İçeriğe atla
Fâtiha 6Cüz 1 · Sayfa 1

Fâtiha Sûresi 6. Âyet

الفاتحة

Sohbete sor

İhdinâ-ssirâta-lmustakîm(e)

(6-7) Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.

Fâtiha Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

sayı değeri (60) (6) dır, (6) cihetten tecellisi vardır. Şimdi gelelim (sin) harfinin özelliklerine.

Yukarıda bu harfin şeklinde de görüldüğü gibi yukarıya doğru uzanan üç dişli uzantısı vardır demiştik. Bu üç uzantı İnsân oğlunun seyru sülûğunda takib etmesi gereken üç seferidir.

Birincisi: Hakk’tan halka, olan fıtri, seferidir.

İkincisi: Halktan Hakk’a, olan irâdî, seferidir.

Üçüncüsü: İse tekrar, Hakk’tan halka, Hakk ile, olan seferidir.

Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, mevzû ile ilgili olan, daha evvelce bu fakirin Osmanlıca’dan çevirisini yaptığı, Muhyiddîn-i Arabî (Hz.) ne ait olan, “L Ü B B – Ü L L Ü’B V E S I R R – Ü S S I RRI”

“ÖZÜN ÖZÜ” VE “SIRRIN SIRRI”

isimli kitaptan “ S E F E R L E R F A S L I” bölümünü de ilâve etmeyi uygun gördüm, İnşeallah faydalı olur.
S E F E R L E R F A S L I

Şimdi, bilinmesi lâzım gelen bir şey daha var... Ki o da, irfan sahibinin başlangıcını ve dönüş yerini bilmesi, nefsine ve rabbine ârif olarak, kendisinin nereden gelip nereye gittiğini idrak etmesidir. Bu da aşağıda anlatılacak üç sefere bağlıdır... Mümkün olduğunca bunları da anlatacağız.

Bilmiş olun ki, buradaki seferin mânâsı, mânevî yolculuk demektir ve bu yolculuğa hakikat nazarıyla bakıldığında, sonsuz olarak görülür... Ancak anlatılacak bu üç sefer hepsini toplamıştır.

Kişi bu üç seferi tamamlamadıkça, nefsine ve rabbine arif, kâmil ve mükemmel olamaz.

B İ R İ N C İ S E F E R

Malûm ola ki, her insanın Zât-ı İlâhîde bir hakikati vardır. Hak teâlâ o hakikatin (özelliğin) his ve şehâdet âlemine gelmesini ve zuhurunu dilediğinde, ilk şeklini “aklı kül”de çizer, ki orası “ilâhi ilim”dir, “ilâhi ayna”dır.

O şekil Hakkın dilediği kadar orada kalıp terbiye olduktan sonra nefs-i külliye, oradan arşa, sonra kürsiye geçer; oradan sonra semaları tabaka tabaka geçer ve aya gelir...

Buradan ateş küresine, hava küresine, suya ve toprağa geçer. Daha sonra maden, nebat, hayvan, melek, cin ve insân’a gelir.

“Mertebe-i insân”a gelene kadar geçtiği yerlerin her birinde hayli güçlüklerle karşılaşır. Kâh yükselir, kâh alçalır, türlü fitne ve kötü ahlâklar insâna gelip karar kıldığında “yarım daire” tamam olur... İşte burada “esfeli safili”ne gelmiş olur. Aynı zamanda burası “aklı kül” ve “âlâyı illîyi”nin idrakının da başladığı mertebedir!.. Ki aklı kül yukarıda anlatıldı...

Nitekim bu durum Kûr’ânı Kerîm Tin Sûresi 95. Sûre 4-5. Âyette;

“lekad halaknel insâne fiy ahseni takviymin sümme redednahü esfele safiliyne”

“İnsân-ı en güzel şekilde halk ettik sonra aşağıların aşağısına reddettik.” İşte insana gelinceye kadar devam eden bu sefere birinci sefer denir.

Eğer kişi, bu mertebede kalır, mertebe-i insân’ın, kendinin, başlangıcına ve sonuna arif olamazsa, cem’e

eremezse, bu hale “Fark kablel cem” yani “cemden önceki fark” denir...

“ettefrikatü bilâ cem’in işrakun”

“Cemsiz fark şirktir” İfadesiyle anlatılmak istenen daire burasıdır.

Kur’anı Kerîm A’raf Sûresi 7. Sûre 179. Âyette;

“kel en’ami bel hüm edallü”

“Sürüler gibidirler, belki daha da şaşkındır lar!”..

Aslına erip hakikatini bilemiyenler yukarıdaki Âyeti kerîme’de belirtilen şaşkınlık içinde sürüler gibi haşrolurlar.

İ K İ N C İ S E F E R

Bu ikinci sefere terbiye ve “müşahede seferi” denir.

