İnnî tevekkeltu ‘ala(A)llâhi rabbî verabbikum(c) mâ min dâbbetin illâ huve âḣiżun binâsiyetihâ(c) inne rabbî ‘alâ sirâtin mustekîm(in)
"İşte ben, hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir."
"Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O'nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır."
Hûd Suresi 56. ayet, Hz. Hûd'un tevhid inancını ve Allah'a olan tam tevekkülünü vurgularken, Allah'ın mutlak kudretini ve her şeyi kuşatan kontrolünü 'nâsiye' ve 'sırât-ı müstakîm' kavramları üzerinden ifade etmektedir. Ayet, Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki egemenliğini ve adaletini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vekâlet, bir işi başkasına havale etmek demektir. Tevekkül ise, bir işi başkasına bırakıp ona güvenmektir. Ayetteki 'tevekkeltü', Hz. Hûd'un tüm işlerini ve geleceğini Allah'a havale ettiğini, O'na tam bir güvenle dayandığını ifade eder. Bu, acziyetten ziyade, Allah'ın mutlak kudretine olan imanın bir tezahürüdür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tevekkül, kalbin Allah'a itimat etmesi ve işleri O'na bırakmasıdır. Ayetteki kullanım, Hz. Hûd'un düşmanlarının tehditlerine karşı Allah'a sığınmasını ve O'nun koruyuculuğuna inanmasını gösterir. Bu, sadece bir söz değil, aynı zamanda bir hal ve davranış biçimidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tevekkül, Kur'an'da Allah'a tam bir güven ve teslimiyetle dayanma, O'nun iradesine boyun eğme anlamında kullanılır. Hz. Hûd'un bu ifadesi, kendi gücünden feragat edip Allah'ın gücüne sığınarak, O'nun mutlak egemenliğini kabul ettiğini gösterir. Bu, aynı zamanda bir tür 'kadercilik' değil, aktif bir teslimiyettir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Dâbbe, yeryüzünde debelenen, hareket eden her canlı varlıktır. Ayetteki 'mâ min dâbbetin illâ hûve âhizun binâsiyetihâ' ifadesi, Allah'ın yeryüzündeki tüm canlılar üzerindeki mutlak kontrolünü ve egemenliğini vurgular. Bu, sadece hayvanları değil, insanları da kapsayan genel bir ifadedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Debb, yavaş yavaş yürümek demektir. Dâbbe ise, bu fiilden türeyen ve yeryüzünde hareket eden her canlıyı ifade eden bir isimdir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretinin ve tasarrufunun hiçbir canlıyı istisna etmediğini, her birinin O'nun kontrolü altında olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Dâbbe kelimesi, Kur'an'da genellikle yeryüzünde hareket eden, canlı olan her şeyi kapsayan geniş bir anlamda kullanılır. Bu ayetteki bağlamda, Allah'ın yaratılmışlar üzerindeki mutlak otoritesini ve hiçbir canlının O'nun iradesi dışında hareket edemeyeceğini vurgulamak için kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nâsiye, alnın ön kısmındaki saçlardır. Birinin nâsiyesinden tutmak, onu tamamen kontrol altına almak, ona hükmetmek mecazıdır. Ayetteki 'âhizun binâsiyetihâ' ifadesi, Allah'ın her canlının dizginlerini elinde tuttuğunu, onları dilediği gibi yönlendirdiğini ve mutlak bir egemenliğe sahip olduğunu mecazi bir dille anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nâsiye, alnın ön tarafındaki saçlardır. Araplar, birini tamamen kontrol altına aldıklarında veya ona boyun eğdirdiklerinde 'nâsiyesinden tuttum' derlerdi. Bu ayetteki kullanım, Allah'ın tüm canlılar üzerindeki mutlak kudretini ve tasarrufunu, hiçbirinin O'nun iradesi dışına çıkamayacağını sembolik olarak ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nâsiye, alnın ön kısmıdır. Bir canlının nâsiyesinden tutmak, onun üzerinde tam bir otoriteye sahip olmak, onu istediği gibi yönlendirmek anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın her canlı üzerindeki mutlak kontrolünü ve hükümranlığını, hiçbirinin O'nun kudretinden kaçamayacağını mecazi bir anlatımla vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sırât, geniş ve açık yol demektir. Kur'an'da genellikle hak yolu, doğru inancı ve şeriatı ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'Rabbî alâ sırâtın müstakîm' ifadesi, Allah'ın adaletinin, hikmetinin ve tüm fiillerinin doğru ve şaşmaz bir yol üzere olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın fiillerinin keyfi değil, belirli bir düzen ve adalet üzere olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sırât, geniş ve düz yol demektir. Kur'an'da hem maddi hem de manevi anlamda doğru yolu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın 'sırât-ı müstakîm' üzerinde olması, O'nun adaletinin, hikmetinin ve tüm tasarruflarının doğru, hak ve istikamet üzere olduğunu, asla zulmetmediğini ve şaşırmadığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sırât-ı müstakîm, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'doğru yol' anlamına gelir. Bu ayette Allah'ın bu yol üzerinde olması, O'nun fiillerinin ve hükümlerinin mutlak adalet, doğruluk ve hikmet üzere olduğunu gösterir. Bu, aynı zamanda insanlara da doğru yolu takip etmeleri için bir çağrıdır, zira Allah'ın yolu adalettir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstikamet, eğrilikten uzak olmak, doğru ve düz olmak demektir. 'Sırât-ı müstakîm' terkibi, hiçbir eğriliği, sapması ve yanlışlığı olmayan dosdoğru yolu ifade eder. Ayette Allah'ın bu yol üzerinde olması, O'nun adaletinin, hikmetinin ve tüm fiillerinin mutlak doğruluk ve şaşmazlık üzere olduğunu pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Müstakîm, eğri olmayan, düz olan demektir. 'Sırât-ı müstakîm' terkibinde, bu kelime yolun hem maddi hem de manevi anlamda doğru, hak ve adil olduğunu vurgular. Allah'ın bu yol üzerinde olması, O'nun hükümlerinin ve tasarruflarının her zaman adil, hikmetli ve doğru olduğunu, asla zulüm veya haksızlık içermediğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Müstakîm kelimesi, Kur'an'da genellikle doğruluk, adalet ve sapmazlık anlamlarında kullanılır. Bu ayette 'sırât' kelimesiyle birlikte kullanılarak, Allah'ın yolunun ve fiillerinin mutlak bir doğruluk ve adalet üzere olduğunu, hiçbir şekilde eğrilik veya sapma göstermediğini vurgular. Bu, aynı zamanda Allah'ın vaatlerinin de doğru ve şaşmaz olduğunu ima eder.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~ ~ ~
11.56 - İnnî tevekkeltu alallâhi rabbî ve rabbikum, mâ min dâbbetin illâ huve âhızum binâsıyetihâ, inne rabbî alâ sırâtım mustegîm.
