Zühd
Zühd kelimesini duyunca nicelerinin aklına yoksulluk, dünyadan el etek çekmiş, suratı asık bir derviş gelir. Hâlbuki zühd, bir yoksunluk değil, bir özgürlük ilmidir. Bir kaçış değil, hakikate uyanıştır. Terzibaba İrfan Mektebi’nde zühd, eşyayı terk etmek olarak değil, eşyanın hakikatini bilerek ona esir olmaktan kurtulmak olarak anlaşılır. Zühd, kalbi dünya kirinden arındırıp, o kalbi sahibine, yani Cenâb-ı Hakk’a layık bir ayna haline getirme sanatıdır. Bu, kuru bir vazgeçiş değil, daha kıymetli olanı bulduğunda, daha az kıymetli olanın elinden ve gönlünden kendiliğinden düşüvermesidir. Zühdün katmanları, dış kabuğundan en içindeki özüne, yani Tevhid sırrına doğru bir yolculuk sunar.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Zühd kelimesi, lügat itibarıyla “bir şeye rağbet etmemek, ondan yüz çevirmek, onu önemsiz bulmak” demektir. Bu, işin en dıştaki, en sade kapısıdır. Fakat tasavvuf ehli, her kelimeyi bir cevher gibi işler ve onu Zât’a giden yolda bir basamak eyler. Zühdün ıstılahî, yani irfanî mânâsı, basit bir yüz çevirmeden çok daha derin, çok daha katmanlı bir yolculuğu ifade eder. Bu yolculuk, sâlikin adım adım perdelerden sıyrılmasını anlatan dört büyük “terk” üzerine kuruludur.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Tuhfetu'l-Uşşâkî eserinde bu dört basamağı bize şöyle açıklar:
Salik'e dört terk lazımdır. Bunlar, 1. terki “dünya”, 2. terki "ukba" (ahiret) 3. terki “vücüd”, 4. terki de “terk” etmektir.
Bu dört terk, şu manalara gelir:
Birinci Terk: Dünyayı Terk Etmek
Bu, zühd yolunun ilk adımıdır. Ancak burada ince bir sır vardır. Terzibaba Hazretleri, bu terkin mânâsını hemen ardından vuzuha kavuşturur:
Dünyayı terk etmenin lüzumu şudur, zira dünya ehline ahiret haram, ahiret ehline dünya haramdır. Ancak terkten murat elden çıkarmak değil, dilden çıkarıp, kalbi dünya malına meyilden temizlemektir. İmam-ı Gazali beyan ederki: “Zühd, malı yok etmek değildir, kalbi mal muhabbetinden salim kılmaktır.” Süleyman Aleyhisselam çok büyük mülke sahip iken, yine makamı zühdde idi. Zira kalbinde mala karşı meyil ve muhabbet olmaması zühdde şarttır, yoksa malın olmaması şart değildir.
Mesele, malın yokluğu değil, mala olan muhabbetin yokluğudur. Mesele, fakirlik değil, gönül zenginliğidir. Hz. Süleyman (a.s.) ki, mülkü dillere destandır, en büyük zâhidlerdendi. Çünkü o mülke sahip idi, ama mülk ona sahip değildi. O, mülkün efendisiydi, kölesi değil. Kalbi, o hazinelerle değil, hazinelerin sahibi olan Hakk ile doluydu. Zühd, elindeki bardağı atmak değil, bardağın içindeki suya değil, suyun aktığı pınara âşık olmaktır. Terzibaba Hazretleri’nin öğrettiği şu dua, bu makamın anahtarıdır:
"ilahi, ilahi, ilahi, halasna anil eşyai bilmelahiyye ve erina hakaikal eşyai kemahiye" Mealen: “Ey Allahım! Ey Allahım! Şu oyun ve eğlenceden ibaret olan eşyadan bizi uzaklaştır ve bize eşyanın hakiki mahiyetini göster”
Eşyanın hakikatini gören, onun bir gölgeden, bir tecellîden ibaret olduğunu anlar. Artık o gölgeye takılıp kalmaz, gölgenin sahibine yönelir. Dünyayı terk etmek budur.
İkinci Terk: Ukbâyı (Ahireti) Terk Etmek
Bu basamak, nicelerini şaşırtır. İnsan dünyayı ahiret için terk etmez mi? Nasıl olur da ahireti de terk eder? Burada âşıkların yolu, zâhidlerin yolundan ayrılır. Zâhid, cenneti ve nimetlerini kazanmak için ibadet eder. Âşık ise, ne cenneti ne de nimetini, sadece ve sadece cennetin Sahibini ister. Onun için ibadet bir ticaret değil, bir vuslat anıdır. Cenneti istemek, hâlâ bir “istemek”tir. Hâlâ kendin için bir karşılık beklemektir. Hakk yolcusu ise kendinden geçer, kendi arzusundan vazgeçer. Onun tek arzusu, Mâşuk’un rızasıdır. Amelini ve ibadetini bir karşılık, bir ücret (ukbâ) için yapmak, Hakk ile arana bir perde daha koymaktır. Gerçek kul, karşılık için değil, kulluk aşkıyla amel eder.
Üçüncü Terk: Vücûdu (Varlığı) Terk Etmek
Burası, zühdün zirvesi ve Tevhid denizinin başladığı yerdir. Sâlik dünyayı terk etti, kalbini ondan temizledi. Ahiret arzusunu terk etti, talebini sadece Hakk’a yöneltti. Şimdi terk etmesi gereken en son ve en büyük kale kalmıştır: kendi varlığı, kendi benliği. Terzibaba Hazretleri bu makamın dehşetini şu cümleyle ifade eder:
Yine bilinmelidirki: "Mevcudiyetin" bir günahtır, ki hiç bir günahla kıyas olunmayacak derecede büyük günahtır.
Bu, ahlâkî bir suç değil, vücûdî bir perdedir. "Ben varım" demek, Hakk’ın mutlak varlığı karşısında ikinci bir varlık iddiasında bulunmaktır. Bu, Vücûd-ı Mutlak olan Hakk’ın yanında kendi vehmî varlığına tutunmaktır ki, bu en gizli şirk (şirk-i hafî) sayılmıştır. Vahdet (birlik) ilmi, ikilik kabul etmez. "Sen" ve "Ben" olduğu sürece vuslat olmaz. Terzibaba Hazretleri’nin bir şiirinde bu sır şöyle dile gelir:
Aslı vahitken ikinin vaslı müstaid olur, Cehlile taksimi vahid eyleyen cahid olur, İkilikte vuslat olmaz ferdi vahiddir Hüda, Vahidi taksim eden oldu hüdasından cüda.
Aslı Bir olan Ahadiyet (mutlak birlik) mertebesinde, ikiliğin birleşmesi mümkün değildir. Cehaletle o Bir’i bölen, “ben ve O” diyen, inkârcı olur. İkilik olan yerde kavuşma olmaz. O Bir’i taksim eden, O’ndan ayrı düşer. Vücûdu terk etmek, bu ikilik vehminden kurtulup, “Sadece O var” idrakine ermektir. Kendi varlığının, Hakk’ın varlık denizinde bir damla bile değil, o denizin kendisinden zuhûr eden bir dalga olduğunu anlamaktır. Bu, “ölmeden evvel ölmek” sırrıdır.
Dördüncü Terk: Terki Terk Etmek
Bu, yolun sonundaki son adımdır. Sâlik, dünyayı, ukbâyı ve kendi varlığını terk etti. Fakat bu terk fiilini yapan hâlâ bir “ben” varsa, o “ben”in ameliyle gururlanma, “Ben ne büyük bir zühd gösterdim!” deme tehlikesi varsa, yol henüz bitmemiştir. Terki terk etmek, terk etme fiilini dahi kendinden bilmemektir. Yaptığı zühdün, kavuştuğu makamın dahi Hakk’tan gelen bir lütuf olduğunu, kendisinin bu işte bir iradesi ve gücü olmadığını idrak etmektir. Artık “ben terk ettim” diyen bir nefs kalmamıştır. Terk fiili, sâlikin iradesiyle değil, Hakk’ın iradesiyle onun üzerinden zuhûr eder. Bu, tam bir fânîlik (fenâ) ve mutlak teslimiyettir. Zühd, burada tamamına erer ve sâlik, yoklukta varlığı değil, Varlık’ta kendi yokluğunu bularak en büyük zenginliğe kavuşur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Zühd: Aslı ve Mertebesi
Zühd denilince ekseriyetin aklına yamalı bir hırka, kuru bir lokma ve dünyadan el etek çekmiş bir derviş resmi gelir. Bu, işin kabuğudur, gölgesidir. Hakikati ise bambaşkadır. Zühd, yokluğa bürünmek değil, her varlıkta Hakk’ın Vücûd’unu seyretmektir. O, bir ahlâk kuralı olmaktan evvel, bir vücûdî bilgidir; bir irfan hâlidir.
