İçeriğe atla
Fâtiha 5Cüz 1 · Sayfa 1

Fâtiha Sûresi 5. Âyet

الفاتحة

Sohbete sor

İyyâke na'budu ve-iyyâke nesta'în(u)

(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

Fâtiha Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(5) adet (esire) olmak üzere (5) hareke vardır. Toplam olarak. (3+2+2+3+5=15) tir. Çıkan toplam sayıların hepsini topladığımız da, şöyle bir sonuca ulaşırız.

(13+18+19+22+24+8+17+5+15=141) çıkan neticeye gene şaşırmamak elde değildir. Nereden bakılsa (14) olan Nûr’u Muhammediyye’nin her mertebe de (1) tek olduğudur. Yukarıda meydana çıkmış olan sayı değerlerinin hepsinin ayrı ayrı her mertebeleri itibari ile izahları vardır yeri olmadığından benimde vaktim sınırlı olduğundan şimdilik genel bir ifade ile yetinip daha fazlasını araştırmacılara bırakalım fazla da başınızı yormamış olalım ve Besmele-i şerif’te,ki yolculuğumuza devam edelim.

Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz, Besmele-i şerif’in hadislerinde,(Besmele her kitabın anahtarıdır.) Diye buyurmuşlardı. Bir anahtarın anahtar olabilmesi genelde (4) hususu gerektirmektedir. (1) el ile tutme yeri,

(2) dişleri, (3-4) iki yanlarında olan yivleridir. Gerçi türlü değişik anahtarlar vardır ama aslı yine böyledir. Besmele anahtarının tutma yeri, (Bismi) dişleri (Allah) ismi, iki tarafındaki yivleride (Rahmân) ve (Rahîm) isimleridir. Bunları bir bütün halinde elimizde tuttuğumuzda bu âlemde açılmayacak mânâ kitabı ve kapısı kalmaz, bu anahtarıda gerçek mânâda kullanabilecek olan ancak İnsân-ı Kâmildir.

(Bismillâhirrahmânirrahiym)

(1) Rahman ve rahim olan Allah Teâlânın adıyla (Okumaya başlarım).

Bu cümle-i câmî’den tabii ki, herkez himmeti kadar istifade edecektir. Genel kitaplardaki ifadesi yukarıda icmâ ile bildirilen hâlidir. Özü ve hakikatini anlamaya çalışmak ise büyük bir eğitim mücâhede ve müşâhede işidir.

Kûr’ân, zâttır, Furkan sıfattır, Kûr’ân, okumak zât-ı okumaktır. Onu okumaya başlarken ilk şartı olan (EUZÜ) nün diğer bir kakıma (elif) i Ahadiyyet, (Ayn)ı sıfat-göz-görme. (za) ise bireysel zâtıma mahsus, demektir. Hâl böyle olunca, (Zâtımla müşahede ettiğim hakikatlerin mertebe-i Ahadiyyete ait olduğunu anladım ve bu anlayıştan düşmekten Ulûhiyyet zâtına sığınırım) demek olur. Görüldüğü gibi sığınma cümlesinin başında (elif) vardır.

Bu sığınmadan sonra okunmaya başlanan besmelenin başında ise (b) vardır. İkisi de birlikte okununca (EB) olmaktadır ki, Eba, Aba, Ata, Baba, ced, demektir. Bu mânâ okunacak mânâların ceddi, Atası yani kaynağı olması lâzım gelmektedir.

Kûr’ân-ı Kerîm alfebesinin başında ki, (elif, be, te,) üç harf, elif başta olmak üzere bütün harflerin ve mânâların da kaynağıdır. Diğer bir mânâ ile (elif) Ulûhiyyet-i, (be) risâleti, (te) ise, abdiyyet-i, yani insân-ı ifade etmektedir.

Zâten bütün hadiseler bu üç makamın çevresinde dolaşıp durmaktadır. Hem baştalar hem de sondadırlar.

