İçeriğe atla
Abdal
6386 kelime | 25 kaynak

Abdal

Abdal, bir sıfat değil, bir hâldir; bir rütbe değil, bir varoluş mertebesidir. Onlar, kendi varlıklarını Hakk’ın varlığına "bedel" kılmış, kendi sıfatlarını O’nun sıfatlarında eritmiş kimselerdir. Bu sohbet, Abdal’ın kim olduğunu, âlemdeki yerini ve sâlikin bu makama nasıl bir iştiyakla bakması gerektiğini anlatmaya niyet eder. Abdal’ı anlamak, "ölmeden evvel ölmek" sırrını anlamak, kesrette vahdeti seyretmenin ne demek olduğunu idrak etmektir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

"Abdal", Arapça "bedel" kelimesinin çoğuludur. Bedel, bir şeyin yerine geçen, onun yerini tutan demektir. Abdallar, Hakk’ın yeryüzündeki "bedelleri", yani O’nun iradesinin, rahmetinin, kahrının zuhûr ettiği mazharlardır. Onlar, kendi benliklerinden soyunmuş, Hakk ile giyinmişlerdir. Bu yüzden onlara "ehl-i fenâ", yani kendi varlığında fâni olmuş kimseler denir. Onlar, söz ehli değil, hâl ehlidir. Dilleri suskun olsa da bütün varlıkları ile Hakk’ı konuşurlar.

Bu mübarek zümre, [Ricâlül-gayb](/wiki/ricalul-gayb) (gayb erenleri) adı verilen ve âlemin mânevî nizamını ayakta tutan ilahî bir hiyerarşinin parçasıdır. Bu nizam, görünürdeki dünya düzeninin ardındaki hakiki işleyiştir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Tuhfetu'l-Uşşâkî isimli eserinde bu gizli nizamın perdelerinden birini şöyle aralar:

Sehavi: kitabında, rivayet ederki: "Nükeba" (vekiller) üçyüzler , meskenleri "mağribdir" (Mısırdan ileri Kuzey Afrika) "Nüceba" (asil soylular) yetmişler'dir , meskenleri Mısır' dır "Büdela (akılsızlar, akıllarını Hakk'a verenler) kırklar’dır , meskenleri Şam' dır. "Ahyar" (iyi ve faziletli olanlar) yediler’dir . Bunlar karada seyyahlardır "Umd" (güvenilen dayanılan kimse) dörtler’dir , yerin dört köşesinde olurlar, "Gavs" (yardıma imdada yetişen” bir’dir , meskeni Mekke 'dir.

Bu taksimat, sâlike âlemin başıboş olmadığını, her köşesinin ilahî bir gözetim ve himaye altında bulunduğunu öğretir. [Nükebâ](/wiki/nukeba), [Nücebâ](/wiki/nuceba), [Büdelâ](/wiki/budela) (ki Abdallar bu zümreyle sıkı ilişkilidir ve sayıları genellikle kırk olarak bilinir, bu yüzden "Kırklar" diye de anılırlar), [Ahyâr](/wiki/ahyar), [Umd](/wiki/umd) ve en tepede [Gavs](/wiki/gavs)... Her birinin bir sayısı, bir vazifesi ve bir mânevî merkezi vardır. Bu, zâhirî bir coğrafya bilgisi değil, bâtınî bir hakikatin ifadesidir. Dünya bir bedense, bu erler o bedenin can damarlarıdır.

Terzibaba Hazretleri, aynı eserde bu hiyerarşiye nasıl bir niyazla yaklaşılacağını da fısıldar:

Umumi işlerden bir ihtiyaca maruz kaldığın vakitte, bu şerefli zatlar'dan evvela “Nükeba” ya (vekiller) üçyüzler → sonra “Nüceba” ya (asil soylular) yetmişler → sonra “Abdal” a (arzın/yerin direkleri) (varlıklarını Hakk'a bedel verenler) → sonra “Ahyar” a (iyi ve faziletli olanlar) yediler → sonra “Umd' a (güvenilen dayanılan kimse) dörtler boyun büküp yalvararak niyaz eyle. İcabet ederlerse ne ala, eğer etmezlerse → en sonra "Gavs' a (yardıma imdada yetişen” bir iyi hal ve niyaz ile dua ederlerse herhalde duaya icabet olunur, meselesi tamam olur diye yazılmıştır.

Burada bir silsile-i merâtip, bir edep yolu gösterilir. Her makamın bir edebi, her kapının bir anahtarı vardır. Terzibaba Hazretleri, Cenâb-ı Pir Salahattin Uşşâkî'nin bir uyarısını naklederek, bizi zâhirden hakikate davet eder:

Bu bahiste başka türlü de rivayet olunmuştur. "Kulüb-u Enbiya" (Peygamberlerin kalpleri) üzere tertip olunduğunu ve her iki rivayetin hakikatte bir olduğunu anlatmak için Cenab-ı Pir Salahattin Uşşaki Efendimiz bu makamda "fefhem" (hemen anla) diye kamil akıl mensubu olan Enbiyaullahun kalpleri üzere olmak ve hakikatte bir beldeye mensubiyetle kayıtlı olmadığını anlatmak için "fefhem" (hemen anla) demiştir.

Bu "fefhem" uyarısı, Abdal’ın vatanının Şam, Nücebâ’nın vatanı Mısır olmadığını belirtir. Onların hakiki vatanı, "Kulûb-u Enbiyâ" yani Peygamberlerin kalpleridir. Bir Abdal, Hz. İbrahim'in kalbi üzere, bir başkası Hz. Musa'nın kalbi üzere, bir diğeri Hz. İsa'nın kalbi üzere olabilir. Onlar mekânla kayıtlı değillerdir, çünkü onlar bir hâl ile, bir mânevî ahlâk ile var olurlar. Nerede o peygamberî ahlâk tecellî ederse, Abdal oradadır. Mekke'de, Şam'da veya Mağrib'de olmak, o beldenin taşından toprağından ibaret değildir; o beldelere ruhunu veren mânevî iklimde, o peygamberlerin kalbinde yaşamaktır. Bu yüzden bir Abdal, aynı anda hem İstanbul'da görünüp hem Şam'da bir mazluma yardım edebilir. Çünkü onun bedeni bir kalıp, ruhu ise mekânları ve zamanları aşan bir hakikattir.

Abdallık hâli, bir zümreye mensubiyetle de anlaşılır. İnsan, sevdiğiyle, ünsiyet ettiğiyle, ehl olduğu şeyle hemhâl olur. Terzibaba Hazretleri, Mutaffifîn Sûresi tefsirinde "ehl" olmak kavramını işlerken, Abdal'ın da içinde bulunduğu [ehl-i irfan](/wiki/ehl-i-irfan) zümresinin vasfını ortaya koyar:

Ehli irfan: Hakk’ın bilgisine, gerçeğine erişmiş olanlar: Ehli irfan ol gel eyleme inkâr / Gerçek âşık isen gel yaramı sar / Yüküm lâ’l ü gevher şah damgası var / Gördüm bir bazergân Yemen’den gelir (Abdal) ... Ehli İrfan da tevhid sohbetinden zevk alır, aşk badesinden neşelenir.

