İçeriğe atla
Zâriyât 56Cüz 27 · Sayfa 523

Zâriyât Sûresi 56. Âyet

الذاريات

Sohbete sor

Vemâ ḣalaktu-lcinne vel-inse illâ liya'budûn(i)

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

Zâriyât Sûresi

51.56 - Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım-halkettim.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:

51.56 - Ve ben, Cinn-ü İns'i ancak bana kulluk etsinler diye yarattım-halkettim.


Görüldüğü gibi latif ve kesif varlıkların hepsinin halkedilmesi, O’na ibadet etmeleri içindir. Dikkat etiğimizde ayet-i kerimenin zati ayetler sınıfından olduğunu kolayca anlayabiliriz.

“Ben halkettim” demek sureti ile kendine has özel olarak halkedip meydana getirdiği, bu iki tür sülâleleri sadece bizim dünya arzımız için olması, pek muhtemel değildir, bu yüzden Gökyüzünde de bunların olmaması için hiçbir mani yoktur.

Allah-ü Tealâ bütün âlemlerde, hay-hayat sahibi olduğundan, onun olduğu yerlerde kendisine ibadet eden varlıkların olması, akıl dışı bir konu değildir. Bahsedilen varlık-sülâleler sadece dökyüzünde bir nokta kadar bile yer işgal etmeyen dünyamız içinmi! Geçerli olacaktır.? Bu ayet-i kerime hakkında irfan ehli, sadece “illâ liyağbudûn-bana ibadet etsinler.” Anlayışı ile kalmamışlar.

“illâ liyağrufûn-ancak bana arif olsunlar.” Demek suret-i ile Allaha ulaşmanın, ma’rifet anlayışı ile olabileceğini bildirmişlerdir. İşte bu yüzden “vuslat marifettir” demişlerdir.

İbadet ve irfaniyyet, Hakk’a ulaşmaya sebeb olan iki anlayıştır. Bu sahayı Allah-ın bulunduğu her mahalde bu hakikatin muhataplarının olmaması mümkün değildir. Cenâbı Hakka vuslatın sadece küçücük dünya arzına sıkıştırılmış olması gibi birşeyde düşünülemez.

Hakk-ın bulunduğu her yerde, bu buluşma/vuslat olmadadır, aksi halde allahımız sadece bizim dünyamızda tanınmış olurdu, diğer gökyüzü âlemlerinde, böyle bir konu yok ise, oralarda tefekkür ehli varlıkların yokluğuna hükmetmek olurki, bu düşünce ise hakk-ı sınırlamaktır, böyle birşeyin düşünülmesi de mümkün değildir.[69] “ İz- -T-B- ”


Hadis-i Kudsîde;

“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbibtü en uğrafe fe halaktül halka li uğrafe bihi.”

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

(Kendi varlığım şühud zevki ile müşahede etmek istemesi) Eshab-ı Kiramdan, Ebu Rezin El Ukayli (R.A) Rasülüllah (S.A.V.) Efendimizden:

Eyne kane Rabbina kable en yehlûkal halka?

(Rabbımız, bu âlemleri halketmezden evvel neredeydi?) diye sordu.

Onlar da cevaben (Kane fil a’mai ma fevkahe hevau ve ma tahteha hevae).

(Altında ve üstünde hava olmayan bir a’mada idi) Hadis-i şerifte:

İnnî li-ecide ye’tini rîh-errahman min kablil yemeni.

“Rahmanın kokusu (Nefes-i Rahman) bana yemen yönünden gelmektedir.” Yukarıda bahsedilen oluşumları idrak ve müşahede eden varlıklar olmasa, yani bunları anlayanlar olmasa hepsi yok hükmünde olacaklar idi. İşte bu yüzden, idrak ve müşahede sahibi olan Halife (İnsan) zuhura geldi.

Kur’anı Keriym Zariyat Sûresi 51. sure 56. ayet-i kerimede:

لِيَعْبُدُونَِوَالْإِنْسُ إِلَّاعوَمَا خَلَقْتُ الْجِنِّ

ve ma halaknel cinne vel inse illa liy’abüduni “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye halkettim.” buyurulmuştur.