Zühdün ne olduğunu anlamak için önce varlığın ne olduğunu anlamak gerekir. Zira insan, neye rağbet etmeyeceğini, neden vazgeçeceğini bilmeden zâhid olamaz. Bizim mektebimizin dersi, Tevhid dersidir. Tevhid ise, “Lâ mevcûde illâ Hû” der; yani “O’ndan başka mevcut yoktur.” Zühdün de, imanın da, irfanın da başladığı ve bittiği yer burasıdır. Eğer O’ndan başka mevcut yoksa, şu gördüğümüz, dokunduğumuz, adına “dünya” dediğimiz âlem nedir? Bu sualin cevabını idrak eden, zühdün hakikatine ermeye başlar.
Bu kesret âlemi, yani çokluk âlemi, Hakk’ın varlığından ayrı, müstakil bir varlık değildir. O, Tek olan Vücûd-ı Mutlak’ın, yani mutlak varlığın, kendi isim ve sıfatlarıyla tecellî ettiği bir aynalar meydanıdır. Varlık birdir, tecellî sonsuzdur. Zühd, bu tecellîleri inkâr etmek değil; tecellîde takılıp kalmayarak, tecellî edeni, yani Zât-ı Mutlak’ı bilmektir. Bu yüzden Terzibaba’nın irfan yolunda zühd, bir mahrumiyet değil, en büyük zenginlik olan marifete açılan kapıdır.
Zühd: Vücûd Mertebelerini İdrak Sanatı
Zühdün hakikatini anlamak, varlık mertebelerini, yani tasavvuf dilinde Hazret-i Vücûd denilen tecellî basamaklarını bilmekle mümkündür. Cenâb-ı Hakk, kendi güzelliğini ve hazinelerini seyretmek ve bilinmek istedi. Bu İlâhî sevgi, varlık âleminin zuhûruna sebep oldu. Bu zuhûr, bir anda ve bir düzlemde değil, mertebe mertebe, basamak basamak gerçekleşti. Buna biz, tenezzül diyoruz.
En üst mertebede, Zât’ın kendi kendine olduğu, hiçbir isim, sıfat ve tecellînin söz konusu olmadığı Ahadiyyet makamı vardır. Burası, mutlak gayb, sırların sırrıdır. Hiçbir göz O’nu idrak edemez. Zât, bilinmeyi murad edince, ilk tenezzül ile isim ve sıfatlarının tohumları olan hakikatlerin belirdiği Vâhidiyyet mertebesine indi. Burada bütün varlığın hakikatleri, yani A'yân-ı Sâbite dediğimiz ilmi sûretleri mevcuttu. Henüz dış âlemde bir koku, bir renk, bir şekil yoktu; her şey Hakk’ın ilminde potansiyel olarak vardı.
Sonra bu ilmi hakikatler, ruhlar âleminde, ardından misal âleminde ve nihayet şehadet âleminde, yani bizim şu gözle gördüğümüz dünyada sûrete büründü. Her bir iniş, bir önceki mertebeye göre bir perdelenmedir. Ahadiyyet’in mutlak birliği, Vâhidiyyet’te ilmi bir çoklukla; Vâhidiyyet’in ilmi çokluğu, şehadet âleminde somut, maddî bir çoklukla perdelendi.
Zâhid, bu perdeyi aralayan kişidir. O, bir elmaya baktığında sadece elmayı görmez. Elmanın sûretinde, misal âlemindeki hayalini, ruhlar âlemindeki hakikatini, Vâhidiyyet mertebesindeki ilmi sûretini ve nihayet o sûrete hayat veren, onu “elma” olarak var eden Hakk’ın Hayy, Musavvir, Rezzak gibi isimlerinin tecellîsini seyreder. Elmaya karşı zühdü, onu yememek, ondan nefret etmek değildir. Zühdü, elmanın “elma” olarak sahip olduğu izafî, geçici varlığına gönlünü kaptırmayıp, onun ardındaki mutlak ve hakiki Varlığı bilmektir. Zâhid, eşyaya bakar ve “Sen burada geçici bir misafirsin, senin sahibin kimdir?” diye sorar. Bu sorunun cevabını kalbiyle bulan kişi, eşyanın kölesi değil, efendisi olur. Bu, gerçek zühddür.
Tenezzül ve Perdelenme: Kesrette Vahdeti Görmek
Cenâb-ı Hakk’ın bu tenezzül süreci, aynı zamanda bir perdelenme sürecidir. Nefes-i Rahmânî denilen varlık nefesi, Zât’ın Amâ-yı Mutlak’ından (mutlak körlük/bilinmezlik) çıkıp âlemleri bir dokuma gibi örerken, her mertebede kendi üzerine bir perde giyer. En kalın perde, bu şehadet âlemidir. Gözlerimiz, renkleri ve şekilleri görür ama bu renk ve şekillerin, Vücûd-ı Mutlak’ın birer tecellîsi olduğunu göremez. Bu perdelere “taayyün” yani “belirlenim” denir. Hakk, mutlak ve sınırsız iken, taşta “sertlik” taayyünüyle, suda “akışkanlık” taayyünüyle, ateşte “yakıcılık” taayyünüyle belirmiş, kayıt altına girmiş gibi görünür.
Zühd, bu taayyün kayıtlarından kalbi özgürleştirmektir. Zâhid, dünyaya “rağbet etmez”, çünkü dünyanın Hakk’tan ayrı bir varlığı olmadığını bilir. Dünyaya olan bu rağbetsizlik, bir nefrete veya küçümsemeye değil, derin bir hikmete dayanır. O, bilir ki, altın da Hakk’ın bir tecellîsidir, toprak da. Ama insanlar, altına “değerli”, toprağa “değersiz” diyerek kendi zihinlerinde bir ayrım halk ederler. Bu ayrım, altının hakikatinden değil, insanın ona yüklediği vehimden kaynaklanır. Hakikî zâhid, altının parıltısına da, toprağın karanlığına da aynı gözle bakar. Çünkü o, ikisinde de parıldayanın aynı Hüvviyet olduğunu, aynı Vücûd’un farklı elbiseler giydiğini idrak etmiştir.
Bu idrak, sâliki, yani yolcuyu, “kesrette vahdeti bulma” makamına eriştirir. O artık çoklukta boğulmaz. Pazar yerinin kalabalığında gezerken de, seher vaktinde tek başına zikrederken de aynı huzuru bulur. Çünkü bilir ki, o kalabalığı oluşturan her bir fert, o pazar yerindeki her bir nesne, Vahid olanın, Tek olanın bir başka yüzüdür. Onun için artık “dünya” ve “ahiret” ayrımı da erimeye başlar. Dünya, ahiretin tarlası değil midir? Bu âlem, o âlemin bir yansıması değil midir? Zâhid, bu yansımada takılıp kalmaz, yansımanın sahibine döner. Onun zühdü, dünyayı terk etmek değil, dünyayı Hakk’ın bir mektubu gibi okumaktır. Mektubu okuyan, zarfa değil, mazrûfa, yani içindeki mesaja odaklanır. Dünyanın kendisi zarf, içindeki İlâhî manalar ise mazrûftur. Zühd, zarfı yırtıp atmak değil, zarfı edeple açıp içindeki mesajı okuma sanatıdır.
Hakikî Zâhid: Eşyanın Hakikatine Ârif Olan
Terzibaba İrfan Mektebi’nde zühdün tanımı şudur: Zühd, eşyanın hakikatini bilerek ona göre davranmaktır. Eşyanın hakikati nedir? Onun, kendi başına bir varlığının olmayıp, Hakk ile kâim olmasıdır. Yani her şey, varlığını Hakk’tan alır ve her an O’na muhtaçtır. Bu bilgiden mahrum olan kişi, eşyaya kendi başına bir güç, bir varlık atfeder. Paraya güç, makama şeref, mülke kalıcılık vehmeder. Sonra da bu vehimlerinin peşinde ömrünü tüketir. Gönlünü onlara bağlar, onların kölesi olur. Para gelince sevinir, gidince üzülür. Makam yükselince kibirlenir, düşünce zillete uğrar.
Hakikî zâhid ise, yani eşyanın hakikatine ârif olan kişi, bu vehimlerden kurtulmuştur. O bilir ki, rızkı veren Rezzak, mülkün sahibi Mâlikü’l-Mülk, izzet ve şerefi veren Muizz olan Allah’tır. Para, mülk, makam ise bu isimlerin tecellî ettiği birer vasıtadan, birer aynadan ibarettir. Ayna kırılınca sûret de gider. Zâhid, sûrete değil, sûretin sahibine bağlıdır. Bu yüzden eline dünya gelse de şımarmaz, elinden dünya gitse de yerinmez. Çünkü onun gönlü, değişen ve yok olanlara değil, değişmeyen ve dâim olan Bâkî’ye raptedilmiştir.
