İçeriğe atla
A'yan-ı Sabite
8468 kelime | 25 kaynak

A'yan-ı Sabite

Her birimizin Cenâb-ı Hakk'ın ilminde saklı, ezelî bir hakikati vardır. Henüz "ol" emriyle varlık sahasına çıkmamış, zaman ve mekân kaydına girmemiş, ama Hakk'ın ezelî ilminde sabit ve değişmez bir halde bulunan bu hakikate, irfan ehli A'yân-ı Sâbite demiştir. Bu, bizim ilâhî projemiz, aslımız, çekirdeğimizdir. Varlığımızın kökü, Hakk'ın varlığından ayrı değildir; bu sebeple A'yân-ı Sâbite meselesi, sadece bir hikmet konusu değil, aynı zamanda insanın kendi kimliğini, kaderinin sırrını ve Rabb'i ile olan eşsiz bağını anlamasının anahtarıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde bu sır perdesi aralanır; A'yân-ı Sâbite, kuru bir nazariye olmaktan çıkar, sâlikin kendi varlık serüvenini okuduğu bir kitap haline gelir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

A'yân-ı Sâbite, Arapça bir terkip olup, "sabit, değişmez özler, hakikatler veya kimlikler" mânâsına gelir. "A'yân", "ayn" kelimesinin çoğuludur. "Ayn" kelimesi ise irfan dilinde kaynak, pınar, göz, bizatihi kendisi, öz, hakikat gibi zengin mânâlar taşır. "Sâbite" ise sabit, kararlı, değişmez demektir. O halde A'yân-ı Sâbite, Hakk'ın ilminde ezelden ebede değişmeden duran varlık hakikatleridir. Onlar, yaratılmış, yani "mahluk" değildirler. Varlık kokusunu koklamamışlardır. Hakk'ın Zât'ındaki ilmin, kendi kendine tecellîsidir.

Bu hakikatlerin mahluk olmaması, onların Hakk'tan ayrı, kendi başına var olan kadîm varlıklar olduğu anlamına gelmez. Onların varlığı, Hakk'ın varlığına bağlıdır; O'nun ilmiyle sabittir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle ifade eder:

Cenâb-ı Hakk'ın lütfettiği ve halife olarak halk ettiği bizlerin aslı; İlm-i İlahiye ye, yani program Allah'ın zâtına dayanmaktadır. Allah'ın zâtındaki programdır. Zât-ı Mutlak'ta ki, zât-ı Mukayyet'teki değil. Bedenlerimiz Zât-ı Mukayyet tarafında ama hakikatlerimiz programımız Zât-ı Mutlak tarafında ve mutlak olarak varız. Anlamak biraz zor ama, zor da değil aslında ama müthiş bir hadise. Yani insanın üstünlüğü ve yüceliği ve Hakk'ın indindeki değeri bakımından çok mühim ifadeler. Ayan-ı Sabite halk edilmiş değildir. Allah'ta, halk edilmiş değildir. Yani bizler Allah'ın varlığıyla kaimiz. Ezeli bir varlık olarak kâimiz.

Bizim zaman ve mekâna bağlı bedenlerimiz, "mukayyet" yani kayıtlı ve sınırlı bir varlık mertebesindedir. Fakat aslımız, hakikatimiz olan ayn-ı sabite'miz, Zât-ı Mutlak'ın ilminde, O'nun varlığıyla kaimdir. Bu yüzden "ezelî bir varlık olarak kâimiz" buyrulur. Bu, bizim sonradan olma bedenimizin değil, Hakk'ın ilminde sabit olan hakikatimizin ezeliliğidir.

Mahluk olmayan bu ilâhî programların nasıl "halk" dediğimiz hadisenin kaynağı olduğu, bir düşüncenin zihinden çıkıp kâğıda dökülmesine benzer. Düşünce, zihnimizdeyken bir şekli, bir kaydı yoktur; zihnimizin kendisidir. Ama onu söze veya yazıya döktüğümüz an, "mahluk" olur, yani bir surete bürünür, kayıt altına alınır. Terzibaba Hazretleri bu misalle konuyu aydınlatır:

Kişinin kendi bünyesinde iken şimdi sizin belirli bir vasıflarınız var bu vasıflarınız dışarıya çıkmadan sizin zatınız ile ilgili zatınız bizatihi kendiniz ama böyle örgü gibi resim gibi yazı gibi bir şey çıkarttığı zaman işte bu mahluk oluyor ama bu kişinin beyninde iken mahluk değildi. Kişinin aslı zatı zuhura çıkınca mahluk olmaktadır, kayıtlanıyor o zaman elbise olarak kayıtlanmış oluyor, vasıflanmış oluyor. Ama beyninde iken vasıfsız sadece ilm-i İlahide onun zatının ilminde bulunuyor...

A'yân-ı Sâbite de, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ının ilminde "vasıfsız" bir halde iken, tecellî ile Esmâ (isimler) âlemine indiğinde latif bir kimlik, bir "silüet" kazanır. Bu, mahlukluğun başladığı ilk mertebedir. Ardından Ef'âl (fiiller) âleminde bir beden elbisesi giyerek bu şehâdet âleminde görünür hale gelir.

Bu ilâhî programların bulunduğu mertebe, varlık mertebeleri silsilesi içinde Levh-i Mahfûz olarak isimlendirilir. Zât mertebesindeki mutlak birliğe ve bütünlüğe Ümmü'l Kitâb (Kitabın Anası) denir. Bu birlik, Sıfat mertebesinde tafsilata, yani ayrıntıya kavuştuğunda Levh-i Mahfûz adını alır. Bütün kâinatın ve içindeki her bir zerrenin programı, bu Levh-i Mahfûz'da yazılıdır. Zümer Sûresi tefsirinde bu hakikat şöyle dile getirilir:

Bâtınen, "sen"den murâd Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Hakîkat-i Muhammediyye sıfât mertebesidir. Oraya inen; Zât mertebesinde "Ümmü'l Kitâb" olarak anılan, sıfât mertebesinde "Levh-i Mahfûz" adını alan kitaptır. Bu kitap, âlemlerin ve tüm mevcûdatın programını hâizdir.

Bu zuhûr, kör bir tesadüfün eseri değil, bir fâil (etken) ile bir münfailin (edilen, kabul eden) muhabbet dolu buluşmasıdır. İrfan dilinde bu, Âdem ile Havvâ'nın sırrıyla anlatılır. Âdem, tecellî eden "eril" ilkedir; Havvâ ise bu tecellîyi kabul eden "dişil" ilkedir. Bu, biyolojik bir cinsiyet değil, bir vücûdî işleyiştir. Fâil olan Hakk'ın tecellîsi, kâbil olan A'yân-ı Sâbite'nin istidadı üzerine gelir ve varlıklar böylece zuhûr eder.

Halkın meydana gelebilmesi için bir tecellî edene, bir de bu tecellîyi kabul edecek bir mahalle ihtiyaç vardır. "Nefs-i Vâhide" ya'nî Âdem, eril, fâil, etki (tecellî) edendir; "eşi" Havvâ ise dişil, mef'ûl, etkiyi (tecellîyi) kabûl edendir. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husûs şudur ki: Âdem ve Havvâ hakîkatte iki ayrı varlık değildir; Havvâ, Âdem'in nefsinin sûretidir.

Bu noktada A'yân-ı Sâbite, "kader" meselesinin de anahtarı haline gelir. Halk arasında "kaza" ve "kader" genellikle yanlış anlaşılır. Hakikatte ise "Kazâ", Cenâb-ı Hakk'ın ilm-i ilâhîsindeki o küllî, genel programdır; yani A'yân-ı Sâbite'nin tümünü içeren ilâhî hükümdür. "Kader" ise, o genel program içindeki her bir ferdin, her bir ayn-ı sabitenin, kendi istidadına göre zaman ve mekân içinde pay pay, anbean zuhûra çıkmasıdır.

“Kader” denilen hadisat Kaza’dan yani “Ayan-i Sabite” denilen ilm-i ilâhi genel programında bulunan kulun “Ayn-ı Sabite” İlm-i İlâhi özel programından özel olarak varlık-zuhur sahasına inmesidir. Aslında bu ters anlaşılmaktadır. Günlük yaşantıda oluşan “Kaza” diye anladığımız hadisat “Kaza” nın kaderinin zuhura gelmesinden başka bir şey değildir.

Bu ilâhî program, bir bütün olarak vardır. Kâinat, tek bir vücuttur. Terzibaba Hazretleri'nin kullandığı harita misali bu bütünlüğü çok güzel anlatır. Bir Türkiye haritasına baktığımızda hem Türkiye'yi bir bütün olarak görürüz, hem de içindeki şehirleri, köyleri, caddeleriyle tüm teferruatı o bütünün içinde buluruz. İlm-i ilâhî de böyledir. Bütün varlık âlemi bir bütündür ve her birimizin ayn-ı sabitesi, o bütünün içindeki eşsiz ve özel bir noktadır.

Ama bu tüm’ün içerisinde birey programları da vardır. Nasıl Türkiye haritasına baktığımız zaman, Türkiye haritası bir bütün, ama şurada şu köy var, şurada şu köyü, şurada şu caddesi, şu bu mahallesi var diye, teferruatıyla birlikte bütün her şey üzerinde mevcut. Yani tafsil olarak da mevcut tümden olarak da mevcut. İşte bu ilim, insanlar hakkında oluşan bu ilim, insanların da içinde bulunduğu bu ilimdeki insanların yeri, programı, ayan-ı sabite olarak isimlendiriliyor.

A'yân-ı Sâbite o kadar zengin bir kavramdır ki, arifler ona pek çok farklı isimle işaret etmişlerdir. Bu isimlerin her biri, hakikatin farklı bir yüzünü aydınlatır:

  • Ayan-ı sabite: İnsanın hakikatleridir…
  • Ayan-ı sabite: Uluhiyetin bir düzenidir…
  • Ayan-ı sabite: Vahdetin yaygın halidir…
  • Ayan-ı sabite: Gayb âleminin tafsilidir…
  • Ayan-ı sabite: Cemal suretleridir…
  • Ayan-ı sabite: İsimlerin ve sıfatların eserleridir…
  • Ayan-ı sabite: Yüce Hakkın malumatıdır…
  • Ayan-ı sabite: Yüce harfleridir…

Her birimiz, o "yüce harflerden" bir harfiz. Kâinat kitabında yazılı bir kelimeyiz. Bu harfi okuyabilmek, yani kendi ayn-ı sabitemizin sırrına erebilmek, insanın kendini bilmesi, kendini bilenin de Rabb'ini bilmesi yolculuğunun tâ kendisidir.