İrfan ehli ayet-i kerimede geçen “liy’abüduni” kelimesini;

“liya’rufün” “Beni bilsinler” (batınî manası itibariyle) şekliyle de ifade etmişlerdir.

Kısaca belirtmeye çalıştığımız yukandaki ifadelerden, zahir ve batın bütün âlemlerin ve idrakli, anlayışlı, şuurlu varlıkların zuhura getirilmeleri, Cenab-ı Hakk’ın kendisinin bilinmesi, tanınması ve idrak edilmesi için olduğunu anlamaktayız.

İnsanoğlu, bu seyrine Âdem (a.s) ile başlayıp Muhammed (a.s) ile tamamlamıştır.

Ancak günümüzde bu hakikate mazhar pek az irfan ehli kalmıştır. Diğerleri tam tersine, insanoğlu bugün içinde bulunduğu delalete tarihinin hiç bir devrinde düşmemiştir.

Allah’ın (c.c) Zatî isimlerinden ve bu sureye de isim olmuş olan Rahman kelimesinin ve mertebesinin içinde bulunan ince manaları anlamaya çalışarak, şuhud zevki ile müşahede ederek, Allah’ı yakıynen tanıma ve bilme yolunda epey mesafe kat edeceğimizi ummaktayım. Gayret bizden, lütuf O’ndandır.

Az yukarıda belirtilen hadis-i şerifte;

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

“Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında,

“Yemen illerinde Veysel Karani için”

“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir.

Batın manası itibariyle de şöyle ifade edilebilir:

Vücûd, “Akl-ı Küll”ün sağ tarafı;

imkan ise “Akl-ı Küll”ün sol tarafıdır.

Adem, “Akl-ı küll”ün sureti ve Havva “Nefs-i Küll”ün suretidir, ki “Akl-ı küll”ün gölgesinden meydana geldi.

Bu muhtelif âlemlerin doğuşu,“Akl-ı Kül” ile “Nefs-i Küll”ün izdivaçlarından meydana gelmiştir. [70]

“Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim” hadîs-i kudsîsinin tefsiridir

Bu hadîs-i kudsînin Hak Teâlâ hazretleri tarafından Dâvud (a.s.)a hitâben beyân buyurulduğu rivâyet olunur, Ya’ni, “Ey Dâvud ben gizli bir hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı beni bilsinler diye yaratdım.” Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri, “Bu hadîs-i kudsî seneden zayıf ve keşfen sahîhdir” buyururlar.

Ma’lûm olsun ki, vücûd, mertebe-i vahdete, ya’ni, hakîkat-ı muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra, kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle, zâtında mündemiç olan kemâlâtı izhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve izhâr ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayri birşey yok-dur ki, ondan hafî olsun! Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, kable’z-zuhûr kendi kemâlâtımn yine kendisine hafî olduğunu beyandan ibâretdir. Ya’ni, “Kable’z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yaratdım" demekdir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder:

Misâl: Kendisinde hattâtlık, ressâmlık ve mi’mârlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse izhâr edeceği levhalar ile binâlann “kenz-i mahfi’sidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildi-ği ve fakat görmediği bu levhalan tahrîr ve tersîm ve bu binâlan inşâ edip izhâr eyledikden sonra “Ben bir gizli hazîne idim bu masnûâtı zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunlan yaptım” der ve onlan temâşâ edip san’atının kemâlâtını gördükde temeddüh eder, işte eşref-i mahlûkât olan insanı âlem-i şehâdetde izhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerinin (Mü’minûn, 23/14) [“Yaratanlann en güzeli olan Allâh pek yücedir!”] buyurması bu ma’nâdandır.

Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;

2530. Hâneyı kopar, zîrâ bu Çemenin alilli inılcıı, yüz binlerce hâne yapmak layık olur.

“Hâne"den murâd, cism-i beşerî; “Yemen”den murâd, rûh; “akîk”den murâd, âsâr-ı rûhiyyedir. Ma’lûm olsun ki, ârifin cismâniyeti yıkılıp, rûhâniyete mübeddel olduktan sonra hal’ ve lebs tarîkiyle her bir sûretde zâhir olmağa kadir olur; ve bu sûretler misâlî olan bedenlerin sûredendir. Binâenaleyh ârif kendinin suver-i misâliyyesiyle âlemi seyr eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin kırk kimsenin hânesinde iftâr buyurduklan rivâyet olunur. Ve menâkıb-ı evliyâda bu hâlin nazâiri çokdur. Ya’ni, “Ey insan, beşeriyet hânesini yık ve rûhuna tebdil et, zîrâ bu ruhun âsânndan yüz binlerce böyle sûret-i beşeriyyede zâhir olmak mümkin olur."