Diyanet Meali:
11.56- "İşte ben hem benim hem sizin Rabbiniz olan Allah'a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.56- Her halde hem benim Rabbim hem sizin rabbiniz olan Allah’a dayanmışım, hiç yerde bir debelenen yoktur ki nasıyesini o tutmuş olmasın, şüphe yok ki Rabbim doğru bir yol üzerindedir
Hud as’ın hikmeti (ki bu hikmet: Ehadiyye) bu ayet-i kerimeye dayanır. Mevcutlardan her birini C. Hak zati hüviyeti ile onun perçeminden tutucudur. İsimleri dolayısıyla onda tasarruf edicidir. Her ismin kendisine mahsus bir yolu vardır. Ve onun sırat-ı müstakimidir.
Ayette geçen “Dabbe” mevcud olan her şeydir. Madenler, bitkiler dahi kendilerine mahsus olan bir hayat ile canlıdırlar.
Allah’a tevekkül etmek sağlam, kale gibi koruyucu özelliktir. Allah’ın Rablığı her varlığı kapsar. Terbiye eden, terbiye ettiğini koruyandır. Böylece o varlık başkasına ihtiyaç duymaz. Her nefis sahibi O’nun egemenliği altındadır. Kendi başına tasarruf edemez. Nefsinden kaynaklanan hür bir hareketi yoktur…
“Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.” Açıklaması adaleti açıklar. Adalet Hakkın gölgesidir. Küçük de olsa işlenen bir günahı, suçu hak etmemişsek kimseyi kimseye musallat etmez. Kısaca Hud Peygamber kavminin düzmece tanrılarının fayda ve zarar vermediğini anlatmak istemiştir.
“Bir de Hud as ayette “Rab” sözünü nefsine bağlamıştır. Ve her şeyin bir has Rabbi bulunduğu açıkça belirtilmemiştir. Çünkü bütün ilahi isimler “Allah” ismi altında toplanmıştır. Bundan dolayı bütün isimlerin yolları “Allah” isminin sırat-ı müstakimi altında gerçekleşir.
Ve Allah cami isminin görünme yeri ise, ancak insan-ı kamildir: Ve bu cami isim insan-ı kamilin Rabbi olup, bu saadet sahibi zat bütün ilahi isimlerin görünme yeridir. Hud as vaktinin hem nebisi hem de insan-ı kamili idi. Bundan dolayı Rabb’i kendi nefsine bağlamakla, kendinin görünme yeri olduğu cami isim olan “Allah” isminin sırat-ı müstakim üzre olduğunu açık olarak ve isimlerin Rab’larından her bir Rabb ’ın kendi sırat-ı müstakimi bulunduğunu da örtülü olarak beyan buyurmuştur.
Akıllara şu soru gelebilir: Madem ki her isim kendi sırat-ı müstakimi üzerinedir. Ve o ismin terbiyesi altında bulunan kişi de onun sırat-ı müstakimi üzerinde yürür; şu hâlde böyle sırat-ı müstakimi üzerinde davetten ne fayda oluşur?
Cevap: Davet Mudil isminden Hadi ismine ve Cabir isminden Adl ismine ve çeşitli yollardan “İhdinas sıratal müstakim” (Fatiha/5) ayet-i kerimesinde beyan buyrulan ve bütün yolları toplamış bulunan sırat-ı müstakime, yani “zati Tevhid” ve Muhammed’i görünme yeri yolunadır. Daha açıkçası noksan yoldan kemal yoluna davet olunur.
Aslında her yürüyen Rabbinin doğru yolu üzerinde yürür. Ve rableri, bunları, kendilerine mahsus olan yolda terbiye eder. Hadi isminin hükmü hidayet ve Mudil isminin hükmü de dalalettir. Hadi ismi kulu olan müminden razı olduğu gibi, Mudil ismi de kafir kulundan razıdır.
Dalalette oluş nasıl ki geçici ise ilahi gazap da öylece geçicidir. Ve dönüş genel zati rahmetedir. Ve o rahmet dahi “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hadis-i kutsisi gereğince öne geçmiştir.” N.M.
(Fusus’ul Hikem, sh.508-509-510)
rtfSndPly*11.57*
11- Hud Suresi- Ayet 57