Besmele
Bismillâhirrahmânirrahîm, varlığın kapısını açan, her hayrın başı, her derdin devası ve her işin ruhu olan mübarek bir kelâmdır. Besmele, sadece bir duâ veya bir başlangıç cümlesi değildir; o, bütün kâinat kitabının Fâtiha’sı, yani açılış sayfasıdır ve Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünde, varlığın sırrına açılan bir şifre, ilahi bir anahtar olarak görülür. Onu dil ile beyanek bir âdâb ise, kalb ile yaşamak bir hâldir. Zira Besmele, Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zât’ından âlemlere nasıl bir rahmet ile tecellî ettiğinin, yokluğun karanlığından varlık sahasına her şeyin O’nun Adı’yla nasıl çıktığının en özlü beyanıdır. Bu yüzden sâlik için Besmele, attığı her adımda, aldığı her nefeste Hakk ile olma niyetinin ilanı, kendi cüz’i varlığını küllî iradeye teslim etmenin en latif ifadesidir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
“Besmele” lafzı, “Bismillâhirrahmânirrahîm” ifadesinin kısaltılmış adıdır ve “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” demektir. Bu mânânın ardında, âlemlerin zuhûrunu ve hakikatlerin mertebelerini barındıran derin bir hikmet gizlidir. İrfan ehli, Besmele’nin sırrına dair yolculuğa çıktığında, işin en başına, her şeyin başladığı o ilk “nokta”ya döner. Nitekim Hz. Ali’ye (k.v.) atfedilen meşhur söz, bu sırra işaret eder:
Bütün kitaplar Kur’an’da mevcuttur, Kur’an Fatiha’da mevcuttur, Fatiha besmelede mevcuttur, besmele besmelenin başındaki “Be” de mevcuttur, “Be” de altındaki noktada mevcuttur.
Bu ifade, çokluğun (kesret) aslında birlikten (vahdet) nasıl zuhûr ettiğini anlatır. O nokta, henüz harflerin, kelimelerin ve âlemlerin belirmediği, her şeyin kendisinde potansiyel olarak var olduğu Ahadiyet (mutlak birlik/teklik) mertebesine işarettir. Zât’ın bu isimsiz ve sıfatsız teklik halinden ilk belirginleşme, “Be” harfiyle, yani o noktanın bir çizgi üzerinde uzanmasıyla başlar. “Be” harfinin Arapça’da “ile” mânâsına gelmesi de bu yüzdendir; varlık, O’nun “ile” var olmuştur. Besmele, bu ilahi açılımın, o tek noktadan koca bir kâinatın nasıl satır satır yazıldığının hikâyesidir.
Bu zuhûr, bir tertip ve düzen içinde gerçekleşir. Varlığın meydana gelmesi için üç temel mertebeden geçmesi gerekir ve bu mertebeler, Besmele’nin kendi yapısında kodlanmıştır.
Yani herhangi bir varlığın oluşması için bu üç aşamadan geçmesi gerekiyor. Birisi Zat ikincisi o Zat’taki İrade, üçüncüsü Kelam, yani söz. İşte Cenab-ı Hakk bir şeyi murad ettiği zaman ona “Kün” ol der o oluşumda olur, “Feyekun” o da hemen olur. Neden, Zat’ın emri olduğu için o varlığın içinde de o mevcut olduğu için zuhura çıkar. İşte besmele-i Şerif’e üç asıl isim üzere kurulmuştur. Bunun bir tanesi Zat’ı ifade eden “Allah” kelimesidir, bir tanesi Sıfat mertebesini ifade eden yani Zat İrade, İradeyi ifade eden Rahmaniyet mertebesidir. Kevni, kelamı ifade eden oluşumu ifade eden de Rahim Esma mertebesidir.
Bu sohbet, Besmele’nin nasıl bir vücûdî (varlıkbilimsel) harita olduğunu gözler önüne serer. “Allah” lafzı, bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan, tarif edilemez Zât-ı Mutlak’a işaret eder. “er-Rahmân” ismi, Zât’ın o mutlak gizlilikten çıkıp varlığı var etme iradesini, yani bütün mevcudatı kuşatan o ilk ve en geniş rahmet tecellîsini, Nefes-i Rahmânî’yi ifade eder. Bu, varlığa can veren nefhadır. “er-Rahîm” ismi ise, bu küllî iradenin her bir varlıkta özel olarak tecellî etmesini, yani Kelâm’ın, “Kün!” (Ol!) emrinin her bir varlığa ulaşarak onu kendine mahsus suretiyle halk etmesini anlatır. Böylece Besmele, Zât’tan sıfata, sıfattan fiile geçişin, yani Hakk’ın âlemlerdeki zuhûr seyahatinin en özlü formülü olur.
Kur’ân-ı Kerîm’in ilk vahyedilen ayetlerindeki “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” emri, aslında ilk ve en temel Besmele’dir. Bu, insanın kendi hiçliğini idrak edip, okumayı, bilmeyi ve var olmayı ancak Rabb’inin tecellîsiyle gerçekleştirebileceğini anlamasıdır.
Hz. Muhammed o hallerin derûni haşyet’i içerisinde “okuyamam” dediğinde Cebrâil (a.s.) yine bir şifre anahtar verdi, ki o anahtar “Rabb” ismi idi, yani kendi izafi varlığınla değil Rabb isminin sendeki zuhuru ile oku demek istedi. Bu ise ilk “besmele” ; ilk, zahirden bâtına geçerek ilim tahsili idi.
Okumak, sadece harfleri seslendirmek değil, kendi varlığından sıyrılıp, sendeki Rab isminin tecellîsiyle hakikatleri müşahede etmektir. Bu ilk Besmele, sâliki kendi benliğinden alıp Hakk’ın terbiyesine teslim eder. Daha sonra Kur’ân’ın başına konulan “Bismillâhirrahmânirrahîm” ise, bu “Rabb” isminin daha da açılmış, Rahmân ve Rahîm isimleriyle tafsil edilmiş halidir. Fâtiha Sûresi’nin “Kur’ân’ın Anası” (Ümm'ül-Kur'an) olması da bu sırdandır.
Buradan da kolayca anlaşılacağı üzere Kûr’ân-ı azim-üşşân’da var olan bütün mânâlar, öz ve özet olarak “seb’ul mesani” “Fâtiha” sûresinde mevcuttur. Bu yüzden hem Kûr’ân’ın anası “ümm’ül Kûr’ân” ve toplu olarak gelen ilk sûredir . Ancak bu “Fâtiha” ile “levh-i mahfuz” açılarak Kûr’ân-ı azimüşşân, “levh-i mahfuz” dan belirli yollarla Hz. Rasûlullah’ın vücûd-u mübareklerinde dünya âlemine indirilmiştir ve ilk âyeti olan “besmele-i şerif” , ondan evvel gelen ilk besmelenin “ıkra’” yerine geçerek, gerçekler en geniş mânâda zuhura çıkmıştır.
Fâtiha, Kur’ân ağacının çekirdeğidir; Besmele ise o çekirdeği çatlatıp içindeki hayat suyunu ortaya çıkaran ilahi bir kuvvettir. Fâtiha olmadan Kur’ân’ın bütününe, Besmele olmadan da Fâtiha’nın hakikatine girilemez.