(ا) (Elif) (ب) (be) (ت) (te) şekillerde de görüldüğü gibi (Elif) Ulûhiyyet, bütün haşmetiyle bir âlemden bir âleme uzayıp gitmekte’ dir. (Be) Risâlet mertebesi ise kucağını açmış o da bütün gücü ile Ulûhiyyet mertebesinden akseden bütün tecellilere kucak açmış vaziyette, her an dikkatle beklemektedir. İhtiyacı olan gücü ise altındaki dayanağı olan nokta’dan almaktadır. (Be) kendisine nakledilen değerli emânetleri (te) olan (ente) (sen) e aktarmaya hemen başlamıştır. O da kucağını açmış, kendisine benzeyen sadece simgesel noktaları değişen aslında kendinin aynı (ente) (sen) olan ümmetine yorulmadan aktarmasıdır. (ب) (be) nin (ت) (te) (Ente) (sen) hükmüne dönüşmesi, sadece noktalardan ibarettir. Birinde nokta altta, ve tek tevhid noktasıdır. Diğeri ise üstte benlik noktalarıdır. Benliğin bir tanesi, nefsi benlik, diğeri ise İlâh-î benliktir. İşte kişi kul, bu iki benliğin arasında git, gel yaşamaktadır. Eğitimini tamamlarsa, altı noktalı (be) ye, oradan da (Elif) e urûc edip aslına dönmek mümkün olacaktır.


Şimdi burada yeri gelmişken (13 ve Hakikat-i İlâhiye) kitabımızdan mevzu ile ilgili bir bölümü ilâve edelim.

Bilindiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm “Arap” alfebesinde (ا) (elif) birinci, (ب) (be) ikinci, (ت) (te) ise üçüncü harftir. Her harfin de “Ebced” sayısal bir değeri vardır. Yeri gelince bunları da inceleyeceğiz.

Genelde bütün lisanların ana kaynağı olan alfebeler,

(ا) (elif) ile başlamaktadır. Alfabelerdeki (harfler) birer rumuz ve senbollerdir. Her bir sembol (ا) (elif)in değişik sûretlerle görünmesinden başka bir şey değildir.

Ayrıca bütün sayılar da (1) in kendi içinde birer birer çoğalmasından başka bir şey değildir. İnsân oğlunun bu âlemde kullandığı bütün sayısal ve mânâsal değerlerin ana kaynağı (ا) (elif) ve (1) den ibarettir ki; zaten o iki asıl da, yani sayılar ve harfler olarak zuhura çıkmalarıdır. Bu iki asılda da, asıl olan noktadır, ve her ikisi de (12+1=13) “on üç” noktadan meydana gelmiştir. İşte bu sebebten sayılar ve kelimeler arasında mutlak bir bağ vardır.

Harflerin, kelimelerin ve cümlelerin, mânâ yönünden ifadeleri olduğu gibi, rakkamlardan meydana gelen sayıların adet olarak ifadeleri de vardır. Ve bu yoldan gelen sayısal değerler ve kelâmî mânâlar bir birleriyle çok yakından irtibatlıdırlar, aksi halde âlemde bu mânâ bütünlüğü mümkün olamazdı.

Her iki yönden gelen yani, mânâ ve sayı değerleri bu âlemde müthiş bir uyum içindedir. Zaten aksi düşünülemez, ancak bu oluşum gerçekten incelenmesi gereken çok geniş bir sahadır.

Mânâların zâhir-dış anlaşımlarından, iç-öz anlaşım-larına geçmek için bunların hakikatlerine yönelmemiz ge-rekmektedir.

İlâhi kuruluşta bunlar zâten sayısal ve mânâsal olarak bir birlerinin içinde mevcutturlar, başka ilâvelere gerek yoktur. Gerekli olan şey mevcud’u hakikatiyle anlamaktır.

Bir mânâ, sayısal değeri ile de anlaşıldığında, işte o

zaman onun gerçek ve derin mânâsı ortaya çıkmış olacaktır.

İlâhi hakikatlere bu yönüyle de bakıldığında, bu gün anladığımızdan çok daha geniş bir ihata ve anlayışla içinde bulunduğumuz hayatın ne derece yüce bir yaşam olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır.

Ne yazık ki! Bu İlâhi ve gerçek hakikatleri, geçmişte oldukça sınırlı bazı irfan ehli kimseler anlamışlar, inşeallah yapılacak araştırmalar ve çalışmalar neticesinde bu anlayış daha çok idrak edilerek yaşam konusu halinde insânlığa biraz daha umut ve huzur katabilecektir.