Bu seferde bir mürşîd-i kâmilin eteğine yapışıp “akl-ı küll”e uçmak şeklinde manevi bir yolculuk yapmak gerekir. Buna, “Hakikat-i Muhammedi”ye ulaşmak da denir. Pirlerin himmeti ve gayreti ile “Hakikat-ı Muhammedîye”ye vasıl olması gerekir... Ki bu “vuslat-ı has”tır!..

Birinci seferin sonuna yani “sûreti insân”a gelinceye kadar, geçtiği her mertebeden “renk”, “ahlâk” ve “sıfat” almakla “SÜRÜLER” derekesine inmişti. İşte bu mertebede bir mürşîd-i kâmile ihtiyaç vardır. Bir mürşîd-i kâmil bulunursa, söylediklerine tabi olup itaat etmekle kötü ahlâkların hepsini terk edip, evvelki hâli gibi temiz ve RENKSİZ olur!.. Ve böyle olmadıkça “akl-ı küll”e dönmek mümkün olmaz!..

Ehlullah katında yetişkinlik, sâlik için bulûğa yani “akl-ı küll”e erip, reşîd olmakla olur. Velâyet mertebesi de budur.

Beyt :

Delile erenler buluğa ererler, Delili olmayanlar temizlenemezler!.

Sâlik AKL-I KÜL”e vasıl olunca, buluğa ermiş ve yetişmiş olur. Bu hâle “Hakikat-ı Muhammediye” derler.

Hadîs-i şerifte:

“Evvelüma halakallahi akli”

“Allah önce aklımı halketti buyrulur,” ki işte bu haldir. Sâlik bu makamda “RENKSİZ” olur ve “VAHDETİ” bulur!..

Beyt :

Çünkü renksiz rengi bağladı, Mûsâ, Mûsâ ile cenge daldı.

Çünkü renksiz istikrarla dağılır, Mûsâ ve Firavn adâlet dağıtır.

Bu makamda sâlik’in aklı, “akl-ı kül”, nefsi, “nefs-i kül”, ruhu da, “RUH-U MUKADDES” olur.

Bu makama “Cemül ba’del fark” yani “farktan sonra cem” yani farklar görmenin tek görmeye dönüşmesi denir.

Burası Hakka meczub olanların makamıdır. “Hayret”, “heyhat”, “birlik” makamı da derler.

Çok kimse bu makamda hâlini kaybeder ve ayağı kayar. Sâlik bu makamda kalır, ileriye geçmeye çalışmazsa kemâle eremez, irşad edemez: “HAK”ta kalır, halka dönemez!. Aslında bu gâyet zevkli bir makamdır... “Allah’da” ve “Allah’la seyir” hâlidir.

Varlığının katresini deryaya bırakıp başsız ve ayaksız olur!.. Ne âlemden ne de Âdem’den haberi vardır!.. Herhangi bir şeyden zühd yoluyla kaçınmaz... Şeriatın emirleriyle dahi kayıd altına giremez!.

“Fenâ Fillâh” yani “Allah’da yok olma” denilen bu makamı dahi bırakıp geçmek ve terakki ederek “bekâ billâh” denilen “Allah’la bâki olmak” mertebesine ermek gerekir.

Ü Ç Ü N C Ü S E F E R

Bu üçüncü sefer “Seyr-i anillâh” yani “Allah’dan sefer”dir ve “Bakabillâh”dır. Cemden sonra farka gelmedir... İrşad için, cem mertebesinden manevi bir inişle fark âlemine gelip, beşeriyet örtüsüyle örtünüp, halk arasına karışmaktır.

Nitekim hazreti Risalet’in ağzından Kur’anı Kerîm Kehf Sûresi 18. Sûre 110. Âyette; denilmektedir.

inne­mâ ene beşerün mislüküm “Ben de sizin gibi beşerim...” Bu makamda yemek, içmek, uyumak, evlenmek vardır. Ancak ne ifrat ne de tefrit olmalıdır; tam istikamet ve itidale riayet edilir...

Beyt:

Ne ifrat ne tefrit ola onda, Doğru yol odur bu meydanda.

Bu mertebeye eren adalet, iffet, istikâmet üzere olup; şeriat hükümlerine de tamâmen bağlıdır... Ancak farzların dışında türlü türlü namaz ve oruçlarla da kayıtlanmaz!..

Hem kesret âleminde hem de vahdet aleminde “salâtü daimûn” yani “daimi NAMAZ”, içinde olup; zâhiri halkla, bâtını Hakla’dır!.

Bu zâtı anlamak gayet zordur...

Halk, zâhirde kimin ibadeti, zühdü, takvası çoksa onu büyük görüp, kemâl ehli zanneder!..Halbuki kâmilin kemâli ise, bu zâhir duygu gözü ile görünmez... O kemâli görmek için Hakkanî bir göz gerektir!.. Kâmil olanı ancak kâmil olan görür ve bilir.

Bu daire “fark ba’del cem” dairesidir... Yani Cem’den sonra fark hâlidir.