Besmele’nin bu kuşatıcı rahmet ve güven mânâsı o kadar asıldır ki, bulunmadığı yer bile bir mânâ taşır. Kur’ân-ı Kerîm’de Tevbe Sûresi’nin başında Besmele’nin bulunmaması, bu hikmetin en açık delillerindendir.
İşte o da Kıtel suresi ilk savaş emredildiği için orada onun için onun başında besmele çekilmiyor ama işin acayibi şu. Birinci ayeti okuyorken besmele çekemiyorsunuz euzübesmele, euzü çekiliyor besmele çekemiyorsunuz. İkinci ayetten başlarsanız çekiyorsunuz. Başından çekilmiyor yani.
Sebep açıktır: Besmele, Rahmân ve Rahîm isimleriyle bir emân, bir güven ve bir merhamet ilanıdır. Savaş ilanı, ahitlerin bozulması ve kâfirlere bir ihtar ile başlayan bir sûrenin başına, bu rahmet ifadesini koymak, kelâmın kendi içindeki âhengine ve edebine aykırı düşerdi. Hakk’ın Celâl sıfatının tecellî ettiği yerde, Cemâl sıfatının ifadesi olan Rahmân ismi geri çekilir. Bu, her ismin kendi makamında tecellî etmesinin bir gereğidir. Fakat bu “kayıp” Besmele, Kur’ân’ın başka bir yerinde, yine derin bir hikmetle karşımıza çıkar. Hz. Süleyman’ın, Sebe Melikesi Belkıs’a gönderdiği mektup, Besmele ile başlar.
İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in 114 üncü besmelesi burada Neml Sûresine dahil edildi. Tövbe Sûresinin başında besmele yoktur. O Sûresi’nin başındaki o besmele neml Sûresi’nin içine dahil edilmiştir. Niye dahil oldu. Eksik olmasın diye.
Tevbe Sûresi’nin başından alınan Besmele, Neml Sûresi’nde bir peygamberin davet mektubunun başına konularak, 114 sayısını tamamlar. Bir yerde celâl ile geri çekilen rahmet, başka bir yerde bir İnsân-ı Kâmil’in dilinden tebliğ ve irşadın gücü olarak zuhûr eder. Bu, Hakk’ın kelâmındaki o muazzam dengenin ve her harfin yerli yerinde oluşunun ispatıdır.
Son olarak, Besmele’den önce gelen bir sığınma kapısı vardır: Eûzü. “Eûzü billâhi mineş-şeytânirracîm” demek, “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” demektir. Bu sığınma, sadece dışarıdaki bir düşmandan korunma talebi değildir. Asıl sığınma, insanın kendi içindeki karanlıklardandır.
Yalnız hemen aklımızdan cinler şeytanlar getirmeyelim bu dışarıda olan bir hadise değildir, aslında bu hayel ve vehim hükmündedir, yani biz hayelimizi vehmimizi ne kadar geliştirirsek bizdeki iblislik hükmü o kadar ortaya çıkar.
Şeytan, dışarıda aranacak bir varlıktan evvel, insanın kontrolsüz hayal ve vehim gücünün, yani nefsinin aldatıcı fısıltılarının adıdır. Eûzü çekmek, bu içsel vesveselerden, kendi zannından, kibrinden ve gafletinden sıyrılıp, Hakk’ın mutlak korumasına iltica etmektir. Önce Eûzü ile iç âlem temizlenir, arındırılır; sonra Besmele ile o temizlenmiş kalbe ve o niyetle başlanacak işe Hakk’ın adı davet edilir. Eûzü bir tenzih, bir arınma ise; Besmele bir teşbih, bir davettir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Bu yüzden her hayırlı iş, her okuma, her adım, bu iki kanatla mânâ semâlarına yükselir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Besmele: Aslı ve Mertebesi
Besmele, sadece lafzî bir tekrar değil, bütün bir kevnî düzenin ve varlık mertebelerinin en özlü şifresidir. Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde Besmele, kâinat kitabının önsözü, İnsân-ı Kâmil ise o kitabın yaşayan tefsiridir.
Besmele: Varlığın Zuhûr Şifresi ve Üç Aslı
Varlığın zuhûra çıkışının temel esasları vardır. Besmele, bu en derûnî hakikati, varlığın hangi ilâhî usûl ile meydana geldiğini ilan eder. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde bu sır şöyle açılır:
Besmele-i Şerif’in içerisinde bilindiği gibi üç ana hususiyet var, üç Esma-ı İlahiye var, Birisi “Allah” Esması, birisi “Rahman” Esması, birisi “Rahim Esması. Kevnin üç oluşumunun hakikati orada yatıyor, besmele de ona dayanıyor zaten. Cenab-ı Hakk “Kün” bir şeye “Ol” dediği zaman oluşumun faaliyete geçmesi üç asla dayanıyor. Fusus-ul Hikem’de Salih Fassında da vardır bu İsa Fassında da var. Bunun birincisi Zat, ikincisi İrade, üçüncüsü Kelam, kavl yani söz.
Bir şeyin yokluktan varlık aydınlığına çıkması için üç temel mertebeden geçmesi gerekir.
- Zât: Her şeyin menşei, kaynağı olan mutlak, kuşatılamaz, bilinemez Hüvviyet. Besmele’deki “Allah” lafzı, işte bu bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan, kendisinden başka hiçbir vücûdun olmadığı bu Zât-ı Mutlak mertebesine işarettir. O, her şeyin “ol”duğu kaynaktır.
- İrade: O Zât’ın, kendindeki gizli hazineleri açığa çıkarma muradıdır. Bu, bir zorunluluk değil, bir lütuf, bir sevgi taşmasıdır. Besmele’deki “Rahman” ismi, bu küllî, bütün varlığı kuşatan, ayrım gözetmeyen ilâhî İrade ve rahmetin tecellîsidir. Varlığın zuhûra çıkma sebebi, bu Rahmanî muhabbettir.
- Kelâm (Söz): İrade edilen şeyin, “Kün!” (Ol!) emriyle belirli bir surette, belirli bir ölçüyle varlık sahasına inmesidir. Bu, fiil ve oluş mertebesidir. Besmele’deki “Rahim” ismi de, Rahman’ın o engin rahmetinin, her bir varlığa özel olarak, onun istidadına göre tecellî etmesini, onu şekillendirip kemâle erdirmesini ifade eder.
Besmele okunduğunda, sadece bir başlangıç duası edilmez; “Ey Rabbim! Senin Zât’ının, kuşatıcı rahmetin olan İradenle ve her varlığa hayat veren Kelâmınla bu işe başlıyorum” diyerek bütün bir oluşum sırrı ikrar edilir. Her bir fiilimiz, her bir sözümüz, bu üç ilâhî asıldan bir pay alarak var olmaktadır.
