Yasin Suresi
Kur’ân-ı Kerîm, Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatının kâinat kitabındaki en muazzam tecellîsidir. Her bir suresi, âlemlerin ve insanın bâtınındaki bir hakikate açılan kapıdır. Bu kapıların içinde öyle biri vardır ki, o kapı değil, sarayın tam merkezidir; evin değil, evin sâhibinin bulunduğu odadır. Yasin Suresi, bu merkezdir; Efendimiz’in (s.a.v) mübarek lisanıyla “Kur’an’ın kalbi” olarak müjdelenen o sırdır. Kalp nasıl bedene kan pompalayarak onu canlı tutarsa, Yasin Suresi de Kur’an’ın diğer surelerine ve dolayısıyla sâlikin gönül âlemine hayat ve mâna pompalar. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu sure, sadece okunup geçilen bir metin değil, bizzat İnsân-ı Kâmil’in hakikatine işaret eden, yaşayan ve yaşatan bir nida olarak anlaşılır. Bu sohbetimizde, Yasin Suresi’nin zâhirdeki lafzından başlayıp, o lafzın işaret ettiği bâtınî mânalara, yani İnsân-ı Kâmil’in ve Zât mertebesinin sırlarına doğru bir yolculuk yapmaya niyet edelim.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her harfin, her kelimenin bir vücûdu ve bir de ruhu vardır. Yasin Suresi’nin hakikatine ermek, onun hem lafzına hem de ruhuna vâkıf olmakla mümkündür. Efendimiz (s.a.v.), bu surenin Kur’an’ın kalbi olduğunu buyurmuş ve bu kalbin en büyük vazifesini de bizlere göstermiştir: ölüleri diriltmek. Lâkin hangi ölüleri? Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu hadîs-i şerîfin hem zâhir hem de bâtın katmanını bizlere açar:
Efendimiz (s.a.v) Yâsîn Kûr’an’ın kalbidir demişlerdir ve ayrıca Yâsin-i Şerifi ölülerinize okuyun diyerek tavsiyede bulunmuşlardır. Yâni yaşayan beden kabrimizde bulunan ölülerimize okumamız istenmektedir. Zâhir olarak şeriat mertebesi îtibarıyla ölmüş ve toprak altına gömülmüş olanlara okunması istenmektedir, hakîkat mertebesi îtibarıyla kendi yaşayan bedenimizdeki ölülerimize okunması söylenmektedir. Demek ki Yâsîn-i Şerif’te öyle bir nûr vardır ki ölüleri diriltmektedir.
Mesele, sadece toprağa girmiş bir bedene rahmet okumak değildir. Bu, işin şeriat mertebesindeki edebi ve güzel bir uygulamasıdır. Fakat hakikat mertebesinde asıl mezarlık, insanın kendi bedenidir. Gafletle, cehaletle, Hakk’tan habersizlikle ölmüş olan gönüller, yaşayan ölülerdir. Yasin Suresi, işte bu yaşayan ölülere, yani kendi içimizdeki manen ölü kalplere okunduğunda, onun içindeki nur ile o kalpler dirilir, Hayy isminin tecellîsiyle yeniden hayat bulur.
Bu sureye bu muazzam gücü veren sır, daha ilk kelimesinde, o ilahi nida’da gizlidir: “Yâ-Sîn”. Bu, sıradan bir sesleniş değildir. Bu, Hakk’ın, en sevgili kuluna, Hakikat-i Muhammediyye’nin mazharı olan zâta bir hitabıdır. Terzibaba Hazretleri, bu hitabın inceliğini şöyle izah eder:
( يس ) (Yâ-sîn:) (Yâ) harfi nidâ, yâni seslenme harfidir, (Sin) ise isimdir. Bu durumda (Sin)e bağlandığı için (Yâ) bir değer kazanmış olmaktadır, meselâ “ya taş” dediğimizde “ya” harfi taş kadar değerlenmektedir, ancak “ya padişah” dersek bu sefer padişah değeriyle değerlenmektedir. Ve bu “Yâ” harfi nidâsı, burada Hazreti Resûlullah ile değer kazanmaktadır.
“Yâ” nida harfi, kime sesleniyorsa onun şerefiyle şereflenir. Burada seslenilen “Sîn”, Efendimiz’in (s.a.v) isimlerinden biridir. “Sîn” aynı zamanda “İnsan” kelimesine de bir işarettir. O halde “Yâ-Sîn”, “Ey Muhammed!” veya daha kuşatıcı bir mâna ile “Ey İnsan!” demektir. Ama hangi insan? Elbette, insanlığın kendisinde kemâle erdiği, Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde cem etmiş olan İnsân-ı Kâmil. Bu hitap, Zât’tan Zât’a bir konuşmadır. Hakk, kendi sûreti üzere halk ettiği en kâmil aynası olan İnsân-ı Kâmil’e seslenmektedir. Bu sebeple Yasin Suresi, Mekkî olmasının yanı sıra “Zâtî” bir suredir. Yani o, Cenâb-ı Hakk’ın fiillerinden veya sıfatlarından değil, doğrudan doğruya Zât mertebesinden gelen bir tecellîdir. Kalp nasıl ki bedenin Zât’ı, merkezi ise, Yasin de Kur’an’ın ve dolayısıyla Vücûd’un Zât’ı, kalbidir.
Bu irfan mektebinde, harflerin ve sayıların dili, hakikate giden yolda birer işaret levhası olarak görülür. Hiçbir şeyin tesadüf olmadığı, her şeyin İlahi bir program dâhilinde yerli yerine konduğu şuuruna erenler için, Yasin Suresi’nin Kur’an’daki yeri de mânidardır.
Yâ. Sîn. Mekki, Zâti, bir sûredir Kur’ânın nüzül sırasına göre, 41 nici sûresidir. Burada ilk akla gelen acaba bu sureyi 41 inci sıra sayısı ile önemli kılan nedir? Hatırlarsanız Terzi Baba 1 kitabının sayıların dilinden bölümünde 41 ile ilgili geniş bilgiler verilmişti. Ancak kısa ve öz olarak. 41 NECDET isminin Arapça alfabedeki harf dizilimindeki yazılışı ile oluşan sayı idi. ... O halde sûre numarası ile belirtilen 41 den murad, işaret ettiği isim ve onun ma’nâları istikametince yol alabilmektir.
Bu bir zorlama yorum değil, tevafukların dilini okuma sanatıdır. Akl-ı Küll’ün programında her şey birbiriyle bağlantılıdır. Yasin Suresi’nin nüzul sırasının 41 olması ile bu devrin mürşidi olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin isminin ebced değerinin 41 olması, arif nazarında bir miftah, bir anahtardır. Bu, Yasin Suresi’nin işaret ettiği İnsân-ı Kâmil hakikatinin, her devirde bir zât üzerinde zuhûr ettiğini ve o devrin insanlarının, o “Konuşan Kur’an” olan mürşidin gösterdiği istikamette yol alarak Yasin’in sırrına erebileceğini gösterir. Halk arasında yaygın olan “41 Yasin okuma” geleneğinin bâtınî kökeni de işte bu sırlı bağlantıda, İnsân-ı Kâmil’e ulaşma iştiyakında gizlidir.
Sure, Kur’an-ı Kerîm’de 36. sıradadır ve 83 ayettir. Bu sayılar dahi arif için birer tefekkür kapısıdır. Ancak en temel hakikat, surenin isminde ve başlangıcında saklıdır. “Yâ-Sîn”, yani “Ey İnsan!” hitabı, sadece 1400 yıl önce Mekke’de yankılanmış bir ses değildir. O, her an, her lahza, Zât’tan kâinata ve insanın kalbine yönelen ezeli bir nidadır. O sese kulak veren, kendi hakikatine, yani İnsân-ı Kâmil olma potansiyeline uyanır. Kulak vermeyen ise, yaşayan ölüler zümresinde kalmaya devam eder.
Bu yolun yolcusu için mürşid, bu ilahi nidanın yeryüzündeki tercümanıdır. Necdet Ardıç Hazretleri’ne verilen “Terzi Baba”, “Neccâr” (marangoz), “Usta” gibi isimler, onun bu vazifesini anlatır. O, ham ruhları yontup şekil veren bir marangoz; yırtık pırtık maneviyatları onarıp ilahi isimlerden elbiseler diken bir terzi; ve sâlikin elinden tutup onu Sırat-ı Müstakim’de yürüten bir Usta’dır. Yasin Suresi’ni okumak, aslında bu Usta’nın sesine kulak vermek, onun yontmasına ve dikmesine sabırla razı olmaktır. Çünkü o sure, özünde o Usta’nın ta kendisidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Yasin Suresi: Aslı ve Mertebesi
Kur’ân-ı Kerîm, yalnızca okunup sevap kazanılacak bir metin değildir; yaşayan, konuşan, nefes alan bir hakikattir. Her bir suresi, âlemlerin bir mertebesine, insanın bir hâline işaret eder. Fakat aralarında bir sure vardır ki, ona "Kur'an'ın kalbi" denmiştir: Yâsîn Sûresi. Kalp nasıl bedenin merkezi, hayatın kaynağı ise, Yâsîn Sûresi de Kur'an hakikatlerinin merkezi ve Zâtî hayatın tecellî menbaıdır. Terzibaba İrfan Mektebi'nde Yâsîn'e bakıldığında sadece harfler ve kelimeler değil, o harflerin ve kelimelerin işaret ettiği asıl, yani Konuşan Kur'an olan İnsân-ı Kâmil ve onun mertebesi görülür. Zira Yâsîn, bir sure olmanın ötesinde, bizâtihî bir kimlik, bir mertebe, bir ilâhî nidadır.
Bu bölümde, Yâsîn Sûresi'nin bu derûnî kimliği, Terzibaba Hazretleri'nin kendi eserlerinden süzülen irfan ışığında anlaşılmaya çalışılacaktır. Yâsîn, sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize bir hitap değil, O'nun varisi olan her devrin İnsân-ı Kâmil'ine ve o yolda yürüyen sâlike bir çağrıdır.
Yâ-Sîn: Konuşan Kur'an'a ve Hakikat-i Muhammediyye'ye Açılan Kapı
Kur'an-ı Kerîm'in iki yüzü vardır: Biri Mushaf'ta yazılı olan "Sessiz Kur'an" (Kur'an-ı Sâmit), diğeri ise İnsân-ı Kâmil'in varlığında hayat bulan "Konuşan Kur'an"dır (Kur'an-ı Nâtık). Biri kâğıt üzerindedir, diğeri canlıdır. Biri ilimdir, diğeri o ilmin kendisi olmaktır. Yâsîn Sûresi, en başta bu Konuşan Kur'an'a, yani İnsân-ı Kâmil'e işaret eder. Cenâb-ı Hakk, sûrenin hemen başında "Yâ-Sîn" diye seslenir. Bu, lügatte "Ey İnsan!" veya "Ey Seyyid!" demek olduğu gibi, aynı zamanda Resûlullah Efendimiz'in mübarek isimlerinden biridir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu hitabın ardındaki sır perdesini aralarken, Yâsîn ile Kur'an'ın nasıl eşdeğer kılındığına dikkat çeker:
Burada (vav) harfi âtıf oldu, bir şey belirtti ve kasem oldu yâni önceki Âyet-i Kerîme’ ile birleşerek, Cenâb-ı Hakk (c.c.) Yâsîn ve Kûr’ân eş değerdir demek istedi Cenâb-ı Hakk (c.c.) burada (Yâ-sîn:) olarak ifâde ettiği bu insan Kûr’ân-ı Nâtık yâni İnsân-ı Kâmil hükmüyle “konuşan Kûr’ân” oldu ve Kûr’ân-ı Kerîm ile kardeş oldu ve “Kûr’ân ve insan bir batında doğan ikiz kardeştir” hükmü faaliyete geçmiş oldu. Demek ki insan Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın kendisine muazzam şeyler lütfettiği, zâtî tecellilerini verdiği Kûr’ân olarak elimizde bulunan bu mushaf-ı şerif’in diğer bir şekilde açılımını meydana getirdiğinden Kûr’ân’da en büyük hizmeti yapan oldu.