Terzibaba'nın Nazarıyla A'yan-ı Sabite: Aslı ve Mertebesi

Hakikat ilminin en ince meselelerinden biri olan A'yan-ı Sabite bahsi, varlığın sır perdesini aralayan ve "Ben kimim?" sualinin köklerine inen bir anahtardır. Onu anlamak, kevnî dokunun nasıl ilmek ilmek örüldüğünü, Vahdet deryasından kesret (çokluk) ırmaklarının nasıl ��ağladığını idrak etmektir. A'yan-ı Sabite, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde, henüz haricî vücûd sahasına çıkmamış, "varlık kokusunu koklamamış" ilâhî programlardır. Onlar, bizim ve bütün mevcudatın ezelî hakikatleri, değişmez kimlikleridir.

Varlık ve Yokluk Arasındaki Sabit Hakikat: Mahlûk Değil, Muhdes

A'yan-ı Sabite'nin varlık ve yokluk arasındaki nazik konumu, ariflerin ince bir ayrımla açıkladığı bir husustur. A'yan-ı Sabite mahlûk, yani halk edilmiş, yaratılmış değildir. Zira halk edilme, yokluktan varlık sahasına çıkmayı gerektirir. Halbuki A'yan-ı Sabite, Hakk'ın ilminde ezelden beri mevcuttur ve O'nun ilminden ayrı düşünülemez. Bu sebeple "vücud kokusu almamıştır" tabiri kullanılır. Yani, bizim gibi haricî, müstakil bir varlığa sahip değillerdir.

Ayan-ı sabite mahluk değildir demişler. Ayan-ı sabite vücud kokusu almamıştır diyor Muhyiddin Arabi hazretleri. Çünkü hüküm daha üzerinde geçerli değil, kıdem yani kadim, ezel ve ebed Hakk'ın varlığında, Hakk'ın ilminde mevcud.

Bizim hakikatimiz, o ezelî programımız, Hakk'ın ilminde "mevcud" ise de, haricî âlemde "yok" hükmündedir. Bu, bir mimarın zihnindeki saray projesi gibidir. Proje, zihinde bütün detaylarıyla vardır, ama henüz taş üstüne taş konmamıştır. Proje, mimarın zihninin bir parçasıdır, ondan ayrı değildir. A'yan-ı Sabite de, Zât-ı Mutlak'ın ilminde böyle bir mevcudiyete sahiptir.

Fakat mahlûk olmamaları, onların mutlak manada kadîm ve kendinden var oldukları anlamına gelmez. Burada "muhdes" tabiri devreye girer. Muhdes, sonradan meydana gelen, var olmak için bir sebebe, bir mûcide (var ediciye) muhtaç olan demektir. A'yan-ı Sabite, kendi başlarına var olamazlar; onların varlığı, Hakk'ın varlığına ve ilmine dayanır.

Mahluk her ne kadar Allah'ın ilminde mevcud ise de, bu varlığında dahi, muhdestir… Çünkü, kendisini yaratacak bir yaratıcıya ihtiyacı vardır… Her ne kadar o: İlm-i İlâhîde var İdiyse de; yani; Meydana çıkmadan önce… onun hükmü: Başkasının varlığı ile var olmaktır… Var ama Allah'ta var, başkasıyla var. Böyle olunca: Onun varlık düzeni, Hakkın varlığı üzerine yapılmıştır… İşte… hüdüsun manası budur…

Varlığımız Hakk ile kaimdir. Kendi zatımızda bir hiç iken, O'nun ilminde bir "şey" oluruz. Bu "şey"liğe, bu ilmi surete A'yan-ı Sabite denir. O, ne tam olarak yokluktur, çünkü ilimde sabittir; ne de tam olarak varlıktır, çünkü haricî vücûdu yoktur. Tam bir berzah, bir ara hâldir. Bizim hakikatimiz, Allah'ın varlığıyla var olan, ezeli bir programdır. Zamana ve mekana bağlı olan ise sadece bu programın zuhur sahasına çıkmış olan fizikî bedenlerimiz ve gölge varlıklarımızdır.

Kıdem ve Hudûs Dengesi: İlim Malûma Tâbidir

A'yan-ı Sabite'nin "kıdem" (ezelîlik) ve "hudûs" (sonradan olma) vasıflarını nasıl bir arada taşıdığını idrak etmek, bu nazik konumu daha iyi anlamayı sağlar. Bu, ilk bakışta zıt gibi görünen iki halin, hakikatte nasıl bir bütünün iki yüzü olduğunu gösteren Muhammedî bir mîzandır.

Kıdem, yani ezelîlik, yalnızca Cenâb-ı Hakk'a mahsus bir sıfattır. O'nun ilminde sabit olan A'yan-ı Sabite'nin nasıl kıdem ile vasıflanabildiğinin cevabı, "ilim malûma tâbidir" kaidesinde gizlidir. İlim, yani bilme fiili, bilinecek bir şeyi (malûm) gerektirir. Âlim (bilen) varsa, ilim (bilgi) ve malûm (bilinen) da olmak zorundadır. Hakk'ın "Âlim" ismi ezelî olduğuna göre, O'nun ilmi de ezelîdir. Ve O'nun ezelî ilminin nesneleri olan malûmat, yani A'yan-ı Sabite de, bu cihetten, ilme tâbi olarak kıdem kazanır.

İlim… Adının verilmesi için, malum yönünün bulunması lâzımdır… İlim maluma tabidir. Aksi halde: Ne ilim olur; ne de malum… ikisinin varlığı da muhal olur… Tıpkı: Âlimin olmayışı sonunda; ilmin de, malumun da olmayacağı gibi… İşte… ancak anlatılan yoldandır ki: Malumat, ki bunun adı: - Ayan-ı sabite… Olmaktadır… İlimle KIDEM hükmüne katılmış olur…

A'yan-ı Sabite'nin kıdemi, zâtî değil, izâfîdir; yani Hakk'ın ezelî ilmine bağlı bir kıdemdir. Kendi başlarına değil, Hak ile kaim olmaları cihetiyle ezelîdirler.

Hudûs ise, onların haricî âlemde, yani bu gördüğümüz şehadet âleminde zuhura çıkmalarıdır. Onlar, ilim mertebesinde kadîm iken, zuhur mertebesinde hâdistirler (sonradan olmuşlardır). Terzibaba Hazretleri bu durumu latif bir misalle izah eder:

Eğer bir şeye hem kıdem ve hem de hudûs nasıl nisbet olunur diyecek olursan, sana cevaben bu misâl kâfidir; Nitekim sen: "Bugün bizim nezdimizde bir insan veya bir misafir hadis oldu" dersin. Yani bizim yanımıza bir misafir geldi denir, o gelmesi hadistir, yani oraya yeni gelmiş olur. Onun oraya yeni gelmesi daha önce bir varlığının olmaması manasına değildir. Vardı başka yerde vardı, oraya sonradan geldi. Bizim ayan-ı sabitelerimiz Hakkın varlığında var, aslıyla ezeli olarak vardı, ama oraya geldiğinde hadis oldu.

Misafir, sizin evinize gelmeden önce de vardı; onun sizin için "hâdis" olmadan önce de bir mevcudiyeti vardı. Onun sizin evinize gelmesi, yeni bir "oluş"tur, bir "hudûs"tur. Bizler de, bu dünya evine gelmeden önce, Hakk'ın ilim hanesinde misafirdik. Varlığımız ezelî ilimde sabitti. Bu dünyaya teşrifimiz ise bir "hudûs"tur. Bu yüzden her birimiz, hem kıdemin sırrını hem de hudûsun hükmünü taşırız. Aslımız kadîm, zuhurumuz hâdistir.

Zuhûr ve Perdelenme: İlmi Suretten Kevnî Surete Tenezzül

İlimdeki sabit hakikatlerin bu kesif âleme nasıl tenezzül ettiği, Vahdet'in (birliğin) içinde kesretin (çokluğun) nasıl belirdiği sorusunu gündeme getirir. Terzibaba Hazretleri bu süreci, tek bir narın içindeki taneler misaliyle resmeder:

Şimdi gelmek istediğim yer şurasıdır, bütün bu aleme baktığımızda Vahdet yani tek bir nar gibidir, narı genişletelim bütün bu alemler nar tek bir varlıktır. Ama onun içini açtığımızda breyler özel olarak ortaya çıkmaktadır.

Âlem, bütünüyle tek bir hakikattir, Vahdet nar'ıdır. Ama o narın kabuğunu soyduğunuzda, içinde her biri kendi tadı, rengi ve dokusuyla ayrı ayrı duran binlerce tane görürsünüz. O tanelerin her biri, birer ayn-ı sabitenin zuhur etmiş halidir. Hepsi aynı nardan beslenir, aynı öze aittir, ama her biri kendi "birey"liğini, kendi hususiyetini muhafaza eder.

Bu zuhur, aynı zamanda bir perdelenme sürecidir. Mutlak Varlık, isimleri ve sıfatlarıyla tecelli ettikçe, bu tecelliler Zât'ın kendisine birer perde olur.

Fiiller isimlerine, isimler sıfatlarına, sıfatlarda zatına perdedir diyor.

Bir fiil gördüğünüzde, o fiilin arkasındaki fâili, yani bir ismi ararsınız. Mesela, cömert bir davranış (fiil), size Cömert (Kerîm) olanı (isim) düşündürür. O isim de bir sıfata, cömertlik sıfatına dayanır. O sıfat da nihayetinde Zât'a aittir. Fakat bizler genellikle fiilde takılır kalırız, fiil bize ismi perdeler. İsmi görsek, o da sıfatı perdeler. Sıfatı idrak etsek, o da Zât'ı perdeler. Böylece Vahdet narının içindeki her bir tane, kendi varlığını Zât'tan ayrı bir şey zannetme vehmine kapılır.

Arifler, bu tenezzül ve perdelenme sürecini harflerin sembolizmi üzerinden de anlatmışlardır. Terzibaba Hazretleri, bu süreci "Leyl" (Gece) kelimesinin harfleriyle açıklar:

“Lam” harfinin zuhuruyla hadisin programı ortaya çıkmış ve zamanın başlangıcı olmuştur. Bu ilk tenezzül ile birlikte, Allah’ın ezeliliği “Lam” harfinin zuhuruyla aşikar olmuştur. Burada ki “Lam” ayan-ı sabiteyi sembolize eder. Ayan-ı sabite vücud kokusu almamıştır, burası varlığın programıdır yani ilmi suretler mertebesidir.