Nefes-i Rahmânî: Lâtif'ten Kesif'e Tenezzül ve Rahman'ın Bedeni
Hakk, mutlak mânâda Lâtif (gözle görülmez, maddeden münezzeh) iken, bu gördüğümüz kesif (yoğun, maddî) âlem nasıl zuhûr etmiştir? İrfan yolunun büyükleri, bu sürece tenezzül, yani “mertebe mertebe iniş” derler. Zât’ın kendi güzelliğini ve isimlerini görmek istemesiyle başlayan bu süreç, O’nun Nefes-i Rahmânî’si ile gerçekleşir. Bu nefes, bütün âlemleri var eden ilâhî bir buhar, bir “sevgi soluğu” gibidir. Terzibaba Hazretleri, bu kevnî yayılımı Besmele’nin en derin mânâsı olarak şöyle izah eder:
En su sentido más profundo significa: en el nombre de Dios, en el cuerpo de Rahman ( uno de los 99 atributos de Allah), donde él desee ponernos y como él desee activarnos. Durante este suceso, se forman 18000 universos, por 18 de las 19 letras, (total de letras), dentro de Uno,1, que queda de restar 19-18=1, el Creador Esencial, lo más grande en todos sus universos.
“Rahman’ın bedeninde” ifadesi, Cenâb-ı Hakk’a bir cisim atfetmek değil, O’nun Rahman isminin tecellîsinin bütün kâinatı bir beden gibi kuşattığını anlamaktır. Tıpkı ruhun bedenin her zerresine hayat vermesi gibi, Rahman’ın nefesi de on sekiz bin âlemin her bir zerresine vücûd vermektedir. Besmele’nin 19 harfinden 18’i ile 18.000 âlem halk edilirken, geriye kalan “Bir” (1), bu âlemlerin içinde gizlenen, ama her şeyi var eden Ahadiyyet (mutlak teklik) sırrıdır.
Bu tenezzülün son durağı, bizim içinde yaşadığımız bu şehâdet âlemidir. Burası, o Lâtif hakikatin en kesif, en görünür hâle geldiği yerdir. Bu yüzden bu âlem, zâtın en kâmil zuhur yeridir.
Bu âlemin bir ismi de, zât’ın en kemâlli zuhur olan “Hz. Şehâdet” tir. Çünkü bütün bilinç ve müşahedeler bura-da olabilmektedir. Bu âlemin bizce, bir ismi de “Mescid-il Aksa” dır. Zât’ın en kemâlli zuhur mahalli ve secdegah yeridir. “Aksa” en uzak mânâsınadır, yani “ilâhi zât” ın “mutlak vücûd” mertebesinden “müşahede-i vücûd” mer-tebesine bütün açıklığı ile tenezzül ederek burada zuhur etme-sidir. “Lâtif” ten, “kesif” e ulaşmanın da kemâlidir. Bu âlemdeki yaşam da, kemâllerin en kemâllisidir. Çünkü gizli hazinenin, “küntü kenzen” kapağı burada tama-men açılmıştır. Anahtarı, lisanen “besmele”; fiilen “insân” olmuştur.
Yaşadığımız şu dünya, Hakk’tan en uzak yer gibi görünse de, hakikatte O’nun en açık tecellî ettiği, “gizli hazine” sırrının açıldığı yerdir. Bu hazinenin kapağını açan iki anahtar vardır: Biri dilde söylenen “Besmele”, diğeri ise bu âlemde fiilleriyle, ahlâkıyla, varlığıyla Hakk’ı gösteren “İnsân”dır.
Harflerin Sırrı: Elif, Be ve Varlık Mertebeleri
Tasavvuf ehli için harfler, sadece sesleri temsil eden işaretler değil, ilâhî hakikatleri taşıyan sembollerdir. Besmele’nin harflerini bu gözle okuduğumuzda, karşımıza koca bir irfan hazinesi çıkar. Bu hazinenin başında da “Elif” (ا) ve “Be” (ب) harfleri durur.
Elif, Arap alfabesinin ilk harfidir. Düz bir çizgidir. Bu duruşuyla Tevhid’i, birliği, başlangıcı ve Ahadiyyet’i temsil eder. Terzibaba Hazretleri, Elif’in taşıdığı bu derin sırrı, onun hem zâhirî hem de bâtınî noktalarına işaret ederek açıklar:
(Elif) diğer alfebelerde olduğu gibi Arap alfebesinin de birinci harfidir. Küçük “Ebced” hesabı sayısal değeri (1) en büyük “Ebced” hesabı sayısal değeri ise (13) tür. Bir ve on üç ü ve aradaki bütün sayısal değerleri bünyesinde toplamıştır. Ayrıca ma’nevi olarakta (12) zahir, (1) bâtın noktadan ibarettir. (7) noktası, “yedi nefs” ve (7) “Sıfat-ı Subutiyye” Allah’ın (7) sıfatıdır. (5) noktası, ise “hazarat-ı hamse” (5) hazret mertebesi’dir. Bir de, en üstte ayrı olan (1) gayb-i noktası-mertebesi vardır.
Bu, seyr-i sülûkun bütün haritasıdır. Elif’in içindeki 12 zâhirî (görünen) nokta, sâlikin mânevî yolculuğunun basamaklarını şifreler:
- Beş Nokta: Hazarât-ı Hamse (Beş İlâhî Hazret/Mertebe). Bunlar, varlığın tecellî ettiği beş ana düzeydir: Ef’âl (fiiller), Esmâ (isimler), Sıfât (sıfatlar), Zât ve bu dördünü kendinde toplayan İnsân-ı Kâmil mertebesi.
- Yedi Nokta: Nefs mertebeleri. Sâlikin Emmâre (kötülüğü emreden) nefsinden başlayıp Sâfiye (arınmış) nefsine kadar uzanan yedi basamaklı mânevî tekâmül yolculuğudur.
Elif, bu 12 mertebeyi kendinde toplar. Üstündeki o tek bâtınî (gizli) nokta ise, bütün bu mertebelerin ötesindeki, ancak sezilebilen Ahadiyyet sırrıdır. Bu yüzden Elif, “Ahad”ın, “Allah”ın, “Âdem”in ve “İnsân”ın ilk harfidir. O, varlığın hem başlangıcı hem de bütün mertebeleri kendinde toplayan özetidir.
Besmele ise Elif’le değil, “Be” (ب) ile başlar. Çünkü “Be”, “ile” anlamına gelen bir edattır. Tek başına bir anlamı yoktur, kendinden sonrakine bağlanır. Bu, zuhûrun sırrıdır. Ahadiyyet’in tekliği olan Elif, kendi kendine dururken, “Be” ile, yâni “Senin ile Yâ Rab!” diyerek varlık sahnesine çıkmıştır. Hz. Ali’nin (k.v.) meşhur sözü burada hatırlanır: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” O nokta, “Be” harfinin altındaki noktadır ve bütün kâinatın yükünü çeker.
( ب ) (be) nin altındaki nokta ( ا ) (Elif) in üstündeki gaybi zuhura gelmiş (13) üncü noktadır ki! Bütün âlemin yükünü o (.) nokta çekmektedir, ve ( ب ) (be) bütün bu âlemleri kucaklamış çok hassas vaziyettedir.
Besmele, bu “Be” ile başlayarak bize der ki: “Bütün bu varlık, bütün bu oluş, o tek olan Elif’in hakikatinin, altındaki bir nokta ile ‘Be’ harfi suretinde zuhûr etmesidir.” Biz bir işe Besmele ile başladığımızda, kendi hiçliğimizi ikrar edip, o tek olan Nokta’nın sahibiyle, O’nun gücüyle, O’nun ismiyle harekete geçtiğimizi ilan ederiz.