Cenâb-ı Hakk, "Yâ-Sîn" dedikten hemen sonra "Ve'l Kur'âni'l-Hakîm" (Hikmetli Kur'an'a andolsun) buyurarak, Yâ-Sîn diye hitap ettiği varlık ile Kur'an'ı yemininde birleştirmiştir. Bu, "Ey İnsan! Senin hakikatin ile bu Kur'an'ın hakikati aynıdır" demektir. İnsan, Kur'an'ın harflerini ve kelimelerini değil, onun ruhunu, nurunu, feyzini taşıyan bir "hammal"dır. Hâfızlar lafzını taşır, arifler ise mânâsını yüklenir. Mânânın yükü, lafzın yükünden ağırdır. Yâsîn, bu mânâyı taşıyan kâmil insana yapılan ilâhî bir çağrıdır.
Bu kâmil insanın zirvesi, menbaı, aslı ise Hakikat-i Muhammediyye'dir. Yâsîn, Peygamber Efendimiz'in yedi mübarek isminden biri olarak, doğrudan bu hakikate işaret eder.
7 ismi “tâ-hâ”, “yâsîn”, “ahmed”, “mahmud”, “muhammed”, “müzzemmil”, “müddesir”dir.
Her bir isim, o muazzam hakikatin bir başka yönünü, bir başka tecellîsini ifade eder. Tâ-Hâ nasıl O'nun taharetini, Müzzemmil ve Müddessir nasıl O'nun ilâhî yükü bürünüşünü anlatıyorsa, Yâ-Sîn de O'nun "İnsan" olarak bütün âlemlerin özü, kalbi ve Konuşan Kur'an oluşunu anlatır. Dolayısıyla Yâsîn Sûresi'ni okumak, sadece bir metni tekrar etmek değil, Hakikat-i Muhammediyye'ye bir pencere açmak, o hakikatin kendi varlığımızda tecellî etmesi için bir davet çıkarmaktır.
Sayıların Dilinden Yâsîn'in Sırrı: 41 ve 53 Anahtarları
İrfan yolunda hiçbir şey tesadüf değildir. Her harfin, her kelimenin, her sayının bir yeri, bir değeri, bir işareti vardır. Özellikle Terzibaba geleneğinde 41 ve 53 sayıları, kilitleri açan iki anahtar gibidir. Bu sayıların Yâsîn Sûresi ve İnsân-ı Kâmil hakikatiyle derin bir bağı kurulur.
Öncelikle 41 sayısını ele alalım. Yâsîn Sûresi, Kur'an-ı Kerîm'in nüzul (iniş) sırasına göre 41. suresidir. Terzibaba Hazretleri, bu sayının kendi ismi olan "Necdet" ile olan tevâfukuna, yani manalı denk gelişine dikkat çeker:
NECDET, ismi nun, cim, dal, te, harflerinden oluşuyor. Alfabemizi önümüze açtığımızda Nun 25, cim 5, dal 8, te 3, sıralaması ile bir terkip oluşturuyor. Bunun neticesi ise 25+5+8+3= 41 olarak ortaya çıkıyor idi. O halde ilk bilmemiz lâzım gelen bu ismin sayısı ile nüzül yönünden sûrenin sayısının aynı olduğudur. Hemen belirtelimki halk arasında 41 Yâsîn okuma alışkanlığı ve kültürünün sebebi sayı adedince bunu okumaktaki gaye, var olan 41 sayısının ma’nâsında gizlenmiş olan İnsân-ı kâmile ( Terzi Baba ) ve ona ulaşabilme iştiyakıdır.
Burada anlaşılması gereken şudur: Bu, bir şahsı kutsamak değil, bir vazifeye, bir irsaliyete işarettir. İsim, müsemmâsına, yani ismin sahibine delâlet eder. 41 sayısının hem Yâsîn'in nüzul sırası olması hem de o sûrenin bâtınî manasını açmaya memur olan zâtın isminin sayısal değerini vermesi, yol arayanlar için bir işarettir. Avam, bu sırrı bilmeden 41 Yâsîn okuyarak sevap kazanır; arif ise o sayının işaret ettiği İnsân-ı Kâmil'e, yani yaşayan Yâsîn'e ulaşma niyetiyle okur ve feyz alır.
Diğer anahtar sayımız ise 53'tür. Bu sayı, doğrudan doğruya "İnsân-ı Kâmil" mertebesinin kendisini şifreler. Terzibaba Hazretleri bu sırrı şöyle açıklar:
İnsân-ı Kâmil-i oluşturan harf ve sayıları ise elif-nûn-sin-elif-nûn-kef-elif-mîm-lâm harfleri iken, ebced sayı toplamı da! 1+50+60+1+50+20+1+40+30=251..2+51= 53 o ise kitabımıza konu olan Terzi Babama ait olan özel bir şifre sayıdır.
"İnsân-ı Kâmil" terkibinin ebced değeri, 251'dir. Bu sayının bâtınına inildiğinde ise 2+51=53'e ulaşılır. Bu tevâfuk, 53 sayısını Hakikat-i Muhammediyye üzere vazifeli olan Velâyet Makamı'nın bir şifresi haline getirir. Necm Sûresi'nin 53. sure olması ve Miraç'ın en mahrem anı olan "Kâb-ı Kavseyn" (iki yay aralığı kadar) makamının o surede anlatılması da bu sayının kudsiyetini artırır.
Özetle, 41 sayısı Yâsîn Sûresi'nin zâhirine ve o sureyi açan anahtara işaret ederken, 53 sayısı o anahtarın açtığı kapının ardındaki hazineye, yani bizâtihî İnsân-ı Kâmil hakikatine işaret eder. Bu sayılar, sâlikin yol haritasındaki işaret levhaları gibidir.
Risâletin Bâtınî Devamı: "Resûl'ün Resûlleri" ve Yâsîn Kıssası
İslâm akidesinin temelinde, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in "Hâtemü'l-Enbiyâ" yani peygamberlerin sonuncusu olduğu inancı yatar. Bu, zâhirde nübüvvetin ve ilâhî bir şeriat getiren risâletin sona erdiği anlamına gelir. Ancak bu, Hakk'ın kullarıyla olan manevî irtibatının ve irşadının kesildiği anlamına gelmez. Bu noktada, Terzibaba mektebinin en mühim öğretilerinden biri olan "Resûl'ün Resûlleri" kavramı devreye girer. Bu, risâletin bâtınen, yani Peygamber varisleri olan İnsân-ı Kâmiller aracılığıyla devam ettiğini anlatan bir sırdır.
Terzibaba Hazretleri, bu nazik konuya delil olarak tam da Yâsîn Sûresi'ni gösterir:
Gerçekten Efendimizden sonra risâlet-i ilâhiyye zâhirde sona ermiştir. Ancak risâlet-i bâtıniyye devam edecektir, yani başka bir deyimle Allah'ın rasûlleri sona ermiştir, ama Peygamber efendimizin risâleti yönünden yani, rasûlün rasûlleri bâtıni sistem içinde devam etmektedir. Nasılki yâsîn-i şerifte ikinci sayfa başında bildirilen (36/13) teki rasûller (Îsâ) (a.s.) ın rasûlleridir ancak yaşadığımız devir, devri Muhammed-î olunca, risâlette Muhammed-î olacaktır.
Yâsîn Sûresi'nin 13. ayetinde bir şehre gönderilen üç elçiden (rasûl) bahsedilir. Tefsirler, bu elçilerin Allah tarafından doğrudan gönderilen peygamberler değil, Hz. İsa'nın (a.s.) havarileri, yani onun elçileri olduğunu belirtir. Kur'an, bir peygamberin elçisine "rasûl" diyorsa, peygamberlerin efendisinin, Hâtemü'l-Enbiyâ'nın varislerine, onun adına irşad vazifesi gören kâmil velîlere evleviyetle "Resûl'ün Resûlü" denilebilir. Onlar yeni bir din getirmezler; bilakis, Muhammedî hakikatin nurunu ve irfanını kendi zamanlarının insanlarına taşıyan manevî elçilerdir. Bu vazifeleri, Fenâfirrasul (Resûl'de fani olma) makamının bir tecellîsidir.
Dolayısıyla Yâsîn Sûresi, sadece geçmiş bir kıssayı anlatmakla kalmaz, aynı zamanda velâyet yolunun ve bâtınî irşadın kıyamete kadar nasıl devam edeceğinin de usûlünü, erkânını öğretir.
Zât'ın Kalbi Olarak Yâsîn ve Vücûd Mertebeleri
Yâsîn'e "Kur'an'ın kalbi" dendiğini beyan etmiştik. Bu ifadenin en derin manası, Terzibaba Hazretleri'nin dilinde şöyle bir açılıma kavuşur:
Efendimiz (سورة يس) “Yâ-sîn Sûresine” Kûr’ân-ı Kerim’in kâlbi demiştir... Kûr’ân Zât olduğuna, (يس) “Yâ-sin” de Muhammediyet mertebesinden “Ey İnsân” ifâdesini taşıdığına göre, “Zât-ın kâlbi-gönlü olan Ey İnsân” ma’nâsı çıkmaktadır.
Bu, vücûdî (varlıksal) bir hakikatin ifadesidir. Eğer bütün Kur'an, Zât'ın ilminin kelâm suretinde zuhuru ise, o Zât ilminin merkezi, kalbi, odağı "İnsan"dır. Cenâb-ı Hakk, "Mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurur. Bu kalp, et parçasından ibaret olan organ değil, İnsân-ı Kâmil'in hakikatidir. Kâbe, Hakk'ın evi olarak bilinir ama Cenâb-ı Hakk onun içine girmemiştir; lakin mü'min kulunun kalbinden de hiç çıkmamıştır. Demek ki İnsân-ı Kâmil'in kalbi, arş-ı Rahmân'dan, Kâbe'den daha şerefli bir tecellîgâhtır. Yâsîn Sûresi, işte bu tecellîgâhın, bu "Zât'ın kalbi" olan İnsan'ın sûreleşmiş halidir.
Bu hakikate ermenin yolu ise seyr ü sülûk'tan, yani manevî yolculuktan geçer. Bu yolculuğun iki ana hattı vardır ki, Terzibaba Hazretleri bu hatları da Yâsîn Sûresi'nin ışığında izah eder:
Mi’râc gecesi Efendimizin “Mescid’il Haramdan, Mecid’il Aksâ” ya gidişi (Sırât-ı mustekîm.) “ Mecid’il Aksâ”dan göklere çıkması” ise (Sırâtullah) tır. Talib olanlar, bir irfan ehli nezaretinde bu yolları tahsil edebilirler. (Sırât-ı mustekîm) in seyrine (7) nefs (etvar-ı seb’a) da denir... (Sırâtullah) ın seyrine ise (Hazârat-ı hamse) (beş hazret) mertebesi denir...