Abdal mahlasıyla söylenen bu nefeste, yükünün "lâ'l ü gevher", yani inci ve mücevher olduğu, üzerinde "şah damgası" bulunduğu söyleniyor. Bu, ilahî emaneti taşımanın, [Tevhid](/wiki/tevhid) sırrına vâkıf olmanın remzidir. Abdal, işte bu yüzden bir [ehl-i dil](/wiki/ehl-i-dil) (gönül ehli), bir [ehl-i fenâ](/wiki/ehl-i-fena) (yokluk ehli) ve bir ehl-i irfandır. O, [ehl-i kâl](/wiki/ehl-i-kal) (söz ehli) gibi zâhirde kalmaz. Meyhaneye gidenin camiden, camiye gidenin meyhaneden zevk almadığı gibi, Abdal da dünya ehlinin peşinde koştuğu nefsanî zevklerden bir tat bulmaz. Onun zevki, neşesi, gıdası "tevhid sohbeti" ve "aşk badesi"dir. Gönlü Kâbe'ye dönmüştür; her an Hakk ile beraberdir. Bu yüzden onlar, varlıklarını Hakk'a bedel kılmışlardır ve âlemin direkleri, mânevî çivileri olmuşlardır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Abdal: Aslı ve Mertebesi

Abdal, kelime olarak “bedel” kökünden gelir. Varlığını, benliğini, heveslerini Hakk’ın varlığına, iradesine ve rızasına bedel olarak vermiş, kendi nefsinden soyunup ilahi sıfatlarla bürünmüş kimsedir. Onlar, bu fâni dünyada gezerler ama kalpleriyle ebedî olanla beraberdirler. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in irfan mektebinde Abdal, sıradan bir velîlik mertebesi değil, peygamberlikten sonra ulaşılabilecek en yüksek ahlâk ve irfan burcudur.

Vâris-i Enbiyâ: Abdal Makamının Ulviyeti

Tasavvuf yolunda bazı makamlar, doğrudan doğruya Peygamber ahlâkının, peygamber kalbinin mirasını taşır. Abdal makamı, bu mirasın en saf hâliyle tecellî ettiği yerdir. Bu makam, keramet göstermekle ölçülmez. Onun ölçüsü, ahlâk-ı Muhammediyye’dir; insanlığa hizmettir. Terzibaba Hazretleri, bu hakikati şöyle ifade eder:

Nitekim: Salli aleyhisselatu vesselam efendimiz, hidayet yoluna götürücümüz, seyyidimiz, Rasülumuz, mürşidimiz, bu şekilde kemaliyle muamele buyurdukları gibi ahlak sahibi olmak lazımdır. Bu makam Allah'in ve peygamberin yanında makamların en üstünüdür, bunun üstünde makam olmaz. Her ne kadar bu makam sahibinde maddi harikulade haller, keşfi keramet bulunmazsa da bu makam sahibi hakkıle varisi enbiya 'dır. Edebi menfaat kula fayda sağlamakladır. “İnsanların hayırlısı "nas'a" (insanlara) hizmette olandır,” insanların hayrına olan şeye hizmet edendir.

Bu sözler, Abdal’ın kim olduğunu açıkça ortaya koyar. O, “vâris-i enbiyâ”dır, yani peygamberlerin hakiki vârisidir. Peygamberler, yeryüzünün manevi direkleriydi; onlar bu fâni âlemden göçünce, Cenâb-ı Hakk onların yerine, âlemin nizamı bozulmasın diye bu Abdal kullarını “bedel” olarak ikame etmiştir. Onlar, kerametlerini ifşa etmekle değil, Resûlullah’ın ahlâkı olan “insanlara hizmet” ile meşguldürler. Onların en büyük kerameti, en kâmil ahlâktır. Bu yüzden bu makamın üstünde bir makam tasavvur edilemez. Ricâlül-gayb (gizli erenler) hiyerarşisinde Gavs, Kutub gibi en yüksek mertebelerle anılmaları da bundandır. Onlar, Hakk’ın rahmetinin yeryüzündeki dağıtım kanallarıdır.

Kesrette Vahdeti Görmek: Abdal'in Vücûdî Mertebesi

Abdal’ı Abdal kılan vücûdî (varlıksal) hâl, kesret (çokluk) âleminde vahdet (birlik) sırrını müşahede edebilmektir. Gözümüzün gördüğü her şey, Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tecellîsidir. Avam, bu tecellîlerin çokluğuna takılıp kalır. Ârif ise, bütün bu suretlerin arkasındaki tek bir elin, tek bir kudretin, tek bir Zât’ın işleyişini seyreder. Abdal, bu seyir hâlini yaşam hâline getirendir.

Terzibaba Hazretleri, bu derin hikmeti Şerh-i Mesnevî-i Şerîf’ten yaptığı bir alıntıyla şöyle izah eder:

Âlem-i şehâdetdeki müessirâtın böyle yekdîğerinden başka başka olduğunu bilirsen, ipin ucunu bulursun; zîrâ bunlar sana esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeden haber verir ve bundan keserâtın hikmet-i vücûdunu anlarsın; ve esmanın müsemmâsı ve sıfatın mevsûfu bir olduğunu bilip, bu keserât içinde vahdeti görürsün. ... “Abdâl” sıfât-ı beşeriyyesini sıfât-ı ilâhiyyeye ve vücûd-ı abdânîsini vücûd-ı hakkânîye tebdil eden evliyâya derler. Ya’nî bu evliyâyı Hakk’ın müessir olan nefesleri, âlem-i gaybın bahârındandır; ve onların enfâs-ı mübârekelerinden gönüllerde ve canlarda ulûm-ı ledünniyye çiçekleri ve maârif-i ilâhiyye yeşillikleri neşv ü nemâ bulur.

Abdal’ın sırrı Tebdîl'dir. Yani beşerî sıfatlarını, ilahi sıfatlara dönüştürmek. Kendi fâni varlığını (vücûd-ı abdânî), Hakk’ın ebedî varlığına (vücûd-ı hakkânî) tebdil etmek, yani değiştirmek, bedel olarak sunmaktır. Bu dönüşüm tamamlandığında, o zâtın nefesi bile artık kendi nefesi değildir. Onun nefesi, âlem-i gayb’ın, yani görünmeyen hakikatler âleminin bahar rüzgârı gibidir. Dokunduğu kuru gönülleri yeşertir, canlara ledünnî ilimlerin çiçeklerini açtırır. O, artık Hakk’ın nefesiyle konuşan, Hakk’ın kudretiyle işleyen bir tecellî aynası olmuştur.

"Peygamberlerin Kalpleri Üzere" Olmak: Mekânsızlık ve Perdelenme Sırrı

Abdal zâtların bir diğer mühim vasfı, mekânla kayıtlı olmamalarıdır. Onlar için Şam’da, Mısır’da veya Mağrib’de olmak birer suret kaydıdır. Hakikatte onlar, “Kulûb-u Enbiyâ” yani “Peygamberlerin kalpleri” üzeredirler. Bu, onların şuur ve idrak seviyelerinin, zaman ve mekân kayıtlarını aşarak, peygamberlerin küllî kalp hakikatine bağlanmış olması demektir. Her peygamberin bir meşrebi, bir manevi hâli vardır. Abdallar, bu kalplerin hepsinde gezinebilen, her birinin hakikatinden pay alabilen küllî ruhlardır. Pir Salahaddin Uşşaki Hazretleri’nin bu noktada “fefhem!” (hemen anla!) demesi, bu sırrın lafza sığmayacak kadar derin olduğuna işarettir.

Mekânsız olan bu zâtlar, halkın içinde gezerken de bir perdelenme hâli yaşarlar. Onlar, “Rahman’ın kulları”dır; yeryüzünde tevazu ile, benliksizce yürürler. Fakat gaflet içindeki çoğunluk, onların bu hâlini tanıyamaz. Onları ya bir “deli”, ya bir “garip” ya da bir “abdal” diye isimlendirip onlara takılırlar. Çünkü onların yaşam sistemi, nefsin isteklerine göre kurulu çoğunluğun sistemine aykırı düşer. Onların cevabı ise, yine Kur’ânî bir edeple, “Selâm!” demekten ibarettir.

“Rahmanın kulları halk içerisinde yürür, o halk onun halini tanıyamaz ona takılırlar” işte bu biraz kendinden geçmişi kendi halinde olanı işte abdal, deli gibi onlar da karşılık olarak derler ki “size selam olsun” derler. ... İnsanlar içinde yürür demesi suret olarak dolaşan mesela orman içinde yürür gibi, kendini bilmeyen gaflet halinde olan insanların sistemi onların yaşam sistemlerine değişik düşmektedir. Ama çoğunluğa göre hareket edildiğinden ki çoğunluğun yanılgıda olduğu bilinmediğinden, çoğunluk yanılgıdadır sebebi nefsi hareket ettiklerindendir.