Hazreti Ali Kerremallahu veche şöyle buyurmuştur:

“Cem hasıl olmadan farkta kalış, şirktir: Cemde kalıp farka gelmeyiş ise, zındıklık... Cem ile farkın beraberliği ise, tevhiddir.” Anlatılan üç makâm bunun mânâsı’dır, daha fazla izaha gerek yok. Kâmil’in bu makâma inişi terakkî ve yükseliştir. Bu makâma gelince nefsine ve rütbesine Ârif olup, kendini bir itikadla kayıtlamaz demek olur... Allah daha iyisini bilir.

Ve yine Hazreti Şeyh Mühyiddin Arabi buyurur ki:

“Arif hiç kimseyi beslediği itikad dolayısıyla kınamaz; bir kimseyi, rabbisi hakkında beslediği itikadından dolayı red ve inkar eylemez... Cümle itikadları toplamış bir göz gibidir.” Yani Hakikate vâkıf ve aslından haberdar olduğu için... Ârif öyle toplayıcı bir gözle Ârif olmuştur ki; o göz bütün görüşleri benliğinde toplamıştır... İtikadlardan her itikadın hakikatten gelen bir aslı vardır, ki mutlak göz bunu görür!.. Bir mutlak yoktur ki onun kayıtlı bir yüzü olmasın... Neye ibadet edilirse edilsin, hakikatte o ibadet, vücûdu mutlak’adır! İbadet ve itikad eden bilse de bilmese de bu böyledir.

Şeyh Fahreddini İrâkî hazretleri buyurur ki:

“Hak teâlâ kendini bütün eşyanın aynı eyledi, ki,

kendinden gayrına ibadet ve muhabbet edilmesin!. İlâhi gayret bunu gerektirdi.” Beyt :

Gayreti, gayri komadı anın, Şüphesiz O, aynı oldu eşyanın.

Hak diledi ki eşyayı yarata;

Özünden gayrı komadı orada!..

Ki âlemde tapanlar Ona tapa,

Ki her yüzden görünen; halk kapa!

Ki insân güzel ahlâka kapılır,

Ve dar gönüller onunla yapılır.

Kûr’ânı Kerîm İsra Sûresi 17. Sûre 23. Âyette; şöyle buyrulur:

“ve kada rabbüke ellâ ta’­büdu illâ iyyahü “ Rabbin hükmetti ki kendisinden başkasına ibadet etmeyesin!.” Zaten ibadet, muhabbet, medih, senanın hiç bir yönden başkasına yapılması mümkün değildir.

Hatta, ibadeti “sanem”e yani bir “PUT”a. olanın dahi hakikatte ibadeti “Samed”edir... Zira, “sanem”in varlığı, “Samed”dendir.

Bütün varlığın, Allah’ın varlığı olduğunu bilene bu durum malûmdur.

İşte ârif bu mânâya vakıf olunca ne kendinin mukayyed bir itikadı olur, ve ne de başkalannın itikadına duhul eder, ya da inkâra gider!.

Zirâ herşey emirlere bağlı olup, emir ve irâdenin dışında bir şey olmadığını anlamış oldu.

“lâ mevcuda illa HU” yani “mevcudat O’dur”!..

Ve yine ârif, her kişinin mazhar olduğu isim tecellisi itibariyle itikad ve hallerini adabı ile yerli yerinde gördü.

Beyt :

Bir zerre yerinden kayıp oynasa, Âlem harab olurdu baştan ayağa!..

Ârife şu Âyeti Kerîme’nin mânâsı da âşikâr olur:

Kûr’ânı Kerîm Bakara Sûresi 2. Sûre 115. Âyette;

feeynemâ tüvellû fesemme vechullahi “Hangi yöne dönerseniz Allah’ın vechini görürsünüz!” Çünkü aslında tek bir yüz vardır zaten... Yönler, varlığına nisbetle izafîdir...

Kûr’ânı Kerîm Rahmân Sûresi 55. Sûre 29. Âyette;

külle yevmin hüve fiy şe’nin “O her an yeni bir şandadır..”.

Düsturunca, mertebeler ve makamlar vardır... Her makamda bir oluş ve her mertebede ayrı bir yüz gösterir... Her yüzde ayrı bir güzellik; her güzellikte ayrı bir aşk; her aşkta ayrı bir gamze; her gamzede türlü işve; her işvede türlü oyun; her oyunda türlü naz; ve her yerde de türlü avaze gösterir... Onun için aşık kararsız, tutkun, divâne olur... Türlü, türlü hallere ve sevdalara uğrar, kâh kabz ve celâl mazharı, kâh bast, zevk, şevk, ve safay-ı cemâl mazharı olur... Kâh nazla, kâh niyazla sıfatlanmış olur. Değişik değişik işve ve nazlarla daima aşk halinde, cilve, şive gösterir ve bunların hiçbirisin! Ârif reddetmez... Hal böyle olunca, aşık kendini nasıl belirli bir itikad ve hal ile kayıtlasın...