"Lam" (ل), A'yân-ı Sabite'nin, yani ilâhî programın kendisidir. Sonra "Ya" (ي) harfi gelir. Risalet ve elçilik sırrını taşıyan "Ya" harfi, bu ilmi programı zuhur sahasına taşıyan vasıtadır.

“Ya” harfinin zuhuruyla “Lam” harfinde ki ilmi suretler yani ayan-ı sabite, kendindeki programı risaletin simgesi olan “Ya” harfiyle açığa çıkarmıştır.

Böylece "Ley" (لي) kelimesi oluşur. "Ley", Arapçada "saklamak, örtmek", Farsçada ise "kap, zarf" demektir. Yani ilmi hakikatler, "Ya" harfinin aracılığıyla bir ikilik kabında, bir zarf içinde saklanmıştır. En sonunda tekrar bir "Lam" (ل) harfi gelir ve "Leyl" (ليل) kelimesi tamamlanır. Bu son "Lam", iradeyi temsil eder.

“Leyl” sözlük manası gecedir. Yani örtüdür. “Leyl” oluşumuyla ayan-ı sabitedeki ilmi manalar, hadis varlığın iradesinde örtülmüştür.

Zuhurun sırrı budur: Ezelî ilimdeki "Lam" programı, "Ya" elçisiyle bir "Ley" kabına konulmuş ve son "Lam" iradesiyle "Leyl" yani gece perdesi altına gizlenmiştir. Bizler, bu gecenin, bu perdenin ardındaki hakikati arayan yolcularız.

Her Varlığın Kendi Rabb-i Has'ı ve İstidat Lisanı

A'yân-ı Sabite bahsi, kader sırrına ve varlıkların neden bu kadar çeşitli olduğuna da bir izahat getirir. Her bir ayn-ı sabite, ilim mertebesinde, kendi "istidat lisanı" ile Hakk'tan ne talep ettiyse, zuhur sahasında da o hale bürünür.

bütün âlemde Allah’ın hükmü geçerlidir çünkü âlemde vaki olan emr, ayan-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayan-ı sabitenin lisan-ı istidadı ile Hakk’tan talebttiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyet-i ilahi hükmüncedir.

Bu, "Allah bana neden bunu verdi?" veya "Neden ben böyleyim?" suallerinin en derin cevabıdır: Çünkü sen, ezelde kendi hakikatinin lisanıyla, tam olarak bunu istedin. Hakk'ın "Adl" ve "Hakem" isimleri, herkese hakkını, yani ezelde istediği şeyi vermiştir. Cenâb-ı Hakk'ın iradesi, kulun istidadına, yani ezelî talebine göre tecelli eder.

Böylece herkesin hakikati ve ayan-ı sabitesi neyi beyenip istemiş ise ona o verilmiştir. (...) Zira hakk herkese istediğini vermiştir, niçin istediğini verdin diye bir kimseye itiraz olunmaz. Fakat niçin sen fena şeyi beğendin aldın diye itiraz olunmak olabilir.

Her bir ayn-ı sabite, Hakk'ın isimlerinden belli bir terkibin tecelligâhıdır. Bu özel isme veya isimler terkibine, o varlığın Rabb-i Has'sı, yani "Özel Rabbi" denir. Güneş, "Nûr" isminin tecellisine mazhardır; onun Rabb-i Has'sı budur. Buz ise "Bârid" (soğukluk veren) isminin mazharıdır. Her varlık, kendi Rabb-i Has'sının hükmü altındadır ve kendi hakikatinden razıdır.

Her birey kendi programı ayan-ı sabitesi dahilinde şakulesini aldı. İşte gene bu sure içerisinde قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ 17/84 Her varlık kendi şakulesine göre amel eder. Güneşin programı ne ise öyle amel eder, güneşte buz bulamazsın, buzun programı ne ise öyle amel eder, buzda sıcaklık bulamazsın, çünkü ikisi bir arada durmaz, neden çünkü hepsinin programı ayrıdır.

Bu yüzden âlemde hem "Hâdî" (hidayet veren) isminin tecellisi olan mü'mini, hem de "Mudill" (saptıran) isminin tecellisi olan kâfiri görürüz. Her ikisi de, kendi ayn-ı sabitesinin ve Rabb-i Has'sının hükmünü icra etmektedir. Bu, ilâhî hikmetin ve isimlerin zenginliğinin bir gereğidir. Zıtlıklar olmasaydı, isimlerin tamamı zuhura çıkmaz, Nefes-i Rahmânî'nin bütün âlemi kuşatan genişliği müşahede edilemezdi.

A'yan-ı Sabite, bizim Cenâb-ı Hakk'ın ilm-i ezelîsindeki değişmez kimliğimiz, ilâhî projemizdir. O, ne halk edilmiştir ne de Hâlık'tır. Varlığı Hakk ile kaim, ilim cihetiyle kadîm, zuhur cihetiyle hâdistir. Her birimiz, kendi istidat lisanımızla ezelde neyi talep ettiysek, bugün onu yaşarız ve kendi Rabb-i Has'sımızın terbiyesi altındayız. Bu sırrı idrak etmek, "Lâ fâile illâ Allah" (Allah'tan başka fâil yoktur) hakikatine ermenin ilk adımıdır. Bu idrak, şikayeti bitirir, rızayı doğurur ve sâliki, kendi hakikatinin ne olduğunu anlama yolunda derin bir tefekküre sevk eder.

Terzibaba Geleneğinde A'yan-ı Sabite'in Yaşanması

A'yân-ı Sâbite bahsinin teorik mertebesinden sonra, bu ezelî programın seyr-i sülûk denen bu dünya mektebinde nasıl yaşandığını anlamak gerekir. Zira tasavvuf, sadece bilmek değil, olmak ilmidir. Bu mesele, sadece bir hikmet nazariyesi değil, her birimizin en derininde taşıdığı ve bu âleme gerçekleştirmek için geldiği bir sırdır. Bu sırrın anahtarı ise kulun kendi varlığında, mürşidinin himmetinde ve Hakk'a olan muhabbetinde gizlidir.

Her Nefsin Meyli Kendi Hakikatinedir: Mizac ve İstidat

Seyr-i sülûk, herkesin aynı kalıba döküldüğü bir fabrika üretimi değildir. Her sâlik, parmak izi gibi benzersizdir. Bu benzersizliği belirleyen ise onun a'yân-ı sâbitesidir. Kişinin meşrebi, mizacı, neye meyledeceği, hangi esmânın tecellisine daha açık olacağı, ezelde, o ilâhî programda belirlenmiştir. Bu, bir cebir değil, bilakis bir rahmettir. Çünkü herkes kendi fıtratına, kendi hakikatine en uygun yoldan Rabbine yürür.

Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'de anlattığı deri tabaklama işiyle uğraşan debbağın hikâyesi bu sırrı açıklar. Güzel koku satanların çarşısından geçerken misk kokusunu duyunca bayılıp düşen debbağ, ancak burnuna yaklaştırılan alışık olduğu kötü kokuyla kendine gelir. Terzibaba Hazretleri bu hikâyeyi şerh ederken şöyle buyurur:

Meyer bayıldığı yer misk-i amber satan yermiş. Gül kokuları burnuna gelince o dükkanın önünde bayılmış, halbuki o kişi tabakanede deri kokularına alışmış mis kokusu o kişiyi vurmuş bayıltmış. İşte ben onun mizacına uygun olanı ona verdim demiş. İşte ayan-ı sabite ile ne kadar ilgili bir hikayedir.

Herkesin gönlü, kendi ezelî hakikatinin kokusuna meftundur. Birine Celâl tecellisi lezzet verirken, diğeri Cemâl tecellisinde huzur bulur. Mürşid-i Kâmil, müridinin bu ezelî mizacını bilir ve onu kendi fıtratına uygun bir terbiye ile yavaş yavaş latîf kokulara alıştırır.

Bu meyil dahi kulun kendinden değildir. O da yine a'yân-ı sâbite pınarından sızan bir damladır. Kişi "Ben istedim de bu yola girdim" zanneder. Halbuki o isteği onun içine koyan, ezeldeki programıdır. Terzibaba Hazretleri bu inceliğe şöyle işaret eder:

Şimdi birisine soruyoruz, kardeşim sen ne zaman bu işlere başladın işte ben çocukluğumdan beri falan işte şu şekilde başladım. Nasıl başladın içimden geldi de başladım. İçinden gelmeseydi ne yapacaktın, başlamayacaktın, demek ki senin elinde bir şey yok, bunu şunun için söylüyorum... Bizim hiç duygularımız yok iken o meyil nereden geliyor, yukarıya doğru çıktığımızda hiç duygularımız yokken ana kaynaktan ayan-ı sabitelere dayanıyor...

Yola çıkma arzusu, o ezelî hakikatin bu kesif âlemdeki ilk fısıltısıdır. Sâlike düşen, bu fısıltıya kulak vermek ve kendi mizacının farkına vararak, vehmî kimliklerden sıyrılmaktır. Sülûk, bu emanet ve sahte elbiseyi çıkarıp, asıl ve ezelî elbisemizi giyme yolculuğudur.

Muhabbet Kesesi: Mürşid ve Kalbin Ezelî Programı

A'yân-ı sâbite bir tohum ise, bu tohumun çatlayıp filizlenmesi için münbit bir toprağa, yani bir Kâmil'in irşadına ve muhabbet suyuna ihtiyacı vardır. Sâlikin kalbi, ezelde kendi a'yân-ı sâbitesine yönelen ilâhî tecellilerin mahalli, bir nevi "kesesi" olarak takdir edilmiştir.

Senin Vîse'n ve ma'şukun yine senin zâtındır ve bu hârice mensûb olanlar bütün senin âfetlerindir. Ey sâlik senin Vîse’n ve ma’şûkun yine senin hakikatindir... Binâenaleyh sana vâki’ olacak tecellî yine senden ve senin hakikatinden gelir ve bu âfâkiler ve senin vücûdun hâricine mensûb olanlar, bütün senin âfâtındır ve senin hakikatine hicâbdırlar.

