere takılıp kalırsa, bu hâllerin vericisi olan Hakk'ı unutup, hâlin kendisiyle oyalanmaya başlarsa, o zaman bu vâridât onu ilerletmek yerine yolda alıkoyan bir engele dönüşür. Bunlar, geçip gidici gölgelerdir, "zıll-i zâil"dir. Yolcu, gölgelerle oyalanmaz.

Yapılacak iş, gelen her vâridât için şükretmek, fakat kalbi ona bağlamamaktır. Gözü daima ma'rifet-i ilâhiyyede, yâni Hakk'ı bilme ve tanıma gayesinde tutmaktır. Çünkü bu yolda maksat güzel rüyalar görmek, nur içinde kalmak değil, bizzat Nûr'un Sahibine vâsıl olmaktır. Şerhte denildiği gibi, ma'rifet bilgisi dışındaki vâridât "müşgil olan gelici"dir, yâni sâlik için bir imtihan, bir zorluk potansiyeli taşır. Asıl istenen, "müşgil olmayan gelici" olan ma'rifet vâridâtıdır.

Bu sebeple sûfînin en büyük mektebi, kendi dizidir. Tevekkül ve teslimiyet içinde oturup, kalbini dünya meşgalelerinden ve nefsânî düşüncelerden arındırıp, sükûnetle gaybdan gelecek vâridâtı beklemesidir.

Çünkü sufînin mektebi dizdir; hall-i müşkil için iki diz sâhirdir. Ya'nî, "Kalbi mâsivâdan ve havâtır-ı nefsâniyyeden sâf olan sûfilerin mektebi ve ta'lîmhânesi dizlerinin üzeridir. Oturup dizlerini dikerler ve başlarını da dizleri üzerine koyarlar; ondan sonra cânib-i gaybdan kalblerine gelecek vâridâta muntazır olurlar."

Bu bekleyiş, pasif bir tembellik değil, en yüksek seviyede bir uyanıklık ve teslimiyettir. Bu, kalbi bir ayna gibi saflaştırıp, gelecek tecellîye hazır hâle getirmektir. Tıpkı toprağın, yağmurun yağmasını sükûnetle beklemesi gibi. Ve o ilâhî rahmet yağmuru, o vâridât, sürekli ve tazedir. Çünkü Hakk'ın tecellîsinde tekrar yoktur. Her an yeni bir şe'ndedir, her an yeni bir tecellî ile "halk-ı cedîd", yâni yeni bir zuhûr içindedir.

Gayb âleminden her bölünmez anda yeni yeni ilâhî vâridât (ilhamlar, feyizler) gelir; ve geldikten sonra da, "Ten âleminden dışarıya çık!" hitabı ulaşır.

Her vâridât, bir armağan olduğu kadar bir davettir. "Ten âleminden dışarıya çık!" daveti... Ceset hapishanesinden, nefsânî arzulardan, geçici hâllere takılıp kalmaktan sıyrılıp, ruhun sonsuz vatanına doğru kanatlanma davetidir. Vâridât, yolun azığıdır, ama yolun kendisi değildir. Azığa sevinip yola devam etmeyen, menzile asla varamaz. Hazret-i Pîr’in diliyle vâridât, sâliki hem besleyen, hem uyaran, hem de vuslata çağıran ilâhî bir nefestir. O nefesi duyabilenlere, o yasemin kokusunu alabilenlere, o ma'rifet tuzağına muhabbetle düşenlere ne mutlu.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Varidat kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 2 ve Cilt 13, vâridâtın Mevlânâ'da nasıl işlendiğini sergiler. Bendeki Terzi Babam Cilt 1, vâridâtın bizzat Terzibaba'nın hayatındaki tezâhürlerini nakleder. Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler 29, vâridâtın "gönül semâsına" inişini güzel bir ifâdeyle sunar.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Varidat

Vâridât, yani kalbe aniden gelen ilâhî fısıltılar ve mânalar, tek başına duran bir ada değildir. O, hakikat yolcusunun seyr ü sülûkunda karşılaştığı diğer tecrübelerle iç içe geçmiş bir hâller bütünüdür. Bu kavramlar ağını anlamak, vâridâtın kalpteki yerini daha doğru tespit etmeye yarar.