İnsân-ı Kâmil: Besmele'nin Fiilî Anahtarı ve Hakikatin Mührü
Bütün bu anlatılanlar İnsân’da toplanır. Cenâb-ı Hakk, bu muazzam kâinatı kendini görmek ve bilinmek için halk etti. O’nu en kâmil şekilde görecek ve gösterecek ayna ise İnsân-ı Kâmil’dir. Bu yüzden Terzibaba Hazretleri, şehâdet âleminin sırrını açıklarken, anahtarlardan birinin “lisanen Besmele”, diğerinin ise “fiilen İnsân” olduğunu söyler.
Besmele, Kur’ân’ın anahtarıdır. İnsân-ı Kâmil ise âlemlerin anahtarıdır. Bu iki anahtar birleşmeden hakikat kapısı tam olarak açılmaz.
İnsanı kâmil bu âlemlerin anahtarı, Besmele de Kuran’ın anahtarı, her ayetin her surenin başında bu var. İnsanı Kâmille Besmele birleştiği zaman açılmayacak bir kapı yok, ikisi de 19.
Besmele’nin 19 harfli yapısı ile İnsân-ı Kâmil’in rumuzu arasındaki bu bağ, önemli bir ders verir: Kur’ân, susan (sâmit) bir kitaptır. Onu konuşturan (nâtık) ise İnsân-ı Kâmil’dir. Besmele’yi sadece dil ile beyanek, anahtara sahip olmaktır. Ama o anahtarı kilide sokup çevirecek olan, İnsân-ı Kâmil’in irfanı ve hâlidir. O, Besmele’nin sırrını kendi varlığında yaşayan, Allah, Rahman ve Rahim isimlerinin tecellîlerine ayna olan kişidir.
Nihayetinde bütün bu varlık serüveni, bir gün aslına dönecektir. Harfler, kelimeler, suretler ve bütün âlemler, geldikleri kaynağa rücû edecektir.
…belirli bir süre bu kabul ve redde izin verilmiştir ancak vakti ma’lûm (bilinen kıyamet vakti) geldiğinde her şey aslına dönecek Hakikat-i muhammed-înin hükmü bütün varlık ve İnsânların üzerinde hükmünü yürütücektir.
Besmele, bu başlangıç ve bitişin, bu zuhûr ve rücûnun, bu tenezzül ve tekâmülün tamamını içinde barındıran ilâhî bir formüldür. Onu her okuduğumuzda, sadece bir işe başlamış olmayız; aynı zamanda varlığın en derin sırrına bir selam göndermiş, kendi aslî hakikatimizi bir anlığına da olsa hatırlamış oluruz.
Terzibaba Geleneğinde Besmele'in Yaşanması
Besmele, sadece bir söz değil, hakikat yolunun kendisidir. O, kapıdan girmektir, eşikte durmaktır, izin istemektir. O, sâlikin seyrinin başı, ortası ve sonudur. Hakikat ilmi, kitaplardan okunup ezberlenen bir malumat yığını değildir; yaşanır, tadılır, hâl edinilir. Terzibaba irfan mektebinde Besmele, kuru bir lafız olmaktan çıkar, sâlikin damarlarında dolaşan bir kan, attığı her adımda zikrettiği bir isim, baktığı her yüzde gördüğü bir sır olur.
Bu yolda Besmele, sadece Kur’an kapısını değil, kâinat kapısını, en mühimi de gönül kapısını açan bir anahtardır.
Gönül Kapısının Eşiğinde: Mürşid ve Muhabbet
Hakikat yolculuğu, tek başına çıkılan bir sefer değildir. Bu yolda bir rehber, bir “gönül sultanı” bulmak şarttır. Gidilecek yer, İnsân-ı Kâmil’in gönlüdür. Çünkü onun gönlü, Hakk’ın tecellî ettiği bir arş, ilahi sırların mahzeni, emin bir beldedir. Besmele, bu kutlu kapıya varıldığında çalınan ilk paroladır. O, bir izin isteme, bir edep takınma tavrıdır.
Besmele, gönül kapısının önünde bir izin ve müsâade isteme tavrıdır.” O kapıyı çalan önce kimliğini benimsetiyor kendine… Kendini tanımlıyor, acziyetini ve haddini iyi biliyor..Ben ben değilim, bana ait değilim diyerek tevâzu elbisesini giyinmiş olarak, gönül kapısının eşiğinde duruyor. Fecr sûresinde beyân edildiği üzere, İnsân-ı Kâmilin kelâmı îlâhisinden, ------------------- فَادْخُلي في عبادي (fedhulî fî ibâdî) ( 29 ) ”Artık kullarımın arasına giriniz”… ------------------- Hitabını duyanlar, o varlık kapısından içeriye çağırılanlardır. İnsân-ı Kâmilin gönlünü Allâhın yeryüzündeki hazinesi, Îlâh-î sırların mahzeni, Varlığın kıblesi olarak da görebiliriz. Vuslata ermenin yolu böyle bir gönle girmektir. Böyle bir gönle girende Kâ’beye girenden üstündür.
Besmele çekmek, “Ben aciz ve fakir bir kulum, Senden gayrı bir varlığım yok, Senin Rahman ve Rahîm isimlerinle, o isimlerin tecelligâhı olan bu kâmil insanın gönül kapısına geldim, beni içeri al” demektir. “Ben ben değilim” diyerek kendi vehmî benliğini kapının dışında bırakmaktır. Bu tevazu elbisesini giyinmeden o kapıdan içeri girilmez. O kapı, muhabbetle açılır. Mürşidin gönlüne giren, aslında Hakk’ın rahmet deryasına dalmış olur.
Bu gönül, Tîn Sûresi’nde işaret edilen “Emin Belde”dir. Nasıl ki Mekke, oraya girenin güvende olduğu bir yer ise, İnsân-ı Kâmil’in gönlü de şeytanın ve nefs’in hilelerinden emin olunan bir sığınaktır.
“Emin belde” den kasıt dünya üzerindeki Mekke-i Mükerreme ve orada bulunan Harem-i Şerif olmakla birlikte “İnsân-ı Kâmil ”in gönlüdür. Emin Belde’ de yani “İnsân-ı Kâmil” in gönlünde ikâmet edenlere Mekkî ya da Mekkeli denir. “İnsân-ı Kâmil” in gönlünden, taliblilerin gönülle- rine doğru akan zât-i işaret ve oluşumların kaynağı bu emin beldedir.
Sâlik, Besmele ile bu emin beldenin kapısını çalar. Orada ikamet etmeye, oranın “Mekkeli”si olmaya niyet eder. Bu niyet, bir ömür adanacak bir yaşayışın başlangıcıdır.