Bu, zâhidin çalışmayacağı, üretmeyeceği anlamına gelmez. Bilakis, o, en iyi çiftçi, en iyi tüccar, en iyi sanatkârdır. Çünkü yaptığı işi, Hakk’ın yeryüzündeki halifesi olma bilinciyle yapar. Rızkını kazanır, ama kalbini kazancına bağlamaz. Helalinden kazanır, cömertçe harcar. Onun için mal, biriktirilecek bir put değil, dağıtılacak bir emanettir. O, “Veren el, alan elden üstündür” sırrına mazhar olmuştur. Elindeki avucundakini dağıtmaktan korkmaz, çünkü bilir ki hazinelerin sahibi tükenmez bir zenginliktedir. Onun bu hâli, dışarıdan bakanlar için bir “vazgeçiş”, bir “terk” gibi görünür. Ama hakikatte bu bir terk değil, bir “tercih”tir. O, fânî olanı değil, bâkî olanı tercih etmiştir. Cam parçalarını değil, paha biçilmez elması tercih etmiştir. Bu tercihin adı zühddür.
Varlıkta Yokluğu Bulmak: Zühdün Nihai Gayesi
Zühd, “yoklukta varlığı değil, varlıkta yokluğu bulma sanatı”dır. Burası, zühd bahsinin en ince noktasıdır, Cem makamının bir tecellîsidir.
“Yoklukta varlığı bulmak”, avamın zühd anlayışıdır. Yani, dünyayı, malı, mülkü tamamen terk ederek, bir mağaraya çekilerek, maddî varlıktan soyunarak manevî bir varlığa ulaşmaya çalışmak. Bu, bir mertebe olsa da, eksiktir. Çünkü bu anlayışta hâlâ “ben” ve “dünya” ayrımı vardır. Hâlâ terk edilecek bir “şey” ve terk eden bir “ben” vardır. Bu, Tevhid’in kemâline aykırıdır.
“Varlıkta yokluğu bulmak” ise havassın, yani ariflerin zühdüdür. Onlar bilirler ki, “yok” denilen şey zaten yoktur. Terk edilmesi gereken şey, eşyanın kendisi değil, eşyanın Hakk’tan ayrı ve müstakil bir varlığa sahip olduğu vehmidir. Asıl terk edilecek olan, bu vehim, yani senin “ben”liğin, senin “var” sandığın o sahte kimliğindir.
Arif, bir güle bakar. Gülün rengini, kokusunu, güzelliğini görür. Bu, gülün “varlığı”dır. Ama o, bu varlığın içinde gülün “yokluğunu” da seyreder. Şöyle ki: Bu gül, kendi kendine mi “gül” oldu? Kendi kendine mi bu rengi, bu kokuyu seçti? Hayır. O, topraktan, sudan, havadan, güneşten aldı. Yani varlığı, kendinden değil, gayrından ibaret. Peki toprak, su, hava, güneş… Onlar kendi kendine mi var? Onlar da başka unsurlara, kanunlara, nihayetinde bir İrade-i Külliyye’ye, yani Küllî İrade’ye bağlı. Zinciri takip ettiğinde, geriye sadece Vücûd-ı Mutlak kalır. O halde gülün kendine ait bir varlığı yoktur. Gül, kendi “yokluğu” üzerinde Hakk’ın Cemîl (güzel), Latîf (ince, lütufkâr), Musavvir (şekil veren) gibi isimlerinin tecellî ettiği bir mazhardır, bir aynadır. Gül “var”dır, çünkü Hakk onunla görünmektedir. Ama gül “yok”tur, çünkü kendine ait bir varlığı yoktur.
Varlıkta yokluğu bulmak budur. Bu idrake eren zâhid, artık dünyadan kaçmaz. Bilakis, dünyanın tam ortasında durur. Her varlığa bakar ve o varlığın fâniliğini, acizliğini, muhtaçlığını, yani “yokluğunu” görür. Ve bu yokluğun içinden parlayan ezelî ve ebedî Varlığı, yani Hakk’ı seyreder. Onun için artık her yer bir mescit, her iş bir ibadet, her mahlûk Hakk’a açılan bir pencere olur. Bu makam, zühdün zirvesidir. Bu makamda sâlik, sadece dünyayı, ahireti değil; kendi varlığını, kendi zühdünü, yani terk etme fiilini dahi terk eder. Çünkü ortada terk edecek veya edilecek bir “ikilik” kalmamıştır. Sadece O vardır. Terzibaba’nın irfan mektebinde anlatılan zühd, sâliki bu Tevhid denizine ulaştıran kutlu bir gemidir.
Terzibaba Geleneğinde Zühd'in Yaşanması
Zühd bahsini bir kitapta okumakla, zühd hâlini yaşamak arasında dağlar kadar fark vardır. Zühd, kütüphanelerde tozlanan bir kelime değil, sâlikin kalbinde yeşeren, amellerinde boy veren ve nihayetinde bütün varlığını kaplayan bir hâldir. O, kuru bir vazgeçiş, dünyadan el etek çekip bir köşede somurtmak değildir. Bilakis, zühd, varlığın hakikatine uyanmış bir kalbin, fâni olanı değil Bâkî olanı tercih etme sanatıdır. Bu sanatı icra etmek, yani zühdü bir hayat tarzı hâline getirmek, Terzibaba mektebinin usûlünde belli adımlarla, belli bir edeple mümkündür. Bu yol, nefs ile bitmeyen bir mücâdele, kalp ile sürekli bir sohbet ve Hakk’a tam bir teslimiyet üzerine kuruludur.
Zühdün İlk Adımı: Cömertlik ve Nefse Muhalefet
Gerçek zühd, kalbin dünyalıktan arınmasıdır; elin değil. Elinde hazineler olup kalbinde zerre kadar yer etmiyorsa, sen zâhidsin. Lakin cebinde bir akçe olup kalbin onunla meşgulse, dünyanın en esiri sensin. Bu yüzden Terzibaba geleneğinde zühdün başlangıç noktası cömertliktir.
SALİK CÖMERT OLMALIDIR Salik-i hakikiye layık olan zati cömertlik, kalbi kanaat sahibi olup, kendisine Cenab-ı Hakk'ın verdiği rızıktan bol bol ihsan edici, kişilik sahibi olup, kin ve hileden sakınması lazımdır. Bütün hallerden bir halini kimseye bildirmemesi, nefsine, havasına muhalefette daim olması lazımdır.
Bu ifadeler, zühdün nasıl bir içsel duruş gerektirdiğini özetler. "Zati cömertlik"ten bahsediliyor. Yani sonradan kazanılan, "verirsem sevap olur" hesabıyla yapılan bir eylemden değil; varlığının, fıtratının bir parçası hâline gelmiş bir cömertlikten. Bu cömertliğin kaynağı "kalbi kanaat sahibi olmak"tır. Kalp, Hakk’ın tecellî ettiği rızka kanaat edince, elin vermekten çekinmez. Çünkü bilir ki veren de, rızkı gönderen de O'dur. El, sadece bir kanaldır. Bu idrake varan kalp, artık mal biriktirme, yığma hastalığından kurtulur. Malın gerçek sahibinin Zât-ı Mutlak olduğunu bilir ve emaneti, yine O'nun kullarına dağıtmaktan lezzet alır. Bu, eşyaya karşı ilk zühd alıştırmasıdır.
Bu cömertlik, sadece malla olmaz. İlimle, güzel sözle, tebessümle, dua ile de cömertlik olur. Lakin hepsinin temelinde, nefsânî cimrilikten kurtulmak yatar. Bu da bizi zühdün ikinci şartına getirir: "nefsine, havasına muhalefette daim olması lazımdır." Nefs, fıtratı gereği hep "ben" der, "benim" der. İster, biriktirir, kıskanır, öfkelenir. Hevâ, yani nefsin anlık, gelip geçici arzuları ise insanı sürekli meşgul eder. Sâlik, yani hakikat yolcusu, bu iki düşmana karşı sürekli bir teyakkuz hâlindedir. Nefs "tut" dedikçe o "ver" der. Nefs "kibir" dedikçe o "tevazu" der. Nefs "gösteriş yap" dedikçe o "gizlen" der. Bu muhalefet, bir anlık bir kavga değil, "daim olması" gereken bir cihaddır. Zühd, bu cihadın yakıtıdır. Dünyaya ve içindekilere rağbet etmedikçe, nefsin silahlarını elinden almış olursun. Cömertlik, nefsin mal sevgisi silahını; nefsine muhalefet ise onun bütün kibrini, arzusunu, sahiplenme duygusunu kırar. Böylece sâlik, zühd zırhını kuşanarak yola devam eder.
Dünyada Bir Yolcu: Zâhidin Duruşu ve Edebi
Zühd, sâlikin sadece amellerini değil, dünyaya bakışını, duruşunu ve diğer insanlarla ilişkisindeki edebini de şekillendirir. Zâhid, bu âlemin bir misafirhane, kendisinin de bir yolcu olduğunu asla unutmaz. Yolcu, konakladığı hanın duvarlarını altınla kaplamaya çalışmaz; sadece geceyi geçirip yoluna devam etmeyi düşünür. Bu duruş, onu gereksiz yüklerden, anlamsız hırslardan ve fâni bağlardan korur.
Şeyh Şehabeddin-i Verdi, demiştirki: Yine salik-i hakikiye lazım olan kalbi hazin, benzi solgun, gözü yaşlı, sahib-i beka olmak, ameli salih, zekası fukara zineti zühd, Rabbı Kerimin yoldaşı olmaktır. Hadis-i şerif mealinde (Dünya da garip gibi ol, veya geçici yolcu gibi ol ve kendini ehli kuburdan bil, dünyadan çıktığı gün, geldiği gün gibi, temiz vasfı ile gide.