Sevgili, hangi yönden hangi sıfat, hangi libas ve şive ile kendini arzedip cilvekar olsa, gaflet etmeyip; kendini bir yüz ile, bir yön ile kayıtlamaz!.. Ve her yüzden O’nu müşahede eder!..

Tek yüze bağlanıp, kayıtlı olanları dahi mazur görür...

Görüş dairesi geniştir; bilir ki, kayıtlanmak dahi “İlahî şuûnat”tan biri, “esmâ”dan bir ismin lüzümluluğu icabıdır.

Nitekim Kûr’ân’da Hazreti Rabbil izze Hûd aleyhisselâmın ağzından bu gerçeği şöyle nakletmiştir:

Kûr’ânı Kerîm Hûd Sûresi 11. Sûre 56. Âyette;

“ma min dabbetin illâ hüve ahızün binası­yetiha inne rabbiy ala sıratın müste­kıymin”

“Yeryüzünde hareket halinde olan bir varlık yoktur ki Rabbim onun alnından tutmuş olmasın!.. Muhakkak rabbim sırat-ı müstakimdedir...” İtikadlar dahi böyledir... Bir şahsın itikadı, diğer bir şahsın itikadına göre eğri görünürse dahi, o şahsın zatında mazhar olduğu ismi itibarına göre, onun “sıratı müstakimi” odur... Meselâ, yayın doğruluğu, eğriliğindedir!.

Dalalet, “Mudil” ismine göre doğrudur!.. “Hâdi” ismine göre eğri görünse bile, yine de kendi özelliği yönünden doğrudur...

İşte arif, bu mânâya vakıf olduğundan, kimsenin dinine karışmaz!..

Ancak, akla bu makamda bir sual gelebilir, ki bu suale, kader sırrına vukufu olmayan cevap vermekten acizdir: ehli ise bilir...

Sual şudur...

Cümle ibadetler ve diğer haller İlâhi isimlerin gereği olduğuna, kulun bunlarda bir seçeneği olmadığına göre; herkes bulunduğu hal üzere mecbur durumdadır. Bu da zorlama olur... Zorlama ise zulümdür?..

Cevabı şöyledir...

Bu sual tahkik edilip incelenirse hakikatte iki asla dayandığı görülür...

Birincisi şudur: Mahiyetler önceden yapılmış değildir.

İkincisi de şudur: İlim, malûma tabidir.

Bu iki asla vukuf hasıl olunca, imkân dahilinde kader sırrını anlamak mümkün olur...Beyan edilen bu iki aslı iyice anlamak icab eder... Bunlar iyice anlaşılınca, Allah’ın yardımı ile, kader sırrını kısmen de olsa anlamak mümkün olur... Çünkü bu iki asıl bu mevzuda anahtar mevkiin dedir...

Yukarıdaki iki aslın birinden “mahiyetler” diye sözedildi... “Mahiyet” sözünün ifadesi, cümle eşyanın “İlahî ilim”deki sûretleridir... Henüz ilim halinde olup, zuhura gelmemiştir. İşte cümle eşyanın, henüz zuhura gelmeyip, “İlâhî ilim”deki sûretleri “mahiyet”lerdir... “Mahiyet”lerin diğer bir adı da “ayan-ı sabite”dir...

Hakkın ilmi “Zât”ının aynıdır... “İnsân-ı Kâmil” için de bu hâl böyledir... Ve bu itibarla ilim, Zât’ın aynasıdır.

O mahiyetlere Cenâbı Huda’dan feyz, yine onların Zâtında olan istidad ve kabiliyetlerine göre zuhur eder...İtikad ve diğer haller de böyledir; “isyan ve küfür”, “imân ve itaat”, istidad ve kabiliyetine göre ezelde ne taleb etmiş ise o şey ona feyz olarak verilmiştir.

Meselâ, buğdayın istidadı gene buğday; arpanın istidadı arpa; darının ki de darıdır... Diğer şeyler de buna göre kıyas edile... Eğer arpanın dili olsa da ekiciye itiraz edip, beni niçin buğday yapmadın dese, ekicin cevabı “senin istidadın buydu” olur... Ayrıca arpa tohumundan buğday ummak ahmaklık olur!..

Bu izahlara göre, her nesnenin mahiyeti ve ayanı sabitesi ezelde, Allahu Teâlânın ilminde ne hâl ve hususiyet üzerine bulundu ise, ve hangi ismin mazhariyetine düştü ise, zuhura geldiğinde de her birisi kendisinin ezeldeki sıfatı ile aşikar olur... İlm-i İlâhînin onda bir tesiri yoktur.

Kûr’ânı Kerîm Naziat Sûresi 79. Sûre 5. Âyette;

fel müdebbirati emren

“İşleri yerli yerince yapıcılardır...” Hükmüne göre, Ârif olanlar bu sırra vakıftırlar. Haddi zatında bilinen şey ne hâl üzere ise, “ilm-i ilâhi” o vecih üzerine alâkalı olur... Hangi ismin ve sıfatın mazharı ise, zuhuru öylece gerekir... Ve öyle de zuhur eder... İşte, “İlim malüma tabidir” demekten maksat budur.