Bu, tenzih-teşbih dengesinin en güzel misallerindendir. Abdal, hem halkın içindedir (teşbih) hem de hakikatiyle onlardan gizlidir (tenzih). Bu, onların cem makamında, yani zıtların birliğinde yaşadıklarının bir delilidir.

Miskinliğin Zirvesi: Varlığını Hakk'a Bedel Vermek

Abdal olmanın en derin sırrı miskinliktir. Halk dilinde miskinlik, acizlik ve zavallılık manasına gelir. Fakat irfan dilinde miskinlik, en büyük şereftir. Zira o, kulun kendi varlığından tamamen soyunup, Hakk’a sığınmasının, O’nunla sakin olmasının adıdır. Abdal’a “miskin” denmesinin sebebi budur.

Miskin, sakin olmak demektir. Yani kendine ait hiçbir varlığı olmayan demektir. Fakrın-fakirliğin daha ilerisidir. Hiçbir varlığı olmadığından hiçbir hareketi olmayan, tam bir hiçlik halinde olan kimsedir. Benliği kalmamış ki, bir faaliyyeti olsun. Kendine ait hiçbir malı mülkü yokki onların üstünde tasarrufta bulunsun. Bunlara (Abdal) da denebilir. Yani bütün varlığını Hakka “bedel” olarak vermiş ve kendilerine hiçbir şey kalmamış, böylece ortada kendileride kalmamış olduğundan hareketsiz olduklarından miskin denmiştir.

Abdal, kendi varlığını Hakk’a “bedel” olarak vermiştir. Ortada “kendisi” diye bir şey kalmamıştır. Bu, Mülk Sûresi’nde belirtilen “ölümü ve hayatı yaratan Hû” sırrıyla doğrudan alakalıdır. Cenâb-ı Hakk, hayatı vermeden önce ölümü halk etmiştir. Abdal, bu sırra vâkıf olup, kendi nefsanî varlığı için “ihtiyarî ölümü” seçen, böylece Hakk’ın bahşettiği hakiki “hayat” ile dirilen kimsedir. O, kendi iradesiyle “ölmüş”, bu yüzden Hakk’ın iradesi onda “diri” olmuştur.

Bu hâl, hakiki Âdem olmanın da sırrıdır. Âdem, et ve kemikten ibaret bir suret değildir. Âdem, manadır; Hakk’ın kudret sırrıdır. Kendi özünü bilen, maksadını bulan, Hakk’ın nutkuyla konuşandır.

Bu Âdem dedikleri, Gerçi eti deridir, El ayakla baş değil, Cümlenin serveridir, Âdem mânâya derler, Hakkın kudret sırrıdır, ... Bu kaygusuz abdal’a, Aşık demeyin dünyaya, Nakşı sûret gözetir, Maksûdu nakkaş değil.

Kaygusuz Abdal’ın dünyaya âşık olmaması, surete değil, o sureti nakşeden Nakkaş’a, yani Hakk’a meftun olması, onun miskinliğinin ve Abdallığının en güzel ifadesidir. O, kendi benlik iddiasından vazgeçerek en büyük fakirliği (miskinliği) yaşamış, bu yüzden de en yüksek makama, yani peygamberlerin vârisi olma şerefine ermiştir.

Terzibaba Geleneğinde Abdal'in Yaşanması

İrfan, sadece bilmekle değil, olmakla kemâle erer. Abdallık makamı da bir etiket değil, bir hâldir; bir dönüşümdür. Sâlikin, yani Hakk yolcusunun hayatında bu hâl nasıl yaşanır, bu makam seyr-i sülûk potasında nasıl tecellî eder? Bu yolculuğun özü, "ölmeden evvel ölmek" sırrında gizlidir.

İhtiyarî Ölüm: Abdal Olmanın Bedeli

Herkesin tadacağı mecburi bir ölüm vardır. Lâkin bir de velîlere, âriflere has bir ölüm vardır ki, ona da "ihtiyarî ölüm" denir. Bu, kişinin kendi iradesiyle nefsini, yani "ben"liğini Hakk yolunda kurban etmesidir. Abdallık, bu kurbanın kabul edildiğinin mührüdür. "Abdal" kelimesinin kökündeki "bedel" mânâsı da budur. O, fânî varlığına bedel olarak, Hakk'ın bekâsından bir pay almıştır.

Ve eğer sen "abdal"dan isen ve senin koyunun, arslan oldu ise, emîn olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu. Yukarılarda dahi îzâh olunduğu üzerine, alelumûm mevt iki nevi’dir. Biri ıztırârî ve tabiîdir ki, benî-beşerin cümlesi bu mevte mahkûmdur. Nitekim (Âl-i îmrân, 3/185) ya’ni “Her bir nefis ölümü tadıcıdır” buyrulur. Bîgeri ihtiyârî ve irâdîdir ki, bu nevi’ ölüm, benî-beşerin umûmuna mahsûs değildir. Küre-i arz üzerinde bir buçuk milyâr tahmîn olunan efrâd-ı beşerden pek azına nasîb olur bir devlet ve inâyet-i Hak’dır. Bu mevt-i ihtiyarîde insanın sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı hakkâniyyeye tebdîl olunduğu için, bu saâdetlilere “abdâl" ta’bîrolunur.

Mesele, "koyunun arslan olması"dır. Koyun, nefsin o pısırık, güdülen hâlidir. Arslan ise, Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellî ettiği, kendi varlığının sultanı olmuş ruhun hâlidir. Bu ihtiyarî ölüm ile sâlikin nefsânî sıfatları, Hakk'ın sıfatlarına "tebdîl" olur, yani dönüşür. İşte bu tebdîl-i sıfât (sıfatların dönüşümü) hâline erenlere "Abdal" denir. Onlar, beşerî varlıklarına karşılık ilâhî bir kimlik kazanmışlardır.

Bu dönüşüm, enâniyet şarabıyla sarhoş olan nefsin, tevhid sirkesiyle ayılmasıyla gerçekleşir.

Abdâl kimdir? O kimsedir ki, o mübeddel ola, onun şarâbı Hâlık’ın tebdilinden sirke ola. "Şarâb”dan murâd, enâniyet sarho��luğu veren sıfât-ı nefsâniyyedir. “Sirke”den murâd, sıfât-ı mahmûde-i rûhâniyyedir. Ya’ni “Abdâl o kimseye derler ki, onun sıfât-ı nefsâniyyesi, sıfât-ı rûhâniyyeye tebdîl edilmiş ola; ve rûh halîfe-i Hak olduğundan, onun sıfâtı, sıfât-ı ilâhiyyenin pertevi olur.”

"Ben" diyen, kendi varlığından sarhoş olan nefis, o keskin, yakıcı ama ayıltıcı "sirke" ile, yani tevhîd idrâki ve mürşid terbiyesi ile kendine gelir. Kötü huylar, güzel ahlâka; cehalet, irfana; kibir, tevazuya döner. Bu, bir yok oluş değil, daha üst bir varlık seviyesine doğuştur. Nefsânî varlığını Hakk yolunda "ifnâ" eden, yani yok eden sâlike, Cenâb-ı Hakk kendi varlığından bir elbise giydirir.

Cenâb-ı ALLAH’ın bazı abdal kulları vardır. Onlar bedel vermişlerdir. Nefsani varlıklarını Hak yolunda ifna ettikleri için onların gönlünde Hakkın verdiği muhabbet bonservisi vardır. Bunlar “dile benden her dileğini verece-ğim” lütfuna mazhar olmuşlardır. Onlara dokunmağa gel-mez, bil’akis gönüllerini hoş etmelidir. İyi ve fena her dedikleri olur.

Bu "bedel verme" hâli, sülûkun en çetin ama en bereketli menzilidir. Bu menzili aşan sâlik, artık sadece isteyen (mürid) değil, aynı zamanda istenen (murad) olur.