2531. Defîne ev altındadır ve çâre yokdur; sakın harâblıkdan endîşe etme ve durma!

Vücûd-ı hakîkî, senin vücûd-ı izâfı olan cisminin altındadır ve bu hâne-i cismin o hakikatin perdesi ve hicâbıdır. O hicâb ve perde kâim oldukça, o hakikatin inkişâfına çâre yokdur. Binâenaleyh sakın cismin harâblığından endîşe etme ve riyâzât ve mücâhedâtdan aslâ tevakkuf etme!

2532. Zîrâ gencin hir nakdinden binlerce haneyi teklifsiz ve meşakkatsiz ma'mûr etmek mümkindir.

Zîrâ harâb olan cisim evinin altındaki definenin bir nakdinden binlerce suver-i misâliyye evlerini külfetsiz ve zahmetsiz binâ ve ma’mûr etmek mümkindir.

Bu beytin ikinci mısrâ’ı ba’zı nüshalarda “Zahmet-siz ma’mûr etmek mümkindir” sûretindedir; ve ba’zı nüshalarda “Binlerce hâne teklifsiz ve zahmetsiz ma’mûr olur” sûretindedir.

2533. Akıbet hu hâne muhakkak vîrân olur; defîne onun altından yakînen üryan olur.

Bu cisim hânesi, tabu ve ıztırârî olan ölüm sebebiyle muhakkakdır ki sonunda vîrân olur ve vücûd-ı hakîkî definesi onun altından yakînen çırçıplak zâhir olur.

2534. Fakat senin lâyıkın olmaz, zîrâ ki rûha o fütûh onu vîrân etmenin ücretidir.

Fakat, ey cisim evinin ma’mûrluğuna çalışan kimse! Bu söylediğimiz defineyi ve hazîneyi bulmak senin lâyıkın olmaz. Zîrâ o defineyi bulmak fütûhu rûha nasîb olmak için, o hâne-i cismi bi’l-ihtiyâr riyâzât ve mücâhedât ile vîrân etmek îcâb eder. O fütûh bu mevt-i ihtiyârînin ücretidir.

2535. Vaktaki o kârı yapmadı, onun ücreti "lâ" dır; "insan için ancak say eylediği şey vardır." Vaktâki bir kimse sonunda harâb olacak olan hâne-i cismin ma’mûriyetine hasr-ı himmet edip, onun sıfatlannı riyâzât ve mücâhedât ile tahribe gayret et-medi; onun bu himmetinin ve gayretsizliğinin ücreti hiçden ibâret kaldı. Zîrâ sûre-i Necm’de olan âyet-i kerîmede, (Necm, 53/39)] "İnsan için ancak sa’y ettiği amelin eseri ve netîcesi vardır" buyurulur.

2536. Ondan sonra sen, "Ey yazık, höyle hir ay bulut altında nihân oldu!" diye elini çiğnersin.

Eğer sen, hayât-ı dünyeviyyede çalışıp mevt-i ihtiyârî ile ölmezsen, mevt-i ıztırârî ile ölüp, hâne-i cismin harâb oldukdan sonra, rûhun matlûb olan fütûhdan mahrûm kalır. Ondan sonra da yazık ki, böyle bir ay, ya’ni, hakîkat-i vü-cûd, bulut mesâbesinde olan vücûd-ı izâfınin sıfatları altında nihân oldu diye hasret çeker ve ellerini çiğnersin.