Aradığın Hazine, kendi içindedir. Lâkin o hazinenin üstü, dış âleme ait enkazla, "âfâkî" olanla örtülmüştür. Mürşid, sâlike muhabbet nazarıyla bakar, ona kendi hakikatini hatırlatır. Bu muhabbet, sâlikin kalbindeki "keseyi" dolduran dünya sevgisini eritir ve boşaltır. Kese boşalınca, ezelde ona tahsis edilmiş olan ilâhî tecelliler, yani Rabb-i Hâss'ının nurları oraya dolmaya başlar. Terzibaba Hazretleri bu ilişkiyi şöyle ifade eder:

Zîrâ senin kalbin ezelde Hakk’ın ayn-ı sâbitene olan tecelliyâtının kesesidir. Ve bu vücûd-ı izâfın ve cismânîn dahi o kesenin heybesi’dir...

Vücudumuz bu kesenin heybesi, kalp ise o kesenin kendisidir. Mürşid, bu heybeyi ve keseyi nasıl kullanacağını öğreten ustadır. Sâlik, mürşidine duyduğu muhabbetle, kendi Rabb-i Hâss'ına, yani kendi a'yân-ı sâbitesini terbiye eden özel isme bağlanır. Herkesin Rabbi birdir, fakat her varlığın terbiye edicisi, hususi bir isimdir. Mürşid, sâlikin hangi ismin mazharı olduğunu bilir ve terbiyesini ona göre şekillendirir.

Üç Karanlıktan Dirilişe: Nefs Mertebeleri ve Bâtınî Kıyâmet

Sâlikin kendi hakikatine, yani a'yân-ı sâbitesine doğru yolculuğu, karanlıkları yara yara yapılan bir seferdir. Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Yunus'un kıssasını anlatırken üç karanlıktan bahseder: denizin karanlığı, balığın karnının karanlığı ve gecenin karanlığı. Bu, aynı zamanda sâlikin kendi iç yolculuğunun da bir haritasıdır.

Bu üçlü zulmet teması, Kur'ân'da farklı bağlamlarda karşımıza çıkar ve her birinde sâlikin aşması gereken perdelere işâret eder. Örneğin, Hz. Yûnus (a.s.) üç karanlık içerisinde kalmıştı: Nefsin karanlığı, balığın karnının karanlığı ve denizin dibinin karanlığı. Bu üç zulmette " Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu mine'z-zâlimîn " ( Senden başka ilâh yoktur, Seni tenzîh ederim; ben gerçekten zâlimlerden oldum ) (Enbiyâ 21/87) diyerek Hakk'a ilticâ etti ve bu karanlıklardan kurtuldu.

Buradaki üç karanlık, sâlikin üç perdesidir:

  1. Nefsin karanlığı: Benlik iddiası, kibir ve cehalet karanlığı.
  2. Balığın karnının karanlığı: Dünya ve beden hapishanesi.
  3. Denizin karanlığı: Çokluk âlemi olan kesretin gaflet karanlığı.

Bu üç karanlıktan çıkışın parolası, Hz. Yunus'un duasıdır: "Lâ ilâhe illâ ente..." Bu, sâlikin kendi vehmî varlığını nefyedip, yegâne varlığın Hakk olduğunu ikrar etmesidir. Bu ikrar, kalpte yaşanan bir "iradî ölüm"dür. Kişi, kendi beşerî sıfatlarından ölür. Bu ölüm, bâtınî dirilişin, yani hakikate yeniden doğuşun başlangıcıdır.

Bâtınen ise "dirilmek", " fenâ-fillâh"tan "bakâ-billâh"a geçmektir ; yâni, " irâdî ölüm " ile beşerî ve nefsânî varlığını Hakk'ta fânî kıldıktan sonra, Hakk tarafından kendisine verilen yeni bir "kimlik" ile (Allâh'ın ilmindeki ezelî sûreti olan a'yân-ı sâbitesi ile) yeniden diriltilmektir. Bu dirilişin ardından kişi Hakk'la bâkî olur. Bu, " Kurb'u Ferâiz " yaşantısıdır.

Bu bâtınî diriliş, sâlikin kendi küçük kıyametidir. Artık o, zaman ve mekân kayıtlarından kurtulur. Çünkü bilir ki "Hiçbir üzüm tekrâr koruk olmaz ve hiçbir olmuş meyve tekrâr ham olmaz." Bu, Hakk'ın zaman ve mekân üstü varlığı olan ân-ı dâim'e dâhil olmaktır. Artık onun için geçmişin pişmanlığı, geleceğin kaygısı yoktur. Her an, Hakk'ın yeni bir tecellisi içinde yaşar. Bu, a'yân-ı sâbitesinin tam manasıyla hayata geçmesidir.

Hakk'ın Gözüyle Bakmak: İnsan-ı Kâmil ve Vahdet Tecrübesi

Seyr-i sülûkun nihai gayesi, meyve vermektir. Bu meyvenin adı, İnsan-ı Kâmil'dir. O, artık kendi vehmî benliğinden konuşan biri değildir. O, Hakk'ın varlığıyla var olmuş, ahlâkı Muhammedi ahlâk, sözü Hakk'ın kelâmı olmuş bir aynadır.

Ve nihayet felâh, o tohumun çatlayıp filizlenmesi ve varlığın kemâle ermiş meyvesini vermesidir. Bu meyve , artık kendi vehmî benliğinden değil, Hakk'ın varlığıyla var olan, sözü ve ahlâkı ilâhî isimlerin aynası hâline gelen " İnsan-ı Kâmil "dir. Gerçek kurtuluş ve nihaî başarı, bu ilâhî meyveyi kendi varlık ağacında müşâhede etmektir.

Bu makama eren sâlik, artık âleme kendi beşer gözüyle bakmaz. O, Hakk'ın kendisine bahşettiği basîret nazarıyla, vahdet nazarıyla bakar. Bu bakışla gördüğünde anlar ki, kendisinden ayrı sandığı hiçbir şey yoktur. Terzibaba Hazretleri'nin bir Kâbe hatırasında yaşadığı tecrübe, bu hâlin ifadesidir. Kendisine Hızır (a.s.) suretinde görünen bir zât ile yaşadığı hadiseyi tefekkür ederken, hakikat ona şöyle açılır:

Anladımki o anda O ayni anda ben idim Böyle gösterdi Mevla Tecelli oldu tamam

Bu, "Ben" sandığım vehmî varlığın bir hiç olduğunu, var olanın sadece O olduğunu ve görünen her suretin, O'nun bir tecellisi olduğunu idrak etmektir. Bu idrakle birlikte sâlik, Merkez Efendi'nin sırrına erer. Her şeyin neden ve nasıl "merkezinde" olduğunu anlar. Çünkü her varlık, kendi a'yân-ı sâbitesine göre, kendi Rabb-i Hâss'ının hükmü altında, tam olması gerektiği yerde ve şekilde durmaktadır. Bir sâlikin bu konudaki tefekkürü bunu doğrular:

...dışarısı sandığım her varlık ya’nî görünen görünmeyen her varlık benim vücudumun bir yansımasıymış, merkezden merkeze; yansıma da denemez apaçık oymuş işte, herbirine hakkı verilmiş merkez.

Artık o sâlik için kâinatta tesadüfe, haksızlığa yer yoktur. Her zerre, ilâhî bir nizam içinde hareket etmektedir. Herkes, kendi a'yân-ı sâbitesinin lisan-ı hâliyle ezelde ne talep ettiyse, bu dünyada onu yaşamaktadır. Sorumluluk ise, insana halifelik sırrı gereği daha a'yân-ı sâbitesinde yüklenmiştir. Bu sorumluluk olmasaydı, ne imtihanın bir anlamı olurdu ne de İnsan-ı Kâmil olmanın bir kıymeti.

A'yân-ı sâbiteyi yaşamak, kendi hiçliğini idrak ederek Hakk ile var olmak, kendi karanlıklarından sıyrılarak kendi hakikatinin nuruna doğmak ve nihayetinde bütün âlemi kendinde, kendini de Hakk'ta bularak vahdet denizine dalmaktır.

Füsûsu'l-Hikem'de A'yan-ı Sabite

Hakk’ın ilminde saklı olan kendi hakikatimize, yani A'yân-ı Sâbite meselesine Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’iyle nazar kılmak, Vücûd’un sırrını, kaderin işleyişini ve kulun Hakk ile olan ezelî münasebetini bu temel üzerinde anlamaktır. Şeyh-i Ekber, bu hikmeti en berrak hâliyle Şît Aleyhisselâm’a bahşedilen hikmette açar.

Kâinatın nasıl bir nefesle var olduğunu idrak etmek gerekir. Hakk, kendi Zât’ının Ahadiyyet mertebesinde, bilinmeyi murad etti. Bu murad, içte bir açığa çıkma iştiyakı meydana getirdi. Bu ilâhî iştiyakın ferahlaması, bir nefes alıp verme gibidir ki buna Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın Nefesi) denir. Bu nefes, Zât’ın karanlığında gizli duran bütün ilâhî isim ve sıfatların potansiyellerini, yani A’yân-ı Sâbite’yi, varlık sahasına doğru üflemiştir. Füsûs şârihleri bu zuhûru şöyle izah eder:

Hak Teâlâ hazretleri o icmâli, vücûd-ı mut-lakının a'yân-ı sâbite üzerine inbisâtından ibaret olan nefes-i Rahmânîsi ile tafsîl etmek murâd etti. Feyz-i cûdî ve menh-i vehbîden ibâret bulunan Hz. Şîs'in taayyünüyle zâhir oldu; ve bu zuhûr “nefes-i Rahmânî” hasebiyle olduğu için, irsâl-i nefes maʼnâsına olan “nefs”e müteallik hikmet, “atâul-lah" ve "hibetullah” ma'nâsına olan Kelime-i Şîsiyye'ye tahsîs buyuruldu...

Bu ifadeler, halkın bir yoktan var ediliş değil, içte olanın dışa vurulması, icmâl (özet) olanın tafsîl (detay) edilmesi olduğunu anlatır. Âdem Aleyhisselâm, bütün isimleri kendinde toplayan icmâlî bir hakikat idi. Oğlu Şît Aleyhisselâm ise, bu icmâlî hakikatin ilk tafsîli, ilk açılımıdır. Bu yüzden ona verilen hikmet, "Hikmet-i Nefsiyye" yani nefes hikmetidir. Şît, kelime manasıyla "Hibetullah" yani "Allah'ın hibesi, bağışı" demektir. Varlık, Hakk’ın Zât’ından bize en büyük bağışıdır ve bu bağış, Nefes-i Rahmânî ile A’yân-ı Sâbite’mizin üzerine yayılmıştır.