“Kaza” demek, bütün eşya “ilm-i ilâhi”de ne şekil ve ne hâl ile takdir olunmuşsa, toplu olarak o şekil ve hâlde hüküm olunmuştur, demektir.

“Kader” demekse, her varlığın, istidadı gereğince, sonradan olacak tafsil üzere yavaş yavaş his ve şehadet âleminde zuhur etmesidir... Yani zamanı geldikçe o şey istidadı gereğince zuhur eder, demektir.

Soru :

Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşıldı ki, kişinin bütün halleri, gerek imân ve itikad, gerek küfür, gerek hayr ve şerrin ne zamanda, nasıl zuhur edeceği, o şeyin istidadı ve kabiliyetine göre, lisân-ı hâl ile Hak’tan taleb etmesine göre imiş... Hepsi, istidad ve zatî kaabiliyetlerine göreymiş... Hatta sözlerimiz dahil, Hakkın yarattığı ve yaptığı imiş... Halbuki istidadı dahi veren Hak’tır!.. Bu da cebir olmuyor mu?

Cevab :

Cümle tahkik ehli katında, istidad yapılmış ve

yaratılmış değildir. Zira “mahiyet” yapılmış olamaz. O mahiyetin istidadı, kaabiliyeti ve bütün halleri de yapılmış olmaması gerekir.

“Mahiyet” ilmin sûretlerine derler ki henüz onda, yapma ve yaratma yoktur... Herkesin “ayan-ı sabite”si neyi gerektiriyorsa, onu yapmaya mecburdur; kader sırrı böyle gerektirmiştir.

Her şey, istidada bağlı olduğunu bilir, kendisinin mahiyeti, “ayan-ı sabite”si ve istidadı ne yönde ise, ona muhalefet edemez ve ondan geçici olamaz. Kendisinde, zamanı geldikçe, yavaş yavaş zuhur edeceğini bilse de, bilmese de zuhur eder, edecekler.

O zat kendi istidadının noksan olduğunu anlarsa elem çeker!.. Yine haddizatında hiç cebir yoktur.

Cebir iki kısımdır... Kabule şayan olan ve olmayan...

Kabule şayan olan şudur: ilâhi emirlerin cümlesine uyup, yasakları terkettikten sonra, kendisi için bir fiil ve kudret ispat etmeyip, cümlesini Hak’tan bilmek...

Kabule şeyan olmayan cebir ise... Kul bütün günahları işler, ne emirleri tutar ve ne de yasaklardan uzaklaşır; kendisinin işlemiş olduğu fesad ve şerri Hakk’a isnad eder... ve bu halinden edeb etmez!.. Kötü olan bu cebirdir... Bu makamda sual ve cevab çoktur, ehline malumdur.

Bir sofiye sormuşlar şu suali:

- “Hakk’a zulüm isnadından nasıl kurtuldun?..”

O da şu cevabı vermiş:

- “Mülkünde kendinden başka bir varlık koymadım... Cümle mülk O’nun olduğuna göre, zulüm kime ve nasıl olur?.. Mülkünü dilediği gibi kullanır!..

Bu mevzuda söylenenler kafidir.

Enes bin Mâlik, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kapısında hizmet ederdi. Rivayet olunur ki:

“On sene gece - gündüz yanlarından ayrılmadan hizmet ettim... Yaptığım işler için, bir kere bana, niçin yaptın veya niçin yapmadın, demedi,” dedi.

Hazreti Resûlün, hareketleri, kader sırrına kemâliyle vukufları dolayısıyla böyle oluyordu.

Hazreti Şeyhî Ekber, “Nefahat” adlı kitabında der ki:

(“Hak teâlâ peygamberlerinden, yaptıkları davet zamanında bazı esrarı gizlemiştir... Bunlardan biri de kader sırrıdır. Zira istidadı küfre ve kötülüğe meyyal olana davetin faydası olmayacağına vukuf hasıl olunca, davet emrinden aciz ve kararsız kalır. Davet emri tamam olup da, kafir, münafık, mümin ve salihler belli olduktan sonra bu sırrı bildirmiştir.”

“Arif, bütün itikadları câmi olan bir halde duracak dursa yine korku vardır. İtikadını, idrakini, bu mertebeye yüksetmışken dahi bunun her itikadı “mukayyed rabbe” olabilir... O kimse tahayyül eder ki, mutlak rabbi iledir, halbuki ise kendi zannıyladır!..” ) Yani, kendi tasavvurunda var ettiği rabbi iledir; “rabbi mutlak” ile değildir!.. Rabb-i mutlak “rabb-ül erbab”dır, yani rabların rabbıdır...