Günümüzde sayısal değerleri ne kadar çok kullanmakta olduğumuz aşikârdır. Adeta sayısal değerler gerçek kimliğimizi kaplamış durumdadır. (xxxxxx) eşittir, isim vatandaşlık no=su. (xxxxxx) eşittir, isim vergi no=su. (xxxxxx) eşittir, isim telefon no=su. (xxxxxx) eşittir, isim kapı no=su. (xxxxxx) eşittir, isim şifre no=su. Ve diğer şifre olan (xxxxxx) no=lar haytımızı sarmış vaziyettedirler, ve hepsinin haklı bir veriliş nedeni vardır. Çünkü onlar şahsa mahsusturlar, böylece gizlilik korunarak şahsa mahsus özellikler şahsa ait kalmış olmaktadır. Bu da birey olma hakkının gereği’dir, ve özellikler böylece korunmaktadır. Ancak, bu özellikler gerektiğinde ehil olan-lara bildirilir.


Zâhir’î yaşantının böyle bir özelliği olduğu gibi, bâtın âleminin de böyle bir özelliği vardır. İşte bu özellikler harflerin ve rakkamların içlerinde bulunan sayısal değerleri ve mânâları itibariyle hem ifade edilmekte, ve hem de, ehil olmayanlardan perdelenmektedirler.

İmkânımız nispetinde Hakk’ın izin verdiği kadarıyla bu perdeleri inceltmeye ve açmaya çalışacağız. Gayret bizden anlayış ve muvaffakiyyet vermesi Hakk’tan dır.

Evvelâ şunu kısaca belirtelim ki; (ا) (Elif) in aslı olan (13) yani (bir ve on üç) her harf ve rakkam da mevcuttur, ve onların aslıdır. (Elif) in varlığı bâtında Ahadiyyet, zâhirde ise noktadır.

(Elif) in değişik şekillere bürünerek kıvrılıp hareketlenmesi yeni yeni sembol harfler ve rakkamlar meydana getirerek sayılar ve isimler oluşmakta, her sayı ve isim özelliği itibariyle kendi mânâsını ifade etmekte o mânâda o şeyin veya değerin ne olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. Böylece (Elif) âlem de ve âlemin bütün ferd ve mânâlarında mevcuttur, (Elif) siz yani (bir ve on üç) süz, yer ve Mânânın olması mümkün değildir.

Âlemlerin aslı olan (Ahadiyyet’ül ayn) bütün âlemlerde her zerrede ve âlemin bütün fertlerinde (ayn’ı) ile mevcuttur. Onun olmadığı bir varlık! Varlık, olamaz. Bir varlığın varlık olabilmesi, Onun o varlıktan tecelli ve zuhur etmesiyle mümkündür.

(Elif) harekesiz olduğu zaman (ا) (Elif) harekeli olduğu zaman (ْ) (hemze elif) ismini almaktadır.

(Elif)siz yazı yazmanın ( أَ أ أَ أُ إِ ) veya hesap yapmanın mümkün olmadığı da aşikârdır. O halde kim ne türlü yazı yazarsa ve hesap yaparsa yapsın hepsi (Elif, bir ve on üç) ün konturolu altındadır. Bu gün isteyen kabul isteyen red eder, belirli bir süre bu kabul ve redde izin verilmiştir ancak, “vakti ma’lûm” (bilinen kıyamet vakti) geldiğinde her şey aslına dönecek Hakikat-i muhammed-înin hükmü bütün varlık ve İnsânların üzerinde hükmünü yürütücektir.

Şimdi başka bir yönden bu hakikati ele almağa çalışalım. Bütün dünya dilleri alfebelerinde ittifakla (ا) (Elif) birinci harftir. İleride bu konuyu da inceleyeceğiz.

Vahy’in ilk harfi elif tir.

Lâfızda Kûr’ân’ın ilk harfi elif tir.

Fatiha Sûresinde, Besmeleden sonra ilk harf Elif tir.

Bakara Sûresinin ilk harfide Elif tir. Ve diğerleri…….

Bütün bunlarda mutlak hakimiyyetin Elif yoluyla Ahadiyyet’in olduğu açık olarak görülmekte ve bu mânâ kaynakları kendilerinden sonra gelen bütün mânâlara birer zuhur yeri olmaktadırlar.