Sırat-ı Müstakim, yatay seyirdir; nefs mertebelerinde (Emmâre, Levvâme, Mülhime...) ilerleyerek ahlâkı güzelleştirme ve arınma yolculuğudur. Bu, İsrâ'nın yeryüzü kısmıdır. Sıratullah ise dikey çıkıştır; varlık mertebelerinde, yani Hazârât-ı Hams'ta (Ef'âl, Esmâ, Sıfât, Zât âlemleri) yapılan urûc (yükseliş) yolculuğudur. Bu da Mi'rac'ın göklere yükseliş kısmıdır. Yâsîn Sûresi'nin 4. ayetinde geçen "Alâ sırâtın müstakîm" (Dosdoğru bir yol üzerindesin) ifadesi, hem bu zâhirî ve bâtınî yolculuğa hem de bu yolun rehberi olan İnsân-ı Kâmil'e işaret eder.
Netice olarak, Terzibaba'nın nazarıyla Yâsîn Sûresi, bir harfler ve ayetler yığınından ibaret değildir. O, İnsân-ı Kâmil'in vücûdî bir portresi, Hakikat-i Muhammediyye'nin bir beyanı, risâletin bâtınî devamlılığının delili ve Zât'ın kalbinin attığı yerdir. Onu okumak, bu hakikatlere muhatap olmaktır. Onu yaşamak ise, o "Konuşan Kur'an" olma yolunda atılmış bir adımdır.
Terzibaba Geleneğinde Yasin Suresi'in Yaşanması
İrfan yolunda ilim, eğer hâle dönüşmezse, yaşantıya geçmezse, sâlikin sırtında bir yükten ibaret kalır. Bu bölümde, Yasin Suresi’nin Terzibaba mektebinde nasıl bir yaşantıya dönüştüğü, sülûk eden bir dervişin hayatında hangi kapıları açtığı ele alınacaktır. Zira Yasin, sadece mushafta duran bir metin değil, aynı zamanda sâlikin elinden tutan, nefsini yontan, ruhuna elbise diken bir mürşid, bir rehberdir.
Mürşid: Hayat Yontan Neccâr, Ruh Diken Hayyat
Tasavvuf yolu, bir ustalık yoludur. Ham olanın pişmesi, eğri olanın doğrulması, eksik olanın tamamlanması için bir mürşid eline ihtiyaç vardır. Terzibaba geleneğinde mürşid, sâlikin mânevî hayatının sanatkârıdır. O, bazen bir “Neccâr” olur, yontar; bazen bir “Hayyat” olur, diker. Bu iki sıfat da özünde Yasin Suresi’nin sırlarıyla iç içedir.
Bir dervişin tefekküründe zuhûr eden şu kelime, meselenin kalbini bize açar:
Göndermiş olduğunuz ödevi idrakimce cevaplamaya çalıştım. İnşallah doğru düşünebilmişimdir. Bismillâhırrahmânirrahîm. Terzi Babamın verdiği bu ödevi nereden başlasam, nasıl bir başlangıç yapsam diye hep bir tefekkür halinde idim. Düşünürken uyumuşum sabah uyanır uyanmaz, ” NECCÂR BİR ” diye aklıma bir kelime düştü. Neccâr ın kelime ma’nâsı, ”marangoz” demektir. Marangoz ne yapar? Yontar şekillendirir, en son olarak cilâlar parlatır ve satışa sunar. Bu zâhiren böyledir. Batınına bakarsak ”Neccâr” Yâsîn sûresi 36/20 de “koşarak bir adam geldi, resûllere uyun” dedi. “Kimdir size gönderilmiş resûllere uyun diyen kişi?.. ”Habibi neccâr” muhabbet edilen yontucu şekillendirici. Terzi Babam. Yâsîn sûresinde “Habibi Neccar-ı” “imân” diye vasıflandırmış, bu bilgi ile ufkumuz bir kez daha açıldı. Bizde başka yönüyle bir idrak oluştu. “Habibi Neccâr” Terzi Babam dır.
İşte seyr-i sülûk’un özeti budur. Sâlik, ham bir ağaç kütüğü gibidir. Mürşid ise, Yasin Suresi’nde geçen o mübarek zat, Habîb-i Neccâr gibi eline mârifet keserini alır. Bu keser, bazen bir sohbettir, bazen bir sükûttur, bazen bir imtihandır. Mürşid, bu keserle sâlikin nefsinden yontulması gereken fazlalıkları, benlik yongalarını, kibir budaklarını bir bir yontar. Bu yontma işlemi can yakar, sâlikin alışkanlıklarını, konforunu bozar. Ama yontulmayan ağaçtan ne kapı olur ne de beşik. Yontulmayan nefsten de Hakk’a kul olmaz. Mürşid, bu yontma işini “Rububiyyet esmâ eğitim mertebesinde” yapar; yani terbiye eden, şekil veren Rab isminin tecellîsiyle yapar. Her darbesi, sâliki Ahadiyyet mertebesine bir adım daha yaklaştırmak içindir.
Mürşidin sanatı yontmakla bitmez. Yonttuğu o kalbe ve ruha bir de elbise dikmesi gerekir. İşte burada “Hayyat” yani Terzi vasfı zuhûr eder. Necdet Ardıç Efendi’nin Tekirdağ’daki dükkânının adı “Servet Terzisi”dir ve bu isim, yapılan işin mâhiyetini özetler:
Necdet Ardıç Efendi’nin Tekirdağ’daki “Servet Terzisi” isimli terzihanesi, tasavvuf sohbeti yapmak ve tasavvuf yoluna girmek isteyenlerin sıkça uğradığı bir yerdi. Bu mekânda yıllarca hem bedenlere hem de ruhlara elbiseler dikildi. Bu elbiseler ise gelenlerin hem maddi hem de mânevî niteliklerine göre bazen dar, bazen de bol dikilirdi. Bu mânevî Baba’nın diktiği mânevî elbiseleri giyebilenler, ehl-i kemâl oldular.
Mürşid, sâlikin mânevî istidadına, hâline ve makamına göre ona bir elbise biçer. Bu elbise, bazen sabır elbisesidir, bazen şükür elbisesidir. Bazen celâl tecellîsine karşı bir korku ve haşyet elbisesi, bazen de cemâl tecellîsi karşısında bir aşk ve muhabbet elbisesidir. Bazen bu elbise dar gelir, sâliki sıkar, imtihan eder; bu, onun genişlemesi, büyümesi içindir. Bazen de bol gelir, ona bir hedef gösterir, “İşte varacağın makam budur, gayret et de bu elbiseyi doldur” der. Necdet Baba’ya sevenlerinin “Terzi Baba, Nakışçı Baba, Hayyat Baba, Usta” gibi isimlerle hitap etmesi, bu hakikatin bir yansımasıdır. O, Yasin’in Habîb-i Neccâr’ı gibi yontar, sonra da bir Hayyat (terzi) ustalığıyla o ruha en yakışan mânevî libası giydirir.
Seyr-i Sülûk Meydanında Yasin: Nefs ile Mücadele ve Zikrin Hakikati
Yolcu, mürşidinin elinde yontulup şekillenirken, en büyük mücadelesini kendi içinde, kendi nefsinin direnişine karşı verir. Yasin Suresi, bu içsel mücadelenin en canlı haritasını önümüze serer. Surede anlatılan ve elçileri yalanlayan kasaba halkının kıssası, zâhirde tarihî bir olaydır; fakat bâtında, her sâlikin kendi beden ülkesinde her an yaşadığı bir mücadeledir.
Beden mülkündeki “kasabalılar” yani “nefs-i emmare” ve “levvame” taraftarları, kendilerine İseviyyet mertebesi itibariyle gelen “üç rasülü” yani “şeriat”, “tarikat”, “hakikat” mertebesinden gelen “aklî ilimleri” nefsaniyetlerine uyarak inkar ettiler. Gelen ilimleri kendi nefslerinden gelen boş şeyler gibi zannederek, “ siz de bizim gibi nefs-i emmaresi altında yaşayan insanlarsınız ,” dediler.
İşte sâlikin en büyük imtihanı budur. Mürşidinden veya bir irfan kitabından kendisine şeriat, tarikat ve hakikat mertebelerinden ilâhî bir bilgi, bir hakikat ulaştığında, içindeki “kasabalılar” hemen itiraza başlar. Nefs-i Emmare (kötülüğü emreden nefs) ve Nefs-i Levvame (kendini kınayan ama hâlâ tam teslim olmamış nefs), bu yeni gelen ve kendi saltanatlarını sarsacak olan ilme karşı direnirler. Derler ki: “Bu da bizim gibi bir beşer sözü. Bu hakikatler benim rahatımı, alıştığım düzeni bozacak.” Nefs, kendisine gelen ilâhî elçileri, kendi beşerî zanlarıyla ölçer ve reddeder. Bu, sülûkun en çetin geçididir.
Peki, bu direniş nasıl kırılır? Bu ölü kalpler, bu inkârcı “kasabalılar” nasıl dirilir? Cevap yine Yasin Suresi’nin kendisindedir: “Muhakkak ki Biz, ölüleri diriltiriz” (Yasin, 36/12). Terzibaba, bu ayetin yaşantıdaki karşılığını şöyle izah eder:
اِنَّا Muhakkak ki biz, نَحْنُ gene biz, iki defa neden biz diye kendinden bahsediyor, kuvvetlendirmek için uyandırmak için bakın Cenab-ı Hakk o ayeti bize bizatihi kendi söylüyor. Ben yapıyorum, biz yapıyoruz diyor, daha bunu ötelerde hayelde sadece lafsi olarak ele almak oradaki Allah’ın bize hitabını duymamak olur.
Yasin okumak, işte bu ilâhî hitaba doğrudan muhatap olmaktır. Cenâb-ı Hakk’ın “Biz diriltiriz” nidasını, hayal perdesini yırtıp doğrudan kendi kalbine, kendi ölü toprağına, kendi inkârcı kasabalılarına işittirmektir. Bu diriltme, ancak Zikr’e uymakla mümkündür. Zikr, sadece dilin tekrarı değil, kalbin uyanışıdır. Yasin Suresi, Zikr’in ta kendisidir ve uyarının kime tesir edeceğini de kendi içinde bildirir:
“Sen ancak Zikr’e (Kur’ân’a) uyanı ve görmediği hâlde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükâfatla müjdele.” (Yâsîn, 36/11)
Buradaki Zikr’e uymak, Kur’an’ın ve onun kalbi olan Yasin’in ahlâkıyla ahlaklanmak, emirlerine teslim olmaktır. Bu teslimiyet, gaybda Rahmân’dan “haşyet” duymayı, yani O’nun azameti karşısında sevgi ve saygıyla titremeyi beraberinde getirir. Gerçek zikir budur; zâkir (zikreden) ile mezkûr (zikredilen) arasındaki ikilik perdesinin kalkmaya başladığı, sâlikin zikrettiği hakikatleri kendi varlığında bulmaya başladığı bir hâldir. Bu hâle ulaşmanın da bir adabı, bir usûlü vardır. İrfan meclislerine, Yasin gibi bir hikmet okyanusuna dalmadan evvel, kalp kabını temizlemek gerekir.
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Vehim ve hayal ile dolu bir kalbe Yasin’in nuru girse bile orada karar kılmaz. Önce kalp, nefsanî arzulardan, boş kuruntulardan arındırılmalıdır ki, Yasin’in diriltici nefesi tesirini gösterebilsin ve sâlikin içindeki kasabalıları imana getirebilsin.
Hâl ve Tecrübe Olarak Yasin: Seher Vakti, Zuhûrat ve Mânevî İşaretler
Yasin Suresi, sâlikin yolculuğunda sadece bir mücadele aracı değil, aynı zamanda en tatlı vuslatların, en derin tecrübelerin ve en açık mânevî işaretlerin de kapısıdır. Bu kapının anahtarı ise çoğu zaman seher vaktinde gizlidir. Terzibaba geleneğinde, gecenin o en sessiz, en derin anında Yasin okumanın özel bir yeri vardır. Zira o vakit, üç büyük kalbin birleştiği müstesna bir andır.