2537. "Ben iyilik cihetinden söyledikleri şeyi yapmadım; define ve ev gitti ve elim boşdur!" Dersin ki: “Ben enbiyâ ve evliyâ hazarâtmın ibâdullâhın iyiliği için söyledikleri şeyi yapmadım ve nasihatlerini tutmadım. Bugün ise ıztırârî ölüm vâsıtasıyla cisim hânesi yıkıldı ve defineyi de alıp götürdüler, iki elim boş kaldı!”

2538. Ücret yâhud kirâ evini hir bey' ile ya bir şirâ ile tutdun, senin mülkün değil.

“Kin”, kiranın ve “şirî”, şirânın imâle olunmuşudur. “Kirâ”, bir şeyin isti’mâline bedel olarak verilen ücret; “şirâ”’, satmak ve satın almak; “bey' ve şirâ’”, alış veriş ma’nâsınadır. Meselâ ücret-i yevmiyye ile veyâ aylık ve senelik kirâ ile verilen bir evi, o evin sâhibi ile vâki’ olan alış veriş sebebiyle, ondan alacağına mukabil tutdun ve içinde sâkin oldun. Bilirsin ki bu ev senin mülkün değidir. Bu beytin birinci mısrâ’ı Hind nüshalarında sûretindedir. ‘‘Hâneyi ücret ve kirâ ile tutdun” demek olur.

2530. Bu kirânın müddeti ecele kadardır; nihayet hu müddet içinde onda amel edersin.

Tutduğun bu evin içinde, mukavele müddetinin nihâyetine kadar oturabilirsin. Bu beyitlerde cism-i beşer kirâ ile tutulan hâneye veyâ dükkâna teşbih buyurulmuşdur. Zîrâ bu cisim Hakk’ın mülküdür, nitekim sûre-i Fetih’de (Fetih, 48/14) Ya’ni, “Göklerin ve yerin mülkü Allâh’ın- dır” buyurulur. Ve ücret mukabilinde olması budur ki: Hak Teâlâ hazretleri bu mülk-i vücûdu kul-lanna ibâdet etmeleri şartıyla iâre buyurdu; nitekim âyet-i kerîmede (Zâriyât, 51/56) Biz cinni ve insanı ancak ibâdet etmeleri için halk ettik” buyurulur. Ibn Abbâs hazretleri “li-ya’büdûn” kelimesini “li-ya’rifûn” ile tefsir buyurmuşdur; “Ma’rifet için yaratdım” demek olur.

2540. Dükkân içinde eskicilik ediyorsun; senin hu dükkânının altında iki maden vardır.

Sana kirâ ile verilen bu cisim dükkânı içinde oturmuş eskicilik ve yama ya-mayıcılık ediyorsun; halbuki bu dükkânın altında iki ma’den, ya’ni, gümüş ve altın ma’denleri vardır. “Gümüş ve altın ma’denleri”nden murâd, ma’rifet-i nefs ve ma’rifet-i Hak'dır. Ma’rifet-i nefs gümüş gibi ve ma’rifet-i Hak ise altın gibi kıymetlidir; zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere Hak Teâlâ bu cisim dükkânını kullanna ma’rifet için vermişdir. Nitekim bu sürh-i şerifin rûhu dahi ma’rifetdir ki “Fe-ahbebtü en u’rafe” [“Bilinmeye muhabbet ettim”] buyurulmuşdur. Ve bu iki ma’rifet bu cisim dükkânı altında mestûr ve mahfîdir.

2541. Bu dükkân kirâya mensûbdur; çabuk ol, baltayı al ve onun dibini yont!

Ey insan, bu cisim dükkânı kirâlıkdır ve âriyetdir; çabuk ol, riyâzet ve mücâhede baltasını al ve onun dibi ve kökü olan sıfât-ı nefsâniyyeyi yont!

2542. Tâ ki ansızın baltayı ma'den üzerine koyasın, dükkândan ve eskicilikden kurtulasın.

Tâ ki o riyâzet ve mücâhede baltasını vura vura ansızın bu iki ma’rifet ma’denleri zuhûr ede ve sen dahi bu ariyet ve kirâlık olan cism-i kesîfden ve eskicilik edip, dâimâ o cism-i kesîfı gıdâlar ve ilâçlar ile yamamakdan kurtulasın.