Sâlikin Virdi: İbadetin Edebi ve Besmele'nin Anahtarı
Gönül kapısından içeriye muhabbetle alınan sâlikin hayatı yeniden şekillenir. Artık her ameli, her ibadeti, sıradan bir insanınkinden farklı bir mana ve usûl kazanır. Özellikle farz namazları ve sonrasında yapılan zikirler, “yol ehli” için özel bir tertibe, bir edebe bağlanmıştır. Uşşâkî yolunun büyüklerinin Tuhfetu'l-Uşşâkî risalesinde bu adap beyan edilir:
BİRİNCİ BAB tarikat-ı aliye-ı aliye-i Uşşakiyye'ye göre farz namazlarında "yol ehli" "salik-i tarik" olanların usulü adabı beyanındadır. [...] BİRİNCİ BOLUM Sabah namazının usülü beyanında dır; Ey tarik-i uşşaki saliki "mensubu" malumun olsun ki sabah namazını kılıp tesbihlerini duasını ifa ettikten sonra, evvela euzü besmele ile Fatihayı şerifeyi okursun, sonra yalnız besmele ile Sure-i Bakara'nın sonunu [...] okursun. Sonra; Besmele ile başlar Yasin-i şerif- i tamamiyle okursun.
Her bir vird, her bir okuma, “euzü besmele ile” veya “yalnız besmele ile” başlar. Her bir vakitte, namazın ardından sâlik, Besmele anahtarını tekrar tekrar kullanarak mânevî hazinelerin kapısını aralar. Yâsin-i Şerîf’in, Mülk Sûresi’nin, Amme Sûresi’nin kapısını hep Besmele ile çalar. Bu, bir alışkanlık değil, her defasında yeniden bir sığınma, yeniden bir niyet tazeleme, yeniden o ilahi isimlerin gölgesine girme halidir.
Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinde işaret ettiği gibi, Besmele üç dişli bir anahtardır. Bu anahtar olmadan hiçbir kapı açılmaz, hiçbir sır faş olmaz.
Allah’ın Rasulü Muhammed, anahtar üç dişli anahtar bunun dışında hiçbir şey açmıyor. Hani şifre var ya o şifreye girmeden internete girebiliyor musun, işte burada kalıyor ahirete intikal ettiremiyoruz, [...] Tek bağlantısı tek kanalı üç harfli üç dişli besmele anahtardır. “Bismillahirrahmanirrahim” veya Muhammedür rasulullah, bunların hepsi şifre biz bunları insan olarak diyoruz ama madde aleminin anahtarıdır bunlar şifreleridir.
Bu şifreyi kullanmanın ilk adımı, namazın hemen başında, daha Fatiha’ya başlamadan atılır. “Sübhaneke” ile kul, kendi varlığından soyunur, Hakk’ı kendi acziyetinin diliyle değil, yine Hakk’ın öğrettiği kelimelerle tenzih eder. Ardından gelen “Eûzü-Besmele” ise bir kalkan gibidir:
Eûzü-Besmele, imkânları ve gücü sınırlı olan insanın, sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allâh’a sığınmasıdır. Allâh’ın her an ve her yerde kendisini gördüğü bilinciyle yaşamasıdır. Eûzü-Besmele, ibadetlerimizin anahtarıdır. [...] Terzi Baba’ya göre, Eûzu billâhi mine’ş-şeytani’r-racîm ifadesi aynı zamanda kulun, nefsin ve şeytanın vesveselerinden arınma dileğidir. Kulun, hem dış etkilerden hem de kendi içindeki “benlik gölgelerinden” korunmak için ilahî sığınağa yönelişidir.
Sâlik, her namazda, her virdin başında bu sığınmayı yaşar. Sadece dışarıdaki şeytandan değil, içerideki “ben” diyen gölgeden, vehim ve hayalden de Allah’a sığınır. Besmele ile de o sığınağın kapısından içeri adım atar. Bu, her gün defalarca tekrarlanan bir hicrettir; benlikten Hakk’a, kesret’ten (çokluk) vahdete, karanlıktan nura bir hicret.
İçeriye Bakış: Nefs Muhasebesi ve Hâl Dilinin Sırrı
Bu yolun yolcusu, asıl iç âlemindeki hallerini düzeltmekle mükelleftir. Zira Cenâb-ı Hakk, dışımızdan çok içimize nazar eder. Bu sebeple, sülûkun en önemli esaslarından biri nefs muhasebesidir; yani insanın kendi kendini hesaba çekmesi. Bu, avamın yaptığı gibi “bugün ne günah işledim” listesi tutmaktan ibaret değildir. Havassın, yani yol ehlinin muhasebesi daha derindir.
"Fikir"de (düşüncede) nefs muhasebesi "avami" (sıradan, basit) değil "havas-İ" (duygulu düşünceli) olmalıdır. "Vein tübdü ma fi enfüsiküm ev tühfü hu yühasibküm bihüllahu" (Bakara 2/284) Mealen: "Eğer siz içinizdekini açıklar, yahut gizlerseniz. Allah onanla sizi hesaba çeker" ayet-i kerimesi ile sabittir...
Gönül eri, sadece yaptıklarından değil, kalbinden geçenlerden, niyetlerinden, gizli arzularından dahi hesaba çekileceğinin şuurundadır. Bu şuur, onu daimi bir uyanıklık haline sevk eder. Bu uyanıklığın ne demek olduğunu, Terzibaba meclisinde anlatılan “kaynayan çaydanlık” kıssası izah eder. Bir şeyh efendi, “Bu kaynayan çaydanlık hal diliyle ne diyor, bilene kızımı vereceğim” der. Herkes bir şey söylerken, doğru cevabı müridi verir:
En sonunda Mehmet efendiye sıra geliyor oğlum sen söyle diyor Mehmet efendi efendim “kendim ettim kendim buldum diyor” şeyh efendi de hah diyor ben de “ kendim ettim kendim buldum, kendim ettim kendim buldum” diyor.
Dışarıdan bakınca duyulan ses, çaydanlığın fokurtusu veya dervişin zikridir. Ama işin hakikati, o kaynamanın sebebini bilmektir. Altındaki ateşin farkında olmaktır. “Beni bu hale getiren, bu ateşe atan, bu sıkıntıyı başıma getiren yine kendi amellerim, kendi nefsimdir” idrakidir. Nefs muhasebesi, bu “kendim ettim, kendim buldum” sırrına ermektir. Başkasını suçlamayı bırakıp, bütün hadiseleri kendi içindeki bir eksikliğin, bir yanlışın neticesi olarak görme irfanıdır.
Bu muhasebe, ahiretteki büyük hesaba bir hazırlıktır. Orada “İkra’ kitabek” (Kendi kitabını oku!) denildiğinde, sâlike verilecek olan kitap, dünyada bu muhasebe ile yazdığı kendi amel defteridir.
Seyrin Gayesi: Fenâ'dan Bekā'ya ve Devam Eden Silsile
Bütün bu çileler, bu riyazetler, bu zikirler ve muhasebeler ne içindir? Bu seyrin gayesi, vehmî varlığımızı Hakk’ın varlığında yok etmek, yani fenâfillah makamına ermek; sonra da Hakk ile baki kalarak O’nun ahlakıyla ahlaklanmak, yani bekābillah mertebesine ulaşmaktır. Bu makamlar, geçmişte kalmış efsaneler değildir. Bu yol, kıyamete kadar açık bir yoldur ve o yolda yürüyen kâmil insanlar hep var olagelmiştir.
...günümüzde de fenafillah halinden baka billah halini getirebilen kâmil insanlar kendi istidatları gereği miracını yapmış ve derviş yetiştirmeğe hâlâ devam etmektedir ve bundan sonrada silsile yoluyla devam edecektir.