A’yân-ı Sâbite, Hakk’ın ilminde, Zât’ında sabit olan ilâhî suretlerimiz, hakikatlerimizdir. Henüz "ol" emriyle dış varlık elbisesini giymemiş, "vücud kokusunu koklamamış" olan ezelî programlarımızdır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz bu mertebeyi şöyle açıklar:

İçinde bulunduğumuz çokluk alemindeki varlıkların ikinci menşei bu mertebedir. Şehadet aleminde zahir olan suretler bu ilmi suretlerin yani ayan-ı sabitenin akis ve gölgelerinden ibarettir. Bunlar fizik alemindeki varlıkların her birinin hakikatleri ve onları terbiye eden Rabb-ı haslarıdır, onun için bu mertebeye “Rububiyet mertebesi” de denilmiştir.

Her birimizin A’yân-ı Sâbite’si, bizim ezelî hakikatimiz olduğu gibi, aynı zamanda bizi terbiye eden, bize hususi olarak tecellî eden ilâhî ismin, yani Rabb-ı Has'sımızın da suretidir. Allah’ın "er-Rabb" ismi küllîdir, bütün âlemlerin Rabbidir. Fakat bu küllî Rabblığın her bir varlıktaki özel tecellîsine "Rabb-ı Has" (Özel Rab) denir. Mesela bir varlıkta "el-Alîm" ismi, diğerinde "el-Kâdir" ismi baskın olarak tecellî eder. İşte o ismin tecellîsi, o varlığın Rabb-ı Has’sıdır. A’yân-ı Sâbite’nin bulunduğu bu mertebeye, bu sebeple Rububiyet Mertebesi (Rablık Mertebesi) de denir.

Kulun kendi Rabb-ı Has’sı ile olan bu bağı, ebediyen kopmaz. Hangi halde, hangi mertebede olursak olalım, biz o Rabb-ı Has’sımızın terbiyesi altındayız. Bu bağ o kadar derindir ki, her varlık kendi Rabb-ı Has’sından razıdır.

Zira o Rab merbubunun üzerinde devamlı rububiyeti ile kaim ve bakidir. Yani o Rab meydana getirdiği varlığın üzerinde bağlantılı olduğu varlığın üzerinde devamlı olarak rububiyeti ile Rablığı ile kaim ve bakidir. Eğer merbubdan razı olmasaydı yani bağlantısı olan şeyden razı olmasaydı, onun üzerinde terbiyesini daim ve kaim kılmaz idi . Merbub olan kimse yani Rabbına bağlı olan kimse mademki Rabb-ı hassın özel Rabbının rububiyetini kabiliyeti ile kabul etmiştir , ayan-ı sabitede ezelde kabul etmiştir, elbette onun indinde merzidir.

Bu sırrı idrak edince, kâinattaki zıt gibi görünen tecellîlerin hikmeti de aralanır. Hâdî (Hidayet Veren) isminin mazharı kendi Rabbinden razıdır, Mudill (Saptıran) isminin mazharı da kendi Rabbinden razıdır. Çünkü her bir ayn-ı sâbite, kendi istidat ve kabiliyetinin dilince ne talep ettiyse, Rabb-ı Has’sı ona onu vermiştir. Bu tevhid muktezası gereği böyledir. Bu ayn-ı sâbitenin varlığı ile Rabb'ının varlığı arasındaki bağ ebedîdir:

Zîrâ "ayn"ın vücûdu, ancak Rabb'i iledir; "ayn" ise dâima mevcuttur. Binâenaleyh rubûbiyyet de dâima bâtıl olmaz.

Bu varlık devamlılığını ve her mertebede yeniden bir kisveye bürünmeyi Mevlânâ Hazretleri de ifade eder. Terzibaba Hazretleri bu hikmeti aktarır:

“ Eğer benim cam vücudumu saki kırarsa yani bu dünyadan alırsa bundan dolayı gam yemem, zira O’nun koltuğunun altında başka bir kadeh-i vücut vardır. ” Yani bir vücut kadehi vardır. Yani mevt-i suri ile yani dışarıdaki ölüm ile bu vücud-u cismani harab olursa... Hak berzah alemine münasip bir vücut verir.

Ölüm, bir yok oluş değil, sadece "vücut kadehi"nin değişmesidir. Özümüz olan ayn-ı sâbite ve onunla olan Rabb-ı Has bağımız ise ebedîdir.

Madem her şey A’yân-ı Sâbite’mizde yazılıdır, o halde duamızın ve çabamızın yeri nedir? Şeyh-i Ekber Hazretleri, bu sorunun cevabını isti'dâd (potansiyel, kabiliyet) kavramıyla verir. Kulun bir şeyi talep etmesi, zaten onun ayn-ı sâbitesinde o şeye dair bir istidat olduğunun delilidir. İstidat olmasa, talep de olmazdı.

Ve eğer isti'dâd, suâli i'tâ etmeye idi, suâl etmezdi... Diğer sınıfı suâle sevkeden şey ise, onun ilmidir. Zîrâ bu sınıf icmâlen bilirler ki, Allah'ın indinde ilm-i ilâhî sebketmiş olan birtakım umûr vardır; ve o umûra ancak talebden sonra nâil olunur. Ya'ni birtakım atâyâ-yı ilâhiyye vardır ki, onların zuhûru, ilm-i ilâhîde talebe meşrût kılınmıştır. Binâenaleyh taleb olmadıkça zuhûr etmez.

Bazı ilâhî bağışların zuhûra çıkması, kulun talep etmesi şartına bağlanmıştır. Arif kişi bunu bilir ve "Ya Rabbim, belki de falan nimetin bana verilmesi benim onu istememe bağlıdır" diyerek ihtiyaten talepte bulunur. O, bu talebiyle kaderi zorlamaya çalışmaz; bilakis, kaderin içindeki kendi rolünü oynamış olur. Çünkü kul, anbean neye istidadı olduğunu tam olarak bilemez.

Fakat abd her zaman fertte yani ecza-i zamandan her bir cüzde istidadının ne şeyi iktiza ettiğini bilmez. Eğer bilseydi talebini mütakip o şey zuhur ediverir idi.

Bu bahsin en derin noktası ise "ilim malûma tâbidir" kaidesidir. Dışarıdan bakınca, Allah her şeyi ezelde bildi ve diledi, varlıklar da O'nun bilgisine göre zuhûr etti, deriz. Bu, tenzih-teşbih dengesinin tenzih kanadıdır. Ancak Füsûs hikmeti bize der ki, Hakk’ın bir şey hakkındaki ilmi, o şeyin kendi hakikatinde (ayn-ı sâbitesinde) ne ise, ona tâbidir. Yani Hakk, seni, sen ezelde ne isen öyle bilmiştir. Senin ayn-ı sâbiten, kendi istidat lisanıyla, yani lisan-ı isti'dâd ile Hakk’a “Beni böyle zuhûra getir” diye kendi hükmünü vermiştir.

Zîrâ ayan-ı sabite Hakka ne suretle ilim vermişlerse o suretle Hakkın malumu olurlar. Hakka bizim hakkımızda böyle hükmet diye Hakk aleyhinde ne vech ile hüküm etmişlerse Hakk’ın onlar hakkındaki hükmü dahi ona göredir. Zira hâkim hükmettiği şeyde mahkum neyi yapmışsa onun üzerine hükmeder.

A’yân-ı Sâbite, Hakk’ın ilminde "malûm" olan hakikatlerdir. Hakk'ın kazâsı (hükmü), bu malûm olan hakikatlerin talebine göre tecellî etmiştir. Bu yüzden Şeyh-i Ekber, "Hak, bir yönden hâkim, bir yönden mahkûmdur" buyurur. Hâkimdir, çünkü "Ol" diyen O'dur. Mahkûmdur, çünkü ayn-ı sâbitenin istidadı neyi gerektiriyorsa ona göre "Ol" demiştir. Bu, cebir (zorlama) olmadığını gösteren en ince sırdır.

Bu sır, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabının yapıldığı "Elest Bezmi"nin de anahtarıdır. Orada bütün A’yân-ı Sâbite, "Belâ!" (Evet!) demiştir. Bu "evet", sadece iman ehlinin eveti değildir.

Halbuki orada onların hepsi dosdoğruyu söylediler çünkü hangi ayan-ı sabite ne şekilde programlanmışsa ceal edilmişse onun sözünü verdiler. Ve de burada onu yaşamış oluyorlar... O zaman her varlık kendi ayan-ı sabitesi hangi istikamette ise ve hangi esmaya tabi ise o esmanın Rabbı o esma onun Rabbı olduğundan o esmaya Rab olarak söz verdi. Rabb-ul Erbab’a değil, herkes kendi Rabb-ı hasına söz verdi ki biz bunu yapacağız diye.

Füsûs'un penceresinden bakıldığında A’yân-ı Sâbite, kendi varlığımızın en derin çekirdeği, kaderimizin ezelî projesi ve Rabbimizle olan en mahrem bağımızın adıdır. O, Nefes-i Rahmânî ile açılan bir çiçektir ve her birimiz, kendi rengimiz ve kokumuzla, o ezelî bahçenin bir tecellîsiyiz.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

A'yân-ı Sâbite bahsinin derinlikleri, zıtların düğümlendiği, gayrılığın aynîliğe dönüştüğü, tenzih ile teşbihin tek bir potada eridiği bir sır menzilidir. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri, Füsûs'un hikmet pınarlarından akıttığı bu irfanı, bize Terzibaba Hazretleri’nin lisanıyla şerh eder.

Yolun başında sâlike öğretilen, Hakk’ın tenzih edilmesi, yani O’nu halk edilmiş her şeyden soyutlamadır. Hakikat ehli der ki, O’nun yüceliği Zâtî’dir, kendindendir. Başka bir şeye nispetle değil, kendi Zât’ının gereği olarak Âli’dir. Fakat aynı hakikat, bir de teşbih yüzünü gösterir: O, varlık (vücûd) cihetiyle bütün mevcudatın ta kendisidir. Terzibaba Hazretleri, bu iki kanadı şöyle birleştirir:

Böylece O’nun ulüvvu kendi nefsi içindir. Yani Âliy kelimesinin yüceliği kendi nefsinde, kendi nefsi için, O’nun yüceliği Zat’ı içindir. O vücut haysiyetiyle mevcudatın aynıdır. Yani vücut hakikatiyle mevcudiyet hakikatiyle bu varlığın aynısıdır. Böyle olunca muhdesat ile musamma olan yani hadis sonradan meydana gelmiş ancak O’dur. Şu halde Hak ulüvv-u izafi olmaksızın Âliydir... Zira kendileri için a’dem sabit olan yani yokluğu sabit olan ayan ki o ademde sabittirler, yani yoklukta sabittirler, vücuttan bir koku duymadılar.