O Ârif, herşeyin aslını anladığında, kayıtsızlığa geçip “gayri”yi bıraktığında; şartlanma ve kayıtlanmadan bu derece kurtulmuş iken dahi, yine de mukayyed bir rabbe ibadet haline düşme korkusu bulunur; zira bu defa da “kayıtsızlıkla” kayıtlanmış olabilir ki, gene de emniyetli sahaya ayak basmış değildir... Ta ki “YAKîN” gele...

Kûr’ân-ı Kerîm bu hakikata şu Âyet-i Kerîme ile işaret eder:

Kûr’ânı Kerîm Hicr Sûresi 15. Sûre 99. Âyette;

“va’büd rabbeke hatta ye’tiyekel yakıynü”

“yakıyn gelinceye kadar rabbine ibadet et!..” *(1)

“Yakîn” ise Allah’tır!..

*(1) Faydalı malûmat :

Bilinmeli ki, yakîn ehli, yakîn halini üçe ayırmıştır:

1 - İlm-el yakîn, hakikata ilm olarak ermektir...

2 - Ayn-el yakîn, hakikati hissederek yaşamaktır...

3 - Hakk-el yakîn ise, Hakikatle tahakkuk etme hâlinin zuhurudur.

Bir başka izahla da,

1 - kahramanlığı bilmeyi ilmel yakîne,

2 - görmeyi ayn-el yakîne,

3 - kahramanlığı yapmayı da hakkel yakîne benzetebiliriz...

Marifet dâhi bu uslüb üzere devam eder... Anlıyan anlar...Ancak bu mevzuda bir mukaddimenin beyanı lâzımdır, ki o, bütün hakikatleri toplamış, “ıtlak ve takyid” nasıldır; ve nasıl itikad sahibi olmak gerekir, ki korkudan kurtulup yakînlik gele...

Mukaddime...

Bilinmeli ki o hakikati câmia yani herşeyi câmi olan hakikat, ki ona çok isimle “müsemma” da denir. Bunu Hazreti Şeyh yukarıda anlattı... Bazı Ârifler bunu “aşk” ile de tabir ettiler... Şeyh Irakî ve tabileri gibi... Diğer bazı büyükler de “ezeli kuvvet” ve “ezelî nutk” ile tabir ettiler... Şeyh Muhyiddîn ve Sadreddin Konevî gibi... cümlesinin muradı bir Zât ve bir Hakikattir...

Beyt:

Güzelliğin tek, lâkin ibadetler çok çeşit, Her şeyin O Cemâle işareti kesin sabit.

Anlatılan “Hakikat”in Arabça’da tabiri “Vücud”, Türkçe’de “Varlık”, Farsça’da “Hestî”dir... Hakikatte ise O hepsinden münezzehtir!.. Ancak anlatmak sadedinde, “vücud”, “aşk”, “nur”, “nefsi rahman”, “varlık” da derler... Murad, bir isim, bir Zâttır... O da Haktır.

Hak ise “vücudu mutlak”tır. Varlığı “mutlak” olarak tabir edenlerde ise, mutlaktan murad, “takyid”dir. Bu ıtlak ile takyidin cemindendir. Bunu, herşeyden ve tenzihden mutlak itibar etmişlerdir. Hatta, tenzihden dahi tenzih etmişlerdir... Ve, “hatta” kaydından dahi tenzihi gerekir demişlerdir... Bu iş ancak zevke dayanır...

Bu duruma göre bir Zât mülâhaza olunabilir ki, vüs’ati geniş, bütün mertebeleri câmi, hepsine muhit ola... Yani, bu anlatılan mertebelerin hem aynı ola, hem de cümlesinden münezzeh ola!..

Bu takdirce, hem “mutlak”, hem “câmi”, hem “münezzeh” olur.

Itlak hasebiyle, kemâli izzet ile Aziz, istiğna ile Müstağni olup, ona ne naz, ne de niyaz erişir...

İşte bu mânâya işaret eden Âyetler:

Kûr’ânı Kerîm Â’li İmrân 3. Sûre 97. Âyette;

“innal­lahe ğaniyyün anil alemiyne”

“Kesinlikle Allah alemlerden Gani’dir” Kûr’ânı Kerîm Saffat 37. Sûre 180. Âyette;

“sübhane rabbike rabbil ‘ızzeti ‘amma yasıfune”

“Rabbin onların vasıflandırmalanndan izzet sahibi ve münezzehdir!..” Şu da aynı mânâya işaret eden bir hadîs-i şeriftir:

“Kaanallahu velem yekun şey’en meahu!..”

“Allah vardı, onanla beraber hiçbir şey yoktu!..

Bu makamda ne isim, ne resim, ne övgü, ne sıfat, bulunur... Cümlesinden münezzeh, herşeyden arınmış, itibar olunur.

Bununla beraber cümle mertebelerde seyreden ve tecelli eden gene kendi olup, her mertebenin aynıdır. Bütün mertebeleri toplayıcı olduğundan, her isim ile isimlenen, her resim ile resimlenen, her övgü ile övülen, her sıfat ile sıfatlanan O’dur...