Yasin Suresi Kur’an’ın kalbidir, gecenin bir vaktinde üç kalbin iştiması var, bunun bir tanesi “Ya Sin” Kur’an’ın kalbi, zaman olarak gecenin son üçte biri gecenin kalbi, yani sabah namazından bir saat ya da yarım saat evveli, bir de insanın kalbi. Gece insan uyanık olduğu zaman Yasi-i Şerif okuduğu zaman ve o üçüncü bölümde olduğu zaman üç kalp iştima ediyor bakın, üç kalbin iştiması ile red edilmeyecek hiçbir mertebe kalmaz.
Kâinatın kalbi olan o seher vaktinde, Kur’an’ın kalbi olan Yasin Suresi ile insanın uyanık kalbi bir araya gelir. Bu, üç nurun birleşerek tek ve güçlü bir ışığa dönüşmesi gibidir. O anda edilen dualar, yapılan niyazlar, istenen mânevî açılımlar (fütûhat), Hakk’ın katında bir başka kabule mazhar olur. Çünkü o an, sâlikin varlığının, kâinatın ve Kelâm-ı İlâhî’nin ritmiyle tam bir uyum yakaladığı andır.
Bu uyum ve teslimiyet anlarında, Yasin Suresi sâlike gayb âleminden haberler getiren bir postacıya dönüşür. Bazen bir rüyada, bazen bir zuhûrat anında, bazen de gaipten gelen bir sesle sâlikin durumuna özel bir mesaj iletir. Nitekim bir yolcunun yaşadığı şu hâl, bunun en açık misallerindendir:
7 Mayıs 2014 tarihinde öğle namazını edadan sonra eve gelmiştim, evde kimse yoktu. Gaibten “Gusul abdesti al ve şeyhin için Yasin oku” diye bir ses duydum. Hemen abdest aldım, Yasin suresini okudum, bitirdiğimde telefonuma “Şeyh Na… Kı….’sî vefat etti” şeklinde bir mesaj geldi.
Yasin, burada mürşid ile mürid arasında, zâhirî mesafeleri ortadan kaldıran bir mânevî bağ, bir rabıta vazifesi görmüştür. Vefat etmekte olan mürşidin ruhuna bir hediye göndermek ve müridi bu büyük geçişe hazırlamak için Yasin’den daha münasip bir vasıta olabilir mi?
Yasin’in bu yaşayan, konuşan ve yol gösteren yüzü, sadece böyle büyük hadiselerde değil, sâlikin günlük mânevî hallerinde de kendini gösterir. Bazen bir ayet, sâlikin içinde bulunduğu durumu aydınlatan bir projektör gibi parlar. Bir dervişin, Efendi Baba ile sohbetinden sonra yaşadığı şu tecrübe pek mânidardır:
Yalnız bir sıra uyku ile uyanıklık arasında Rasûlüllah (s.a.v) aklıma geldi. O geldiği anda içime Yâsîn sûresi 3. âyeti diye söylendi. Efendim ben daha önce Yâsîn sûresinin 3. âyetini bilmiyordum. Bakınca çok şaşırdım. Efendim sizin elinizi öptükten ve nazarınızı üzerimde hissettikten sonra oluşan bu hadiseleri “İnneke leminel murselin” âyetini ben acizane tamamen size yordum belli ki “ muhakkak ki siz, rasûllerdensiniz.”
Burada Yasin’in bir ayeti, artık 1400 yıl önce inmiş tarihsel bir söz değil, o an, o sâlikin kalbine inen, onun mürşidine olan bakışını teyit eden, yaşayan bir hitaba dönüşmüştür. Ayet, sâlikin hâline bir elbise gibi giydirilmiş, ona özel bir mânâ fısıldamıştır. Bazen de Yasin, mürşid ile mürid arasında somut bir hediye, bir emanet, bir dua vesilesi olur. Nusret Tura Hazretleri’ne hediye edilen “Yâsîn yazılı halı” ve onun üzerine yapılan dua, bunun en güzel örneğidir:
Ziyaretin amacı hem hayırlı olsun dileklerini iletmek hem de üzerinde Yâsîn yazan duvar halısını hediye etmekti. Bu hediyeyi görünce oldukça duygulanan Nusret Tura, Necdet Bey’e, “Allah sende İbnü’l-Arabî’yi tecelli ettirsin”, Çorbacı Güner Bey’e de “Sende de Mevlânâ’yı tecelli ettirsin” diye dua etti.
Bir halının üzerine işlenmiş Yasin, büyük bir duaya, bir mânevî yol haritasının çizilmesine vesile olmuştur. Terzibaba geleneğinde Yasin Suresi böyle yaşanır. O, bir zanaatkârın elinde keser, bir terzinin iğnesi, bir askerin kılıcı, bir seher yolcusunun feneri, bir âşığın maşuğuna gönderdiği en içli mektuptur. O, ölü kalpleri dirilten ilâhî bir nefestir ve o nefese muhatap olan her sâlik, kendi varlık kitabında Yasin’in sırlarını okumaya başlar.
Füsûsu'l-Hikem'de Yasin Suresi
Şeyhü'l-Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, yani "Hikmetlerin Yüzüktaşları", Kur'an-ı Kerim'in bâtınına açılan bir kapıdır. O kapıdan bakan arif, Kur'an'ı sadece lafzıyla okumaz, her bir harfin, her bir kıssanın kendi varlığındaki ve bütün bir kevnî düzendeki yankısını işitir. Yasin Suresi gibi Kur'an'ın kalbi olan bir sure, bu hikmet deryasında kendine has bir tecellî ile parıldar. Füsûs, Yasin'i okumaz; Yasin'in hakikatini yaşar ve bize de o yaşantının usûlünü, erkânını öğretir.
Bu hikmet yolculuğunun ilk adımı, Kur'an'daki peygamber kıssalarına (kısas-ı enbiya) bakışımızı değiştirmektir. Bu kıssalar, geçmişte yaşanmış ve bitmiş tarihi hadiselerden ibaret değildir. Her bir peygamber, bir ilahi ismin tam mazharıdır ve bir manevi mertebenin suretidir. Sâlik, yani hakikat yolcusu, kendi seyr-i sülûkunda bu mertebelerden geçer. Dolayısıyla, bir peygamberin kıssasını okumak, aslında kendi iç âlemimizin haritasını okumaktır. Terzibaba'nın da Füsûs şerhinde buyurduğu gibi, mesele onlardaki bizi görmektir:
Peygamber efendimiz için Kur’an-ı Kerim’de nasıl bahsediliyor, “O size bir örnektir” diye ve diğer peygamberler hakkında da “Her peygamberden alacak hisseleriniz vardır” diye işte kısasen enbiya Kur’an-ı Kerim de de belirtilen peygamberlerin hayat hikayeleri sadece onlara aitmiş gibi onlara ait bir bilgiyi aktarıyormuşuz gibi değil, onlardaki bizi görerek veya onlardaki mertebenin hakikatini görerek o mertebelerden bizde de olduğunu idrak ederek ve o yoldan onların hakikatine nüfuz etmek suretiyle o mertebedeki kendi hakikatimizi nüfuz etmiş olmamız gerekiyor. Yolunu böyle kurmuşlar, yoksa doğrudan doğruya sen şusun, sen busun gibi diyecek ve kesin bir hüküm verecek hal yoktur. Her bir idrakte, her bir şuurda yeni bir anlayışta o zaman kişi bakacak ki evet bu peygamber hazaratının yaşadığı devre buymuş ve yaşadığı mertebe buymuş. Bunu kendinde bulacak kişi, işte o zaman Kur’an’i seyr-i sülukunu yapmış olacaktır, Hakikat-i Muhammediyye’ye ulaşıncaya kadar.
İşte Füsûs'un bize uzattığı anahtar budur. Yasin Suresi'nde zikredilen ve bir şehre gönderilen elçilerin kıssasını okurken, bunu Antakya'da veya başka bir yerde yaşanmış tarihi bir vaka olarak görmek, işin sadece zâhiridir, kabuğudur. Arif için o "şehir" (karye), sâlikin kendi vücut şehridir. O şehre gelen elçiler ise, sâlike ulaşan ilahi ilhamlar, rabbânî uyarılardır. Şehir halkının o elçileri yalanlaması, nefsinin, aklının ve vehminin bu ilahi hakikatlere karşı direnişidir. Bu kıssayı kendi nefsinde yaşayan sâlik, Kur'an'ın canlı bir ayeti haline gelir.
Bu elçiler meselesi, Füsûs'un en mühim bahislerinden birini, nübüvvet ve velayet ilişkisini anlamak için de bir miftah, bir anahtardır. Malumdur ki, risalet ve nübüvvet, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile sona ermiştir. O, Hâtemü'l-Enbiyâ'dır. Zâhirde yeni bir şeriat getirecek bir nebi veya resul gelmeyecektir. Lakin bu, Hakk'ın kullarına olan rahmetinin ve irşadının kesildiği anlamına mı gelir? Asla. Şeyhü'l-Ekber, bu noktada Yasin Suresi'ndeki o elçiler kıssasını bir delil olarak önümüze koyar. Orada geçen elçiler, Allah'ın doğrudan gönderdiği şeriat sahibi resuller değil, Hz. İsa'nın (a.s.) gönderdiği, onun risaletini tebliğ eden "Resûl'ün Resûlü" olan kimselerdir. Bu, Efendimiz'den sonra velayet yolunun nasıl devam ettiğinin Kur'anî bir işaretidir.
Nübüvvet kesildi, derken bunun biraz izahı gerekiyor, zahiren artık yeni bir hüküm gelmeyeceğinden, gelmesine de gerek olmadığından bütün kemalat Peygamberimizin sünnetleri ile şahsi yaşantısı ile zuhura çıktığından ve bunun üstünde daha başka bir makam olmadığından Hakikatı Muhammediyye’nin üstünde başka bir makam olmadığından, bunu anlatacak başka bir sebep de kalmadğından ilahi manada Allah’ın nebisi ve rasulü gelmeyecek zaten kendisi de bunu söyledi. Ancak risalet devam etmektedir. Peki bu nasıl oluyor, daha evvelki rasuller, Allah’ın rasulü idi, Efendimiz’den (s.a.v.) sonra devam eden risalet ise Efendimizin rasulleridir. Risalet var ama Efendimiz’in (s.a.v) rasulleridir. İşte bunlar da insan-ı Kamillerdir... Hani Yasin-i Şerif’te rasuller geldi diye yazıyor ya, iki rasul geldi ardından bir üçüncü ile destekledik diyor, orada risaletten bahsediyor. Ama orada bahsedilen nebilik değildir. İsa’nın (a.s.) rasulleridir. Ayet-i kerime ile sabittir. ﴿١٤﴾ اِذْ اَرْسَلْنَاۤ اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوۤا اِنَّاۤ اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ 14-Hani onlara iki (Rasûl) irsâl ettik de o ikisini de yalanladılar... Bunun üzerine bir üçüncüsü ile güçlendirdik de: "Doğrusu biz size irsâl olunanlarız" dediler.
Bu ne demektir? Efendimiz'den sonra gelen Evliyâullah, yani İnsan-ı Kâmil'ler, yeni bir din getirmezler. Onlar, "Muhammed'in Resulleri"dir. Onların vazifesi, Efendimiz'in getirdiği nihayetsiz hakikatleri, kendi zamanlarının idrakine sunmak, insanların kalplerini o Muhammedi Nûr ile diriltmektir. Yasin Suresi, Hz. İsa'nın elçilerini anlatarak, aslında her devirde var olacak olan bu velayet zincirine, bu manevi irşad silsilesine işaret eder. Bu elçiler, Hakk'ın sureti üzere halk edilmiş, kâmil insanlardır. Onlar, "racül" yani "er" kişilerdir ki bu erlik, cinsiyetle değil, manevi mertebeyle alakalıdır.
