‘Allemehu-lbeyân(e)
Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.
Ona beyanı öğretti.
Rahmân Suresi'nin 4. ayeti, Allah'ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri olan 'beyan' yeteneğini vurgular. Bu ayet, yaratılışın ardından gelen konuşma ve ifade etme kabiliyetinin ilahi bir lütuf olduğunu dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm' kökünü 'bir şeyin hakikatini idrak etmek' olarak tanımlar. 'Ta'lîm' ise bu idraki başkasına aktarmak, öğretmektir. Ayetteki 'allemehu' fiili, Allah'ın insana beyan yeteneğini doğrudan bahşetmesini, ona bu kabiliyeti öğretmesini ifade eder. Bu, insanın kendi çabasıyla değil, ilahi bir lütufla bu yeteneğe sahip olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ta'lîm'i 'bir şeyi tekrar tekrar bildirmek suretiyle zihinde yerleştirmek' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın insana beyanı öyle bir şekilde öğrettiğini, bu yeteneğin insanın fıtratına yerleştiğini ve onun ayrılmaz bir parçası haline geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ilim' kavramının sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda varoluşsal bir kavrayış ve hikmet içerdiğini belirtir. 'Allemehu' fiili, insana sadece konuşma mekaniğinin öğretilmesi değil, aynı zamanda bu konuşma ile anlam üretme, ifade etme ve iletişim kurma yeteneğinin de ilahi bir lütuf olarak verildiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'beyan'ı 'açıklama, izah etme' olarak tanımlar. Ayetteki 'el-beyan' ifadesi, insanın içindekileri dışa vurma, konuşma ve kendini ifade etme kabiliyetini kapsar. Bu, sadece ses çıkarma değil, aynı zamanda anlamlı ve anlaşılır bir şekilde konuşma yeteneğidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beyan'ı 'açıkça ortaya koyma, izhar etme' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın insana, diğer varlıklardan farklı olarak, düşüncelerini ve duygularını sözlü olarak açıkça ifade etme yeteneğini bahşettiğini belirtir. Bu, insanın iletişim kurma ve anlaşılma gücünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'beyan'ı 'bir şeyin hakikatini ortaya koymak, açıklamak' olarak tanımlar. 'El-beyan' kelimesi, Kur'an'da hem sözlü ifadeyi hem de bir şeyin açık ve net olmasını ifade eder. Bu ayette ise, insanın karmaşık düşünceleri ve duyguları sözcüklerle ifade etme, başkalarına aktarma ve böylece anlaşılma yeteneğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'beyan' kavramının Kur'an'da sadece konuşma yeteneği değil, aynı zamanda hakikati açıklama, delil sunma ve doğruyu yanlıştan ayırma anlamlarını da içerdiğini belirtir. Rahmân Suresi'ndeki kullanımıyla, insana verilen bu yeteneğin, sadece günlük iletişim için değil, aynı zamanda ilahi mesajı anlama ve aktarma potansiyeli taşıdığını da ima eder.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
allemehü’l beyane “beyanı/konuşmayı allemehü/ona/kendisine allem/öğretti “Ona konulmayı öğretti.” Cenab-ı Hak insanı halk ettikten sonra, “allemehul beyan” (beyanı öğretti.)
- Yani bütün öğrettiklerinin “hakikat-i ilahi” olduğunu
- ve bu kendisinde bulunan özelliklerini de bir başkasına aktarabilmeyi “beyanı” öğretti (öğretmesini öğretti).
Mesela, hakikat açısından değerlendirildiğinde;
1 - Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken,
2 - “bilinmekliğini sevip” alemleri halk etmeyi murad etti.
Bu bilinmekliğin ilk mertebesi,
3 - “Ahadiyyet”ine tenezzül etmesiydi.
Ahadiyyet yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfat, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur.
Ancak “inniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da aleme dönük faaliyet sahasının menseldir).
4 - Bu “Ahadiyyeti” ile tenezzül edip “Vahidiyyetini” “sıfat-ı subüti”yesini meydana getirir.
5 - Bu “Vahidiyyet” mertebesinden de “Rahmaniyet”ine tenenezzül eder.
Nasıl ki, (teşbihte hata olmaz) karanlıkta sessiz hareketsiz duran bir insanın dışansı için tek delili solunumu ise, öylece “Rahmaniyeti” ile nefesini “Nefes-i Rahmani” kendi varlığında yayıp, bilinmekliğini başlattı.
İnsan kendi içindeki bilgisini, ilmini, amacını, san’atı’nı nasıl ki nefes ile sunuyorsa, Cenab-ı Hak da kendi “Nefes-i Rahmanî”si ile bu bilinmekliğini sağlıyor. Ama O’nun nefesi sadece manalar elbisesi olan kelimeleri değil, bütün alemleri meydana getiriyor.