Bütün mertebelere tenezzül eder, O’nun tenezzülü ise, aynı kemâlidir. Nitekim bu mânâya işaret eden Hadîs-i şerif şöyledir:

“Hasta oldum gelip sormadın, aç kaldım beni doyurmadın. ..

Hatta, sıfatlarda, tenezzüllerde ve mertebelerde zıdları kabul eder. Çünkü O’na zıdlığı sözkonusu değildir. Hiç bir sıfat yoktur ki, zıddı ile sıfatlanmış olmasın...Bu mânâyı haslar ve hastan da has olanlar bilir... Âriflere de bu kadar tenbih yeter...

Kûr’ânı Kerîm Hadid 57. Sûre 3. Âyette;

hüvel evvelü vel ahırü vez zahirü vel batınü ve hüve bikülli şey’in aliymün “O evvel, ahır, zâhir, bâtındır ve gene O herşeyi bilendir,” Âyet-i kerimesi dahi yukarıda anlatılan mânâya işaret eder.

“Itlak” ve “takyid”in ne olduğu imkân dahilinde beyan olundu...

Şimdi bilirsin ki, kayıtsızlık ile kayıt hali dahi bir kayıt olur... Hakk cümle mertebeleri “Muhit” ismi ile ihata eder.

Kûr’ânı Kerîm Bakara 2. Sûre 115. Âyette;

feeynema tüvellu fesemme vechullahi “Ne yana dönerseniz Allah’ın yüzüyle karşı-laşırsnız!..” düsturunca, her mertebede yüzü mevcut iken, sadece bir yüze imân edip, diğer yüzleri inkâr etmekle Hakk’ı örtmüş olup küfre düşersin!..

Eğer müslüman, bütün zuhur yerlerinden bir zuhur yerinde Hakk’ın varlığını inkâr öderse, şeriat ona müslüman demez.

Meselâ puta ibadet eden, ibadetini ona tahsis ettiğininden ve onunla kayıtlanmasından dolayı küfre düşmüş olur... Yani diğer yüzleri inkâr etmesinden dolayı...

Beyt :

Küfrü batıl, mutlak Hakk’ı örtmüştür, Küfrü Hak, kendini Hakk’la örtmüştür.

Ey oğul, bu mânâ aşağıda belirtilen Âyetin sırrına vakıf olana mâlûmdur:

Kûr’ânı Kerîm İsra Sûresi 17. Sûre 23. Âyette; şöyle buyrulur:

“ve kada rabbüke ellâ ta’­büdu illâ iyyahü “ Rabbin hükmetti ki ancak ona ibadet edile...” Beyt :

Cihanın yücesi, engini sensin.

Yerler ne bilmem, madem varlık sensin!..

Itlak halinin hakikatına vakıf olana, “Arifibillah”, “Velîyullah”, “Ehlullah” derler...

Nitekim bu gibiler için Kûr’ân-ı Kerîm Yunus Sûresi 10. Sûre 62. Âyette;

“elâ inne evliyaallahi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun”

“iyi biliniz ki Allah’ın velilerine korku olmadığı gibi, mahzunluk da yok!.” İrfan sahipleri ve veliler bu zümreye dahil olup, korku ve üzüntüden kurtulmuşlardır... Allahım bizleri bu hallerle mânen rızıklandır...

Ve yine Hazreti Şeyh Muhyiddin Arabi buyurur:

“Ariflerin nihayeti Rabların rabbınadır. Rabb-ül erbaba arif olanlar da Allah’a ibadet ederler...” Muayyen ve “mukayyede ibâdet edenler, kendi tasavvurlarında peydah ettikleri mabuda itikad ve ibadet etmiş olurlar. Onlar, kendi düşüncelerinde meydana getirdikleri farklı rablardır... (ki birininki diğerine uymaz)...

Âyeti düşünelim: Kûr’ânı Kerîm Yûsuf Sûresi 12. Sûre 39. Âyette;

yâ sahibeyissicni e-erbabün müteferriku­ne hayrün emillâhül vahidül kahharü “ Farklı ilâhlar mı hayırlıdır yoksa tek ve kahhar Allah mı!?..

Evet, Vâhid ve Kahhar Allah hayırlıdır!..

Mülkünde kendinden gayri kimse yoktur ki cevab versin!.. Gene kendisi cevab verir... Hakikaten burada önemli bir imâ ve işaret vardır...

O Vâhid ve Kahhar olan Allah, bir bendesine “Kahhar” sıfatı ile tecelli eylese, onun nazrında cümle şeyler helâk olur!..