  • İlham: Vâridât, ilham deryasından bir damladır, lakin her damla gibi değildir. İlham daha genel bir ifadedir; sâlikin kalbine doğan her türlü sezgi ve fikir bir ilham olabilir. Vâridât ise, bu ilhamların en hası, en hususi olanı, doğrudan doğruya bir hakikati açan, bir sırrı fısıldayan, Zât’tan gelen bir misafir gibidir. Her vâridât bir ilhamdır, ama her ilham o mertebede bir vâridât değildir.

  • Keşf: Vâridât, keşf kapısını açan anahtardır. Keşf, perdenin kalkması, gaybî bir hakikatin görünür kılınmasıdır. Vâridât kalbe geldiğinde, sâlikin idrakinden bir perdeyi kaldırır ve ona daha evvel bilmediği bir şeyi gösterir. Vâridât sebeptir, keşf ise neticesidir; biri tohumsa, diğeri çiçektir.

  • Feyz: Feyz, Cenâb-ı Hakk’tan âlemlere kesintisiz akan bereket, nur ve rahmet akışıdır. Feyz bir nehir ise, vâridât o nehirden sâlikin kalbine sıçrayan, ona özel bir tat ve mâna taşıyan bir damladır. Feyz geneldir, vâridât ise o genel akışın kişiye özel bir tecellîsi, şahsî bir hitabıdır.

  • Zuhurat: Âlemde her an meydana gelen olaylar, fikirler, hâller birer zuhurattır; yani Hakk’ın isim ve sıfatlarının görünür âlemde belirmesidir. Vâridât, bu zuhuratın en bâtınî, en latif olanıdır. O, sâlikin iç âleminde, kalbinde zuhur eden ilâhî bir mânadır. Dış âlemdeki bir olay da bir vâridâta vesile olabilir, ama vâridâtın kendisi kalpteki o ani uyanış ve idraktir.

  • Hal: Vâridât, sâlikin halini, yani mânevî durumunu doğrudan etkiler. Bir vâridât gelir, sâlikin kalbinde korku (havf) veya ümit (recâ), hüzün veya neşe, darlık (kabz) veya genişlik (bast) hâlini doğurur. Vâridât gelen haberdir, hâl ise o haberi alanın büründüğü elbisedir.