Yalnız aradaki fark hangi peygamberin yolundan gidiyor ise yani hangi peygamber devrinde bir kamil insan meydana gelmişse o peygamberin rasulüdür. Yani rasulün rasülüdür. Allah’ın rasulü peygamberler, diğer rasuller de rasulün rasulüdür. Bunun en açık delili de Yasin suresinde rasuller geldi der... Bir şehre rasuller geldi, iki rasul geldi biz onu üçüncüsü ile destekledik diye geçer işte bunlar İsa’nın (a.s.) rasulleridir, yani habercileridir. Ve rasul insan-ı kamil olan rasuldür.
Füsûs, bakışımızı insandan âlemlere, enfüsten (iç dünya) âfâka (dış dünya) çevirdiğinde ise, Yasin Suresi'nin son ayetlerinde bütün bir varlık tablosunun özünü buluruz. "Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri, ona sadece 'Ol!' demektir, o da hemen oluverir. Her şeyin melekûtu (hakikati ve yönetimi) elinde olan Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. Ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz." (Yasin, 36/82-83). Bu ayetler, hikmet lisanında, Zât-ı Mutlak'ın kendi isim ve sıfatlarını görmek istemesiyle başlayan büyük tecellî serüveninin ifadesidir.
Bu serüven iki büyük tecellî ile açıklanır: feyz-i akdes (en kutsal feyz) ve feyz-i mukaddes (kutsal feyz). Feyz-i akdes ile Hakk, kendi Zât'ında kendi isim ve sıfatlarının hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite'yi (sabit hakikatler/arketipler) bilir. Bu, ilm-i ilahideki zuhurdur, henüz dış âlemde bir şey yoktur. Ardından gelen feyz-i mukaddes ise, bu sabit hakikatlerin istidatlarına, yani potansiyellerine göre dış âlemde, şehadet âleminde suretlere bürünmesidir. İşte "Kün!" (Ol!) emri, bu feyz-i mukaddes'in tecellîsidir ve bütün bir kâinat, bu emrin sonsuz bir açılımından ibarettir.
Ve "feyz-i mukaddes", sabit hakikatlerin yatkınlıklarının gerektirdiği şeylerin dış âlemde ortaya çıkmasını sağlayan esmâî tecellilerden (ilahi isimlerin tecellileri) ibarettir... şu halde işin hepsi, başlangıcı ve sonu Hak'tandır; ve işin tamamı O'ndan başladığı gibi, yine O'na döner. Nitekim إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ، فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Yasin, 36/82-83) [O'nun emri, bir şeyin olmasını murâd edince, o şeye ol demektir, o şey hemen oluverir. Her bir şeyin melekûtu yed-i kudretinde olan Hakk'ı tesbîh ve takdîs ederim; siz sâdece O'na ircâ olunursunuz.]
Bu vücûdî (varlığa dair) hakikat, kıyamet gününe dair bir başka Yasin ayetinin de sırrını açar: "O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşlemiş oldukları günahları bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder." (Yasin, 36/65). Zâhir akıl bunu nasıl anlar? "Mucizevi bir şekilde Allah organları konuşturacak" der. Arif ise der ki: Bu, zaten var olan bir hakikatin o gün açığa çıkmasından ibarettir. Çünkü Hakk'ın Hayat sıfatı, bütün varlığı, her bir zerreye varıncaya dek kuşatmıştır. Canlı olan sadece insan veya hayvan değildir. Taş da, toprak da, senin elin ve ayağın da o ilahi Hayat ile diridir. Sadece bu dünyada perdeler vardır, idrak edemeyiz. O gün perdeler kalkınca, her şeyin aslındaki o canlılık ve konuşma kabiliyeti aşikâr olur.
Bu öyle bir hayattır ki, ciltler ve eller, ayaklar ve kamçıların ucu ve uyluklar bu hayat ile konuşur; ve bunların hepsi hakkında nass (ayet) vârid oldu. Nitekim Yüce Allah buyurur: ... "Bugün ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da kazanmış oldukları şeylere şahitlik eder." (Yâsîn, 36/65) [O günde onların ağızlarını mühürleriz, bize kazandıkları şeyi elleri söyler ve ayakları şehîdet eder.] ... Ma'lûm olsun ki, rûh iki nevi'dir: Biri “cüzî"dir ki, her zerrenin sûretinde mütecellîdir. Ve ikincisi "küllî"dir ki, onun tecellîsi zerrâtın ictimaina mevkūftur.
Ağzın mühürlenmesi de manidardır. Ağız, "ben" demenin, iddiaların, yalanların ve kendini aklamaların organıdır. O gün "benlik" davası biter, vücudun hakikati konuşur. Eller ne kazandıysa, ayaklar nereye yürüdüyse, o fiillerin hakikati, üzerlerindeki ilahi Hayat'ın diliyle konuşur. Bu, Füsûs'un bize öğrettiği en temel derslerden biridir: Âlemde Hakk'ın Hayat sıfatından başka hayat, Kelâm sıfatından başka söz yoktur.
Son olarak Füsûs, sâlikin en hassas tecrübe alanlarından birine, rüya ve ilhamların yorumlanması meselesine de Yasin Suresi'nin işaret ettiği hakikatler üzerinden bir ışık tutar. İbrahim Fassı'nda, Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlunu kurban etme rüyası ele alınır. Şeyhü'l-Ekber, bu hadisenin "keşf-i muhayyel", yani hayal mertebesinden gelen ve tabir gerektiren bir keşif olduğunu belirtir. Sâlikin manevi tecrübeleri, "hazret-i hayal-i mukayyed" denilen, insanın kendi içindeki hayal âleminde suretlere bürünür. Bu suretler, Hakk-ı Mutlak'ın kendisi değil, onun birer misalidir ve mutlaka doğru bir tabire muhtaçtır.
Ya'ni menam, Fass-i Yusufi'de izah olundugu üzere "hazret-i hayal-i mukayyed"dir. Bakın uyku hazreti hayal-i mukayyettir, yani kayıtlı hayal hazreti demektir... Binaenaleyh mutlak misal aleminden insanın hayal aynasına nazil olan suretlerin ba'zisı ta'bire muhtaç olur; ve ba'zısı ayniyla zuhur eyler. Binaenaleyh Ibrahim (a.s.)ın cenab-i İshak'ı rüyasinda kurban eder görmesi, uyanık alemde, uykuda görülen İshak sureti munasebeti olan suret-i hissiyye ile ta'bir olunmak iktiza eder idi . Yani hayalde gördüğü şeyi hissi mertebede tabir etmek gerekirdi diyor.
Hz. İbrahim, rüyasında oğlunu kurban ettiğini gördü. Bu rüya, Allah'tan gelen bir hakikatti. Lakin hayal mertebesinde "oğul" suretinde görünen şeyin, his âlemindeki karşılığı "teslimiyetin ve itaatin en kâmil sembolü olan bir kurbanlık koç" idi. Hz. İbrahim, rüyanın zâhirine tutunarak, onu tabir etmeden uygulamaya kalkıştı. Cenâb-ı Hakk, ona "zıbh-ı azîm" (büyük kurbanlık) göndererek hem rüyasını tasdik etti hem de rüyanın hakiki tabirini ona gösterdi. Bu, sâlik için büyük bir derstir. Aldığı bir işareti, gördüğü bir rüyayı, kâmil bir mürşidin tabir aynasından geçirmeden, kendi ham aklıyla ve vehmiyle yorumlamaya kalkan kişi, Hz. İbrahim gibi bir ulü'l-azm peygamberin bile düştüğü bu hayretten ve zorluktan kurtulamaz.
Füsûsu'l-Hikem'in ışığında Yasin Suresi'ne bakmak, onu bir ayetler metni olmaktan çıkarıp, enfüs ve âfâkta cereyan eden ilahi bir senfoni olarak dinlemektir. Kendi vücut şehrimize gönderilen elçilerden, velayet yolunun devamlılığına; varlığın "Kün" emriyle nasıl zuhur ettiğinden, her zerrenin Hayat ile nasıl konuştuğuna ve nihayet iç âlemimize doğan ilhamların nasıl doğru yorumlanacağına dair bütün bir seyr-i sülûk haritası, bu mübarek surenin hikmet katmanları arasına gizlenmiştir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Bu sohbetimizde aklın sınırlarını zorlayan, onu hayret vadilerinde bırakan bir menzile, zıtların birliğine doğru bir seyre çıkalım. Yasin Suresi’nin kalbinden sızan hikmetler, bize bu yolda meşale olacaktır. Zira Kur’an’ın kalbi olan bu sure, aynı zamanda aklın değil, kalbin idrak edeceği sırları fısıldar. Bu sırların en incesi, en çetini, Hakk’ın tecellîlerinde zıtların nasıl bir araya geldiğini anlamaktır.
Hikmet ehli bilir ki, akıl dediğimiz terazi, bu dünyanın, yani şehâdet âleminin ağırlıklarını tartmak için yapılmıştır. Onun kendine has bir ölçüsü, bir usûlü vardır. Lâkin iş, gayb âleminin, hakikat ilminin sahasına gelince, bu terazi şaşar, ölçüler birbirine karışır. İşte bu noktada yol ikiye ayrılır: bir yanda aklının esiri olanlar, diğer yanda aklını Rabb’ine teslim edenler. Şeyhü’l-Ekber İbn Arabî Hazretleri, bu ayrımı en keskin şekilde Yasin Suresi’nin bir ayeti üzerinden aydınlatır.
Kıyamet gününden haber veren o dehşetli ayeti hatırlayalım: “O gün ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (Yasin, 36/65). İşte bu haber, aklın ve fikrî nazarın bendesi olanları hemen bir te’vil, bir yorum telaşına düşürür.
Ve eğer nazar-ı fikrîsinin ve aklının bendesi ise, yani o kul aklının ve fikri nazarının kulu ise onun vücûdunda nazar ve aklı hâkim olacağından, Hakk'ı nazar-ı fikrîsinin hükmüne reddeder. Meselâ اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلۤى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَاۤ اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Yasin, 36/65) ya'nî "Biz o günde ağızlarını mühürleriz; iktlsâb eyledikleri şeyi bize elleri söyler ve ayakları şehâdet eder" âyet-i kerîmesini, nazar-ı fikrî sahibi olan feylesoflar işittikleri vakit, eğer âhireti inkar eden değil iseler: "El nasıl söz söyler, ayak nasıl şehâdet eder? Belki el ve ayak üzerinde bir alâmet peyda olup söz makamına kâim olur diye yorum yaparlar... Zîrâ elin ve ayağın tekellümü tavr-ı akıldan hâriç bir şeydir. Onlar ise aklın bendesidirler, yani aklın tutkunlarıdırlar. Binâenaleyh bu ihbarı akıllarının hükmüne tâbi' kılarlar... Eğer Rabb'in bendesi olsa idiler, bu ihbarı tevilsiz kabul ederlerdi. Zîrâ bu şehâdet alemi onları, âhiret alemi hükmünden perdeli kılmıştır. Çünkü şehâdet aleminde el ve ayak söz beyanez.