Kûr’ân’da bu mânâya işaret eden Âyet şudur:

Kûr’ânı Kerîm Kasas Sûresi 28. Sûre 88. Âyette;

“kül­lü şeyin helikün illâ vechehü”

“O’nun yüzünden başka herşey helâk olucudur!..” Kûr’ân-ı Kerîm Rahmân Sûresi 55. Sûre 26-27. Âyette;

küllü men aleyha fenin ve yebka vechü rabbike zül­ celâli vel ikrâmi “Her şey fânî olucudur, ancak rabbin Celâl ve İkram sahibinin yüzü bâkî.” Bu gün peşinen ölmek gerek!.. Bu ölüm, irade ile olmalıdır!..

Haktan gayri cümle eşyanın helâkini görüp, kendi dahi helâk ve yok olup, tam bir yokluğa girerek, “fenâ fillâh”a erer. Hakkın Cemâlinden gayri bir şey kalmaz. Hayli zaman bu yokluk hâliyle kalır... Büyük cezbeye kapılır... Bu halde, ne zaman ve ne de mekân kalır... Ne felek ve ne de melek sözkonusu olur... O takdirde sadece Hakk kalmış olur...

İşte bu durumda VAHÎD ve KAHHAR olan ALLAH kendi kendine:

Kûr’ânı Kerîm Mümin Sûresi 40. Sûre 16. Âyette;

“limenil ­mülkül yevme”

“Bu anda mülk kimindir... ? Diye hitap eder...

Başka cevab verecek kimse olmadığından azametiyle yine kendi kendine cevab verir:

“lillâhi’l vahidi’l kahhar”

“Vahid ve Kahhar Allahındır!..” Arif tamamiyle tükenip, helâk olup, bitmişken:

Cenâb-ı Hakk kendi varlığından yeni varlık ve hayat

verip; “sibgatullah”a yani “ilâh-î boyaya” boyar, böylece içinde ve dışında bulunan bütün sıfatları değişir!..

Kûr’ânı Kerîm İbrâhîm Sâresi 14. Sûre 48. Âyette; şöyle buyrulur:

yevme tübeddelül ardu ğayrel ardı ves­semavatü ve berezü lillâhil vâhidil kahhar “O gün yer başka bir arz ile, semalar da başka semaler üe değişir... Vahid ve Kahhar sıfatıyla Allah meydana çıkar...

O Ârife “Hakkani göz”, “Hakkanî kulak” ve “Hakkani lisân” verilir!.. Onunla yokluktan varlığa, ayıklığa geldiği zaman bütün eşyada lisansız olarak sual - cevaba başlar...

O tecelli hâlinde, ne ilim, ne marifet, ne şuur vardır; orası “mahv-ı mutlak” yani “mutlak yokluk” hâlidir... “sahv”e geldiğinde, artık anlayışı ve bilişi tamdır!.. Ve yukarıda zikri geçen Âyet-i kerîme’nin mânâsı, hâl içinde açığa çıkar... Ancak dile getirmeye izin yoktur!.. dilsiz ve gönülsüz okurlar!.. Kulaksız duyarlar!..

Bu hâl “İlm-el yakîn” değil, onun üstünde “Ayn-el yakîn” ve “Hakk-el yakîn” halidir.

Ârif, bu mertebeye erişince, “havf ve reca”dan yani “korku ve ümid”den kurtulur... İlham veren O, irşad eden O, hidayete erdiren de O olur!.

Ve yine Hazreti Şeyh buyurur ki:

(“Ehli keyfin bütün mezheblere, mülke, ve makamata karşı tam bir anlayışı, idraki, ihatası vardır... Bunlar gerek ilâh-î, gerekse kevnî olsun hiç bir şeye karşı câhil değildir!.. İlmi tam ve kapsamlıdır... Allahu teâlâ veya zuhurları hakkında ne söylenirse, tam keşif sahibi olarak onu söyleyeni, hangi mertebeden ve ne makamdan aldığını ve söylediğini bilir... Ayrıca, söyleyeni de mazur görür ve yersiz görmez!.. Zira, bilir ki Hakk Teâlâ yersiz bir şey halketmemiştir...

Ârifin bu görüşte olması Hak teâlânın bütün esmâsına olan irfanından ileri gelmektedir... bilir ki, bulun mertebe ve makamlar “ilâh-î esmâ”nın icabıdır, ve bütün şeyler İlâh-î İsimlerin zuhur yerleridir... İlâh-î isimlerin mazharlardaki zuhuru, o zuhur yerinin istidat ve kabiliyetine göredir.” ) Hak teâlâ o irfan sahibine bütün isimleri toplamayı, lütfetmiştir. Böylece, bütün isimleri câmi, dairesi geniş ve ihatalıdır.

Hazreti Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem buyururlar ki:

“Evvelü ma utîtü cevami-ül kelim...”

“Bana ilk verilen kelimelerin tamamını anlama ve azla çok şey ifadedir.” Bu da cümle özellikleriyle birlikte “esmâ-i ilâhîyye”dir, demek istemişlerdir.

O Ârif, peygamberlerin varisidir... “Hakikati Muhammedîye”ye vasıl olmuştur...

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)