"Dünyada bir garip gibi, yahut bir yolcu gibi ol." Zâhidin anayasası budur. Garip, vatanını özler. Sâlikin asıl vatanı ise Elest Bezmi'dir, Hakk'ın yakınlığıdır. Bu dünyada kendini hep bir gurbette hisseder. Bu gurbet hissi, kalbini "hazin" kılar. Bu hüzün, depresif bir karamsarlık değil, ilahi bir özlemin, vuslat arzusunun kalpteki yansımasıdır. "Benzi solgun, gözü yaşlı" olması da bu yüzdendir. Hakk'ın azameti karşısındaki haşyetinden, kendi acziyetini idrakinden ve O'na olan iştiyakından dolayı gözleri nemlidir.
Bu yolcunun en güzel süsü, ziyneti "zühd"dür. Onun süsü, süssüzlüktür. Vazgeçtikleri, onun en değerli mücevheridir. Bu yolculukta yoldaşı "Rabbı Kerim"dir. O, kalabalıklar içinde bile Hakk ile beraberdir. Bu beraberlik şuuru, onu edebe sevk eder. Yolcu, geçtiği yerleri kirletmez, ardında güzel izler bırakır. Bu yüzden zâhidin "ameli salih" olmak zorundadır.
Bu yolculuğun en mühim edebi ise, manevi hâlleri bir sır gibi saklamaktır. Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi: "Bütün hallerden bir halini kimseye bildirmemesi... lazımdır." Manevi tecrübeler, ilahi lütuflar, sâlike nefsini okşasın diye verilmez. Onlar, yolda ilerlemesi için birer azıktır. Bu azığı ortaya saçmak, riyâya, ucba (kendini beğenme) kapı aralar. Bu da nefsin en sevdiği oyundur. Gerçek zâhid, aldığı manevi lezzeti veya çektiği çileyi pazar yerine çıkarmaz. O, her hâlini Hakk ile yaşar. Suskunluğu, en büyük zikri olur. Gizliliği, en sağlam kalesidir. Bu, zühdün edep mertebesidir ve belki de en zor olanıdır.
Dil ve Kalp ile Teslimiyet: Zühdün Zırhı Olarak Dua ve Zikir
Zühd yolculuğu çetindir. Sâlikin bu yolda hem nefsinden hem de dış dünyadan gelen saldırılara karşı korunmaya ihtiyacı vardır. Bu korumanın en tesirli yolu, duadır. Dua, acziyetin itirafı ve mutlak kudrete sığınmanın en samimi ifadesidir. Terzibaba mektebinde, sabah akşam okunan bazı dualar, sâlikin zühd hâlini perçinleyen manevi birer zırh vazifesi görür.
Allah'ın adıyla Allah ne dilerse o olur. Kötülüğü tasarruf ettirecekte ancak Allahtır. Allahın adıyla Allah ne dilerse o olur. Nimetlerden de Allah'ın verdiğinden başkası yoktur. Allah ne dilerse o olur. Allahtan başka güç ve kuvvet yoktur. ...her kim bu duayı sabah akşam üç kere okursa yangından, boğulmaktan, hırsızlıktan, şeytan şerrinden, yılan, akrep sokmasından, zalimin şerrinden, Allah c.c o kimseyi emin eyler.
Bu duanın her cümlesi, Tevhid akidesinin ve zühd anlayışının bir özetidir. "Allah ne dilerse o olur" (Mâşâallah) demek, kendi iradenden zühd etmektir. Kendi planlarından, kendi isteklerinden, kendi gücünden vazgeçip, her işi O'na havale etmektir. Bu, tam bir teslimiyettir. "Kötülüğü tasarruf ettirecek de ancak Allah'tır" demek, şer gibi görünen hadiselerin ardındaki hikmeti aramak, isyan ve şikayetten zühd etmektir. "Nimetlerden de Allah'ın verdiğinden başkası yoktur" demek, gelen nimeti kendinden bilme kibrinden zühd edip, şükür makamına yerleşmektir. "Allah'tan başka güç ve kuvvet yoktur" (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) demek ise, kendi varlığından, gücünden, kudretinden tamamen vazgeçip, mutlak kudretin sahibi olan Hakk'a sığınmaktır. Bu, zühdün zirvesidir.
Bu duayı okuyan kimsenin "yangından, boğulmaktan, hırsızlıktan" korunması, sadece maddi tehlikelerden emin olmak anlamına gelmez. Bu, aynı zamanda manevi bir korunmadır: "Nefs ateşinin yangınından", "kesret deryasında boğulmaktan", "şeytanın iman hırsızlığından" korunmaktır. Zâhid, bu dua ile her sabah ve akşam, kendi hiçliğini ve Hakk'ın her şeyi kuşatan kudretini ikrar ederek, nefsine ve dünyaya karşı manevi zırhını kuşanmış olur.
Bu teslimiyetin derinliğini ise şu mübarek söz açıklar:
Yine bilmiş ol ki: Senin Allah'ın yanında kıymetin, Allah'ın senin yanında ki kadri kıymeti nispetindedir.
Bu, zühdün bütün sırrını içinde barındıran bir cümledir. Senin için en kıymetli olan nedir? Mal mı, makam mı, evlat mı, can mı? Yoksa Cenâb-ı Hakk mı? Kalbindeki en değerli koltuğa kimi veya neyi oturttuysan, Hakk katındaki değerin de odur. Eğer senin için en kıymetli olan Hakk ise, O'nun dışındaki her şey (mâsivâ) senin gözünde değerini yitirir. Gerçek zühd budur. Dünyadan vazgeçmek, Hakk'ı en kıymetli bilmenin doğal bir sonucudur. O'nun kıymetini bilen, başka her şeyin ne kadar kıymetsiz olduğunu idrak eder ve onlara rağbet etmekten, gönül bağlamaktan haya eder.
Zühdün Nihayeti: Kendinden Vazgeçiş ve "Ölü Nefs, Diri Kalp"
Zühd yolculuğu, dıştaki nesnelerden vazgeçmekle başlar, içteki arzulardan arınmakla devam eder ve nihayetinde sâlikin kendi varlığından vazgeçmesiyle kemâle erer. Bu, bir yok oluş değil, Hakk’da yeniden var oluştur. Bu mertebeleri anlamak için, Terzibaba Hazretleri’nin evliyanın makamlarına dair yaptığı tasnif, bize eşsiz bir harita sunar.
Ey salik-i hakiki bilmiş olki: Evliyalar arasında makamı bilmek istersen, kendine nazar eyle eğer halinde Allah-ın rızasına mutabık hal görürsen bu cahillerin makamıdır. Eğer yalnız kusur, küsür, görürsen, bu saliklerin makamıdır. isyandan başka bir hal görmez isen, salik-i müntehi (sona eren) yolun sonuna yaklaşanların makamıdır. Eğer ne hayır ne şerden bir şey görmez isen, Evliyaların ilk makamıdır. Eğer kendini de görmez isen, "ıskat-ı izafet" etmiş ( izafi, sonradan oluşan şeylerin düşmesi) ile "masiva" (Haktan gayri şeylerin) oluşmasına mani olmak ile oluşan hale erişmek Evliyaullah makamıdır.
Bu sıralama, zühdün nasıl derinleştiğini adım adım gösterir.
- Cahillerin Makamı: Kişi, yaptığı ibadetleri, iyilikleri görür ve bundan hoşnut olur. "Ben namaz kılıyorum, oruç tutuyorum" der. Burada henüz amelinden, yani kendinden zühd etmemiştir.
- Sâliklerin Makamı: Yola yeni giren kişi, nefsini tanımaya başlar. Baktığı her yerde kendi kusurunu, eksiğini görür. Artık amelleriyle övünmez, acziyetini hisseder.
- Müntehîlerin Makamı: Yolun sonuna yaklaşan sâlik, Hakk'ın azameti ve celâli karşısında kendi varlığını bir "isyan" olarak görür. O'nun mutlak Vücûdu karşısında kendi izâfî varlığının bir perdeden ibaret olduğunu anlar.
- Evliyanın İlk Makamı: Artık hayır-şer, iyi-kötü gibi ikiliklerden (tefrik) kurtulmuştur. Her şeyin Hakk’tan olduğunu müşahede etmeye başlar. Bu, fiillerden zühd edip, Fâil-i Mutlak’ı görme makamıdır.
- Evliyaullah Makamı: "Kendini de görmez isen..." Bu, zühdün zirvesidir. Buna tasavvufta ıskat-ı izafet denir. Yani, kendine ait sandığın ne varsa – varlığın, sıfatların, fiillerin – hepsinin izâfî, birer gölgeden ibaret olduğunu anlayıp, bu aidiyet iddiasını düşürmektir. Artık "ben" yoktur, sadece "O" vardır. Bu, kendi varlığından zühd etmektir. Bu makamda kişi, "ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiştir.
Bu sırra erenler için, semâ gibi manevi tecrübeler bir anlam kazanır.