Genellikle bütün dünya alfebelerinde yine ittifakla mevcud olan ikinci harf (ب) “be” dir. (ا) (Elif) ile (ب) (be) yan yana gelince, () “Eb” olur ki; bunun ifade ettiği mânâ Baba, ata, ced, âba, peder, demektir. Bu iki harf harflerin babaları, ataları, cedleri ve pederleridir. Bir bakıma, (ا) (Elif) “Akl-ı kül” (ب) (be) ise “Nefs-i kül” dür.

İkisinin izdivacından bütün harfler ve rakkamlar meydana gelmiştir. (ب) (be) nin altındaki nokta (ا) (Elif) in üstündeki gaybi zuhura gelmiş (13) üncü noktadır ki! Bütün âlemin yükünü o (.) nokta çekmektedir, ve (ب) (be) bütün bu âlemleri kucaklamış çok hassas vaziyettedir. Sağ tarafı “aklı kül” sol tarafı ise “nefsi kül” dür. Hangi taraf ağır basarsa o halin yaşantısı ağırlık kazanır.

Bilindiği gibi (ب) (be) Arapça da (ile, birliktelik, ilsak, bağlamak) mânâlarını ifade etmektedir. İşte böylece, (be) ile, (Elif)te mevcud olan bütün mânâlar kendinden sonraki harflere tenezzül ederek zuhura çıkmaktadırlar ve (be) zâhir ve bâtın âlemlerinin arasında bir mabeyinci yani aracı olmaktadır.

Bilindiği gibi Hz. Âli (r.a.) efendimizden gelen şöyle bir söz vardır.

(İlim bir nokta idi câhiller onu çogalttılar.) Bu sözü gerçek mânâsıyla anlayabilmemiz için, evvelâ bahsi geçen câhil kelimesinin neyi ifade ettiğini iyi anlamamız gerekmektedir. Şöyle ki! câhillik genelde iki kısımdır.

Biri, kendine ve Rabb-ı na Ârif olmayan, gaflet ve uyku ile yaşayan, kendine ve Rabb’ı na câhil olan, yani bunlar kendinden âlemden, meçhulde kalmış olan Hakk’ın câhilleri’dir.

Diğeri ise kendine, gerçek nefsine ve Rabb’ı na Ârif hakikatine vasıl ve o hakikat üzere yaşayan. Bu yaşam içerisinde bireysel nefs-i varlığını unutmuş, o nun câhil-i olmuş beşeriyyet-i kendine meçhul kalmıştır, çünkü; anlamıştır ki: kendi varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şey yoktur. Evvelce var (zannettiği) bu nefs-i varlığının zaten hiçbir zaman olmadığını anlamış, böylece beşer-i nefs-i benliğinin câhil-i olmuştur. Bunlar da ikinci kısım, bireysel nefs-i varlıklarının câhilleridir. İşte İlâh-i emânet bu câhil’lere yüklenmiştir.

Birinci kısım Hakk’ın cahilleri, hakikat-i İlâhiyyeden habersiz, nefs ve hevalarından meydana gelen hayal ve vehimleri ile ürettikleri çoğalttıkları ilimleridir. Bu ilimleri de iki kısımdır, birinci kısmı ne dünyada ne ahirette faydası

olmayacak tamamen nefs-i olanlardır. İkinci kısmının bazılarının dünya da faydası olanlar, fakat âhirette hiçbir işe yaramayanlarıdır. İmanları olmadığından dünya da işe yarayanlarından dahi hiçbir istifadeleri olamayacaktır, ve bu bilgiler insân-ı oyalayarak ebedi gaflet ölümüne götürmektedir.

İkinci kısım ise kendine, gerçek nefs-i ne ve Hakk’a Ârif, beşeriyyet-i ne câhil olanların ürettikleri-çoğalttıkları ilimlerdir ki; dünya ve ahiret ebedi olarak geçerli ve insân-a hayat veren bilgilerdir ve her iki dünyanın saadetini temin etmektedirler. İşte bu iki tür câhiller o (.) noktayı artı ve eksi olarak çoğalttılar.

Bilindiği gibi (.) nokta, kalemin kâğıda, yazıya başlamak için ilk değdiği mahal ve o mahalde oluşan işarettir. Kalemin ucunu kâğıda değdirip kaldırdığımız da bu noktayı bâtından zâhire çıkarmış olmaktayız.