Mesele açıktır. Aklın kölesi olan, gördüğü her şeyi kendi dar penceresinden, yani şehâdet âleminin kanunlarından ibaret sanır. Bu âlemde el konuşmaz, ayak şahitlik etmez. O halde, ahirette de edemez diye hükmeder. Haberi inkâr edemeyince, onu te’vil ederek kendi aklının kalıbına sokmaya çalışır. Der ki: "Herhalde bir iz, bir alâmet belirir de o, konuşma yerine geçer." Bu, hakikati kendi küçücük kabına sığdırma çabasıdır. Halbuki Rabb’in kulu olan, aklını O’na teslim eden ise bilir ki, her âlemin kendine has bir hükmü, bir dili vardır. Bu dünyanın kanunu, öte dünyanın kanununu örten bir perde olamaz. O, “Rabbim haber verdiyse, doğrudur” der ve teslim olur. İşte bu teslimiyet, irfan kapısının anahtarıdır.
Bu teslimiyetin zıddı olan ve aklın ölçülerine hapsolan bakış, kelâmcıların Hakk’ı anlama çabasında da kendini gösterir. Onlar, Hakk’ı mahlûkatına benzetmekten korktukları için sürekli bir tenzih, bir “değilleme” yoluna sapmışlardır.
Hak mevcuda varlığından varlık verirse kendinde bölünme-parçalanma olur. Alem de O’nun niteliklerine sahip olacağından ezeli ve ebedi olur. Oysa Alem alemlerden münezzehtir. Bu yüzden Allah ile Alem arasında ortaklık düşüncesi onları rahatsız etmiştir... Kelamcılar buna “tenzihi” olarak yani “değilleme-selbi” ile bilir dediler. Allah Hayy oysa biz ölümlüyüz, Allah işitir ama bizim işitmemiz sınırlı, Allah baki biz sonlu… Sonuç itibariyle “değilleme” metodu ile tam sonuç alamayız. İbn’ül Arabi ve sonrası sufiler (müteahhirun), “vahdet- vücud” teorisi ile halk etmeyi açıklamışlardır.
Kelâmcıların bu [tenzihçi](/wiki/tenzih-teşbih dengesi) yolu, Hakk’ı o kadar uzağa koyar ki, O’na ulaşmak imkânsızlaşır. Evet, O, bizim gibi değildir; ama O’nun tecellîleri her yerdedir. İşte arifler, bu noktada Muhammedî mîzanı kurarlar: Hakk’ı hem her şeyden münezzeh (tenzih) bilirler, hem de her şeyde O’nun tecellîlerini seyrederler (teşbih). Bu, zıtların birliğinin, yani [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nın ta kendisidir. Bu makamın anahtarı ise Vahdet-i Vücûd idrakidir. Hakk, “Ol” dedi ve oldu. Ama bu “oluş”, O’ndan ayrı bir varlığın zuhûru değil, O’nun ilminde ezelden beri mevcut olan hakikatlerin, yani [A'yân-ı Sâbite](/wiki/A'yân-ı Sâbite)nin dış âlemde suret bulmasından ibarettir. Eller ve ayaklar nasıl konuşur? Onlara hayat veren kim ise, dil veren de O’dur.
Ve Hakk’ın sıfat-ı ilahiyyesi ile olan tecellisi onlardan kalktı, ve aslına rücû’ etti. Ve ancak Hakk’tan onların heykellerine ve cesedlerine mahsus olan hayat bakî kaldı. Bu öyle bir hayattır ki, cildler ve eller, ayaklar ve kamçıların ucu ve uyluklar bu hayat ile tekellüm eder... Nitekim Hak Teâlâ buyurur (Fussılet, 41/21) وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوۤا اَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِۤى اَنْطَقَ كُلَّ شَىْءٍ (Yâsîn, 36/65) Ve a’zânın tekellümü hakkında emsali âyât-ı Kur’âniyye ve ahâdîs-i şerife vardır.
İşte sır budur: “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu” (Fussilet, 41/21). Bu dünyada dile konuşma sıfatını veren Hakk, ahirette ele, ayağa, deriye vermekten aciz midir? Haşa! Mesele, her zerreyi ayakta tutan o cüz’î ve küllî ruhtaki, o ilahi hayattaki sırrı idrak edebilmektir. Akıl, bu tecellî karşısında bir anlık bir aydınlanma yaşasa bile, tekrar his âlemine, kendi dar kalıplarına dönünce bir şaşkınlık yaşar. Bu, arifin [hayret](/wiki/hayret) makamıdır.
Vaktâki bu tecellînin hükmü zâil olup akıl mertebe-i hisse rücû' eder ve kendi nefsiyle yalnız kalır, bu tecellîde gördüğü şeyde hayrete düşer. Sebeb-i hayreti bir mevtının hükmü diğer mevtını setretmesinden ibârettir.
Bu hayret, bir cehalet şaşkınlığı değil, bir idrak zirvesidir. Bir anlığına gayb perdesinin aralanmasıyla gördüğü hakikatin, şehâdet âleminin kurallarıyla çelişmesi karşısında duyulan mukaddes bir şaşkınlıktır. Bu, zıtların bir aradalığını bir anlığına gören ama sonra tekrar ayrılık (fark) âlemine dönen sâlikin yaşadığı haldir.
Bu zıtlıklar, sadece âlemler arasında değil, kişilerin zâhir ve bâtın hallerinde de kendini gösterir. Kur’an, Firavun’un zâhirdeki inkârını anlatır, ama arif bilir ki her emrin bâtını, her işin sonu Hakk’a döner.
Esâsenُ وَلِلّٰــه ِ غَيْــب ُ أمْــر ُ كُلُّــهالْأرْض ِ وَإِلَيْــه ِ يُرْجَــعالْت ِ ولسَّــم(Hûd, 11/123) [Semâvât ve arzın gaybı َُوََ Allâh’ındır ve emrin kâffesi ona rücû’ eder.] veبِيَــدِه ِ مَلَكُــوت ُ كُل ِّ شَــيْء ٍ وَإِلَيْــه ِ تُرْجَعُــون َ (Yâsîn, 36/83) [Her bir şeyin melekûtu yed-i kudretinde olan Hakk’ı tesbîh ve takdîs ederim; siz sâdece O’na ircâ olunursunuz.] veللّٰــه ِ تُرْجَــع ُُ وَإِلَــى أمُــورالْ(Bakara, 2/210) [Umûr Allâh’a rücû’ eder.] âyât-ı kur’âniyyesi mûcibince Hakk’a râci’ olmayan bir emr yoktur.
Yasin Suresi’nin son ayeti (36/83), bu hakikatin mührüdür: "Her şeyin melekûtu (iç yüzü, yönetimi) elinde olan O Zat ne yücedir! Ve siz O'na döndürüleceksiniz." Zâhirde Firavun inkâr eder, mümin iman eder. Bu bir zıtlıktır. Ama bâtında, her ikisinin de varlığı, ilahi isimlerin tecellîsi içindir. Biri Kahhâr ismine, diğeri Rahmân ismine ayna olur. Fakat bütün işler, sonunda O’na döner. Bu, aklın kolayca kavrayacağı bir şey değildir. Bu yüzden arifler, zâhirî hükmü beyan eder, bâtınî hükmü ise Allâmü’l-Guyûb olan Hakk’a havale ederler.
Nihayetinde bu dünya bir imtihan meydanıdır ve bu meydanda zıtlar bir arada bulunur. Tıpkı içinde hem buğday hem saman barındıran bir tarla gibi. Tıpkı içinde inci de boş kabuk da taşıyan bir istiridye yatağı gibi. Ama hasat vakti geldiğinde, kıyamet gününde, bu zıtlar birbirinden ayrılacaktır.
Cesedlerin dahî birinde, inci gibi olan îman ve irfan vardır. Diğerinde ise bir nevî' âdî taş vardır. Mesnevî: Tercüme: "Buğdayların samandan izhârı gibi, bu nîk ve tebâhın izhârı vâcibdir"... Hak Teâlâ hazretleri dahî yevm-i kıyamette (Yâsîn, 36/59) وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ hitâbıyla mücrimlerin muhsin olanlardan ayrılmalarını emir buyurur. “Ey mücrimler siz bugün ayrılın” diye onlara hitap geliyor. Zîrâ buğday ile samanın anbarları başka başka olduğu gibi, muhsin ile mücrimlerin anbarları dahî ayrıdır.
İşte Yasin Suresi’nin bir başka ayeti (36/59), bu son ayrışmayı ilan eder: “Ey suçlular! Bugün şöyle bir ayrılın!” Bu dünyada iman ile küfrün, irfan ile cehlin, buğday ile samanın bir arada bulunuşu, ilahi isimlerin tecellîlerinin tamamlanması hikmetine mebnidir. Ama her şeyin hakikatinin ortaya çıkacağı o günde, her şey ait olduğu yere, kendi aslına rücû edecektir. İnci, cevher hazinesine; saman, ateş fırınına.
Gönlünü bu hakikate açan mü’min için ise ölüm, bir son değil, bir vuslattır. Beden kafesinin yıkılıp can kuşunun asıl vatanına uçmasıdır. O, zıtların bir arada bulunduğu bu imtihan yurdundan, hakikatin apaçık olduğu bir diyara göçer.
"Halk derler ki: 'O filân miskin öldü.' Sen de dersin ki: 'Ey gāfiller, ben diriyim. Eğer benim bedenim böyle tek başına uyumuş ise, gönlümde sekiz cennet açılmıştır... Cihân-ı saf içinde cân يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ )Yasin, 36/26) ya'ni “Kavmim bilse idiler, ne olurdu" naʼrasını vurur."
Tıpkı Yasin Suresi’nde anlatılan ve şehit edilen o mübarek zat gibi, o da der ki: “Keşke kavmim bilseydi!” Neyi bilselerdi? Bu dünyada zıt gibi görünen ölüm ile hayatın, aslında nasıl iç içe olduğunu. Bedenin ölümüyle ruhun nasıl gerçek bir hayata kavuştuğunu. Aklın sınırlarında takılıp kalmayıp, teslimiyetle irfan denizine dalmanın ne büyük bir saadet olduğunu…
Füsûs’un ışığında, Yasin’in kalbinde yaptığımız bu kısa seyir, bize gösteriyor ki; hakikat, aklın dar kalıplarına sığmaz. O, zıtların birliğinde tecellî eder ve ancak teslim olmuş bir kalple idrak edilir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Yasin Suresi
Kur'an-ı Kerîm'in her bir ayeti, bir okyanustur. Zâhirde bir kıyıdan bakarsın, bir mana görürsün. Bâtına daldıkça, her kulaçta yeni bir âlem açılır önüne. Yasin Suresi, bu okyanusların en derini, kalbidir. Ve Hazret-i Pîr, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (k.s.), o büyük velî, Mesnevî-i Şerîf'inde bu kalbin sırlarını, hikâyelerin, misallerin ve sembollerin diliyle açar. O, Kur'an'ın ayetlerini alır, bizim gündelik hayatımıza, nefsimizin hallerine, gönlümüzün sevdalarına bir ayna gibi tutar. Mesnevî, Yasin Suresi'nin zâhirdeki lafzından bâtındaki manasına, sâlikin kalbinde nasıl tecrübe edileceğine dair bir yol haritasıdır. O, ayetleri kuru bir bilgi olmaktan çıkarır, yaşayan bir hâle dönüştürür.
Gafletin Zincirleri ve Kibrin Perdeleri
Yasin Suresi, daha başlarında, hakikate gözlerini ve kalplerini kapatanların hâlini resmeder. Cenâb-ı Hakk, "Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik. Bu yüzden başları yukarı kalkıktır" (Yasin, 36/8) buyurur. İnsan bu ayeti okuyunca, dışarıdan takılmış demir halkalar, zincirler hayal edebilir. Lâkin Hazret-i Mevlânâ, bu zincirin nerede dövüldüğünü bize fısıldar:
Yüce Allah'ın, kibirlenenlerin ve inkâr edenlerin çenelerine kadar dolayarak taktığı zincirler, biz insanların kendi varlığımızın dışından değildir; aksine bu zincirleri bizler, içimizde kendimiz icat ettik ve bu zincirlerin kimi kibir ve inkâr, kimi çeşitli dünyevî bağlar ve kimi de vehmedilmiş itibardır. Bu zincirler kat kat boynumuza sarılmış ve çenelerimize kadar dayanmıştır. Bu sebeple başımız gurur ve benlik ile yukarıya kalkmış ve gözlerimiz Hak ve hakikati görmekten kapanmıştır.