Müridden Murada: Hakk'ın Gözü, Kulağı ve Dili Olmak

İhtiyarî ölümle nefsini kurban eden sâlik, artık kendi namına bir iş görmez. Onun iradesi, Hakk'ın iradesinde erimiştir. Bu makam, meşhur kudsî hadîste müjdelenen makamdır. Kul, nâfile ibadetlerle Hakk'a o kadar yaklaşır ki, Cenâb-ı Hakk onun âzâları olur.

Resulullah Efendimiz buyurmuşlar mü’min kulum bana ibadet ederse yok olmaz daim olur ta ki ben ona muhabbet ettiğimde onun elleri, işideni, göreni, lisanı ben olurum, benim olur, benimle görür, benimle işitir, benimle işler, benimle konuşur, bu suretle mürid murad olmuş olur. Talip matlup olur. Müridin ibadeti mücahede, Muradın ibadeti Muhabbettir.

Yolun başında "talip" olan, isteyen sâlik; yolun sonunda "matlup" olur, yani aranan. Yolun başında çileyle ibadet eden "mürid"; yolun sonunda aşk ile ibadet eden "murad" olur. Artık onun görmesi Hakk'ın görmesi, işitmesi Hakk'ın işitmesi, konuşması Hakk'ın kelâmıdır.

Bu hâle gelen Abdal'ın ağzından çıkan söz, kendi beşerî aklının ürünü değildir. O, "ilm-i ledün" denen, doğrudan Hakk'tan gelen bir ilimle konuşur. Onun dili, cennet ırmaklarının aktığı bir menbâ gibidir.

İlm-i ledün dedikleri bu mânevi ve lâhutî şarâbın vereceğı mestlik ve sarhoşluğuna beşeri varlık kolay kolay dayanmaz. Âdeta aklı öldürür de üstüne manevrasına çıkar (Ben O'yum) der. O da «Söyle ey sevgilim! der. Sen ne söylersen söyle senin sırrı örtmen bile benim için makbûldür, aynı tasdik gibidir, sen ne söylersen söyle, ben böyle yakîn îmân istiyorum» der. Bu lâhuti mestlik halinde Peygamberimiz (S.A.V) bile: "Bana bakan, Hakk’ı görür» buyurmuştur.

Abdal'ın sözü bu yüzden tesirlidir. Çünkü o, beşerî aklı aşan bir kaynaktan, doğrudan Hüvviyet'ten gelen bir hitaptır. İz-Efendi Babamızın Arafat'ta kalabalıkta kaybolduğunda duyduğu "Necdet Abi" nidası gibi, o ses bir beşerin sesi değil, Hakk'ın kuluna lütfettiği bir yöndür. Bu hâle eren velî, kâinâtın dilini çözer, Hakk'ın hitabını her an işitir hâle gelir. Lâkin bu tehlikeli ve sarp yolda sâlike bir rehber, bir kılavuz lâzımdır.

Mürşid, Edep ve Uşşâkî Yolu: Dönüşümün Ocağı

Abdal olma yolculuğu, bir mürşid-i kâmil'in himmet ve terbiyesi altında gerçekleşir. Sâlik, susuz kalmış çorak bir toprak gibidir. Mürşidin sohbeti, nazarı ve öğrettiği zikir, o toprağa can veren rahmet yağmurudur.

Tasavvufta Su “İlimdir” Toprak ise “Hikmettir” lakin toprağın hikmet olması için ilim gerekmektedir ve bu ilim zahiri din ilimleri değil Allah c.c Adem’e talim ettirdiği Esma ilmi yani tevhid ilmidir. (...) İşte bunun gibi de susuz (ilimsiz) kalmış bir çorak toprak misali olan bu bedenlere Kuvveyi Kutsiye sahibi bir mürşidi Kamilin Nefesi Rahmanisi mesabesinde olan ilim, hayat suyu olmaktadır. Bu ma-i kutsiyye, kurak olan toprak bedenle buluşmasıyla birlikte Hikmet açığa çıkar.

Mürşid, Nefes-i Rahmânî'nin bir tecellîsi olarak, sâlikin ölü kalbini diriltir, ona tevhid ilmini talim eder. Bu ilimle sulanan sâlikin gönül toprağında hikmet çiçekleri açmaya başlar. Uşşâkî yolu, bu terbiye usûlünü doğrudan İmam Ali Efendimiz'den alır.

Bizim yolumuza kaynak Hz. Ali yaşantısıdır, biz bunu ortaya koyduk. Anlayan, hakikatine erdi huzur buldu anlamayan işin dışında kaldı.

Bu yolda yürümenin ilk şartı ise edeb'dir. Edep, Hakk'ın huzurunda olduğunu bir an bile unutmamaktır. Kendi aczini, O'nun kudretini; kendi hiçliğini, O'nun varlığını idrak etmektir. Hz. Âdem'in kıssası, bu edebin en güzel misalidir. Cenâb-ı Hakk, "Neden yasak meyveyi yediğinde bana karşı gelmedin?" diye sorduğunda, Hz. Âdem şöyle cevap vermiştir:

Yarabbi bilmesine biliyordum. Lâkin edebi elden bırakmadım. Çünkü seni çok seviyorum. Sevgim ve saygım cevap vermeğe mâni oldu demiştir.

Hakiki sâlikin hâli budur. Bilse dahi, edebi ilmin önüne koyar. Çünkü bilir ki, sevgi ve saygının olmadığı yerde irfan barınmaz. Mürşidine karşı edebi, aslında Hakk'a karşı edebidir.

Beden Kalıbı, Mânâ ve Vuslat Sızısı

Tasavvuf yolcusu bilir ki, bu beden bize emanet bir elbise, bir kalıptır. Asıl olan, o kalıbın içindeki mânâdır. Kaygusuz Abdal Sultan'ın dediği gibi:

Bu âdem dedikleri, el ayakla baş değil / Âdem manaya derler, Suret ile kaş değil.

Bu mânâyı idrak eden için, bedenin toprağa dönmesi bir son değil, bir başlangıçtır. Tıpkı toprağa atılan bir tohumun, filizlenip ağaç olmak için toprağa girmesi gibi. Bu idrake eren Abdal için ölüm, bir ayrılık değil, bir kavuşma, bir düğün gecesidir. Mevlânâ Hazretleri'nin o eşsiz gazeli, bu hâli ne güzel terennüm eder:

Sana gurûb görünür, fakat şurük olur, lahd hapis gibi görünür, canın kurtulması olur. Hangi dâne zemine gömüldü, neşv ü nemâ bulmadı? Niçin senin dâne-i insâniyyetine bu şübhe olsun? Hangi kova aşağıya gitti ve dolu olarak dışarıya gelmedi.

İhtiyarî ölümle ölerek "canın kurtulması" sırrına eren Abdal için, bedenin ölümü, kuyudan çıkan Yusuf gibi, hapisten kurtulup saraya kavuşmak gibidir. Lâkin bu vuslat anına kadar, bu dünya hayatı, o mânâ ehli için bir "sızı"dır. Çünkü onlar, "men aref" sırrıyla kendi hakikatlerinin Zât-ı Mutlak olduğunu tatmışlar, ancak hâlâ bu kesret âleminin, bu beden elbisesinin kaydı altındadırlar.

Evet, ehlullah’ın Hakk ile ayrı gayrısı yoktur ama dünyada olmak onlar için bir sızıdır. Hakîkatleri olan Zât’tan ayrı düşmüşlerdir, bunun için bir batında doğan Kûr’ân ve İnsân bu dünya hayatında Kadir gecesinde buluşurlar.

Abdal'ın pratik hayattaki hâli budur. O, insanlar arasında yaşar, yer, içer, konuşur ama kalbi dâimâ Hakk iledir. O, "el kârda, gönül yârda" sırrını yaşar. Dünyada olması, hakikatinden ayrı düşmenin verdiği tatlı bir sızıdır. O, bedelini ödemiş, nefsini kurban etmiş, Hakk'ın sıfatlarıyla bezenmiş, edep elbisesini giyinmiş ve ölümü bir düğün gecesi olarak bekleyen bir vuslat âşığıdır.