Cem makamı denilen müşahede ufkunda sâlik, Hakk’ın hem her şeyden münezzeh (tenzih) hem de her şeyde ve her şey ile tecelli eden (teşbih) olduğunu bir arada idrak eder. O, Zât’ı itibariyle Âli’dir, hiçbir şeye benzemez. Ama Vücûd’u itibariyle de tecellî ettiği suretlerin aynıdır. Bütün bu âlem, sonradan meydana gelmiş (muhdes) varlıklar, O’nun Vücûd’unun zuhûrudur. A’yân-ı Sâbite ise, bu tecellînin haricî vücûd kokusunu koklamamış, ilm-i ilahîdeki saf, değişmez programlarıdır. Varlık sahnesindeki bütün suretler değişse bile, o ilmî hakikatler kendi sabitliklerinde bâkîdir. Bu, hem Âli (Yüce) olup hem de bütün varlığın aynı olmanın sırrıdır.

Bu müşahede, akıl ile değil, ancak keşf ile hasıl olur. Sâlik, önce “ilâh”ı bilir, sonra kendisine tapınılan “melûh”u bilir. Bu, fark makamıdır. Lakin yolculuk devam ettiğinde, basiret gözü açılır ve Makam-ı Cem'de şu hakikati görür:

Ya'ni "ilâh”ı "melûh" ile bildikten sonra ikinci hâl olan makām-1 “cem”de, ayn-ı basîretin sana keşf verir; ve bu keşf ile, Hakk'ın nefsi ken- di nefsine ve ulûhiyetine delîl olduğunu; ve âlem denilen şeyin ancak o âlem efrâdının a’yân-ı sâbiteleri sûretlerinde Hakk'ın tecellîsinden gayrı bir şey olmadığını; ve o a'yânın vücûdu da o tecellî olmaksızın muhâl idiğini bilirsin.

Âlem dediğimiz şey, Hakk’ın kendi Zât’ına delilidir. Bütün bu kâinat, Hakk’ın, kendi A’yân-ı Sâbite suretlerinde tecellî etmesinden başka bir şey değildir. O sabit hakikatlerin kendi başlarına bir varlığı yoktur; onların varlığı ancak Hakk’ın tecellîsiyle mümkündür. Cem makamındaki ârif, âleme baktığında, varlıkların kendi A’yân-ı Sâbiteleri aynasında parlayan bir ilahî tecellîden ibaret olduğunu müşahede eder.

Bu Cem makamının en kâmil tecellî ettiği mahal ise İnsan-ı Kâmil’dir. Çünkü o, “Allah Âdem’i kendi sureti üzerine halk etti” hadis-i şerifinin sırrına mazhar olandır. “Sûret-i Hak” olmak, Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarının toplandığı ayna demektir.

İmdi sıfât-ı ilâhiyye ile zâhir olan mahlûk “insân-ı kâmil”dir; ve إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ [Allah Teâlâ âdemi sûreti üzerine halketti.] hadîs-i şerîfinde beyân buyurulan “âdem”den maksûd dahi “insân-ı kâmil”dir; ve “sûret-i Hak” dahi esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye mec-mûunun sûretidir; ve sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat, o insân-ı kâmilin ihâta-i külliyesinden hâriç değildir.

İnsan-ı Kâmil, varlık sahnesinde ilahî sıfatların kendisiyle ayakta durduğu bir mazhardır. Onun hakikati, kendi A’yân-ı Sâbitesi’dir. A’yân-ı Sâbite ise Hakk’ın ilminin bir suretidir. Hakk’ın ilmi ise Zât’ından ayrı değildir. O halde, hakikat itibariyle ilahî sıfatlar, İnsan-ı Kâmil için sabittir. Bunun karşılığında, sonradan olan varlıkların sıfatları da Hak için sabittir; çünkü O, “her an yeni bir şe’ndedir” (Rahmân, 29). Her mazharda O tecellî eder, her suretten bakan O’dur.

Bu birlik, donuk bir fotoğraf karesi gibi değildir. Varlık, her an yeniden halk edilen, durmaksızın akan bir tecellî nehridir. Kâinattaki hiçbir suret, iki an üst üste aynı kalmaz. Buna “halk-ı cedid” yani sürekli yeniden halk ediliş sırrı denir.

Velhâsıl suver-i kâinâttan hiçbir sûret iki ânda bâkî kalmaz... Vücûd-ı mümkinât onların sûretleriyle Hakk’ın zuhûrundan ibârettir; ve bu zuhûr ise, tecellî-i Hak’tır. Tecellî-i Hak’ta bekā yoktur; tekrâr dahi yoktur. Zîrâٍ كُل َّ يَــوْم ٍ هُــو َ أْنافِــي شَــ(Rahmân, 55/29) [O her ânda bir şe’ndedir.] âyet-i kerîmesi mûcibince Hak her ânda bir şe’n-i dîğerdedir.

Her an, Mutlak Vücûd, bir varlığın A’yân-ı Sâbitesi’nden tecellî ederek bir suret kazanır. Bir sonraki an, o suret zâil olur, yeni bir tecellî ile yeni bir suret belirir. Bu sürekli akış içinde değişmeyen tek şey, varlıkların şahsî hakikati olan A’yân-ı Sâbite’dir. İtaat eden de, isyan eden de, sevap kazanan da, azap gören de işte bu değişmez hakikattir.

Sâlik bu hakikati kendi nefsinde nasıl yaşar? Ezelde verilmiş bir söz olan “Elestü bi Rabbiküm?” hitabı, sadece tarihin derinliklerinde kalmış bir hatıra mıdır? Miracını tamamlamış kâmil insanlar için bu, her an yaşanan, şuhudî bir tecrübedir.

Bunu “Venafahtü”den başlayıp bütün ilahi hakikatleri bütün esma-i ilahiyeyi sıfat-ı ilahiyeyi, Zat-ı ilahiyeyi idrak edip bu mertebeleri idrak edip miracını yapmış olan kimseler mirac-ı hakiki kimseler işte bu ayet-i kerimeyi ezelde Rablarına söyledikleri gibi burada da şuhudi olarak Rablarına söylüyorlar.

Kendini bilen, Rabbini bilir. Bu mertebeye eren için “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabı, ezelde kalmış bir sual değil, her an kalbine yağan bir tecellîdir. Ve onun cevabı “Belâ” (Evet, öyledir) ise, bütün varlığıyla bu tecellîye teslim olmaktan ibarettir.

Nihayetinde, bütün bu derin hakikatleri anlamak, kişinin ezelî isti’dadına, yani A’yân-ı Sâbitesi’nde kayıtlı olan kabiliyetine bağlıdır. Akıl, tek başına bu denize dalamaz. O, imkânlar arasında gezinir.

Velâkin aklın delîli hükmünde, mümkinin "ayn"ı, bir şeye ve onun nakîzine kābildir... Eğer gözü göre idi, hakîkat bir olduğundan “Bu Zeyd’dir” diye hükmedecek ve bu hükmü bir-den ibaret olacak idi... İşte ayn-ı mümkin dahi bunun gibidir. Hakîkati, sâhib-i müşâhede olan kimse bilir.

Akıl, hidayet ve dalaletin ikisinin de mümkün olduğunu söyler. Ama kalp gözü açık olan, yani sâhib-i müşâhede, hakikatin ne olduğunu doğrudan görür. Bu sebeple Şeyh-i Ekber Hazretleri’nin kelâmı kimine küfür, kimine irfan gelir.

Nitekim Şeyh Ekber (r.a.) bu Fusûsu’l Hikem’de binlerce hakikatler ve marifetler beyan buyururlar, nice kimseler vardır ki bu marifetleri hafsalalarına sığdırıp bu hakikatleri kabul edemezler. Bu kabul edememe keyfiyeti şüphe yoktur ki istidadının olmayışındandır... Kelam bir fakat istidad-ı samiin muhteliftir.

Zıtların birliği, bir akıl oyunu değil, bir kalp hâlidir. A’yân-ı Sâbite’nin sırrına ermek, kişinin kendi ezelî programını okuması ve o programa tecellî eden Hakk’ı müşahede etmesidir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle A'yan-ı Sabite

Hakk’ın ilmindeki o ezelî, değişmez hakikatler olan A'yan-ı Sabite bahsi, kuru bir bilgi yığını olarak ele alındığında kalbe değil, zihne hitap eder. Bu noktada, gönüller sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin hikmet dolu dili imdada yetişir. O, bu derin hakikatleri bir müderris gibi değil, bir âşık gibi anlatır. Mesnevî-i Şerîf, A'yan-ı Sabite’nin ne olduğunu tanımlayan bir sözlük değil, o hakikatlerin tecellî ettiği bir ayna, o denize açılan bir penceredir. Hz. Pîr, bu vücûdî sırları, hikâyelerin ve şiirin kanatlarına bindirerek ruhumuza üfler.

Hakikat Hazinesi ve Varlık Denizi: Mesnevî’nin Temsil Dili

Hz. Mevlânâ, hakikatleri doğrudan isimleriyle anmak yerine, onları canlı sembollere büründürür. A'yan-ı Sabite, yani ilm-i ilâhîdeki o değişmez suretler, bazen bir padişahın hazinesi, bazen bir gül bahçesi, bazen de engin bir derya olarak karşımıza çıkar.

Bilinmeli ki, bu beyitlerde "padişahın hazinesi"nden kastedilen, sabit hakikatler (a'yân-ı sâbite)dir. Bakış gücü (nüfûz-i nazar) sahibi olmayan birtakım ahmaklar da. Başına toplanıp bunu öyle göründüğü gibi zannetmişlerdir.

Hakk’ın ilmi, içinde her şeyin aslının bulunduğu, kilitli bir hazinedir. O hazinedeki cevherler, A'yan-ı Sabite’dir. Dış âlemde gördüğümüz her şey, o hazineden çıkarılıp bize gösterilen birer numunedir. Basireti kapalı olanlar, bu görünen suretlere aldanır, onları asıl zanneder. Hakikat ehli ise bilir ki, asıl servet, görünen değil, o hazinenin kendisidir.