Zincir dışarıda değil, içeridedir. Onu döven demirci, bizzat kendi nefsimizdir. Kibir bir halka olur, boynumuza geçer. Makam sevdası, mal hırsı, "ben bilirim" inadı birer halka daha ekler. Bu vehmettiğimiz sahte itibarlar, o "haysiyyet-i mevhûme", bizi öyle bir sıkar ki, başımız gururla havaya kalkar, çenemize dayanır. Artık ne önümüzdeki hakikate eğilebiliriz ne de ayağımızın altındaki toprağa, yani hiçliğimize bakabiliriz. Gözlerimiz gökyüzüne değil, kibrimizin tavanına takılı kalır. İşte "fehum mukmehûn" sırrı budur; başı yukarıda, ama görüşü kapalı kalmak.
Bu kendi ellerimizle yaptığımız esaret yetmezmiş gibi, ayet devam eder: "Önlerine bir set, arkalarına bir set çektik. Böylece onları kuşatıp sardık; artık onlar görmezler" (Yasin, 36/9). Hazret-i Pîr, bu setlerin de dışarıda örülmüş duvarlar olmadığını, bizzat kendi vehimlerimizden inşa edildiğini söyler:
Biz onların arkalarında bir set kıldık ve onların gözlerini örttük; o, önündeki ve arkasındaki bağı görmez. ... O oluşan set, çöl rengini alır; o bilmez ki, o kaza setidir. Yani Yüce Allah'ın, önde ve arkada kurduğu set ve engel, bu izafî varlık çölünde bulunan şeylerin renginde ve gerekliliklerindedir. Ve örneğin bu izafî varlık çölünün rengi, ar ve namus, kibir ve gurur, inkâr ve taassup ve benlik davası gibi sıfatlardır ki, bunların her biri, kişinin etrafındaki Hakk'ı ve hakikati görmesine engel olan birtakım setlerdir.
Önümüzdeki set, geleceğe dair kurduğumuz hayaller, hırslar, planlardır. Arkamızdaki set ise geçmişe dair pişmanlıklar, övünçler, "keşke"lerdir. Bu iki set arasında sıkışan sâlik, "an"ı yaşayamaz. Gözünün önündeki tecellîyi göremez. Ve bu setler, "çöl rengini alır" diyor Hazret-i Mevlânâ. Yani, bizim kendi sıfatlarımızın, kendi vehimlerimizin rengine bürünür. Kibirliysen, setin kibirden örülür. Hırslıysan, hırsından. Taassup sahibiysen, inadından. O setler sana o kadar doğal gelir ki, onların bir engel olduğunu fark etmezsin bile. Hakikat sana seslenir, ama sesin o duvarları aşıp kalbine ulaşamaz. İşte bu, ilahi bir kazadır, ama sebebi bizim kendi cüz'î irademizle seçtiğimiz sıfatlardır.
Fâni Beden, Bâkî Gönül: Yaşlılığın Sırrı
Yasin Suresi, varlığın ve hayatın döngüsüne dair de derin sırlar barındırır. "Kime uzun ömür verirsek, onu halkta baş aşağı ederiz (gücünü azaltırız). Hâlâ akıllarını kullanmazlar mı?" (Yasin, 36/68) ayeti, yaşlılığın getirdiği bedensel zayıflığa işaret eder. Çoğu insan bundan şikâyet eder, gençliğini özler. Ama Mevlânâ, bu ayette sâlik için bambaşka bir ders görür:
Git, "Nüammirhu nünekkishu"yu oku; gönül taleb et, kemik üzerine gönül koyma! ... "Tenkis" (tersine çevirme) ters kılmak ve baş aşağı getirmek anlamındadır. Yani yaratılış alanında ortaya çıkan her şeyi önce taze ve canlı yaparız ve sonra önceki halin aksi olan pejmürde bir hale koyarız. Örneğin insan bedeni, yaratılışının başlangıcında ve çocukluk halinde, zayıf olmakla beraber taze, latif ve güzel olur; büyüdükçe kuvvet gelir ve bedeninin letafeti ve tazeliği değişip kartlaşır ve nihayet zayıflık hususunda çocukluk haline tersine çevrilir ve döndürülür.
Bu tenkis, yani halktaki tersine çevriliş, bedenin fâniliğini yüzümüze vuran ilahi bir tokattır. Gençliğin gücüne, güzelliğine aldanan nefse bir ihtardır. Hakk'a Teâlâ, emanet verdiği bedeni yavaş yavaş geri alarak bize der ki: "Ey kulum, bel bağladığın bu kemik yığını eriyip gidiyor. Sen, bâkî olana tutun." İşte Mevlânâ'nın "gönül talep et, kemik üzerine gönül koyma!" nidasının sırrı budur. Beden zayıfladıkça, ruhun kuvvetlenmesi için bir fırsat doğar. Gözün feri azaldıkça, kalp gözünün açılması gerekir. Elin ayağın tutmaz olduğunda, ruhun Hakk'a doğru kanatlanmalıdır. Yaşlılık, bedenden gönüle hicret etme vaktidir. Bu ilahi kanunu akledemeyen, ömrünü sadece kemik yığınına hizmetle geçirir ve sonunda elinde kurumuş bir ağaçtan başka bir şey kalmaz. Akleden ise, bu bedensel çöküşü, ruhsal bir yükselişin basamağı yapar.
Amelin Şahitliği ve Sözün İflası
Kıyamet günü, insanın dünyada yaptıklarının bir bir önüne serildiği gündür. Yasin Suresi, o günün en çarpıcı sahnelerinden birini anlatır: "O gün onların ağızlarını mühürleriz; ve bize elleri konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder." (Yasin, 36/65). Bu ayet, genellikle ahirete dair bir haber olarak okunur. Lâkin Hazret-i Pîr, bu şahitliğin daha bu dünyada, her an gerçekleştiğini bize gösterir:
El, ayak, Yardım Edilen'in (Allah'ın) huzurunda, kulun bozgunculuğuna açıkça şahitlik eder. ... Yani, o kâfirin küfrü ve fıskı ve hemcinsine birçok zulmü, "Göğü ve bu cihanın halkını Yüce Allah yaratmıştır" diye gerçekleşen ikrar ile uygun mudur? Aksine, onun fiili sözünü yalanlamaktadır. Bunun gibi "Ben Müslümanım elhamdülillah" deyip de ilahi emrin yerine getirilmesine yanaşmayan ve yasaklanmış şeyleri yapmaktan haz duyan kimselerin fiilleri de bu ikrarlarını yalanlar.
Ağzın "Müslümanım" diyor, ama elin harama uzanıyor. Dilin "Allah Kerim" diyor, ama ayağın O'nun sevmediği meclislere gidiyor. O zaman kim doğruyu söylüyor? Dil mi, yoksa azalar mı? Mevlânâ'ya göre, fiiller, sözlerin en sadık şahididir. Kıyamette olacak olan, sadece bu dünyadaki durumun ifşa edilmesidir. Orada dilin susması, amellerin konuşması, hakikatin artık örtbas edilemeyeceği anlamına gelir. El diyecek: "Ben çaldım." Dudak diyecek: "Ben gıybet ettim, yalan söyledim." Ayak diyecek: "Ben isyana koştum."
Bu, sâlik için her an geçerli bir muhasebe ilkesidir. Yaptığın her iş, söylediğin her sözü ya tasdik eder ya da yalanlar. İmanın, muhabbetin, teslimiyetin lafta kalıp kalmadığı, amellerin mihengine vurulunca ortaya çıkar. O yüzden arifler, "Hâl ilmi, kâl ilminden üstündür" demişlerdir. Söz (kâl) kolaydır, ama o sözü yaşamak, bir hâle büründürmek, işte bütün mesele budur.
Dünyanın Cem'i, Âhiretin Fark'ı
Ârifler, dünyaya gafiller gibi bakmazlar. Gaflet ehli için dünya bir zindan, bir sıkıntı yeridir. Ârif içinse bir tecelligâh, bir temaşa yeridir. Hazret-i Mevlânâ, bu bakış farkının sebebini açıklarken, Yasin Suresi'nin bir başka ayetine atıfta bulunur: "Ey mücrimler! Bugün siz (iyilerden) ayrılın!" (Yasin, 36/59). Bu ayet, ahiretteki "fark" yani ayrışma gününü haber verir. Mevlânâ, bu ayrışmanın zıddının, yani "cem"in (birliğin) bu dünyada olduğunu söyler:
Pir Efendimizin "hoş dünya" demelerinin sebebi şudur: Dünya, Hak'ın zâtının sıfatları, isimleri ve fiilleriyle tecelli ettiği bir yerdir. Bu sebeple dünyadan daha kapsamlı bir yer yoktur. Ahiret yeri dünyadan daha geniştir, fakat daha kapsamlı değildir. Çünkü orada rahmet ehli ile azap ehli birbirinden ayrılmıştır. ... Dünyada ise iç içedir. Bu sebeple nefsini öldüren ârif, bütün yerlerdeki sıfatlara ve isimlere ait tecellilerin hükümlerini ve eserlerini bu dünyada toplu bir şekilde gözlemlediği için, dünya hoştur ve latiftir.
Dünya, zıtların bir arada tecellî ettiği bir Cem makamı'dır. Burada Celâl ve Cemâl, Kahhâr ve Latîf, Mü'min ve Kâfir, iyi ve kötü iç içedir (mümtezic). Ârif, bu zıtların hepsinin aynı Kaynak'tan geldiğini bildiği için, her birinde Hakk'ın bir isminin tecellîsini seyreder. Kahrın ardındaki lütfu, hastalığın içindeki hikmeti görür. Bu yüzden onun için dünya "hoştur". Gafil ise sadece ikiliği, çatışmayı görür. Hoşuna gitmeyen bir olayla karşılaşınca ilahi kazaya isyan eder, nefsinin hazzına uymayan insanlarla kavga eder. Bu yüzden dünya ona dar gelir, zindan olur.
Ahiret ise "fark" makamıdır. Orada her şey ayrışır (mümtâz). Cennet ehli bir yana, cehennem ehli bir yana. Rahmet tecellîleri bir yerde, azap tecellîleri başka bir yerde. Bu yüzden ahiret, dünyadan daha geniş olsa da, tecellîlerin bu topluluğu ve zenginliği açısından daha "ecma'" yani kapsayıcı değildir. Tevhidin sırrını, yani zıtların birliğini anlamak ve yaşamak isteyen için asıl mektep bu dünyadır.