2543. Yama dikicilik nedir? Su içmek ve ekmek yemekdir. Hu yamayı sakîl eski libâs üzerine vuruyorsun.

Bu cism-i kesîf, yamalardan sakîl bir hâle gelmiş olan eski bir libâs gibidir. Sen ise su ve ekmek yamalanyla bu eski libâsı yamamak ile meşgulsün.

2544. Senin bu eski libâs olan tenin her bir zaman yırtılır; sen bu yemekden onun üzerine yama vurursun.

Senin eski libâs mesâbesinde olan bu cismin, acıkmak ve gıdâya muhtâç olmak sûretiyle her zaman yırtılır. Sen dahi yemek yemek ve su içmek süretiyle onun yırtığını

2545. Ey ikbâl sâhibi olan pâdişâhın neslinden bulunan kimse! ZKendine gel, bu yama dikicilikden âr tut!

“Pâdişâh-ı kâmyâr”dan murâd, şurrâh-ı kirâmın buyurduklan gibi cismen “ebu’l-beşer” olan Âdem (a.s.) ve rûhen “ebu’l-ervâh” olan (S.a.v.) Efendimiz’dir. Ve hakîkat-ı muhammediyye bilcümle eşyâyı muhît olduğundan, idrâk sâhibi bilcümle efrâd-ı beşere, o hakikatin neslinden denilmek münâsib olur. Ya’ni, “Ey pâdişâh-ı kâmyânn neslinden olan insan! Kendine gel, bu cisim dükkânı içinde yamacılık mesâbesinde olan yemek ve içmek hazzına müstağrak olmakdan utan!”

2546. Bu dükkânın dibinden bir parça kopar, tâ ki senin önünde iki ma'den baş çıkarsın!

Bu cisim dükkânının dibi olan nefsânî sıfatlardan riyâzet ve mücâhede ile bir parçasını kopar ve izâle et, tâ ki senin önünde ma’rifet-i nefs ve ma’rifet-i Hak ma’denleri zâhir olsun!

2547. Ondan evvelki kirâ evinin mühleti âhir gele; sen ondan menfaat götürmedin.

Bu beyt-i şerîf, yukanki beytin mütemmimidir. Ya’ni, “Kirâlık bir hâne mesâbesinde olan bu cismin mühleti bitmeden ve hâl-i mevtf gelmeden evvel bu dükkânın dibini kaz da, iki ma’deni çıkar; zîrâ kirâlık dükkânın müddet-i îcân biter ve sen de ondan bir menfaat istihsâl etmemiş olursun."

2548. Şimdi dükkân sâhibi seni dışarıya eder ve bu dükkânı ma'den cihetinden koparır.

Şimdi müddet-i icâre münkaziye olunca ve ecel-i mev’ûd gelince, bu cisim dükkânının sâhibi olan Hak Teâlâ seni dışanya çıkarır ve bu cisim dükkânını vech-i hakîkîsinin zuhûru için kopanr. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Kasas, 28/88) ya’ni, “O’nun vech-i hakîkîsinden ve Zât’ından gayri olan her şey hâlikdir; hüküm O’nundur ve O’na rücû’ olunur" buyurulur.

2549. Sen hasretden gâh başına vurursun, gâh kendinin ham olan sakalını koparırsın.

2550. Ki, "Ey bu dükkân benim lâyıktm idi, kör oldum, bu mekândan meyve yemedim.” Cisim dükkânının mühleti münkaziye olup, ölüm geldiği vakit, hasretle döğünüp dersin ki: “Eyvâh, bu dükkân benim idi, ben bu dükkânın içindeki defineyi göremedim, kör oldum, bu mekândan intifa’ edemedim!”

2551."Ey yazık, bizim vücûdumuzu yel götürdü, kullar için ebede kadar "yâ hasretâ!" oldu." Ya’ni, dersin ki: “Yazıklar olsun! Nasıl ma’rifete vesile olan bizim vücûd-ı izâfîmizi yel mesâbesinde olan hevâyı nefsânî kaptı götürdü. Şimdi bizim gibi kulların feryâdı ebede kadar “yâ hasretâ!” nidâsı oldu. Bu beyt-i şerîfde (Yâsîn, 36/30)

[“Ne yazık şu kullara!”] âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.[71]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(7)