  • Celâl ve Cemâl: Vâridât, Hakk’ın iki temel tecellîsi olan Celâl ve Cemâl sıfatlarından birinin rengine bürünerek gelir. Kimi vâridât Cemâl tecellîsiyle gelir; kalbe sekinet, huzur, muhabbet ve genişlik verir. Kimi vâridât ise Celâl tecellîsiyle gelir; sâlike acziyetini, hiçliğini hatırlatır, onu bir heybet ve haşyet hâline sokar. Her ikisi de Hakk’tandır ve sâlikin eğitiminde lüzumludur.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Vâridât bahsi, İrfan Mektebimizin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin eserlerinde, her birinin kendi meşrebine uygun bir üslupla, farklı derinliklerde işlenir. Bu üç bakış, birbirini tamamlayan bir bütünlük arz eder.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde vâridât, seyr ü sülûk yolundaki sâlikin en çok dikkat etmesi gereken, son derece hassas ve bir o kadar da tehlikeli bir saha olarak ele alınır. Terzibaba, vâridâtın ne olduğundan çok, onunla nasıl başa çıkılacağı üzerinde durur. Vâridâtın kaynağını sorgulamak, “hangi Rabb’in kanalından” geldiğini tespit etmek, Rahmânî mi yoksa şeytanî mi olduğunu ayırt etmek, onun sohbetlerinin ana eksenini oluşturur. Şeriat ölçüsünü ve kâmil bir mürşidin rehberliğini mutlak bir zorunluluk olarak sunar. Gelen ilhamın veya sesin “cihetli” mi “cihetsiz” mi olduğu gibi pratik ölçüler vererek, sâliki bu kaygan zeminde adımlarını sağlam atmaya davet eder. Onun nazarında vâridât, bir paye değil, büyük bir imtihandır; nefsin en kolay sahiplenebileceği, kişiyi yoldan çıkarabilecek bir "değerli paket"tir ki, ambalajına aldanmamak gerekir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, Füsûsu’l-Hikem’de meseleye daha yüksek bir perdeden, vücûdî bir temelden bakar. O, vâridâtın hikmet mertebesini, varlık mertebelerindeki yerini açıklar. Özellikle Hızır (a.s.) kıssası üzerinden anlattığı ilm-i ledünn, yani doğrudan Hakk’tan alınan, zâhirî sebeplere bağlı olmayan bilgi, vâridâtın en kâmil örneğidir. İbn Arabî, varlıklar arasındaki “berzah” (ara bölge) anlayışıyla, farklı bilgi ve varlık düzeyleri arasındaki akışın nasıl mümkün olduğunu izah ederek vâridâta kevnî bir zemin hazırlar. Onun metinlerinde sâlik, kaza ve kader hakikatini idrak ederek, başına gelen her hadisede Hakk’ın fiilini müşahede etme noktasına gelir. Bu, vâridâtın en ileri tecellîsi olan, fiildeki birliği görme, yani cem makamı idrakidir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf’inde vâridâtı aşkın ve şevkin diliyle anlatır. Onun için vâridât, ruhun dudağını kıpırdatan, İnsân-ı Kâmil’in ağzından yaseminler gibi hikmetler döktüren ilâhî bir coşkunluktur. Ruhu, marifet tuzağının sarhoşu bir güvercine benzetir. Ancak Mevlânâ, bu coşkunluğun içinde bir uyarıyı da eksik etmez. Latif rüyalar, nurlar, mânevî zevkler gibi en güzel vâridâtların dahi sâlik için birer “perde” (hicab) olabileceğini hatırlatır. Sâlik, bu gelen misafirlere, bu hediyelere takılıp kalmamalı, şükrünü eda edip yoluna devam etmelidir. Onun için asıl olan, hediyeyi verendir. Bu sebeple Mevlânâ’nın dilinde vâridât, hem bir lütuf hem de yolda bir engel olma potansiyeli taşıyan, kalbin bağlanmaması gereken geçici bir duraktır.

Değerlendirme

Hulâsa, vâridât bahsi, tasavvuf yolunun en nazik ve en önemli meselelerinden biridir. Bu ilâhî armağan, aynı zamanda en büyük imtihanlardan birini de içinde barındırır. Sâlikin kalbine gelen bu gayb misafiri, bir yanda onu ilm-i ledünn pınarlarına ulaştırabilecek bir Burak iken, diğer yanda nefs ve şeytanın tuzak kurduğu bir aldatmaca da olabilir. Bu yüzden yolcunun en temel vazifesi, bu gelen mânayı iki şaşmaz teraziyle tartmaktır: Biri, zâhirde her peygamberin getirdiği şeriat ölçüsü; diğeri ise bâtında, kalbinin tabibi olan kâmil bir mürşidin irfanı ve ferasetidir. Bu iki kanat olmadan vâridât semasında uçmaya kalkan, kendini helâk uçurumunda bulur. Unutulmamalıdır ki asıl maksat, gelen vâridâtın güzelliğinde kaybolmak değil, o vâridâtı gönderen Vârid’e, yani Cenâb-ı Hakk’a vuslat bulmaktır. Hediyeye takılan, hediyeyi vereni unutur.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026