Füsûsu'l-Hikem'de Abdal

Velâyet ağacının en gürbüz dallarından, Hakk’ın yeryüzündeki sır bekçilerinden olan Abdal zümresine, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin penceresinden bakınca, zâhirde görünen kudretin ve aczin yer değiştirdiğini, en büyük gücün en derin hiçlikte gizlendiğini idrak ederiz. Şeyh-i Ekber, bu mühim sırrı Füsûsu’l-Hikem’in Lût (a.s.)’a atfedilen "Kelime-i Lûtiyye" faslında bizlere aralar.

Bu mübarek zâtlar, Ricâlül-gayb yani "gayb erenleri" silsilesi içinde, âlemin nizamının görünmez direkleridir. Şeyh-i Ekber, bu hiyerarşiyi şöyle tasvir eder:

Ma'lûm olsun ki, erbâb-ı velâyetin sınıfları vardır. Bunlardan bir sınıfı hall ve akd-ı umûra meʼmûr olup, dergâh-ı Hakk'ın serhengleridir. Bu zevât “ahyâr” ta'bîr olunan üç yüz kişidir. Bunların yedi kişisine “abdâl” derler. Lisân-ı avâmda "yediler” ta'bîr olununur.

Abdallar, üç yüzler diye bilinen "Ahyâr" (hayırlılar) zümresinin içinden seçilmiş yedi kişidir. Vazifeleri "hall ve akd-ı umûr", yani âlemdeki işleri çözmek ve bağlamaktır. Bir yerde kuraklık mı var, bir beldeye rahmet mi inecek; bu gibi kevnî hadiselerin Cenâb-ı Hakk’ın izni ve iradesi dairesinde gerçekleşmesine manevî himmetleriyle vesile olanlar onlardır. Bu sebeple onlar, tasarruf, yani ilahî izne bağlı olarak eşya üzerinde etki sahibi olma gücüyle donatılmışlardır.

Tam bu noktada, Şeyh-i Ekber, kendi mürşidi olan büyük velî Ebû Medyen Hazretleri ile bir Abdal arasında geçen, irfan tarihinin en öğretici diyaloglarından birini aktarır. Bir Abdal, Şeyh Abdürrezzak vasıtasıyla, Ebû Medyen’e şöyle bir sual yollar:

Abdâllardan bazısı Şeyh Abdü'r-Rezzâk'a dedi ki: "Ey Abdü'r-Rezzâk! Şeyh Ebû Medyen'e selâmımızdan sonra de ki: Ey Ebû Medyen, niçin bizim üzerimize hiçbir şey güç gelmezken, senin üzerine işler güç gelir; ve biz senin makamına rağbet ederiz, sen ise bizim makamımıza rağbet etmezsin?"

Bu sual, zâhire bakan için anlaşılması güç bir durumu ortaya koyar. Bir yanda Abdallar var; "ol" deyince olduran, kevnî işlerde tasarruf sahibi, kudretli velîler. Diğer yanda ise onların gıpta ile baktığı, makamına ermeyi arzuladığı, fakat zâhiren işleri kendisine "güç gelen", acz içinde görünen bir İnsân-ı Kâmil, bir ârif-i billah: Ebû Medyen Hazretleri.

Kudretli olan, niçin daha yüksek bir makama talip olur da, o yüksek makamın sahibi olan zât, bu kudrete iltifat etmez? Bu, tenzih ile teşbihin, acz ile kudretin, fenâ ile bekânın iç içe geçtiği bir Cem makamı idrakini gerektirir. Şeyh-i Ekber bu düğümü şöyle çözmeye başlar:

Ve bu zikredilen marifet (Allah bilgisi) ise, ârifi (Allah'ı bilen kişiyi) bu bütünlükten ayırır; çünkü himmetini sarf edeceği şeye bütün olarak yönelip, onu kalbine almakla, Hakk marifetini (Allah bilgisini) kalbinden çıkarmak gerekir. Bu sebeple marifeti tam olan ârif, tasarruftan (manevî güçle etki etmekten) uzak ve gayet acz (güçsüzlük) ve zaaf (zayıflık) ile ortaya çıkar.

Sır burada açığa çıkıyor. Abdal’ın gücü, himmetini, yani manevî yoğunluğunu, tasarruf etmek istediği şeye yöneltmesinden gelir. Fakat mârifeti tam olan, yani Hakk’ın Zâtî tecellîsine mazhar olmuş ârif için durum farklıdır. Onun himmeti, bütün varlığıyla, bölünmeksizin, sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’a yönelmiştir. Onun kalbi, Hakk’ın nazar ettiği bir ayna olmuştur. O aynaya, Hakk’tan başka bir şeyin hayalini düşürmek, ârif için makamından inmek demektir. Âlemde bir işe tasarruf etmek için, o işe teveccüh etmesi, himmetini oraya sarf etmesi gerekir. Bu ise, himmetini bir anlığına dahi olsa Hakk’tan ayırıp mahlûka çevirmesi demektir.

Bu yüzden o, zâhiren "acz ve zaaf" içinde görünür. Çünkü o, kendi iradesiyle bir yaprağı bile kımıldatmak istemez. Onun bütün iradesi, Hakk’ın iradesinde yok olmuştur. Abdal, Hakk’ın fiil sıfatlarının bir tecellîsiyle âlemde iş görürken; kâmil ârif, Hakk’ın Zâtî tecellîsinin huzurunda, kendi varlığından dahi geçmiş bir halde, mutlak bir kulluk ve hiçlik içinde durur.

Bu, Ebû Medyen Hazretleri’nin Abdal’ın makamına sahip olmadığı anlamına gelmez. Şeyh-i Ekber, bu inceliği de vurgular:

Bununla beraber Ebû Medyen (r.a.) hazretlerinin indinde hem bu suâli soran “abdâl”ın ve hem de sâir evliyâullâhın makamı mevcut idi.

Mesele, bir makama sahip olup olmamak değil, o makamda "durup durmamak" meselesidir. Kâmil ârifin makamı, diğer bütün makamları içine alan, onları aşan bir mertebedir. O, dilediği an Abdal’ın tasarrufuna sahip olabilir, fakat o, bu tasarruf hakkını, Cenâb-ı Hakk’a iade etmiştir. Şeyh-i Ekber’in şârihleri bu noktayı şöyle izah ederler:

Cevap: Ubûdiyyet-i zâtiyye makamında kâim olan insân-ı kâmil, kendisinde emânet olan rubûbiyyet-i arazıyyeyi Allah Teâlâ'ya redd eder; ve kendisi rubûbiyyetin muktezâsı olan tasarrufa tasaddî etmez. O ancak ubûdiyyet-i mahzası îcâbına tebean, kamilen seyyidine teveccüh eder.

En derin sır budur: Ubûdiyyet-i zâtiyye, yani zâtî kulluk makamı. Bu makamın sâhibi olan İnsân-ı Kâmil, kendisine bir "emanet" olarak verilmiş olan "rubûbiyyet-i arazıyye"yi, yani âlemde tasarruf etme potansiyelini, sahibine, yani Allah Teâlâ’ya geri verir. "Yâ Rabbi, bu güç, bu kudret Senindir. Ben, Senin kapında bir hiçim" der ve mutlak kulluk (ubûdiyyet-i mahza) libasına bürünür.

Bu, onun tasarruf edemeyeceği anlamına gelmez. Tam aksine, en büyük tasarruf bu makamda zuhûr eder. Ama bir farkla:

Fakat bu teveccüh-i küllî esnasında kendisinin mazharında, esmâ-i ilâhiyye mecmu'unun kuvvetiyle, öyle tasarrufât zahir olur ki, onların sudûrundan kendisi haberdâr olmaz. Binâenaleyh onun makamında abdalın makamı mündemicdir.