Bir başka yerde ise bu hakikatler, “Bostân-ı Hudâ” yani Hakk’ın bostanı olarak zikredilir. Bu bostanda açan ay yüzlü güzeller, esmâ ve sıfatlardır. A'yan-ı Sabite ise onların o bostandaki gölgeleri, akisleridir.

Onların hayâlât tuzağı, ilm-i ilâhî bostânının meh-rûları olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin aksinden peydâ olan hayallerdir ki, bunlara "hakāyık-ı eşyâ" ve "a'yân-ı sâbite" derler. Bu akislerin eseri âlem-i ervâh ve misâl ve şehâdet mertebelerinde zâhirdir.

Evliyanın gördüğü hayal, avamın gördüğü gibi değildir. Onlar bu âlemde, o ilahi bostanın, o ezelî güzellerin akislerini seyrederler. Her varlıkta, o ilahi isimlerin bir cilvesini müşahede ederler.

Bu sembollerin en derini ise “deniz”dir. A'yan-ı Sabite âlemi, hakikatlerin bir olduğu bir vahdet deryasıdır. Dış âlem ise, o denizin sahili, o denizin yüzeyinde beliren köpüklerdir.

"Deniz"den kastedilen, sabit hakikatler, ilahi ilmin suretleri ve eşyanın hakikatleri olarak adlandırılan mertebedir. "Sahil tarafı"ndan kastedilen ise, bu eşyanın hakikatleri mertebesinin perdesi olan oluş âlemi suretleridir.

Mesnevî’nin yazılmasına bir müddet ara verilmesi hadisesi bile bu sırrı açar. Hz. Pîr’in kâtibi Çelebi Hüsâmeddin, o hakikatler denizine dalmış, istiğrak halindedir. Ne zaman ki o deryadan sahile, yani bu kesret âleminin farkındalığına döner, işte o zaman Mesnevî’nin çengi yeniden düzenli hale gelir.

Kulun bu deryadaki hali bir damla gibidir. Varlığı o denizde yok olur, ama hakikati asla kaybolmaz.

Abdin katre mesâbesinde olan vücûd-ı unsurîsi ve taayyünü, vücûd-ı mutlak deryâsında eridi ve gāib oldu. Fakat onun ilm-i ilâhîde bir sûreti ve ayn-ı sâbitesi var idi, o bilcümle istihâlâtdan mahfûz ve ma'sûm kaldı ve dâimâ yerinde durur.” Zîrâ الاعيان ما شمت رائحة الوجود demişlerdir. Ya'ni, “A'yân-ı sâbite vücûd-ı izâfî kokusunu koklamadı” demek olur.

Bu gördüğümüz beden elbisesi, Vücûd-ı Mutlak deryasında bir damla gibi erir, kaybolur. Ama hakikatimiz, o ezelî ilmî suretimiz olan ayn-ı sâbitemiz, o deryanın derinliğinde saklı bir inci gibidir. O, bu dış âlemin gelgitlerinden etkilenmez.

Kukla ve Kuklacı, Değirmen ve Su: Varlığın Mutlak Bağımlılığı

Hz. Mevlânâ, varlıkların Hakk’a olan mutlak bağlılığını anlatmak için gündelik hayattan temsiller kullanır. Bizler, o ezelî hakikatlerin bu âlemdeki gölgeleriyiz. Asıl fail, asıl hareket ettirici O’dur.

"Ey zâtı gizli, bağışı özel! Sen su gibisin ve biz değirmen gibiyiz!"

Bizler birer değirmeniz. Kendi başımıza dönemeyiz. Bizi döndüren, bize hayat ve hareket veren, Vücûd-ı Mutlak’ın suyudur. O su kesilirse, değirmen durur. Bizim fiilimiz, aslında O’nun fiilinin bizdeki zuhûrudur.

Bu bağımlılık, “kukla” misaliyle daha da keskin bir şekilde ifade edilir. Dış dünyadaki suretler, bedenler, olaylar birer kukladan ibarettir. Onları oynatan ise, ilm-i ilâhîdeki o sabit suretlerdir.

Ya'ni, "Hakk'ın ilminde olan a'yân-ı sâbite sûretlerinin önünde, bu suver-i unsuriyyenin ne kuvvet ve tâkatı olur? Bu süretleri kukla gibi oynatan suver-i ilm-i ilâhîdir.

Bu beden, bu dış suret, bir kukla gibidir. Onu konuşturan, yürüten, sevindiren veya üzen, ayn-ı sâbitemizin, yani Hakk’ın ilminde bizim için takdir edilmiş olan programın ve kabiliyetindir. Bu sırrı anlayan, dışarıdaki kuklalarla didişmeyi bırakır; gözünü, ipleri elinde tutan Kuklacı’ya çevirir.

Bu dünya, bir gergef gibidir. Bizler o gergefin üzerindeki nakışlarız. Nakkaş ise Cenâb-ı Hakk’tır. O, kudret iğnesiyle bazen şeytan, bazen Âdem; bazen sürur, bazen gam nakşeder.

Nakış, ana karnında çocuk gibi, nakkāşın ve kalemin önünde âciz ve mukayyeddir. Bârigahın bütün halkı, kudretin önünde, iğnenin önündeki gergef gibi âcizdirler. O ba'zan şeytan ve ba'zan âdem nakş eder; ba'zan sürûr ve ba'zan gam nakş eder.

Nakış, nakkaşa “Beni niye böyle çizdin?” diyemez. Bütün mesele, nakış olduğunu unutup kendini nakkaş zannetmemektir.

Hidayet ve Dalalet: Zıtların İlahi Kaynağı

İyilik ve kötülük, iman ve küfür gibi zıtlıkların menşei meselesi çetindir. Mesnevî, bu zıtlıkların dahi aynı kaynaktan, yani ilahi isimlerin tecellîsinden geldiğini anlatır. Bu, Cem makamı idrakidir.

Küfür ve iman, izafî varlık âlemine ait ilahi oluşlardan bir oluş halidir; çünkü iman Hâdî isminin (doğru yolu gösteren) ve küfür Mudill isminin (saptıran) gereklilikleridir ve bu isimlerin hükümleri ve eserleri kesret (çokluk) âleminde ortaya çıkar.

Hakk’ın isimleri arasında Hâdî (Hidayet Veren) olduğu gibi, Mudill (Saptıran) de vardır. Bu isimler, tecellî edecekleri bir mazhar ararlar. Hâdî ismi mü’minde tecellî ederken, Mudill ismi de kendi mazharında tecellî eder. Her ikisi de, kendi “Rabb-i Hass”ı olan ismin hükmü altındadır. Musa, Hâdî isminin; Firavun, Mudill isminin mazharıdır. İkisi de, kendi ayn-ı sâbitesinin ezelde lisan-ı hal ile istediği hükmü bu dünyada yaşar.

Şu halde abd, kendi üzerine olan hükmü kendi istemiştir; binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri لَا يُسْتَلُ عَمَّا يَفْعَلُ (Enbiya, 21/23) [Allah yaptığından sorumlu tutulmaz] olur. Ya'nî, işlediği şeyden Hakk'a suâl teveccüh etmez; zîrâ Hak, kulun istediğini vermiştir. Şu halde و هم يسئلون (Enbiya, 21/23) [Onlar ise sorguya çekileceklerdir] mûcibince, suâl onlara teveccüh eder.

Bu, “İlim maluma tabidir” sırrıdır. Yani Hakk’ın ilmi, bilinen şeye, yani ayn-ı sâbitenin ne durumda olduğuna tabidir. Senin hakikatin, ezelde neye kabiliyetli ise, Hakk onu öylece bilmiş ve o bilgiye göre irade etmiştir. Kul, kendi hakikatini, kendi öz programını yaşamaktadır.

Belki abd zâtını mün'im ve muazzibdir. O ancak kendi nefsini zemmetsin ve ancak kendi nefsine hamd etsin. Şu halde Hakk'ın onlara ilminde, Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir. Zîrâ ilim ma'lûma tâbi'dir.

Bu, asla tembelliğe ve günaha bir ruhsat değildir. Zira şeriat, bu kesret âleminin nizamıdır ve ona uymakla mükellefiz. Bu bilgi, kınamayı bırakıp, her şeyde O’nun hükmünün ve hikmetinin tecellîsini görme, kazaya rıza gösterme makamının bilgisidir.

Hz. Mevlânâ’nın dilinde A'yan-ı Sabite, daima bizi aslımıza çağıran bir hakikattir. Gözümüzü bu süflî âlemin eserlerine değil, o eserlerin ulvî sebeplerine çevirmemizi öğütler.

Alçaklıktan her ne varsa a'lâdan geldi; âgâh ol, gözünü ulviyyet tarafına koy!