Bu yolculuk, bir arının binbir çiçekten bal özü toplayıp, sonunda hepsini kendi potasında eriterek tek bir şeye, bala dönüştürmesine benzer. Sâlik de kesret âleminde gezer, her tecellîden bir mana devşirir ama sonunda hepsini tevhid potasında eriterek Hakk’a vasıl olur. Bu, Rahman’dan talim etmektir.
Birr'e ulaşmak için insanın [kendi hakikatine doğru yolculuk yapması ...] bir arı misali her çiçekten (kesret), tek bir şey e (Bal’a; tevhide) dönüşebilmesi; Rahman ve Rahim Olan Allah’ın (CC) o zuhur mahallinde tecelli etmesi] seyri sulukta Rahman’dan talim etmesi gerekiyor.
Bu yolda sâlik, nice imtihanlardan geçer. Tıpkı o meşhur hikâyedeki gibi, hükümdarın gence paha biçilmez bir elması verip “kır” demesi gibi imtihanlar… Genç, taşı kırmayarak hem halkın nazarında zor duruma düşmeyi göze alır, hem de hükümdarın emrine karşı gelmiş gibi görünür. Ama o bilir ki, asıl imtihan, o elmasın güzelliğine aldanmamak, hükümdarın muradını anlamak ve kendi iradesini hükümdarın iradesine teslim etmektir. İşte o teslimiyet anında dervişin dilinden dökülen söz, fenâ makamının anahtarıdır:
Genç de taşı kırmadı, her şeyin Hakk’tan olduğunu bu imtihanın niçin olduğunun farkında idi kendini gizlemesi gerekiyordu, yapan yaptıran kendi, “kaldır kendini aradan çıksın ortaya yaradan” dedi diye düşünüyorum. Taşı kırsa da kırmasa da her şey rabbin sözüdür onun izni ile olmuştur.
“Kaldır kendini aradan, çıksın ortaya Yaradan.” Besmele ile başlayan yolculuğun vardığı menzil budur. “Ben” diyerek başlayan varlık iddiasının, “Bismillâh” diyerek acziyetini itiraf etmesi ve nihayetinde kendi varlığını Hakk’ın varlığında eriterek, O’nunla görmesi, O’nunla işitmesi, O’nunla beyanesidir.
Füsûsu'l-Hikem'de Besmele
Hakikat yolcuları için bazı anahtarlar vardır. Bu anahtarlar, kilitli sanılan gönülleri ve kâinatın sır perdelerini aralar. O anahtarların en başında geleni, en mübareği, en kuşatıcısı Besmele-i Şerîf’tir: Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bu ilahi kelâm, sadece bir işe başlarken dilimizden dökülen bir dua değil, varlık kitabının ilk cümlesi, tecellînin özeti ve irfan yolculuğunun pusulasıdır. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî, hikmetlerin pınarı olan Füsûsu’l-Hikem’de, Besmele’nin bu derinlikli yüzünü Süleyman Peygamber’in (a.s) hikmeti üzerinden açar.
Şeyh-i Ekber, Besmele’nin doktriner çerçevesini, Süleyman Fassı’nda, Hz. Süleyman’ın Sebe Melikesi Belkıs’a gönderdiği mektupla ele alır. Bu mektup, sadece iki hükümdar arasında bir haberleşme değildir; Hakikat-i Muhammediyye’nin bir tecellîsi olan kâmil insanın, henüz teslim olmamış nefse veya akla gönderdiği ilahi bir davettir.
Belkıs böyle âdet hilâfında olan bir yolla mektubun kendi eline geçmesini vezirlerine haber vererek اِنِّىۤ اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (Nemi, 27/29) Muhakkak ki bana ilka olundu verildi, bana mükerrem bir mektup geldi dedi. Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu âyet-i kerîmenin devamını tefsîren zikr ile bu yüce fassa başlayarak buyururlar ki: ---------------- 1.Paragraf: Tahkîkan bu, ya'nî mektûb, Süleyman'dandır ve tahkikan o, ya'nî onun mazmunu , بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (Neml,27/30) dir. İmdi ba'zı nas, ism-i Süleyman'ın ismullah üzerine takdimini aldılar. Halbuki böyle değildir. Onlar bunda Süleyman (a.s.)ın Rabb'ine olan ma'rifetine lâyık olmayan şeyden sezâvâr olmayan şeyle tekellüm ettiler (1)
Burada ince bir nükte vardır. Belkıs, mektubu “kerîm” yani çok şerefli, ikrama layık bir mektup olarak niteliyor. Mektubun içeriği ise şudur: “O, Süleyman’dandır ve o, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyladır.”
Bazı zâhir uleması, Hz. Süleyman’ın edeben önce kendi ismini zikrettiğini beyanışler. Şeyh-i Ekber ise, “hakikati hâl onların dedikleri gibi değildir” diyerek bizi daha deruni bir manaya davet eder. Mesele, tecellînin, zuhurun sırasıdır. Süleyman, yani o anki mazhar, o anki tecellîgâh, kendinden konuşmaz. O, kendisinin bir elçi olduğunu bilir. Bu yüzden mektup “Süleyman’dandır”, yani bu mazhardan zuhur etmiştir; ama içeriği, kaynağı, gücü ve hükmü “Bismillâhirrahmânirrahîm”dir. Mektubun aslı, özü, göndereni Hakk’tır. Süleyman ismi, o ilahi kelâmın üzerinde tecellî ettiği ayna gibidir.
Bu hikmet anlaşıldığında, Besmele’nin neden bütün kevnî sistemin anahtarı olduğu da aydınlanır. Çünkü Besmele, varlığın yokluktan nasıl çıktığını, Zât-ı Mutlak’ın hangi mertebelerden geçerek bu âlemleri halk ettiğini anlatan ilahi formülün ta kendisidir.
Cenab- Hakk kendi Zat’ından kendi kendi ileyken Zat’ül baht denilen ahadiyet, a’maiyet, halindeyken bu alemlerin var olmasını diledi ve nefes-i Rahmani ile bu sonsuz fezaya nefes verdi. Besmele-i Şerifi hakikatini şu bilgi ve düşünce içinde daha iyi anlayabiliriz, ki besmele-i şerif bunu anlatıyor. Yani alemlerin oluşumunu ve hakikatini anlatıyor, onun için besmele her yere anahtardır. بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ dediğimiz zaman “Be” ile , ismi ile hangi ismi ile “Bismillahi” Allah ismi ile, nasıl bir Allah ismi? “Rahman ve Rahim olan Allahın ismi” ile.
Varlık, Hakk’ın Zât denizinde saklı bir hazine iken, bilinmeyi dilemesiyle zuhura meyleder. Bu zuhurun ilk adımı, isimsiz ve sıfatsız, mutlak birlik olan Ahadiyet mertebesinden, bütün isim ve sıfatların kendisinde toplandığı Vâhidiyyet mertebesine tenezzülüdür. Bu mertebenin diğer adı Uluhiyet’tir. Bu mertebede, o saklı hazinenin açığa çıkması için bir “nefes” verilir. Bu nefese, Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın Nefesi) denir.
Besmele, bu ilahi işleyişin formülüdür:
- Bi-ismi-llah (Allah’ın ismi ile): Her şey, Uluhiyet mertebesinin ve bütün ilahi isimleri kendinde toplayan İsm-i Cami olan “Allah” isminin hükmü ile başlar.