Kendi varlığında gizli olan esma ve sıfatlarını, içinde var olan bütün özünü, kendi içinden yine kendisi olan dışına “Huu” diye nefes verip bu aleme yayıyor.
Normalde nefes verildiğinde hiçbir şey görülmez, ama soğukta verilen nefes buhar olarak görülür, ki uzay yani alem soğuktur, hatta çok soğuktur (-200 derece civarındadır).
Bu buhar bir aynaya karşı verildiğinde, şekilsiz olan buhar şekil alır, suret olarak görünür.
İşte böylece de “Cenab-ı Hakk”ın özü olan “Nefes-i Rahmanî”, alem aynasında suretler olarak görünür.
Ayna ne kadar pürüzsüz, temiz ve parlak ise, o kadar gerçek olarak varlığı yansıtır, aynını gösterir, îşte en mükemmel ayna da insandır.
Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Varidatı’ında:
[Allah “adem” (yokluk) denilen, yokluğa bakmış ve “Kün” “ol” sözü ile emir vermiştir. O zaman yokluğun içinden Allah’ın varlığını belirleyen şekiller, zuhurlar belirmiş ve birer ayna olmuşlardır. İşte bu aynalardaki yansımayı gören göz “İnsan”dır. ]*(4)
*(4) Seyyid Muhammed Nur Varidat şerhi. S.141
Biz sohbetimize devam edelim.
Nasıl ki insan ana rahminde meydana geliyorsa, işte bu feza dediğimiz yerde de bütün varlıklar “Rahman”dan doğup zuhura gelmektedirler.
Besmele (BİSMİLLAHİRRAHMANÎRRAHİYM) bütün varlıkların oluşumunu anlatmaktadır.
“Nefes-i Rahmanî” öyle bir nefes ki, “Vahidiyet” mertebesinden çıkan, sonsuz ebedi, var olan bir “nefes”tir.
Bir nefes ki, her kokusu O’nu anlatır.
Kur’an olan, cümle esma ve sıfatlara cami olan Zat,
- bu “nefes”le “Rahman”a “Rahmaniyyeti”ni öğretti.
- Rahman da bu mükevvenat içerisinde insanı meydana getirdi (halk etti)
- ve ona beyanı öğretti.
Bu öyle bir özellik ki; kendi özünü, kendi öğrendiği şeyleri bir başkasına öğretmeyi de öğretti, talim etti. “Allemehul beyan” ona beyan edildiği gibi, beyan etti.
Beyanın aslı olan konuşma, insan’ın diğer varlıklara nazaran en belirgin üstünlüklerindendir.
Mevlana Hazretleri Mesnevi-i Şerifes’’nde;
“manalar harf libasına bürünerek ortaya çıkar” diye izah etmişlerdir.
İşte insan oğlu ne yazık ki bu çok değerli özelliğini çok çok boşa harcamaktadır. Kıymetini bilenler ise, o kadar çok fayda sağlamaktadırlar.
Kur’an-ı Kerîm de ancak beyan ile anlatılabilmektedir.
Mushaf-ı Şerife “Susan Kur’an”; (Kur’an-ı samid) İnsana ise “Konuşan Kur’an” (Kur’an-ı natık) denmiştir.
Kur’an-ı Kerîm’in ve mana aleminin beyan ile izah edilip okunması, insan için en üstün vasıflardan başlıcasıdır.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında şöyle diyor:
[“Allah, Kur’an’ı öğretmek üzere insanı yarattı (halk etti) ve ona beyanı öğretti.” Yani kendini, vicdan ve gönlünde meydana gelen duygu ve anlayışlarım başkalarına açık bir şekilde ifade etmek, maksadı anlatmak ve anlamak demek olan “konuşma” ve “dil” nimetini belletti, ki ilmin elde edilmesi ve “Kur’an” öğretimi nimeti de bununla meydana gelir. ] Hz Adem yaratıldıktan (var edildikten) sonra kendisine eşyanın isimlerinin öğretilmesi sayesinde meleklerin bilemediklerini bildi. Onların ulaşamadıklarına ulaştı.
Peygamberlerinin nübüvvvete nail olmaları, Allah tarafından tebliğ yapabilmeleri, kitap getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifade edebilmeleri, hep beyan ilmi sayesinde olduğu gibi Kur’an’ a ve Kur’an’ın tefsiri ve tercüme nimetine ulaşmamız ve ondan faydalanma derecemiz dahi o nimetten aldığımız hisse oranındadır.
Ebu’s Suud der ki:
[“Ayette ifade edilen beyanı öğretmekten murad; insanı sırf kendi beyanma gücü yeter kılmaktan ibaret değil, onunla başkasının beyanını anlamak manasını da ifade eder. Çünkü Kur’an’ı öğretmek ancak onun üzerinde dönüp dolaşır.”]