Gözünü ve gönlünü, bu suretler âleminin ötesine, hakikatlerin doğduğu o ilahi ilim ufkuna çevirebilirsen, o vakit Mesnevî’nin her bir beytinin, o deryadan sana uzatılmış bir el olduğunu anlarsın.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde A'yan-ı Sabite kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 1: "Ey cebir mezhebine sâlik olan kimse, sen 'Bende bir şey yoktur; her neyi Hak murâd ederse, o olur; binâenaleyh ben ef'âl ve harekâtımda mâzûrum' dersin. Fakat bilfarz içkinin veyâ diğer bir fiil-i nâ-meşrû'un te'siriyle hasta olduğun vakit, aklın başına gelir de cebrini unutur; ve 'eğer iyi olursam bir daha bu fiili yapmıyacağım' diye nedâmet ve hasret ızhâr edersin. Bu nedâmet ve hasret bir meyl…
  • Cilt 2: "Hakk'ın fiili, kudretine; kudreti, irâdesine; irâdesi, ilmine; ilmi, ma'lûma tâbi'dir. Ma'lûm ise kulun (abdin) hakîkati ve 'ayn-ı sâbite'sidir; 'a'yân-ı sâbite' ise isimlerin gölgeleridir (zılâl-i esmâ); ve isimler, müsemmânın gayrı değildir… Burada cebri îcâd eden, vehmî vücûd (vücûd-ı vehmî) ve vücûdî vehimdir (vehm-i vücûdî)."
  • Cilt 3: "İmdi burada 'cebir' suâli vârid olur. Filvâki' 'cebir' vardır; fakat bu cebir Hak'tan değil, abdin kendi 'ayn-ı sâbite'sinden ve hakikatından yine kendisinedir. Çünkü Hak'tan bu hâli taleb etti ve Hak da verdi."
  • Cilt 5: "Sünni için husûsî bir tesbih vardır; Cebri için de güzergâhda onun zıddı vardır… Sünni der ki: 'Abd fiilinde hem mecbûr ve hem de muhtârdır.' Nitekim tavla oyununda oyuncuların hükmü altındadır ve mecbûrdur. Ve fakat gelen zara göre her kaç vecih ile oyun oynamak mümkün ise, istediğini oynamakta muhtârdır ve serbesttir."
  • Cilt 7: "Ey ilm-i hakâyık ile meşgûl olan sâlik, kendine gel de İblis'in eğri fikrinden ibret al ve cebri olma; ve eğri fikre teveccüh ve iltifât etme!… Bu mesele vahdet-i vücudun gâmız olan bir meselesidir. İhâta sâhibi olamayanların burada ayakları iblisiyete doğru kayar. Neüzü billâh! 'Ne vakte kadar cebir ağacına sıçrarsın, ihtiyârını bir tarafa koyarsın?'"
  • Cilt 9: "[Varlıklar], hakikatlerinin ve a'yân-ı sâbitelerinin tabiatı icâbınca Hakk'ın sıfat-ı kudsiyyetinden gizlice aldıkları birer sıfattır. Nitekim 'Tabiat sârıktır' denilmiştir."
  • Cilt 10: "Hak Teâlâ'nın nisbetleri ve zâtî halleri ise, öncesiz ve sonsuz olarak değişme ve başkalaşmadan arınmışlardır. Bu yüzden a'yân-ı sâbite de değişmesi imkânsızdır."
  • Cilt 11: "Kazâ, a'yân-ı sâbitenin iktizâ-yı zâtileri olan isti'dâd ve kabiliyetleri dâiresinde Hak'tan taleb ettikleri şeyin zuhûrudur."
  • Cilt 12: "Bunlar hakikatte o mezâhirin a'yân-ı sâbitelerinin ahvâlinden birer hâl ve hâl-i evvellerini ta'kib eden hâl-i sânilerdir. Bu i'tibâr ile cezâ ve ikâbdır; ve bir i'tibâr ile de hâldir; ve tecelliy[âttır]…"
  • Cilt 13: "[Âlem-i berzah]…ya nazaran geniş değil ise de daha toplu ve cem'iyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu dünyâda zevkan biliriz. Âlem-i insânîde mevcuddur. Zirâ makâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı n[âtıka…]"

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında A'yan-ı Sabite

Bir kavramı anlamak, onun komşularını tanımaktan geçer. A'yan-ı Sâbite de tek başına duran bir ada değildir; o, hakikat okyanusundaki bir takımadadır.

Evvela, Kaza ve Kader bahsine bakalım. A'yan-ı Sâbite, kulun ezelî programı, yani kaderidir. Kaza ise, o kaderin, o ilahî programın zaman ve mekân perdesinde sahneye çıkması, fiile dökülmesidir. Kader ilimdir, kaza ise o ilmin zuhûrudur.

Bu proje, Taayyün ile başlar. Taayyün, Zât-ı Mutlak'ın kendi kendine belirmesidir. A'yan-ı Sâbite, işte bu ilk belirginleşme olan "taayyün-i evvel" mertebesinin suretleridir.

Bu suretlerin bulunduğu mertebeye ise Vahidiyyet denir. Ahadiyyet, içinde hiçbir çokluk barındırmayan mutlak Birlik iken, Vahidiyyet, bütün isimlerin ve o isimlere ait hakikatlerin, yani A'yan-ı Sâbite'nin, Birlik içinde ayrı ayrı ama bir bütün olarak bulunduğu mertebedir.

Bu programlar Tecelli ile görünür âleme çıkar. Tecelli, Hakk'ın isim ve sıfatlarının bir ayna üzerinde parlamasıdır. A'yan-ı Sâbite, işte bu tecellinin mazharları, yani tecellinin göründüğü aynalardır.

Bütün bu anlattıklarımız, bizi Vahdet-i Vücud okyanusuna götürür. Vücûd (varlık) birdir, o da Hakk'ın Vücûdu'dur. A'yan-ı Sâbite, bu sırrın en ince noktasıdır. Çünkü o bize der ki: "Sizin hakikatleriniz, Hakk'ın ilmî suretleridir. Varlığınız O'ndandır, O'nunladır, O'nadır."

Burada akla Cebir ve İhtiyâr meselesi gelir. Senin 'ayn-ı sâbite'n, ezelde Hakk'tan neyi talep ettiyse, sen bugün onu "ihtiyâr" eder, yani seçersin. Senin seçimin, kaderinin bir parçasıdır. Bu mecburiyet, dışarıdan bir zorlama değil, kendi özünün talebidir. Bu yüzden Hakk, "İlim maluma tabidir" buyurur; yani Hakk, senin ne yapacağını bildiği için öyle yazmamıştır; sen öyle yapacağın için O, ezelde öyle bilmiştir.

Bu ince sırrı bize en açık şekilde öğreten, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri'dir. A'yan-ı Sâbite kavramını bu isimle sistemleştiren odur.

Her bir 'ayn-ı sâbite', bir ism-i ilahinin terbiyesi altındadır. İşte bu terbiye edici isme "Rabb-ı Has" denir. Bu bağa ise Rububiyyet (Rab'lık) denir. Firavun'un Rabb-ı Hass'ı "el-Mudill", Hz. Musa'nınki ise "el-Hâdî" ismidir.

Şeyh-i Ekber bu sırları en çok Fusûsu'l-Hikem adlı eserinde, peygamberlerin hikmetleri üzerinden anlatır.

Bu ilmî suretlerin dış âlemde varlık bulması, Nefes-i Rahmani ile olur. Hakk'ın Rahmân isminin bir nefesi, A'yan-ı Sâbite'nin üzerine yayılır ve onlardaki potansiyel formları, "kelimeler" olarak dışa vurur.

Bu zuhûr, Kün Feyekün emriyle gerçekleşir. "Kün!" (Ol!) emri, doğrudan A'yan-ı Sâbite'ye yöneliktir. O 'ayn', bu emri kendi kabiliyetine göre duyar ve "feyekün" (hemen oluverir) sırrıyla, kendi istidadı neyi gerektiriyorsa o surette belirir.

Son olarak, bütün bu ilmî suretlerin bulunduğu âleme, Alem-i Mana (Mana Âlemi) denir. A'yan-ı Sâbite, bu mana âleminin sakinleridir. Bizim içinde yaşadığımız bu şehadet âlemi ise, o mana âleminin gölgesidir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük pınardan A'yan-ı Sâbite hakikati üç farklı dille, ama aynı manayı işaret ederek akar.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde bu sır, sâlikin bizzat kendi yolculuğunun haritası olarak önümüze serilir. O, bu kavramı mürşid-mürid ilişkisinin, muhabbetin ve seyr-i sülûkun tam merkezine yerleştirir. Terzibaba'nın dilinde A'yan-ı Sâbite, "Senin ezeldeki projen ne ise, tecelliyi o kadar alırsın" demektir. Onun için bu bilgi, sâlikin kendi potansiyelini tanıması, vehmî benliğinden sıyrılıp kendi hakikatine yönelmesi için bir irşad vesilesidir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ise Fusûsu'l-Hikem'de bu hakikatin kevnî ve ilmî temelini atar. O, bir mimar gibi, varlık mertebelerini çizer ve A'yan-ı Sâbite'yi tam olması gereken yere, Vahidiyyet mertebesine yerleştirir. Şeyh-i Ekber'in dilinde A'yan-ı Sâbite, varlığın ikinci menşei, "Rabb-ı Has"ların tecelli mahalli ve "Rububiyyet Mertebesi"nin kendisidir. Füsûs'ta bu kavram, kâinatın nasıl işlediğini ve Hakk ile halk arasındaki ilişkinin mahiyetini gösteren anahtar bir ilkedir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'te bu derin hikmeti, bir âşığın gönlüne konuşan bir dille anlatır. O, "A'yan-ı Sâbite" adını nadiren kullanır ama manasını yüzlerce beyitte, farklı sembollerle işler. Varlıklar, "padişahın görünmez hazinesindeki defineler"dir; "Hakk'ın kudret denizindeki balıklar"dır. Mevlânâ için mesele, kulun kendi hiçliğini ve Hakk'ın mutlak varlığına olan tam bağımlılığını hissetmesidir. Mesnevî, A'yan-ı Sâbite'nin bilgisini akıldan kalbe indiren bir aşk iksiridir.

Değerlendirme

A'yan-ı Sâbite, yalnızca uzak bir hikmet bilgisi değil, bizzat kendi varlığımızın sırrını fısıldayan bir hakikattir. O bize der ki, "Senin aslın, Hakk'ın ilminde bir surettir." Bu bilgi, kulun kaderiyle kavgasını bitirir; çünkü anlar ki başına gelen her şey, kendi hakikatinin ezeldeki talebinden başka bir şey değildir. Bu, insanı mutlak bir teslimiyete ve rızaya ulaştırır.

İkinci olarak, bu sır, her birimizin Rabb'i ile olan eşsiz ve özel bağını, yani "Rabb-ı Has"sını tanıma imkânı verir. Yolculuk, umumi bir yolda yürümekten çıkıp, kendi Rabb'inin terbiyesi altında, kendi 'ayn'ının potansiyelini gerçekleştirmeye yönelik şahsî bir seyre dönüşür.

Nihayetinde A'yan-ı Sâbite bilgisi, sâliki vehmî benliğinin esaretinden kurtarır. "Ben" dediğin şeyin, Hakk'ın ilminde bir mana, dış âlemde ise o mananın bir anlık tecellisinden ibaret olduğunu idrak etmek, en büyük özgürlüktür. Bu idrakle sâlik, kendi varlığını Hakk'ın Vücûd okyanusunda eritir ve geriye sadece, bütün isimleri ve hakikatleri kendinde toplamış olan O'nun Zât'ı kalır. Yol da, yolcu da, menzil de O'dur. Cenâb-ı Hakk, cümlemize bu sırrı tatmayı, kendi ezelî hakikatimize uyanmayı nasip ve müyesser eylesin. Amin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026