SEMA: Sema-ı inkar etmemelidir. Sema'ın erbab-ı eshab-ı vardır. Nefs-i ölü, kalbi diri olanlara mahsustur. Bu hale vasıl olmadıkça namaz, oruç, vird ve zikr ile meşguliyet daha iyidir.
Semâ, "nefs-i ölü, kalbi diri" olanlara mahsustur. Çünkü nefsi diri olanın semâı, bir gösteriş, bir coşkunluk taklidi, bir nefs gösterisi olur. Kalbi ölü olan için ise semâ, sadece anlamsız bir dönüştür. Fakat zühd ile nefsini öldürmüş, yani ondan vazgeçmiş ve zikir ile kalbini diriltmiş olan için semâ, kâinatın zikrine iştirak etmektir. O dönüşte, kendi cüz'î varlığından fâni olur, Hakk'ın Bâkî tecellîleriyle döner. Bu yüzden, bu hâle vasıl olamayan için en hayırlı zühd, farz ve nafile ibadetlere, zikre devam etmektir. Zira bu ameller, kişiyi o nihai zühde, yani "kendinden vazgeçme" makamına hazırlayan en güvenli yoldur.
Bu en derin zühd hâli bile, şeriatın dışında bir yerde değildir. Gerçek zühd, şeriattan kaçış değil, şeriatın ruhuna, hakikatine vasıl olmaktır. Zühd, aklı ve şeriatı bir kenara bırakmak değil, tam aksine, aklın ve şeriatın rehberliğinde kalbi mâsivâdan temizleyerek, Hakk’a teslim etme sanatıdır.
Füsûsu'l-Hikem'de Zühd
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet deryasında zühd, ahlâkî bir kural olmaktan çıkarılıp, bütün bir vücûd mertebeleri haritası üzerinde bir menzil, bir makam olarak görülür. Zühd, sadece bir şeyleri terk etmek değil, varlığın sırrına açılan bir kapının adıdır.
Şeyh-i Ekber’in ve onun yolunu şerh eden Terzibaba gibi kâmillerin en temel hassasiyeti, her bir hikmetin kökünü Kitap ve Sünnet’e dayandırmaktır. Zühd bahsi de doğrudan doğruya Hadîs-i Şerîflere, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) yaşantısına ve tavsiyelerine dayanır. Terzibaba Hazretleri’nin Füsûs şerhinde bu hassasiyeti her an görürüz. Şerhin farklı yerlerinde, konunun aslını hatırlatmak için sık sık hadis külliyatına atıflar yapılır:
...5 Nisan 1917], Perşembe günü sabahı saat 1,5 478Tirmizî, “Zühd”, 23;İbn Mâce, “Zühd”, 3. 479Dîvân-ı Câmî, I, s.
657 İbn Mâce, “Zühd”, 26.
Bu kısa notlar, konuşulan derin zühd meselesinin kaynağının Nebîler Sultanı’nın dilinden dökülmüş 'Zühd' bahisleri olduğunu hatırlatır. Akberî mektepte zühd, kuru bir hikmet değil, Sünnet-i Seniyye’nin irfanî bir tefsiridir.
Bu temeli attıktan sonra, Füsûs'un kapısını çalabiliriz. Şeyh-i Ekber’e bu eserin ilhamı nasıl gelmişti? Terzibaba Hazretleri, şerhinin mukaddimesinde bu anı şöyle aktarır:
İmdi mertebe-i ahadiyyeden hakîkat-i muhammediyye vâsıtasıyla, Hakk-ı Mâlik’in abd-i mahzı olan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin kalb-i pâkine, buFusûsu’l-Hikem’den en evvel ilkā ve vahyolunan şey Kelime-i Âdemiyye’de mündemic “hikmet-i ilâhiyye”nin beyânında olan fastır.
Füsûs’un, yani "Hikmetlerin Yüzüktaşları"nın ilk taşı, Âdem Fassı’dır. Bu fastaki hikmetin adı ise "Hikmet-i İlâhiyye"dir, yani ilahi hikmet. Zühd ile Âdem Peygamber’in ve ona bahşedilen ilahi hikmetin alakası tam da işin özündedir. Kelime-i Âdemiyye, yani Âdem’in hakikati, cennetten dünyaya inişin, bir makamdan başka bir makama geçişin, bir hâli "terk edişin" ilk örneğidir. Zühd, lügat manasıyla bir şeyi terk etmekse, kevnî planda en büyük "terk" hadiselerinden biri Âdem Aleyhisselâm'ın dünyaya gönderilmesidir.
Ancak bu iniş, bir sürgün veya ceza olarak değil, "ilahi bir hikmet" gereği olarak görülmelidir. Hakk, kendi gizli hazinesinin bilinmesini murad etmiş, bu bilinmenin sahnesi olarak da bu kesret âlemini, yani dünyayı halk etmiştir. Âdem, bu sahneye inen ilk halifedir. Gerçek zâhid, dünyaya küsen değil, dünyaya niçin geldiğinin hikmetini kavrayan, Âdem’in sırrına vâris olan kimsedir. Dünyayı terk etmesi, ondan nefret ettiği için değil, onun bir gurbet yurdu, asıl vatana dönmek için geçilmesi gereken bir köprü olduğunu bildiği içindir. Zühdün ilk dersi, Füsûs'un ilk fassında, Âdem'in kıssasında gizlidir: Vatan-ı aslîyi hatırlamak ve gurbette oyalanmamak.
Zühd denilince akla gelen ilk hedef "Cennet"tir. Zâhid, dünyadan yüz çevirir ki Cennet'i kazansın. Şeyh-i Ekber’in irfan mektebinde hiçbir kavram tek bir katmandan ibaret değildir. Terzibaba Hazretleri, Füsûs şerhinin girişinde Cennet kavramını şöyle açar:
“Cennet” lugatta, “eşcâr-ı kesîre mağrûs olan bir zemîn”den ibârettir ki, eşcârın kesretinden dolayı gölgeleri sath-ı arzı setreder; ve cennet “setr” ma’nâsına gelen “cenne” lafzından müştakk olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında, dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzihe ve makāmât-ı tayyibesidir; ve bu makām ef ’âl-i hasene ve a’mâl-i sâlihanın cennetidir. Ef ’âl ve a’mâlin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki, bu ef ’âl ve a’mâl cenne53Buhârî, “Bed’u’l-halk”, 8; Müslim, “Cennet”, 1; Tirmizî, “Tefsîr”, 32; İbn Mâce, “Zühd”, 39; Ahmed b. Hanbel,Müsned, XIII, s. 489. tinden başka da cennetler vardır. Onlara “cennât-ı sıfât” derler; ve o, abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi, ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “cennât-ı zât” derler. O da ibâd-ı hâssına, Rabbü’l-erbâb olan Allâhü Zülcelâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan rabbin tecellî-i zât ile zuhûrundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir. Hak Teâlâ hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır kiدْخُلِي جَنَّتِي وَ(Fecr, 89/30) [Benim cennetime gir!] kavl-i şerîfinden [m/86] müstefâddır. Hak Teâlâ bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur. Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla müstetir olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur. İkincisi; “cennet-i ervâh”dır ki, Hak Teâlâ o ervâhda öyle müstetir olmuştur ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’ değildir.
Bu mübarek metni adım adım açalım:
1. Cennet-i A'mâl (Ameller Cenneti): Bu, zâhir ehlinin bildiği ve hedeflediği cennettir. Güzel amellerin karşılığı olarak girilen, nimetlerle dolu o mübarek makamdır. Zühdün ilk basamağındaki sâlik, bu cennete ulaşmak için dünyanın geçici lezzetlerinden yüz çevirir. Bu, fâniyi verip bâkiyi almaktır. Fakat irfan yolcusu için bu, yolun başıdır. Kelimenin kökü "setr", yani "örtmek"tir. Bu cennet, ne kadar güzel olursa olsun, ardında daha nice hakikatleri örten, nuranî bir perdedir.
2. Cennât-ı Sıfât (Sıfatlar Cennetleri): Ariflerin, yani "urefâ"nın hedefi burasıdır. Onların zühdü, sadece dünyadan değil, aynı zamanda kendi nefsanî sıfatlarından da vazgeçmektir. Onların cenneti, bir mekân değil, bir hâldir. O hâl, "ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk etmek", yani Cenâb-ı Hakk'ın güzel sıfatlarıyla sıfatlanmaktır. Kendi kibrini terk edip Hakk'ın Kibriyâ'sını seyretmek; kendi cömertliğinde Hakk'ın Kerîm isminin bir tecellîsini görmek... Bu, sıfatlar cennetine girmektir. Bu cennetin zevki, ameller cennetinin nimetleriyle kıyaslanamaz.
3. Cennât-ı Zât (Zât Cennetleri): Bu, en has kulların, "ibâd-ı hâss"ın makamıdır. Buraya girmek için yapılan zühd, en son ve en çetin zühddür: "terk-i vücûd", yani kendi varlığını terk etmek. Sâlikin tek gayesi, tecellî-i zât, yani Hakk'ın Zât'ının tecellîsine mazhar olmaktır. Bu cennete giriş, "abdin zâtta, kendi zâtının mahvı" ile mümkündür. Yani kulun kendi benliğinin, Zât-ı Mutlak'ın okyanusunda bir damla gibi yok olmasıdır. Fecr Suresi'ndeki "Benim cennetime gir!" emrindeki "Benim cennetim" ifadesi, bu Zât cennetine bir işarettir. En büyük zühd, "ben"likten zâhid olmaktır.