Vuslatın Sevinci, Hasretin Feryadı: Ölüm Anının Hakikati
Her yolculuğun bir sonu vardır. Seyr-i sülûk denilen manevi yolculuğun bu dünyadaki durağı da ölümle sona erer. Peki, ölüm anında sâliki ne bekler? Yasin Suresi'nde anlatılan kıssada, şehrin öbür ucundan koşarak gelen ve kavmini imana davet eden mü'min bir zât, şehit edilince ona "Cennete gir!" denir. O ise şöyle seslenir: "Keşke kavmim bilseydi! Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını!" (Yasin, 36/26-27). Hazret-i Mevlânâ, bu ayeti, manevi yolculuğun üç mertebesi olan şeriat, tarikat ve hakikat ile açıklar:
Yahut "şeriat" ilimdir, "tarîkat" ameldir ve "hakikat" Allah'a ulaşmaktır. ... insan bu dünya hayatı yolculuğundan intikal ettiği ve öldüğü vakit, ondan şeriat ve tarikat kesilir. Çünkü şeriat ve tarikat hükümlerini yerine getirebilmek ancak cisim vasıtasıyla olur ve eğer cisim âleminde iken şeriat ve tarikat hükümlerine riayetle kendisinin ruhuna, hakikat âlemine yükseliş gerçekleşmiş ise, ölüp cismini toprağa bıraktığı vakit, onun ruhu, Yâsîn sûresinde zikredildiği üzere: "Keşke Rabbimin beni ne şey sebebiyle bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseler idi!" haykırışını vurur.
İşte yolun özeti budur. Şeriat bilmektir; neyin helal, neyin haram olduğunu öğrenmektir. Tarikat amel etmektir; öğrendiğin ilimle nefsini terbiye etmek, perhizler ve mücadelelerle ruhunu arındırmaktır. Hakikat ise vuslattır, Allah'a ulaşmaktır. Ölüm gelip çattığında, bedene bağlı olan şeriat ve tarikat amelleri sona erer. Eğer bu ameller seni hakikate ulaştırdıysa, yani "ölmeden evvel ölme" sırrına erip ruhunu vuslata erdirdiysen, ölüm senin için bir bayram olur. Tıpkı o mü'min zât gibi, "Yâ leyte kavmî ya'lemûn!" diye sevinç naraları atarsın. Geride kalanların bu zevki, bu nimeti bilmesini istersin.
Fakat yolculuk yarım kalmışsa, ruh hakikate ulaşamamış, benlik vehmi perdesi içinde kalmışsa, o zaman ölüm bir hasret ve pişmanlık olur. O zaman da kişi, Hâkka Suresi'nde anlatıldığı gibi, "Keşke kitabım verilmeseydi! Hesabımı bilmeseydim! Malım bana fayda vermedi, saltanatım yok olup gitti!" diye feryat eder.
Hazret-i Mevlânâ'nın dilinde Yasin Suresi, sadece okunup geçilecek bir metin değil, her bir ayetiyle sâlikin yolunu aydınlatan bir kandil, kalbini dirilten bir nefes, ruhunu arındıran bir pınardır. O, Kur'an'ın kalbinin, bizim kalbimizde nasıl atması gerektiğini öğretir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Yasin Suresi kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 9: "Biz onların önlerinden ve arkalarından sed yaptık. Binâenaleyh onları örttük, onlar görmezler (Yâsîn 36/9) âyet-i kerîmesini oku..."
- Cilt 10: "Şehevât-ı cismânîyi ve lezâiz-i nefsânîyi terk et de tevekkül tarafına doğru salın ve teveccüh et ki, tabîat cehenneminden kurtulup kalb cennetine giresin! Bu cennet içinde seni tecellî-i zâtî nûru kaplası..."
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Yasin Suresi
Yasin Suresi, İrfan Mektebimizin kütüphanesinde tek başına duran bir sütun değil, hakikat ağının merkezî damarlarından biridir. Diğer kavramlarla olan bağı, onun mânâsını daha da parlak gösterir.
-
Fatiha Suresi: Eğer Fatiha Suresi Kur’an’ın bir fihristi, bir tohumu, bir "önsöz"ü ise, Yasin Suresi onun atan kalbidir. Fatiha, yolun ne olduğunu gösteren bir harita gibi "Bizi dosdoğru yola ilet" (İhdina's-Sırâte'l-Müstakîm) diyerek duayı ve talebi öğretir. Yasin ise o yolda yürüyecek olan kalbe hayat veren, onu dirilten, o yola canıyla başıyla giren İnsan-ı Kâmil’i, yani "Yâ-Sîn" hitabının muhatabını anlatarak o haritayı yaşanır kılar. Biri başlangıç ve öz, diğeri ise o özün hayat bulduğu merkezdir.
-
Hikmet: Yasin Suresi, hikmetin tecellî ettiği mübarek bir menzildir. Zira hikmet, eşyanın ardındaki hakikati bilme ve ona göre amel etme sanatıdır. Yasin Suresi, özellikle İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem'inde işlenen "hikmet" anlayışıyla birebir örtüşür. Peygamber kıssalarını tarihî birer anlatıdan çıkarıp, sâlikin kendi iç âleminde yaşayacağı seyrin durakları olarak sunması, en derin hikmettir. Sure, aklın sınırlarını, ilahi tecelliler karşısındaki hayreti ve zıtların birliğinin nasıl tecrübe edileceğini gösteren bir hikmet dersidir.
-
Huruf-u Mukattaa: Yasin Suresi, ismini başlangıcındaki bu iki sırlı harften alır: "Yâ" ve "Sîn". Bu harfler, Kur'an-ı Kerim'in bâtınî, yani içsel yüzüne açılan şifreli kapılardır. Onların mânâsı lafızda değil, kalbe doğan ilhamdadır. Yasin Suresi'nin bu harflerle başlaması, daha ilk nefeste okuyucusuna şunu fısıldar: "Bu surede zâhirin ötesine, lafzın derinine, harflerin ardındaki sır âlemine bir yolculuk vardır. Gözünü değil, gönlünü aç." Bu harfler, surenin Zâtî mertebesine ve İnsan-ı Kâmil'in gizli hakikatine bir işarettir.
-
Kur'an Sure Tefsirleri: Bu kütüphanede hazırlanan her bir makale, "Kur'an Sure Tefsirleri" geleneğinin bir parçasıdır. Ancak bizim usûlümüz, kelimelerin lügat karşılıklarını sıralamak veya fıkhî hükümler çıkarmak değildir. Bizim tefsirimiz, Terzibaba İrfan Mektebi'nin usûlünce, ayetlerin sâlikin gönül aynasında nasıl tecellî edeceğini, seyr-i sülûk yolculuğunda ona nasıl bir kandil olacağını anlatma gayretidir. Yasin Suresi üzerine bu sohbetimiz de, onun nasıl "okunup geçilecek" bir metin değil, "yaşanacak" bir hakikat, bir hâl olduğunu gösterme çabasıdır. Bu yönüyle, irfan geleneğindeki tefsir anlayışının canlı bir örneğidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Yasin Suresi'nin hakikatine açılan kapıları aralarken, kütüphanemizin üç temel direği olan eserler bize farklı pencerelerden aynı manzarayı seyrettirir. Her biri, bu mübarek surenin farklı bir vechesini, bir başka derinliğini aydınlatır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Yasin Suresi, doğrudan doğruya "Konuşan Kur'an" olan İnsan-ı Kâmil'e, yani bizzat Hakikat-i Muhammediyye'ye işaret eden bir levha olarak öne çıkar. Terzibaba'nın dilinde Yasin, sadece Kur'an'ın kalbi değil, Zât'ın da kalbidir. Bu sure, varlık mertebelerinin en üstünüyle, yani Ahadiyet ve Zât âlemiyle irtibatlıdır. Bu irtibat, lafta kalan bir iddia değil, ebced hesabıyla, 53 ve 41 gibi sayılarla, isimler ve ayetler arasındaki sırlı bağlantılarla dokunan bir irfan örgüsüdür. Terzibaba, Yasin'i anlatırken aslında sâlikin manevi yol haritasını çizer; Sırat-ı Müstakim'in nasıl Sıratullah, yani Hakk'a varan bir içsel yolculuk olduğunu, mürşidin bu yolda müridini bir neccar (marangoz) gibi nasıl yontup şekillendirdiğini bu surenin ışığında izah eder. Onun bakışında Yasin, teorik bir bilgi değil, mürşid-mürid ilişkisinde yaşanan, zikirle parlayan, seher vaktinde okunduğunda insanın, gecenin ve Kur'an'ın kalbini birleştiren canlı bir tecrübedir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise Yasin Suresi'nin satırları arasında gezinen mânâlar, daha küllî bir vücûdî (varlık bilgisi) çerçevesine oturtulur. Füsûs'un bakışıyla, surede geçen "elçiler kıssası" Antakya'da yaşanmış tarihî bir olaydan ibaret değildir. O kıssa, nübüvvetin sona ermesinden sonra velâyet yoluyla devam eden ilahi rehberliğin bir temsilidir. O elçiler, her devirde Hakk'ın mesajını taşıyan "Resûl'ün Resûlü" olan velîlerdir ve bu kıssa, sâlikin kendi nefs ülkesinde ilahi davete karşı direnen veya ona teslim olan kuvvelerinin mücadelesidir. Kıyamet gününde "ellerin konuşup ayakların şahitlik etmesi" ayeti (Yasin, 36/65), İbn Arabî'nin dilinde, Cenâb-ı Hakk'ın Hayat sıfatının bütün varlığa sirayet ettiğinin, her zerrede O'nun diriliğinin mevcut olduğunun bir delili hâline gelir. Füsûs, Yasin'i, bütün bir kâinatın ve insan nefsinin işleyişini anlatan bir anahtar metin olarak okur.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inde ise Yasin Suresi'nin ayetleri, gönle işleyen birer darb-ı mesel, birer hikâye ve canlı birer imge olarak karşımıza çıkar. Mevlânâ, Yasin Suresi'ndeki "boyunlarına demir halkalar geçirilmiş olanlar" (Yasin, 36/8) ayetini alıp, bunu kibrin ve enaniyetin insanı nasıl körleştirdiğini anlatan bir resme dönüştürür. "Önlerine ve arkalarına set çekilmesi" (Yasin, 36/9) ayeti, gafletin ve dünya sevgisinin insanı hakikatten nasıl mahrum bıraktığının en dokunaklı ifadesi olur. Yaşlandıkça insanın halkının tersine çevrilmesini (Yasin, 36/68) anlatan ayet, Hazret-i Pîr'in dilinde, fâni olan bedene değil, ebedî olan cana ve gönüle yatırım yapmanın lüzumunu anlatan bir nasihat olur. Mesnevî, Yasin'in o heybetli ve Zâtî hakikatlerini, gündelik hayatın içinde sâlikin ayağına takılan taşları göstermek için kullanır; soyut hakikati, somut bir ahlâka ve hâle dönüştürür.
Değerlendirme
Netice itibariyle, Yasin Suresi üzerine yapılan bu irfanî yolculuk, bize birkaç temel hakikati tekrar hatırlatır. Evvelâ, Yasin Suresi okunup sevap kazanılan bir metin olmanın çok ötesinde, kâinatın ve insanın varoluş sırlarını içinde taşıyan, "Kur'an'ın kalbi" ismini sonuna kadar hak eden yaşayan bir hakikattir. Onun merkezinde ise Zât'ın tecellîsi ve bu tecellînin en kâmil mazharı olan İnsan-ı Kâmil durmaktadır. Bu sohbet boyunca gördük ki Terzibaba'nın irfanı, İbn Arabî'nin hikmeti ve Mevlânâ'nın aşkı, bu mübarek surenin farklı katmanlarını açan üç anahtardır. Biri bizi işin Zâtî mertebesine ve mürşid elinde yaşanmasına, diğeri varlığın küllî ilkelerine, bir diğeri ise nefsin en ince hilelerine ve gönlün en saf hâllerine götürür. Bu sureyi anlamak, sadece bir sureyi değil, Kur'an'ın ruhunu, varoluşun gayesini ve Hakk'a giden yolun kendisini anlamaktır. Öyleyse sâlike düşen, bu sureyi sadece diliyle değil, kalbiyle ve bütün varlığıyla okuyarak, onun ölüleri dirilten nefesinin kendi sönmüş gönlünü de yeniden canlandırmasına izin vermektir.