- er-Rahmân: Bu, Nefes-i Rahmânî’nin ta kendisidir. Allah’ın, bütün varlığa ayrım gözetmeksizin, sırf lütfundan varlık (vücûd) bahşeden genel rahmetidir (rahmet-i amme).
- er-Rahîm: Bu ise, o genel rahmet denizinden her bir varlığın kendi istidadına, kabiliyetine ve talebine göre aldığı özel rahmettir (rahmet-i hususi).
Bu sebeple, “Besmele her şeyin anahtarıdır” denir. Çünkü o, sadece bir başlangıç değil, bütün bir varoluş sürecinin, Zât’tan fiile, gaybdan şehâdete inişin özetidir.
“bismillahirrahmanirrahim” sadece bu besmele-i şerifin fiziki manada ilmi manada bilinirse başka hiçbir ilme gerek yoktur. Bütün sistemin kainatın bilgileri bunun içinde mevcuttur. Hani “Besmele herşeyin anahtarıdır” deniyor ya.
Bu öyle bir bilgidir ki, bir arif için Besmele’nin “Be” harfinin altındaki nokta, bütün kâinatın sırrını içinde barındırır. Zira bütün Kur’an Fâtiha’da, bütün Fâtiha Besmele’de, bütün Besmele “Be” harfinde, o da altındaki noktada gizlidir. O nokta, Ahadiyet noktasıdır; varlığın kendisinden başladığı ama kendisi sayıya gelmeyen BİR’dir.
Bu BİR’in sırrına erenler, varlığın nasıl bir Tevhid muktezası (birliğin gereği) olarak zuhur ettiğini de anlarlar. Zuhur için, o “1”in içindeki potansiyellerin, yani ilahi nispetlerin açığa çıkması gerekir.
Ahadiyet’in bir’iyle kevnin ortaya çıkması için gereken ZAT, İRADE ve KAVL bunlar üçü meydana getiriyor bir ile üç’ü yan yana koyunca 13 eder. İşte bu da uluhiyet mertebesinde Hakikat-i Muhammediye’nin zuhurudur. ... Kün kavli olmasaydı yani Zat, İrade ve Kavl, olmasaydı bir şey mevcut olmazdı.
Varlığın zuhuru için üç temel ilke gerekir: Kendisinden zuhur edilecek bir Zât, o zuhuru dileyen bir İrade ve o dilemeyi gerçekleştiren bir Kavl (Söz, "Kün!"). Bu üçlü yapı, Ahadiyet’in “1”i ile birleştiğinde, varlık sahnesinin perdesi açılır. Batılıların uğursuz saydığı 13 sayısı, bu vücûdî (varlıksal) hakikatin bir rumuzudur. Bu, aynı zamanda Hristiyanlıktaki “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” teslisinin de batınî ve tahrif edilmiş kökenine bir işarettir. Arif, bu üçlünün ayrı varlıklar değil, Tek olan Zât’ın zuhur için gerekli olan nispetleri olduğunu bilir.
Besmele’nin bu merkezî konumu, onun Kur’an’ın anası olan Fâtiha Suresi’ndeki yeriyle de perçinlenir. İrfan ehli için bu mesele, bir hadis-i kudsî ile çözüme kavuşmuştur.
Bu ibâdetin yarısı Allah'a ve yarısı kula mahsûstur. Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulur ki, metinde musarrahdır , yani hadisin metininde sarih olarak açıktır. Ve bu hadîs-i salimden anlaşılır ki, besmele-i şerife Fâtiha'nın cüz'üdür, bir bölümüdür. ... Binâenaleyh Fâtiha'yı besmelesiz kıraat eden kimse, Fâtiha'yı noksan okumuş olur.
Cenâb-ı Hakk, bu kudsî hadiste, “Salâtı (namazı, yani Fâtiha’yı) kulumla kendi aramda ikiye böldüm” buyurur. Bu taksimat şöyledir:
- Hakk’ın Payı: “Bismillâhirrahmânirrahîm”den başlayarak “Mâliki yevmi’d-dîn”e kadar olan kısım, kulun Rabbini övdüğü, O’nun isim ve sıfatlarını ikrar ettiği bölümdür.
- Berzah (Ortak Alan): “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în” (Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz) âyeti, kul ile Hakk’ın buluştuğu, her ikisinin de hazır bulunduğu Cem makamıdır.
- Kulun Payı: “İhdinâ’s-sırâta’l-müstakîm”den sonuna kadar olan kısım ise kulun talebini, duasını, niyazını içerir.
Eğer Besmele, Fâtiha’nın ilk âyeti olmasaydı, bu ilahi taksimat eksik kalırdı. Besmele, sadece Fâtiha’nın değil, kul ile Allah arasındaki o en mahrem konuşma olan namazın da kapısıdır.
Füsûsu’l-Hikem ışığında Besmele, Süleyman Peygamber’in dilinde bir davet, Belkıs’ın gözünde kerîm bir mektup, arifin kalbinde varlığın anahtarıdır. O, Zât’ın Rahmân nefesiyle âlemlere yayılışının ve Rahîm ismiyle her bir zerreye hayat verişinin formülüdür. Bu sebeple, bu derinlikli hikmet kitaplarını okumaya başlarken dahi bize düşen, önce gönlümüzü vehim ve hayalden arındırmak, sonra da bu yüce anahtarla, Besmele ile kapıyı çalmaktır.
Muhterem okuyucularım; yine bu dosya/kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altın da iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem’i, yalnızca geçmiş peygamberlerin hikâyelerini anlatan bir tarih kitabı değildir. O, her bir peygamberin hakikatine yerleştirilmiş ilahi bir hikmetin, yani bizzat senin ve benim hakikatimizin aynasıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz, bu sırrı her Füsûs faslının başında bize yeniden hatırlatır:
) Bu bölümde Süleymaniyyet, Davudiyyet, Yunusiyyet, Eyyubiyet hakikatlerden bahsedilecektir ki, aslında kendi Süleymaniyyet, Davudiyyet, Yunusiyyet, Eyyubiyet hakikatimizden bahsedilecektir, kendinden haberi olmayan bir birimin gerçek manadaki Hakk’tan haberi olması mümkün değildir. Ey Hakk yolcusu salik kardeşim, bu mevzular sadece geçmiş, mazide kalmış kimselerin hayat hikayeleri değildir. Bugün için senin zatının ve nefsinin hayat hikayesidir, ona göre oku ve kendinde bunları bulmaya çalış ki senin de Âdemiyet/İnsanlık devren başlamış olsun. Oradan da yola çıkarak Muhammediyyet devrene ulaşmaya yol bulabilesin. İşte bu seyir senin sırat-ı müstakimin ve Hakk’a vuslatındır.