Kalemin ucunu çekerek kaydırdığımızda ise (.) noktanın bâtının da mevcud olan mânâları harf ve rakkam sembolleri ile görüntüye getirerek mânâlara birer elbise giydirerek his ve duyu âleminde ki zuhuruna başlatmış olmaktayız. Böylece kalem ile kâğıdın birleşmesi-izdivacı, Hakikat-i İlâhiyye de mevcud olan muhabbetin zuhura çıkmasına ve bu muhabbetten de Mertebe-iMuhammediyye ilminin doğmasına sebeb olmaktadır. Arzulanan, Âriflerin noktadan çoğalttıkları bu ilimdir.

Hz. Âli efendimiz, “bütün kitaplarda ki ilimler, Kûr’ân-da mevcuttur. Kûr’ân ın ilmi, Fatiha da mevcuttur. Fatihanın ilmi, Besmele de mevcuttur. Besmelenin ilmi, (ب) (be) de mevcuttur. Be nin ilmi de, altında ki noktada dır. İşte o nokta da benim” demiştir. Demek istediği bu anlayıştır. Arap alfebesinde bütün noktalar üstte veya ortada dır, sadece (ب ve ى) be ve ye harflerinin noktaları alttadır.

(ب) Be nin altındaki nokta bütün âlemin yükünü çekmekte, (ى) ye nin altındaki noktalar ise kişilerde mevcud İlâhi ve beşeri benliklerini (yakîn) haliyle bildirmektedir.

Hz. Âli efendimizin kendisi kendinin (.) nokta olduğunu, Efendimiz (s.a.v.) ise onun (ب) be olduğunu ifade etmişlerdir. Bir Hadîs-i şeriflerinde (ben ilim şehriyim Âli (babuha) onun kapısıdır.) Diye buyurarak, bu hakikat-i açık olarak ifade etmişlerdir. Bilindiği gibi (باب) “bab” (kapı) demektir ve (iki ba) arasında bir (elif) ile ifade edilmektedir. İşte bu “iki ba” iki taraftan elif’in aynasıdır. Zâhir ve bâtın zuhur yeridir. Ve insân-ı Kâmil-in ağzı durumunda’dır, ağzı açılınca zuhura gelen (elif)tir. Elimizle kapıları açtığımız gibi, “bab” dediğimiz zaman da mânâ âleminin kapılarını açmaktayız. Nasıl ki ev ve benzeri kapılarımızı gereksiz yere açmıyor ve açık bırakmıyor isek, işte böylece mânâ âleminin kapıları olan ağızlarımızı da aynı şekilde çok dikkatli açıp kapatmalıyız çünkü her açıp kapatmamızdan sorumluyuz.

Demek ki; bu hakikat (Âaali)de yani “yüce”de dir. Kim ki; bu yüceliğe erişti işte o kimse (Medine) “Medeni’yyet şehri” Hakikat-i Muhammediyye ye giriş kapısıdır. Bunların dışında, yani (.) noktalaşmış ve (ب) be olmuş kimselerin dışındakilere bu mânâ kapılarının açılması mümkün değildir.

(نقطه) (nokta) kendisi, bir (.) nokta, olduğu halde, görüldüğü gibi bir kelime ile ifade edilmektedir. Lügatlarda birçok ifadeleri vardır. Bazıları şunlardır.

(Nokta) Yeri olan, fakat büyüklüğü olmayan’dır.

(Nokta) Üç boyuttan biri kendinde olmayan’ dır.

(Nokta) kendisi bir şey ifade etmadiği halde, her şeyin kendisi ile ifade edilen, gözle görülebilecek en küçük işaret. diye tanımlanmakta’dır.

Fazla yormamak için Ebced hesabı sayı değerlerini toplu olarak vermek istiyorum o da (164) dür, toplarsak (1+6+4=11) eder ki; o da şüphesiz Hakikat-i Muhamme-diyye’ye bağlıdır. Bu oluşuma (2) olan (ب) be yi de eklersek yine (13) tür.