Kâmil ârif, kendi iradesiyle değil, Hakk’ın iradesiyle iş görür. O, aradan çekilmiştir. Bir tasarruf zuhûr edecekse, bu onun "ben yapayım" demesiyle değil, Hakk’ın onun varlığını bir mazhar olarak kullanmasıyla gerçekleşir. Hatta çoğu zaman, kendi üzerinden ne büyük işlerin zuhûra geldiğinden haberi bile olmaz.

Bu yüzden Abdal, Ebû Medyen’in makamına gıpta eder. Çünkü Abdal, hâlâ kendi himmetini kullanarak, bir "fail" olma bilinciyle tasarruf etmektedir. Bu, her ne kadar Hakk’ın izniyle olsa da, arada hâlâ bir "benlik" gölgesi vardır. Kâmil ârifin makamı ise, bu son benlik gölgesinin de ortadan kalktığı, mutlak fenâ ve saf kulluk makamıdır. Abdal, fiillerdeki tevhidi yaşarken, ârif, zâttaki tevhidi yaşar. Ebû Medyen ise, Abdal’ın kudretine iltifat etmez. Çünkü o makam, geride bırakılmış bir menzildir. Kâmil için kulluktan daha tatlı, acz ve fakrını idrak etmekten daha büyük bir zenginlik, Hakk’ın huzurunda bir "hiç" olmaktan daha yüksek bir makam yoktur.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Abdal’ın âlemdeki tasarruf gücünün kaynağı nedir? Bir ârifin Hakk karşısındaki mutlak aczi ile bir Abdal’ın kevnî hadiseler üzerindeki kudreti aynı hakikatin iki farklı yüzü olabilir mi? Bu soruların cevabı, varlığın en temel sırlarından birinde, ölümün hayattan önce gelişinde gizlidir. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu hikmetin altını Kelime-i Mûseviyye şerhinde çizer:

Onun için Cenab-ı Hakk evvela ölümü sonra hayatı halk etti. Tebareke-i Şerifte öyle buyuruyor. 67/2 خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوة 67/2- Ortaya koyacaklarınız itibarıyla hanginizin daha mükemmel olduğunu yaşatmak için ölümü ve hayatı yaratan "HÛ"dur! O, Azîz'dir, Gafûr'dur. Allah evvela ölümü halk etti sonra hayatı halk etti. İşte “ölü olanı biz dirilttik” nurumuzla, “o nur ile insanlar arasında yürür” buyurur. Bunun başka bir ifadesi “Rahmanın kulları halk içerisinde yürür, o halk onun halini tanıyamaz ona takılırlar” işte bu biraz kendinden geçmişi kendi halinde olanı işte abdal, deli gibi onlar da karşılık olarak derler ki “size selam olsun” derler. 25/63 وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا 25/63-O çok merhametli Allah'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) "selam" derler (geçerler). İşte içindeki nur hakikatiyle yürüdüğü için böyle derler. İnsanlar içinde yürür demesi suret olarak dolaşan mesela orman içinde yürür gibi, kendini bilmeyen gaflet halinde olan insanların sistemi onların yaşam sistemlerine değişik düşmektedir. Ama çoğunluğa göre hareket edildiğinden ki çoğunluğun yanılgıda olduğu bilinmediğinden, çoğunluk yanılgıdadır sebebi nefsi hareket ettiklerindendir. Çok az bir kısmı mutlak olarak isabetli olur yaptıkları işte. Zaten her şeyde böyledir. Her ilim dalında da böyledir. Çok isabetli olanlar azınlıktadır. Hangi gurupta çok kalabalık varsa orasının durumu kemalata uzaktır.

Mülk Sûresi’ndeki âyet, "Ölümü ve hayatı O halk etti," derken, vücûdî bir öncelikten bahseder. Hakiki hayata, yani Hakk ile olan bekā hayatına kavuşabilmek için, önce bir ölümden geçmek şarttır. Bu, "Ölmeden evvel ölünüz" sırrının ta kendisidir. Bu ölüm, benliğin, enaniyetin Hakk’ın iradesinde yok olmasıdır. İşte bu, tasavvuf dilinde fenâ (yokluk) dediğimiz haldir.

Abdal, bu ölümü ihtiyarî olarak seçmiş ve tatmış kimsedir. O, kendi varlığından soyunmuş, kendi güç ve kudret iddiasını terk etmiştir. Bu terk ediş, ona en büyük "hayatı" ve "kudreti" bahşeder. Çünkü kendi iradesi aradan çekilince, o boşalan yere Hakk’ın iradesi dolar. Kendi sıfatları fenâ bulunca, Hakk’ın sıfatları onun üzerinden tecellî etmeye başlar. Artık o kulun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli Hakk olur. Bu, kulun kendi hiçliğini idrak ederek mutlak Varlık olan Hakk’a tam bir ayna olduğu anlamına gelir.

Abdal’ın âlemde kolayca tasarruf edebilmesinin sırrı budur. O, bir şeyi "ol" diye murad ettiğinde, bu istek onun nefsinden değil, onun varlığında tecellî eden İlâhî Murâd’dan kaynaklanır. Varlığını Hakk’a teslim ettiği için, Hakk da kevnî tasarrufunu onun eliyle, diliyle, nazarıyla izhâr eder. O, artık kendisi için yaşayan bir "canlı" değil, Hakk için var olan bir "ölü"dür. Ve bu "ölülük," ona en diri hayatı vermiştir. Âyetin buyurduğu gibi, "Ölü olanı biz dirilttik ve ona insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdik." Abdal, işte bu nur ile yürüyen kişidir.

Halk ise onun halini tanıyamaz. Çünkü çoğunluk, nefslerinin karanlığında yaşar. Kendi benliğini öldürmüş, Hakk’ın nuruyla dirilmiş birini gördüklerinde, onu anlayamazlar. Ona "abdal," "deli," "kendinden geçmiş" derler. Çünkü o, çoğunluğun değer yargılarına "değişik düşmektedir."

Bu durum, bir Cem makamı tecellîsidir; zıtların birliğidir. Abdal, halkın gözünde "ölü" gibidir; ama hakikatte en diri olandır. Halkın nazarında "aciz," "garip" bir derviştir; ama aslında âleme hükmeden bir kudrete sahiptir. Onun bu hali, tenzih ile teşbih arasındaki o ince dengenin bir yansımasıdır.

Bu noktada, "ârifin aczi" meselesi de aydınlığa kavuşur. Daha üst bir makamdaki ârif, Hakk’ın Zât’ının mutlak aşkınlığı (tenzih) karşısında öylesine ezilir ki, "ben" vehmini hatırlatacak her türlü fiilden, her türlü tasarruftan haya eder. Onun hali, mutlak acziyet ve hayrettir. Bu, kudretsizlik değil, edep ve idrakin zirvesidir. Abdal ise, daha çok fiiller ve sıfatlar âleminde tecellî eden bir mertebededir. O, Hakk’ın el-Kâdir, el-Fâil isimlerinin tecellîgâhıdır. Ârifin aczi tenzihin, Abdal’ın kudreti teşbihin bir yansımasıdır. İkisi de haktır ve kendi mertebelerinde kemaldir. En kâmil olan ise, Muhammedî mîzan üzere bu iki kanadı birleştiren İnsân-ı Kâmil’dir.

Hayatın sırrı ölümde, kudretin sırrı aczde, varlığın sırrı yoklukta gizlidir. Bu zıtların düğümünü kalbinde çözebilen, işte o vakit Abdalların yürüdüğü nurdan yolu görmeye başlar.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Abdal

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikati bir gelin gibi süsler; onu bir hikâyenin, bir meselin duvağı ardına gizler. Mesnevî-i Şerîf’te Abdal’ın kim olduğunu değil, ne olduğunu, nasıl olunduğunu ve âlemdeki yerinin sırrını bir sohbet sıcaklığıyla idrak ederiz. Hazret-i Mevlânâ için Abdallık, bir sıfatın değişimi, bir kimyanın tecellîsidir. Bu, kulun beşerî vasıflarından soyunup, ilâhî ahlâk ile bezenmesidir.