Şerh daha da derine inerek, Hakk'ın Zât'ı için de cennetlerden, yani bir nevi "örtülerden" bahseder. A'yân-ı sâbite (sabit hakikatler) cenneti, Hakk'ın kendi ilmindeki ezelî suretlerin arkasından kendini müşahede etmesidir. Cennet-i ervâh (ruhlar cenneti) ise öyle bir perdedir ki, ardındakine melek dahi muttali olamaz. Bu bize öğretir ki, vücûd, mertebe mertebe perdelerden oluşur. Zühd yolculuğu, bu perdeleri bir bir aralamak, her perdenin ardındaki daha ince hakikate talip olmaktır. Yolculuk, amellerin karşılığı olan dış cennetten başlar, kulun kendi varlığının bile bir perde olduğunu idrak edip o perdeden de vazgeçtiği Zât cennetinde nihayet bulur.
Füsûs'un doktriner çerçevesi budur. Zühd, ahlâkî bir egzersiz değil; vücûd mertebelerinde yapılan bir seyr ü sülûktur. Şeyh-i Ekber'in zühd anlayışı, sâliki dünyadan koparıp onu bir hiçliğe değil, tam aksine, her şeyin kaynağı olan Mutlak Varlığa, Hakk'ın Zât'ına ulaştırmayı hedefler. Bu, yokluğa değil, hakiki varlığa yapılan bir yolculuktur.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Zühdün hakikati bir sırda gizlidir. Bu sır, Efendimiz’in (s.a.v) dilinden dökülen ve ariflerin kalbinde yankılanan bir fermandır: "Ölmeden evvel ölünüz." Bu nebevî işaret, zühdün zirvesini, onun en derin ve en çetin menzilini gösterir: mevt-i ihtiyârî, yani iradî ölüm.
Bu ölüm, bedenin toprağa girmesi değildir. Bu, sâlikin kendi iradesiyle, kendi benliğinden, nefsânî sıfatlarından ve varlık vehminden soyunmasıdır. Bu, "ben" demenin getirdiği esaretten kurtulup, "Hakk" ile var olmanın hürriyetine kavuşmaktır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin Füsûs şerhi mukaddimesinde bu hakikat şöyle dile getirilir:
Ve “Ölmeden evvel ölünüz!” hadîs-i şerîfi bu mevt-i ihtiyârîye işârettir.
Bu iradî ölüm, bir yok oluş değildir. Bu, damlanın okyanusa karışıp okyanus olmasıdır. Sınırlı ve fânî beşerî sıfatların perdelerini yırtıp, Hakk’ın Bâkî sıfatlarıyla sıfatlanmaktır. Sâlik, bu ölümle kendi cüz’î iradesini, ilmini ve kudretini Hakk’ın Küllî İradesi, İlmi ve Kudreti içinde eritir. Artık onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli Hakk olur. Bu, zühdün en ileri mertebesidir; sadece dünyayı veya ukbâyı değil, bizzat kendi varlığını terk etmektir. Bu terk ediş, bir kayıp değil, en büyük kazançtır. Çünkü kişi, fânî olanı verip Bâkî olanı alır. Kendinden ölür, Hakk ile dirilir.
Bu yüce makamın yeryüzündeki en kâmil misalini, Peygamberler Sultanı’nın en sadık dostu, Sıddîk-ı A'zam Efendimiz’in şahsında görürüz. O, bu iradî ölümü o denli yaşamıştır ki, Efendimiz (s.a.v) onu yaşayan bir misal olarak işaret etmiştir. Yine aynı eserde bu durum şöyle anlatılır:
Ve Efendimiz, Hz. Sıddîk-ı A’zam hakkında buyururlar: “Kim ki yeryüzünde yürüyen ölüye nazar etmek isterse, Ebû Bekr’e baksın!”
"Yeryüzünde yürüyen ölü." Bu hal, aklın sınırlarının bittiği, hikmetin başladığı yerdir. Burası, zıtların bir araya geldiği Cem makamıdır. Hz. Ebubekir (r.a.) hem hayattadır, yürümektedir; hem de ölüdür, çünkü kendi nefsinden, kendi iradesinden tamamen fânî olmuştur. O, bedeniyle bu âlemde, kalbiyle ve ruhuyla ise Hakk’ın huzurundadır. Onda hayat ve ölüm, varlık ve yokluk gibi görünen zıtlıklar birleşmiş, tevhidin potasında eriyerek tek bir hakikat olmuştur. Bu, zühdün sadece bir şeylerden kaçmak olmadığını; bilakis, her şeyin içinde olup hiçbir şeye ait olmamak sanatı olduğunu gösterir. O, halife olarak devlet işleriyle uğraşır, ticaret yapar, ailesiyle yaşar; ama kalbi bir an bile Hakk’tan gâfil olmaz. Gerçek zâhid odur. Onun zühdü, kalbindedir; eşyada değil. Bu, tenzih-teşbih dengesinin en kâmil tezahürüdür: O, halk içinde Hakk ile beraberdir.
Bu iradî ölüm ve ona mukabil gelen ebedî hayat sırrını daha derinden anlamak için, varlık âlemindeki ölüm ve hayat tecellilerinin mertebelerini idrak etmek gerekir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin irfan geleneği, Füsûs'un ışığında bu mertebeleri üç ana başlıkta ele alır. Her ölümün karşısında bir diriliş, her fenânın karşısında bir bekā vardır.
İmdi bu üç nevi’ mevte mukābil, üç nevi’ hayât vardır: Birisi odur ki; Hayy-i lâ-yemût olan vücûd-ı hakîkînin her bir tarfetü’l-ayn içinde nefes-i Rahmânîsi ve imdâd-ı feyzi ile mevcûdât-ı mümkineye lâ-yenkatı’ vâsıl olur. Bu hayât birinci mevte tekābül eder.
Bu ilk mertebe, kevnî, yani bütün kâinatı kapsayan bir ölüm ve diriliştir. Cenâb-ı Hakk, her an yeni bir şe’nde, yeni bir tecellîdedir. O’nun Hayy isminin tecellîsi olan Nefes-i Rahmânî, her an, her zerreye hayat verir. Bu tecellînin her "an" yenilenmesi, bir önceki "an"ın ölmesi ve yeni bir "an"ın doğması demektir. Ârifler buna "halk-ı cedîd" yani her an yeniden zuhûra gelme derler. Bu, varlığın en temel düzeydeki zühdüdür; her an bir önceki halini "terk edip" yeni bir halde var olmaktır.
İkincisi; berzah-ı sânî-i melekûtîdeki hayâttır. İnsanın bu hayâtı âlem-i şehâdetten intikālden sonra bed’eder. Bu hayât dahi ikinci mevt-i tabîîye mukābildir.
Bu ikinci ölüm, hepimizin bildiği ve tadacağı bedensel, yani tabiî ölümdür. Ruhun bedenden ayrılmasıyla bu şehâdet âlemindeki hayatımız son bulur ve berzah âleminde yeni bir hayat başlar. Bu, irademiz dışında gerçekleşen, kaçınılmaz bir geçiştir.
Zühdün ve tasavvuf yolunun asıl gayesi olan üçüncü mertebe ise şudur:
Üçüncüsü; hayât-ı ebediyye-i kalbiyyedir ki, izâfât-ı nefsâniyyeden insilâh vâsıtasıyla ve sıfât-ı kalbiyye ile ittisâf sebebiyle hâsıl olur. Bu da mevt-i ihtiyârî mukābilindedir. Bu mevt ve hayât, ancak nev’-i insâna mahsustur.
Burası, zühdün sırrının çözüldüğü yerdir. Bu, "kalbin ebedî hayatı"dır. "İzâfât-ı nefsâniyyeden insilâh", yani nefsine izâfe ettiğin, "benim ilmim", "benim iradem", "benim varlığım" gibi bütün sahte sahiplenmelerden soyunmakla elde edilir. Bu boşalan benlik tahtına, Hakk’ın sıfatlarının tecellîsi olan kalbî sıfatlar (sevgi, merhamet, hikmet, teslimiyet) yerleştirilir. Bu dönüşüm, iradî ölümün ta kendisidir. Ve bu ölümün karşılığında bahşedilen hayat, "hayât-ı ebediyye-i kalbiyye"dir; yani Hakk ile Bâkî olunan, zaman ve mekânın ötesinde bir diriliştir. Bu şeref, "ancak nev’-i insâna mahsustur." Çünkü insan, halife olarak halk edilmiştir ve bu potansiyeli gerçekleştirebilecek tek varlıktır. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil, bu iradî ölümü gerçekleştirip ebedî kalbî hayata ulaşan kişidir.