Medine-i Münevvere şehrin de bulunan Hz. Rasûlüllah-ın mübarek kabri şeriflerine en uygun giriş (1) inci (Bab’üsselâm) kapısından olmaktadır. Ve (13) (on üç) aşamalıdır. Tam karşısında olan (41) inci cennet’ül baki) kapısına kadar uzanan o korüdor, (13) (on üç) mertebeli bir elif gibidir. Ve ilk yapılan mescidin (33) direğinden (13) direği orada’ dır.

İzahı (Kelime-i tevhid) isimli kitabımızda vardır bu hususta daha çok bilgi için oraya müracaat edilebilir.

Genel olarak bütün alfebelerin ikinci harfi olan (ب) be kayıtta yani, yazıda Kûr’ân ın birinci harfi ve insânların “rûhlar” âleminde Rablarına olan ilk cevaplarıdır. Bu hususta Necmeddin-i Kübra, (Tevilât-ı Necmiyye)de (ب) be harfinin (10) özelliğinden bahsederken şöyle devam etmektedir.

*

* *

(10) uncusu (be’ba) dudakların hareketi ile çıkan bir harftir. (Be’ba) nın telâffuz edilmesi için dudaklar açılır başka harflerde böyle olmaz. Bu insân zürriyyetinin ağzının ilk önce (be’ba) harfleriyle açıldığındandır.

A’RAF (7/172)

أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا(Elestü birabbiküm kalû “belâ” şehidnâ ) Mealen: (Ben sizin Rabb’nız değilmiyim?) dediğinde;

Pekalâ evet Rabb’imizsin, şahidiz) dediler. Ahdinin cevabına (ب) be harfiyle “belâ” evet “Rabbimizsin, şahidiz” denildi.

İşte bundan dolayı (ب) be ba harfi insanlar tarafından ilk konuşulan ve telâffuz edilen harftir. (ب) be ba harfiyle insân’ın dudağı açıldı. İçte bu mânâ ve hikmetten dolayı İlâhi hikmet (ب) be ba harfini (ا) (Elif) ten sonra diğer harfler üzerine tercih etti. Onun değerini yükseltti, delilini gösterdi. Onu kitabının anahtarı, kelâmının ve hitabına cevabının başlangıcı kıldı. Hakk Tealâ ve tekaddes hazretleri.

*

* *

“Leb-i derya” bilindiği gibi kara ve denizin birleştiği yerdir. İnsânda ki karşılığı ise ağız, dil ve iki dudaktır. Nasıl ki; deryadan gelen “dalga” İlâhi tecelliler kumsalda son bulup gene oradan geriye gittikleri gibi, insân-ın ağzı da bâtınından gelen ilâhi “marifet” dalgalarını (ب) be ba ile açılan ağız kapısından dil ile zuhura getirmektedir. Tenzili Kûr’ ân yazıda (ب) be ba ile başlarken “Nâtık-ı Kûr’ân”

da hakikat-i ilâhiyye den ihsân edilen hakikatleri “ba” ile açılan “bab” ağız kapısından “fem-i muhsin” (ihsân kapısı) ile muhataplarına ihsân etmektedir.

Ayrıca bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum. Genellikle bütün lâtin âlfebelerinde (be) harfi büyük harf olarak (B) böylece sembolize edilmektedir. Bunun da aslı ise yine (13) (on üç) tür. Çünkü bu sembol harf (1) ve (3) rakkamlarının birleşimidir ki; araları az açıldığında (13) bu görüntüye dönüşür ki; bilindiği gibi (on üç) okunur. O halde (B) harfi gizli (Elif) tir ve sayısal değeri (2) dir. (1) zâhirde aracı, (2) ise batında (on üç)ün kendidir. İlk zuhur mahalli ve mânâların ihracatçısıdır. Daha geniş bilgi isteyenler (13 ve Hakikat-i İlâhiyye) kitabımıza müracaat edebilirler.

Bu bölümü burada keserek yolumuza (13) kitabından diğer küçük bir bölümüde alarak yolumuza devam edelim.