Sıfatların Tebdîli: Koyunun Aslana, Şarabın Sirkeye Dönüşmesi

Yolun başındaki sâlik, nefs-i emmâresinin elinde bir koyun gibidir. Lâkin seyr-i sülûk ateşiyle pişen, ihtiyarî ölüm tecrübesiyle kendi varlığından geçen can, artık o eski koyun değildir. Hazret-i Pîr bu dönüşümü şöyle ifade eder:

Ve eğer sen "abdâl"dan isen ve senin koyunun, arslan oldu ise, emîn olarak gel ki, senin ölümün baş aşağı oldu.

Abdal’ın “koyun”u, yani nefsanî sıfatları, Hakk’ın kudretinde eriyerek bir “arslan”a dönüşmüştür. Artık o, ölümden korkan değil, ölümü bir vuslat kapısı bilen, Hakk’ın celâl ve cemâl sıfatlarının tecellîgâhı olmuş bir kahramandır. Bu dönüşüm, kulun kendi çabasıyla değil, Hakk’ın lütfuyla olan bir “tebdîl”dir. Hazret-i Pîr, bu kimyayı bir başka misalle daha da açar:

Abdal kimdir? O, değişmiş olan kimsedir; onun şarabı, Yaratıcı'nın değiştirmesiyle sirkeye dönüşmüş olandır.

Buradaki “şarap”, enâniyet, yani benlik sarhoşluğu veren nefsanî sıfatlardır. “Sirke” ise, o sarhoşluk veren sıfatların ilâhî bir müdahale ile faydalı, ayıktırıcı ve koruyucu bir hâle gelmesidir. Abdal, işte bu ilâhî kimya ile vasıfları değişmiş, benlik şarabı, Hakk’ın elinde kulluk sirkesine dönmüş kimsedir.

Bu sebeple Abdal’a “bedel” de denir. Onlar, yeryüzünde Hakk’ın bedelleridir. Beşerî sıfatları, ilâhî sıfatlara bedel kılınmıştır.

"Abdal", "bedel" kelimesinin çoğuludur. "Abdâl-i Hak", "Hakk'ın bedelleri" demek olur. Çünkü bu yüce zatların bedenlerinin yoğun varlığı, Hakk'ın varlığına; beşerî sıfatları da Hakk'ın sıfatlarına dönüşmüş olup, "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız!" hadis-i şerifine uyarak ilahi ahlakla ahlaklanmışlardır. Bu sebeple bunlar, bu yoğunluk âleminde Hakk'ın bedelleridir...

Bu dönüşüm o raddeye varır ki, bedenin getirdiği zaaflar bile o arslanlaşmış ruha tesir edemez. Nitekim Hazret-i Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi’ye hastalığını bir mazeret olarak görmemesi gerektiğini söylerken, onu bu makama nispet eder:

Mademki yüce sıfatlarla nitelenmişsin, Halil gibi hastalıkların ateşinden geç! Ey Hüsâmeddin Çelebi, sen mademki abdallar (Allah'a tam teslim olmuş kişiler) zümresine dâhil olup, kulluk sıfatların ilahi sıfatlara dönüştü ve Hakk'ın yüce sıfatlarıyla nitelenmiş oldun; artık bedensel hastalıkların ve zayıflıkların ateşi ve harareti, senin İbrahim Halilullah (a.s.) hazretleri gibi olan ruhunun karşısında Nemrud'un ateşi gibi kalır.

Demek ki Abdal, sıfatları Hakk’ın sıfatlarına tebdîl edilmiş, nefs koyununu irfan arslanına çevirmiş ve böylece İbrahim (a.s.) misali ateşin bile yakamadığı bir manevî mertebeye erişmiş İnsân-ı Kâmil’dir.

Hakk’ın Halîfeleri: Dert Neredeyse Devâ Oraya Gider

Abdal, kendi içine kapanmış bir zâhid değildir. Bilakis o, kazandığı manevî kudreti ve ahlâkı, Rahmân’ın bir tecellîsi olarak mahlûkata yöneltir. Onlar, Peygamberlerin vârisleri ve yeryüzünün manevî direkleridir. Bir hadîs-i şerîf, onların bu kevnî vazifesini şöyle açıklar:

Muhakkak peygamberler yeryüzünün direkleridir. Nübüvvet munkatı' olduğu vakit, Allah Teâlâ onların yerine benim ümmetimden bir tâife bırakır. Onlara "abdâl" denir. Onların nâs üzerine faziletleri çok oruç ve namaz sebebiyle değildir; ve fakat bütün müslümanlara karşı güzel huy ve doğru niyet ve sâlim kalb ve Allah rızası için onlara nasihat sebebiyledir. Onlar peygamberlerin halîfeleridir... arz onlar sebebiyle kāim olur ve Allah Teâlâ mekrûhları ehl-i arzdan onlar sebebiyle def eder ve onlar sebebiyle yağmur verir ve onlar sebebiyle irzâk eder...

Onların varlığı bütün bir âlem içindir. Yağmur onların yüzü suyu hürmetine yağar, belâlar onların varlığıyla def olur. Bu hizmetleri, karşılıksız bir sevginin eseridir.

Muhabbetin, hükûmetin ve rahmetin halisidir; Hak gibi illetsiz ve rüşvetsizdir.

Onların “av”ı, merhamet gösterecekleri bir dertli bulmaktır. Dert, onlar için ilâhî rahmet şarabını sunacakları bir kadeh olur. Hazret-i Pîr’in şu sözleri, bu sırrı kalbimize işler:

Arslan adamın avı merhamet oldu; dünyada dertten başka ilaç istemez! ... Her nerede bir dert varsa, deva oraya gider; her nerede alçaklık varsa su oraya gider.

Nasıl ki su, tabiatı gereği en alçak yeri bulur ve orayı doldurursa, ilâhî rahmet de dert ve acziyetin olduğu gönüllere Abdallar vasıtasıyla akar. Abdal, bu rahmetin taşıyıcısı olduğu için, dertlinin, düşkünün olduğu yere cezb olur. Onların derdini kendi ilacı bilir. Bu hizmet, sadece zahirî bir yardım değil, aynı zamanda bâtınî bir görüştür. Abdal’ın aklı, cüz’î akıl gibi dünya leşine takılıp kalmaz. Onların basireti, Cebrail (a.s.) gibi manâ âlemlerinde seyreder.

Abdalların aklı Cebrail gibi, Sidre'nin gölgesine kadar mil mil gider.

Onlar, âlem-i misâl’de, yani misal âleminde olacakları olmadan evvel görür, hikmetleri kaynağından alırlar. Bu yüzden onların tasarrufu, kör bir tesadüf değil, derin bir irfanın neticesidir.

Sahte İddialar ve Gerçek Tevâzu: Hz. Mevlânâ’nın Abdallığı

Her yüksek makamın bir de sahte iddiacısı olur. Hazret-i Mevlânâ, bu ham ruhlara karşı bizi uyarır. Onlar, dervişlerin ıstılahlarını ezberlemiş, kendilerini bir şey zannettirmek için onların sözlerini çalan kimselerdir:

Şeytan ona nakşını bile göstermemiştir; o ise daima "Biz abdaldanız ve ziyadeyiz" der. Dervişlerin sözünü çok çalmış; tâ ki kesinlikle o bir kimse zannedilsin.

Bu yol, kelime ezberleme değil, hâl ile hallenme yoludur. Kişi, nefs şarabıyla sarhoşken, kendini arslan zannetmemelidir.

Fakat zan yönünden aslan tutucu bir sarhoşsun; ve kendini aslan sanırs��n, sakın iddia etme!

Gerçek Abdal ise, bu tür iddialardan uzaktır. Bu tevâzunun zirvesini bizzat Hazret-i Mevlânâ’nın kendi hayatında görürüz. Zamanının Kutb’u olarak kabul edildiği halde, kendisine namazda imamlık teklif edildiğinde, bu vazifeyi Şeyh Sadreddîn-i Konevî’ye bırakarak şöyle buyurur:

"Biz abdâl tâifesiyiz; ulaştığımız her yerde oturup kalkarız; imamete tasavvuf ehli layıktır."