Gülşen-i Râz’dan aktarılan beyit de bu üçlü yapıyı özetler niteliktedir:
Nev’-i insân için üç türlü ölüm vardır: Birisini, her lahza zâtın hasebi üzere bil.
Demek ki zühd, Füsûs'un irfanî derinliğinde anlaşıldığında, bir kaçış değil, bir fetihtir. Dünyadan kaçış değil, benlikten fetihtir. Bu, sâlikin kalbinde gerçekleşen bir içsel devrimdir. Ölüm gibi görünen bu hal, aslında en hakiki dirilişe açılan kapıdır. Sâlik, bu kapıdan geçerek, kendi sınırlı varlığından (zühd ederek) Hakk’ın sınırsız Varlığına doğar. Artık o, hayatın ve ölümün, varlığın ve yokluğun, celâlin ve cemâlin bir olduğu Tevhid makamından seyreder. O, yeryüzünde yürüyen bir ölü, aynı zamanda Hakk ile yaşayan bir diridir. Zühdün en son durağı, bu zıtların birliğinin yaşandığı, hayret ve hayranlık dolu bu Cem makamıdır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Zühd
Hazret-i Pîr'in, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî-i Şerîf'inde zühd, kuru bir kaide, soğuk bir terk ediş değil; bizzat maşuka kavuşmak için yanan âşığın hâlidir. Eğer İbn Arabî Hazretleri hakikatin ilmini en billur hâliyle ortaya koyan bir hikmet okyanusu ise, Mevlânâ Hazretleri de o okyanusun dalgalarını hikâyelerin, nağmelerin ve sembollerin diliyle kıyıya vuran bir aşk denizidir.
Mesnevî'de zühd, bir fıkıh kitabındaki gibi maddelere ayrılmaz. O, bir hâl olarak yaşanır, bir koku gibi siner, bir renk gibi hikâyelerin dokusuna işler. Hazret-i Pîr, bize "zühd şudur" diye ders vermez; bize bir dervişin, bir padişahın, bir kölenin, bir âşığın hikâyesini anlatır ve o hikâyenin içinde zühdün hakikatini bir inci tanesi gibi parlatır. Onun mektebinde zühd, bir vazgeçiş değil, daha kıymetli bir şeye ulaşmak için değersiz olanı elden çıkarma sanatıdır.
Şekil Zâhidliği ve Kalp Zâhidliği: İki Dünya, İki Adam
Mesnevî-i Şerîf, baştan sona surette kalmış olanla, manaya ermiş olanın kıssalarıyla doludur. Hazret-i Mevlânâ'nın en çok üzerinde durduğu tehlikelerden biri, zühdün bir gösteriş, bir riya ve bir Nefs-i Emmâre tuzağı hâline gelmesidir. O, yamalı hırkalar giyip, açlıktan sararıp solup, halkın içinde "ne kadar da takva bir insan" dedirtmek için çabalayan sözde zâhidi acı bir tebessümle seyreder.
Bu şekil zâhidinin zühdü, dünyaya değil, dünyanın alkışınadır. O, malı mülkü terk etmiş gibi görünür ama aslında nefsini ve "zâhid" kimliğini en büyük mülkü hâline getirmiştir. Onun terk ettiği dünya değil, sadece dünyanın bir suretidir; başka bir surete, "zâhidlik suretine" yapışmıştır. Kalbi hâlâ kesret (çokluk) âlemindedir. O, "ben terk ettim" demekten gizli bir haz duyar. Bu, terkin kendisini terk edememektir. Bu zühd, Hakk için değil, halk içindir.
Hakiki zâhid ise, Mesnevî'nin sessiz kahramanıdır. O, belki pazaryerinin ortasında bir tüccar, belki bir sarayda vezirdir. Dışarıdan bakınca onun zühdüne dair bir alamet göremezsin. Çünkü onun zühdü hırkasında değil, kalbindedir. Eli işte güçte, gönlü ise Yâr'dadır. O, dünyanın içinden bir nehir gibi akar ama bir damla dünya suyu üzerine yapışmaz. O bilir ki, mülk de, mal da, can da emanettir. Emanetin sahibi ne dilerse o olur. Onun için vermekle almak arasında fark kalmamıştır. Bu, kalbin zühdüdür.
Mevlânâ bize adeta fısıldar: "Ey yolcu, bak bakalım, neyi terk ettin? Dünyayı mı, yoksa dünyadan beklediğin bir menfaati mi? Zühdün, seni kibre mi götürüyor, yoksa hiçliğe mi? Eğer zühdün seni senden daha büyük bir 'sen' yapıyorsa, o zühd şeytanın tuzağıdır. Eğer zühdün seni 'sen'den alıp hiçliğe eriştiriyor ve o hiçlikte Hakk'ın varlığını bulduruyorsa, işte o, Muhammedî zühddür."
Şekil zâhidinin elinde bir terazi vardır; sürekli sevaplarını ve günahlarını tartar. Kalp zâhidinin ise elinde bir ayna vardır; o aynada sadece Dost'un yüzünü görmeye çalışır. Birincisi "ne alacağım?" derdindedir, ikincisi "nasıl O'nun olurum?" aşkındadır.
Kafesteki Kuş ve Gönül Mülkü: Dünyadan Geçmenin Hakikati
Hazret-i Pîr'in dilinde dünya, altından bir kafestir. Göz alıcıdır, süslüdür, parlaktır. İçindeki kuşa, yani ruha, lezzetli yemler sunar. Ama ne kadar parlak, ne kadar konforlu olursa olsun, orası bir hapistir. Ruh, bu kafese konmadan evvelki hâlini, o ezel bezmindeki özgürlüğünü unutmuştur. Zühd, işte bu unutkanlığa bir şifadır. O, kafesteki kuşun, kanatlarını bir kez daha hatırlaması, dışarıdaki gökyüzünü, asıl vatanını yeniden düşlemesidir.
Mesnevî'deki pek çok hikâye, bu kafes ve kuş temsili üzerine kuruludur. Hindistan'dan getirilip bir kafese konan papağanın hikâyesi, bu bahsin en güzel örneklerinden biridir. Papağan, sahibinden Hindistan'a gittiğinde oradaki dostlarına hâlini anlatmasını ister. Sahibi geri döndüğünde, "Dostlarından biri senin adını duyunca cansız yere yığıldı, öldü," der. Papağan bunu duyar duymaz kafesin içinde çırpınır ve o da cansız bir şekilde dibe yığılır. Sahibi, kuşun öldüğünü sanıp üzüntüyle onu kafesten çıkarır ve bir kenara atar. O anda "ölü" papağan kanatlanır ve en yakın ağacın dalına konar. Oradan sahibine seslenir: "Ey sahip! O dostum ölmemişti, bana hâl diliyle kurtuluşun yolunu öğretti. 'Sen de kendini bu dünya kafesinde ölü gibi göster, hevesten, arzudan vazgeç ki, bu kafesin kapıları sana açılsın' dedi."
Zühdün Mesnevî dilindeki tarifi budur: "Ölmeden evvel ölünüz" sırrının hikâyeye dökülmüş hâlidir. Bu, Mevt-i İhtiyârî (iradi ölüm) demektir. Yani, bedenen ölmeden evvel, nefsanî arzulardan, dünyevi bağlardan, hırslardan ve heveslerden iradenle vazgeçerek "ölmek". Ancak bu "ölüm" ile ruh, asıl hayatına kanat çırpabilir. Zühd, bu iradi ölümü seçmektir. Dünyanın yemine, suyuna, parıltısına aldanmamaktır.
Bu zühd, bir karamsarlık veya hayattan kaçış değildir. Tam aksine, hakiki hayata duyulan şiddetli bir özlemin neticesidir. Kuş, kafesi sevmediğinden değil, gökyüzünü daha çok sevdiğinden çırpınır. Sâlik de dünyadan nefret ettiği için değil, Hakk'a âşık olduğu için dünyadan yüz çevirir. Onun zühdü, bir yoksunluk değil, bir vuslat arzusudur. Gönül tahtında iki sultan oturmaz. Ya dünya oturur, ya Mevlâ. Zühd, dünya sultanını o tahttan indirip, tahtı asıl sahibine, Cenâb-ı Hakk'a teslim etme iradesidir. Bu teslimiyet, en büyük özgürlüktür. Kafesin kapısı ancak içeriden açılır. Ve o kapının anahtarı, zühddür.
Dikenden Gül Bitirmek: Kesret İçinde Vahdet Zühdü
Zühdün en yüksek mertebesi, ariflerin zühdüdür. Mesnevî, bize bu mertebeyi de bir sembolle anlatır: dikenlikte gül yetiştirme sanatı.
Acemi zâhid, dikenden kaçar. Dünyayı bir dikenlik olarak görür ve ondan uzaklaşmak için dağ başlarına, halvethanelere çekilir. Fakat kâmil zâhid, dikenden kaçmaz. O, dikenliğin ortasında durur ve Hakk'ın lütfuyla, o dikenlerin arasından gül bitirir.