(........ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ ………)

(Ve Nûhan hedeyna min kabli)

84. Daha evvelden Nuh’a da hidayet verdik.” Yani Hâdi ismiyle hidayet verdik. Ebced hesabıyla (Hâdi) (5+1+4+1=11) eder ki, bu da Hz. Muhammed-î’ lik mertebesidir ki; Hakikatü’l Ahmediyye ise (13) tür, onun

İlâhi derya da batmamak için, işte bu (elif-be) teknesine binmemiz gerekmektedir. Zaman aynı zamandır ve (tufan) her şekliyle devam etmektedir. Tufan’ın bittiğini zannetmek gaflettir, ancak her devirde tufan’ın mahiyeti değişmektedir. O günlerde su tufanı oldu, bu günlerde ise çok daha korkuncu olan ve her yönden ve her şeyle saldıran, (nefs tufan’ları) durmadan bir biri arkasından gelmektedirler. Tek çaresi bir kâmil insân bulup onun (13) no lu gönül (fülk) teknesine binmekle mümkün olacağı aşikârdır.

(Daha evvelce (elif-be) hakikatlerinden bahsetmiş idik)

*

* *

Söz buraya gelmişken, İsmâil Hakk-ı Bursevinin (Kitabu’n-netice) isimli kitabının birinci cildi sayfa (170-171) den ilgisi bakımından sadeleştirerek birkaç satırı da ruhaniyetlerinden feyz umarak aktarmayı uygun buldum.

Yazıda: Cümle; elif’e, elif de, noktaya bağlıdır.

Hiçbir Sûre yoktur ki; onda kelimeler olmasın.

Ve hiçbir kelime yoktur ki; onda harfler olmasın.

Ve hiçbir harf yoktur ki; onun hakikat-i elif’e dönük olmasın.

Ve hiçbir elif yoktur ki: onda nokta olmasın.

Elifte; nokta gayb’da olduğundan his gözüyle bakanlar ancak elif’i gördüler.

Kelime-i Tevhid’te nokta olmaması sırf nokta olduğundandır. Zira Tevhid, vahdet-i isbattır, vahdet ise ayn-ı noktadır ve Muhammad (s.a.v.) vahdetin tam kemalli zuhur mahallidir. Ve Onun ikincisi ve mertebesinde müşterek olanı yoktur.

Âlem de devr eden Ahadiyyet “elif-i” (vücüb – vacib) Vahidiyyet “mim-i” (imkân’dır.) Ve bu mim O elif-in

Aynası’dır. Ve sûret-i âlem-e sûret-i Âdem kaynak olmuş ve sûret-i Âdemiyyenin dahi en kemalli sûret-i, sûret-i Muhammediyye’den istifade etmesiyle olup, imkân “mim-i” ile Ahadiyyet “elif’i” ni (cem) etmiş-toplamıştır ki; biri cem-i biri fark-ı ve biri zâhiri ve biri mazharı yani zuhur yeridir.

Bu mânâdandır ki; İnsân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir ve Onun hicabı – perdesi yine kendisidir. Ve bir şey ki; kendi kendine hicap – perde olmaz. İşte Hakk’a ve İnsân-ı Kâmile göre hicab – perde yoktur. Zira Hakk’ın İnsân-ı Kâmile iltifatı vardır. Ve nâkıs – noksana göre hicap – perde vardır zira a’ma’sı – hakikat-i kendisine münkeşif olmamış – açılmamıştır.

*

* *

Tekrar yolumuza devam etmeye çalışalım. Yukarıda Besmele-i Şerifin dört kelime üzere olduğunu yazmıştık. Birincisi (Bismi) (12) hakikat-i Muhammedî’nin ismidir.

ْ(بِسْم) (Bismi) daha evvelce, Elif ile, Besmele’nin (Be) si ve noktası üzerinde durmuştuk sıra (س) (sin) harfine geldi bir miktarda onu incelemeye çalışalım. Görüldüğü gibi bu harfin baş tarafında, üç dişli, yukarıya doğru uzantısı, arkasında da bir kucaklama alanı vardır. Ayrıca alfebede ki, sırası da (12) dir, gene şaşırmamak elde değildir. Allah’ın indinde ki, İslâm dininde baştaki (ا) (Elif) “Ahadiyyet-i” (س) (sin) İnsân-ı Kâmil-i, ifade etmektedir. Ve bu hakikat (Yâ’sîn) ismiyle Kûr’ân-ı Kerîm’de sırada (36) nüzülde (41) inci sırada dır. Toplarsak (36+41=77) gene toplarsak (7+7=14) olmaktadır, bilindiği gibi her mertebede bulunan Nûr-u Muhammedî’dir. Ebced

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)