İşte bu, Abdal ahlâkının ta kendisidir. En yüksek manevî mertebede olduğu halde, zahirî bir riyasetten kaçınmak… O, bir “bedel”dir, bir “halîfe”dir; bu yüzden de aslolanın kendisi değil, kendisi aracılığıyla tecellî eden Hakk olduğunu her hâliyle ilan eder. Onların suret yaprağına değil, manâ yaprağına bakmak gerekir. Çünkü onların topraktan olan bedeni, meleklerin secde ettiği Âdem sırrını taşır; onların ikiliği, Vâhidiyyet kıblesinde birliğe dönmüştür.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Abdal kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 2: "Bahara mensub yağmurun ağaca olan fi'li, ehl-i saâdete onların nefeslerinden gelir."
  • Cilt 4: "İmdâdlarına koşan arslan adamlar, evliyâ-yı Hakk'ın 'abdâl' ta'bir olunan bir sınıfıdır. Cihânın bozukluklarının direkleri olurlar; gizli marazları tedâvi ederler. Bunların kendileri hâlis muhabbettir."
  • Cilt 5: "'Abdâl' sıfât-ı abdânîleri, sıfât-ı hakkâniyeye tebeddül etmiş olan evliyâullahtır."
  • Cilt 12: "Ey tâlib-i hakîkat! Sen bu abdâlin vücûdları kitâbına bakmak istersen onların sûret yaprağını çevir…"
  • Cilt 13: "'Abdâl'dan murâd, cismâniyetleri rûhâniyete tebeddül etmiş insân-ı kâmillerdir."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Abdal

Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımakla mümkündür. Abdal kelimesi de tek başına yaşamaz; o, bir mana silsilesinin ferdidir.

Abdal dediğimiz zâtlar, Ricâlü'l-Gayb denilen o muazzam mânevî ordunun en bilinen bölüklerinden biridir. Ricâlü'l-Gayb, "gayb âleminin erleri" demektir. Onlar, Hakk'ın izniyle âlemlerin mânevî işleyişini yürüten, gözümüzden gizlenmiş velîler topluluğudur. Abdallar, bu mânevî ordunun en mühim icra makamlarından birini teşkil ederler.

Bu mânevî hiyerarşinin zirvesinde ise her devirde tek bir kişi olan Kutub bulunur. Kutub, zamanın mânevî eksenidir. Bütün velîler, kalplerini ona bağlar ve feyzi ondan alırlar. Abdallar da dahil olmak üzere bütün Ricâlü'l-Gayb, Kutb'un emrinde ve onun mânevî tasarrufu altındadır. Kutub, bir bedenin kalbi ise Abdallar ve diğer vazifeli velîler, o kalpten çıkan ve hayat taşıyan damarlar gibidir.

Bütün bu zâtların ortak ismi ise Veli'dir. Velî, Hakk'a dost olan, Hakk'ın kendisine dost olduğu kimse demektir. Velâyet, yani velîlik, bu mânevî yolculuğun temelidir. Abdallık, Kutubluk gibi makamlar ise o ağacın en yüksek dallarıdır. Her Abdal, şüphesiz kâmil bir velîdir. Ancak her velî, Abdallık makamına veya vazifesine tayin edilmemiştir. Velâyet bir hâl, bir yakınlık mertebesidir; Abdallık ise o yakınlığın içinde ayrıca hususi bir vazife ve bir makamdır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde Abdal kavramı, yaşanması gereken bir hâl, ulaşılması hedeflenen bir İnsân-ı Kâmil mertebesi olarak karşımıza çıkar. Terzibaba'nın dilinde Abdal, peygamberlerin hakiki vârisidir; çünkü o, kendi nefsinden fânî olmuş, Hakk'ın sıfatlarıyla varlık bulmuştur. Bu, ihtiyarî ölüm sırrıdır. Terzibaba, Abdal'ın mekânla kayıtlı olmadığını, çünkü onun varlığının "Peygamberlerin kalbi üzere" olduğunu anlatırken, sâliki kendi dar beden algısından kurtarıp mânânın sonsuzluğuna davet eder. Onun nazarında Abdallık, göklerde aranan bir unvan değil, müridin kendi kalbinde, nefsini kurban ederek bulacağı bir diriliştir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise mesele, hikmetin en ince katmanlarında ele alınır. Şeyh-i Ekber, Abdal'ı, velâyet hiyerarşisi içinde belirli bir yere koyar ve onun mânevî hâlini, özellikle âlemdeki tasarruf gücünü izah eder. Füsûs'ta geçen meşhur menkıbe, meselenin düğümünü çözer: Bir Abdal, himmetiyle dağı yerinden oynatabilirken, ondan daha yüksek bir makamda olan arif-i billah, aciz kalabilir. Bu, tenzih-teşbih dengesi dediğimiz Muhammedî mîzanın sırrıdır. Abdal, Hakk'ı halkta gören teşbih makamının tecellisiyle tasarruf eder. Daha yüksekteki arif ise, Hakk'ın Zât'ının mutlak tenzih denizinde gark olmuştur. O makamda kendi aczinden başka bir şey görmez. İbn Arabî, bu iki hâlin birbiriyle ��elişmediğini, bilakis her birinin kendi mertebesinin bir gereği olduğunu beyan ederek bize vücût mertebesi itibariyle bakışın usûlünü öğretir.

Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ine geldiğimizde ise bu hikmet, aşkın ve muhabbetin diliyle gönlümüze konar. Mevlânâ için Abdal, "Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmış" kimsedir. Bu ahlaklanma, bir "tebdîl" ile olur. O, koyunun aslana dönüşmesi misalini verir. Nefs-i emmâre koyunu, riyâzat ve mücâhede ile erir ve ilâhî sıfatlarla bezenmiş bir Hakk aslanına döner. Abdal, işte bu dönüşümü yaşamış kişidir. Mesnevî, aynı zamanda sahte abdallara, yani bu hâli yaşamadan sadece lafını edenlere karşı da bizi uyarır. Gerçek Abdal'ın en büyük nişanı, riyasetten kaçması ve toprak gibi mütevazı olmasıdır. Çünkü o bilir ki, fenâ bulmadan bekā olmaz.

Değerlendirme

Bu üç büyük denizin sahillerinde yaptığımız gezintiden sonra heybemizde kalan en kıymetli inciler şunlardır: Abdallık, erişilmez bir efsane değil, seyr-i sülûk ile, yani mânevî yolculukla varılan bir hâldir. Bu yolculuğun azığı ise "ölmeden evvel ölmek" sırrını tatmaktır. Yani, kendi benliğimizi, enaniyetimizi Hakk'ın iradesinde yok etmektir.

Abdal'ın âlemde gösterdiği olağanüstü hâller ve kudret, onun şahsına ait bir güç değildir. Bu, Hakk'ın kudretinin, fenâ makamına ermiş o temiz aynadan yansımasından ibarettir. Bu kudretin zıddı gibi görünen daha yüksek bir arifin aczi ise, yine Hakk'ın Zât'ı karşısındaki hayretin ve hiçliğin bir tecellisidir. Her ikisi de aynı Hakikatin farklı yüzleridir.

Bu yolda gaye "Abdal" olmak değil, "abd" yani kul olmaktır. Gerçek kulluğun zirvesi, kulun kendi iradesini sahibinin iradesine teslim etmesidir. İşte bu tam teslimiyet gerçekleştiğinde, Hakk o kulunu dilerse "bedel" kılar, dilerse kendi Zât denizinde sessiz bir inci olarak saklar. Bize düşen, unvanlara değil, o teslimiyet hâline talip olmaktır. Cenâb-ı Hakk, bizleri onların himmetinden, şefaatinden ve sohbetlerinin feyzinden mahrum eylemesin. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026