Bu, İnsân-ı Kâmil'in hâlidir. O, dünyayı reddetmez, çünkü bilir ki dünya da dâhil olmak üzere bütün kevn ü mekân, Hakk'ın bir tecellisidir. Diken de O'nun Celâl isminin, gül de O'nun Cemâl isminin bir tecellisidir. Kâmil insan, bu iki tecelliyi bir görmeyi başaran, Cem makamında zıtların birliğini idrak eden kişidir. O, Celâl'in içindeki Cemâl'i seyretme sanatının üstadıdır.
Onun için dünya, artık bir kafes değil, Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir temaşa (seyir) alanıdır. O, dünya nimetlerinden istifade eder, ama bir an bile o nimetin gerçek sahibini unutmaz. O, zenginliğin içinde fakir, gücün içinde âciz, varlığın içinde hiç olduğunu bilir. Onun zühdü, "terk etmek" fiilinden "idrak etmek" hâline yükselmiştir. O, bir şeyi "terk etmez", çünkü zaten hiçbir şeyin kendisine ait olmadığını bilir. Her şeyin ve herkesin asıl sahibine ait olduğunu [tahkik](/wiki/tahkik) (bilgiyi hâl edinme) yoluyla idrak etmiştir.
Bu mertebedeki zühd, cömertlik olarak zuhur eder. Elinde tutmaz, çünkü tutulacak bir şey olmadığını bilir. Dünya malı, onun eline bir misafir gibi gelir ve gider. O, sadece bir dağıtıcıdır. Yine bu mertebedeki zühd, sabır ve şükür dengesi olarak tecelli eder. Başına bir musibet geldiğinde, bunu Celâl tecellisi olan "diken" olarak görür ve "Bu da O'ndan" diyerek sabreder. Bir nimet geldiğinde, bunu Cemâl tecellisi olan "gül" olarak görür ve "Bu da O'ndan" diyerek şükreder. Onun için artık şikayet edilecek bir şey kalmamıştır. Diken de güzeldir, gül de güzeldir; çünkü ikisi de aynı Bahçıvan'ın bahçesindendir.
Hazret-i Mevlânâ'nın diliyle zühd, bu yolculuktur: Önce riyakârlığın dikenli yollarından sıyrılıp kalbin samimiyetine ulaşmak... Sonra dünya kafesinin demirlerini aşk ateşiyle eritip ruh kuşunu özgürlüğe kavuşturmak... Ve nihayet, dünyanın tam ortasında, kesretin içinde durup, Vahdet'in gülünü koklayabilmektir. Bu, bir vazgeçiş hikâyesi değil, bir buluşma, bir kavuşma, bir "oluş" hikâyesidir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Zühd
Zühd, irfan yolculuğunun merkezî duraklarından biridir ve tek başına duran bir direk değil, pek çok hâl ve makamla örülmüş bir çadırın ana direğidir.
Zühdün ilk ve en yakın komşusu Takva’dır. Takva, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına karşı bir hassasiyet içinde bulunmak, O’nun rızasına aykırı düşmekten sakınmaktır. Bu sakınma hâli, kişiyi fıtrî olarak dünyaya ve onun aldatıcı parıltısına karşı bir mesafeye sevk eder. Bu mesafenin adı zühddür.
Zühdün meyvesi ise Fakr makamıdır. Zühd, sâlikin kendi iradesiyle dünyayı terk etme çabasıdır. Bu çabanın sonunda sâlik anlar ki, terk ettiği şeyler zaten hakikatte onun değildir. Her şeyin mutlak sahibinin Hakk olduğunu, kendisinin ise O’na muhtaç bir “yok” olduğunu idrak eder. Zühd bir fiil ise, fakr o fiilin neticesinde ulaşılan bir hiçlik ve mutlak muhtaçlık şuurudur.
Bu vazgeçiş ve hiçlik idraki, sâliki dosdoğru Tevekkül kapısına getirir. Elindeki sebepleri, bağlandığı dünyevî ipleri zühd ile kesen kimse, boşlukta kalmaz. O, sebepleri halk edene, Müsebbibü’l-Esbâb olan Zât-ı Mutlak’a tam bir teslimiyetle yönelir. Zühd, fâni vekîllerden yüz çevirmekse, tevekkül Bâkî olan Vekîl’e dayanmaktır.
Bütün bu hâllerin ardındaki aydınlatıcı ışık ise Hikmet’tir. Hikmet, eşyanın ardındaki hakikati, olayların iç yüzünü Hakk’ın nuruyla görme melekelesidir. Zühd, körü körüne bir kaçış değildir. Bilakis, dünyanın fâniliğini, içindekilerin birer gölge ve tecellî olduğunu hikmet nazarıyla idrak eden arifin, bu idrakin gereğini yaşamasıdır.
Bu hikmetin en yoğun hâliyle damıtıldığı kaynaklardan biri de Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir. Füsûs, zühd kavramını “dünyayı terk et” gibi basit bir formülle değil, varlığın mertebeleri, ilâhî isimlerin tecellîleri ve “ölmeden evvel ölme” sırrı gibi derinlikli konuların içinde işler.
Zühdün bir ileri adımı ve daha hassas derecesi ise Verâ'’dır. Verâ’, haram ve helalin sınırlarında gezinmekten, şüpheli olan her şeyden titizlikle kaçınmaktır. Zühd ise bu sınırın çok daha gerisinde, kalbi meşgul edebilecek helallerin fazlasından bile yüz çevirmektir. Verâ’ sahibi, “Acaba bu lokma şüpheli mi?” diye düşünürken, zâhid, “Bu helal lokma beni Hakk’ın zikrinden alıkoyar mı?” diye endişe eder.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Terzibaba İrfan Mektebi Dijital Kütüphanesi’nin temelini oluşturan üç ana kaynak, zühd kavramına üç farklı pencereden bakarak onu bütüncül bir şekilde anlamamızı sağlar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde zühd, kuru bir mahrumiyet değil, bir idrak meselesi olarak ele alınır. O’nun nazarında zühd, varlık mertebeleri içinde Hakk’ın zuhûrunu seyretmektir. Gerçek zâhid, eşyadan yüz çeviren değil, eşyanın hakikatini bilerek ona esaretinden kurtulandır. Terzibaba, zühdü “yoklukta varlığı bulmak” değil, “varlıkta yokluğu bulmak” sanatı olarak tarif eder. Bu gelenekte zühd; cömertlik, nefsine muhalefet ve edep dairesinde yaşamak gibi amellerle ete kemiğe bürünür.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i ve onun şerhleri, zühdün hikemî ve irfânî temelini inşa eder. Füsûs, zühdü “ölmeden evvel ölünüz” sırrıyla, yani mevt-i ihtiyârî (iradî ölüm) ile ilişkilendirir. Bu, beşerî sıfatların fânîliğinde, ilâhî sıfatlarla beka bulma arayışıdır. Zühd, bu bakışla, bir şeyleri “terk etmek”ten ziyade, fânî olanı aslına “iade etmek” ve Bâkî olanla kalmaktır. Füsûs, zühdün nihaî hedefini, zıtların birliği olan Cem makamında, yani dünya ile ukbânın, halk ile Hakk’ın bir olduğu tevhîd şuurunda gösterir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise zühde aşk ve muhabbet penceresinden bakar. Mesnevî için zühd, kendi başına bir amaç değil, İlâhî Aşk’a ulaşmak için bir vasıtadır. Mevlânâ, kuru ve şekilci zâhid ile aşk ehli arifin zühdünü birbirinden ayırır. Birincisi, cenneti kazanmak veya cehennemden kaçmak için dünyayı terk eder; bu bir ticarettir. İkincisi ise Maşuk’un (Sevgili’nin) güzelliği karşısında dünyanın gözünden düşmesiyle, kendiliğinden bir vazgeçiştir. Mevlânâ’nın dilinde zühd, dikenden gül bitirmek gibi, dünya meşgaleleri içinde olup onlara gönül bağlamama sanatıdır.
Değerlendirme
Zühd kavramı, tasavvuf yolunun en çok yanlış anlaşılan duraklarından biridir. O, fakirlik, miskinlik veya hayattan el etek çekmek değildir. Bilakis, kalbin esaret zincirlerini kırma ve ruhu özgürlüğüne kavuşturma ameliyesidir. Zühd, bir terk etme sanatı olduğu kadar, daha yüce bir olana bağlanma iradesidir.
Bu irfanî yolculukta zühdün, dört mertebeli bir terk üzerine kurulduğu görülür: dünyayı, ahireti, kendi varlığını ve nihayetinde terk etme fiilinin kendisini terk etmek. Bu, sâlikin “ben yaptım” düşüncesinden bile arınarak, her şeyin Hakk’tan olduğunu mutlak bir teslimiyetle idrak ettiği makamdır. Gerçek zühd, elin kârda, gönlün Yâr’da olmasıdır; eşyaya sahip olmak ama eşyanın mahkûmu olmamaktır. Zühdün nihai hedefi kalbi boşaltmak değil, kalbi masivâdan (Hakk’ın gayrısından) boşaltıp, sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsine layık bir ayna haline getirmektir. Zira boş bir kadeh değil, yalnızca O’nunla dolu bir kadeh kıymetlidir. Cenâb-ı Hakk, bizleri zühdün hakikatine erenlerden eylesin. Âmin.