Bu söz, Füsûs’un ve dahi bütün Kur’ân kıssalarının nasıl okunması gerektiğinin anahtarını verir. Süleyman (a.s.) kıssasını okurken kendi içimizdeki saltanatı, Dâvud (a.s.) kıssasıyla kendi hilâfet sırrımızı, Eyyûb (a.s.) bahsiyle kendi sabır ve teslimiyet mertebemizi okuruz. Kendinden habersiz olanın Hakk’tan haberi olmaz. Bu sebeple Füsûs okumak, bir nevi bâtınî bir arkeoloji, kendi varlık katmanlarımızı kazımaktır. Bu kazıya da ancak saf bir gönülle ve Besmele ile başlanır. Yolculuk, kendi [Âdemiyet](/wiki/ademiyet) hakikatimizi tanımakla başlar ve nihayetinde [Muhammediyyet](/wiki/muhammediyyet) mertebesine, yani kâmil ve küllî bir idrake ulaşmakla kemâlini arar. Bu seyrin kendisi, [Sırat-ı Müstakim](/wiki/sirat-i-mustakim) yani dosdoğru yoldur.
Bu yolculukta sâlik, yani Hakk yolcusu, bir noktada anlar ki okuduğu kitap, aslında kendisidir. Dışarıdaki Kur’an, içerideki Kur’an’ın, yani İnsan-ı Kâmil hakikatinin harflere dökülmüş halidir. Bizler, Cenâb-ı Hakk’ın konuşan ayetleriyiz.
Görünen her varlık da ayet oluyor. Sen de bir ayetsin, ben de bir ayetim, hepimiz birer ayetiz, vücudumuzun parçaları birer ayet, tüm olarak hepimiz birer sureyiz. İşte onun için Kur’an-ı Kerim de İnsan Suresi de vardır. Sen de surelerden bir suresin. Ve sen öyle bir suresin ki Kur’an-ı cemetmiş bir suresin. Sen Fatiha’sın. Onun için kitap seninle açılıyor, seninle okunuyor, sensin Fatih’a, sensin Kur’an’ın anahtarı, sensin besmele. Çünkü Zat’ın tecelli mahalisin.
İnsan, kendisini et ve kemikten ibaret küçük bir varlık sanır. Halbuki o, bütün Kur’an’ın cemedildiği bir “sure”, kâinat kitabının açıldığı bir “[Fatiha](/wiki/fatiha)”dır. Çünkü insan, Hakk’ın [tecelli mahalli](/wiki/tecelli-mahalli), yani O’nun isim ve sıfatlarının en kâmil şekilde zuhur ettiği yerdir. Âlemler bir kitap ise, o kitabın önsözü, anahtarı ve fihristi insandır. Bu yüzden sâlik, “sensin Besmele” hitabına muhatap olur. Her işe “Onun Adıyla” başlamak, aslında kendi hakikatini bilerek, Hakk’ın tecelli mahalli olduğunun idrakiyle başlamaktır. Besmele çekmek, “Ben, Hakk’ın Rahman ve Rahim isimlerinin tecelli ettiği bir ayna olarak bu işe başlıyorum” demenin en özlü ifadesidir.
Fakat bu idrak, tehlikeli bir ucurumun kenarında yürümek gibidir. İnsan, kendisinin “tecelli mahalli” olduğunu anladığında, Hakk ile kendi varlığını birbirine karıştırabilir. İşte bu, [teşbih](/wiki/tesbih-temsil) (benzetme) tuzağıdır. İrfan yolu, iki kanatla uçmayı öğretir: Teşbih ve [tenzih](/wiki/tenzih).
İşte Cenab-ı Hakk bunun yolunu kesmek için hani Kur’an okunduktan sonra سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ 37/180 Sizin vasfettiklerinizden Allah’ı tenzih ediyorum demek oluyor, yani sizin kafanızdaki var ettiğiniz varlıklardan Allah’ı tenzih ediyorum veya öyle et demek oluyor ve onunla Kur’an-ı Kerim’i bağlıyor. Sonunu getiriyor. Başlarken اَعُوذُ بِالَّلهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ﴿١﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ Başlarken de hayalden Hakka sığınıyor, bitirirken de hayalden Hakk’a sığınıyor.
Bu, muazzam bir [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan), hassas bir dengedir. Okumaya başlarken Euzu Besmele ile hayalden, vehimden Hakk’a sığınırsın. Okuma boyunca Hakk’ın tecellileriyle, teşbih deniziyle hemhâl olursun. Ama sonunda “Sübhâne rabbike...” diyerek, “Yâ Rabbi, benim Seni vasfettiğim, hayal ettiğim, anladığım her şeyden Sen münezzehsin, yücesin” dersin. Bu, tenzih kanadıdır. Bu iki kanat olmadan [vuslat](/wiki/vuslat) semasına uçulmaz. Sadece tenzihte kalan, Hakk’ı ulaşılmaz, soyut bir varlığa indirger. Sadece teşbihte kalan ise, ya kendini ilahlaştırır ya da Hakk’ı mahlukata benzetir. Besmele ile başlamak teşbih kapısını aralarken, “Sübhan” ile bitirmek tenzih mührünü vurur. Bu, zıtların birliğidir; [Cem makamı](/wiki/cem-makami)nın ta kendisidir.
Bu derin hakikat, en müşahhas halini namazda bulur. Namaz, sâlikin bu zıtların birliğini her gün defalarca yaşadığı bir mi'raç tecrübesidir.
Şu halde böyle bir kimse namaz kılarken, kıblesinde Hakk'ı bi'l-farz bî-renk, renksiz bir nûr-i muhît suretinde tahayyül etsin ve desin ki: "İşte ben, kıblemde hazır olan Hakk'ın huzurunda bulunuyorum . Ve ben besmele-i şerife ile Fâtiha'yı okurken Hakk-i hâzır, yukarıda zikr olunan hadîs-i şerifte beyân olunan cevaplarla mukabele buyuruyor." ... Gerçi hem kendi beyanekte ve Hakk söylüyor diye kendisi de bunu duysun.
Namazdaki sâlik, kıblesinde tasavvur ettiği renksiz bir nurun, yani her türlü kayıttan münezzeh olan [Hüvviyet](/wiki/huvviyet)in huzurundadır. Besmele’yi çeker, Fatiha’yı okur. Bu bir monolog değildir. Hadis-i kudside buyrulduğu gibi, “Namazı kulumla kendi aramda ikiye böldüm.” Kul “el-Hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” der, Hakk kulun kalbine “Kulum bana hamdetti” diye cevap verir. Sâlik, bu cevapları kendi kalbinde duymaya çalışır. Burada söyleyen dil kulun dilidir, ama söyleten Hakk’tır. İşiten kulak kulun kulağıdır, ama işittiren yine Hakk’tır. Besmele, bu ilahi diyaloğu başlatan şifredir.
Bu yüksek hakikatlere giden yolun anahtarı [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)dir.
İşte “Bismillahirrahmanirrahim” dediğimiz bir bakıma insan-ı kamildir. Onunla başlarım diyorsun, her şeyi insan-ı kamil ile açarım diyorsun. Bu besmeleyi söyleyen Allah’ın ta kendisidir aslında. Yani “Ben olan Allah Rahman ve Rahim ismiyle insan-ı kamilden bütün esma-i ilahiyeyi açarım” diyorsun.
Bu, Besmele’nin en derin sırlarından biridir. Besmele, sadece bir söz dizisi değil, yaşayan bir hakikattir ve o hakikat İnsân-ı Kâmil’de bedenlenir. O, Hakk’ın Rahman ve Rahim isimlerinin en kâmil tecelligâhıdır. Bir işe Besmele ile başlamak, o işi İnsân-ı Kâmil’in ruhaniyetine, onun temsil ettiği Muhammedî hakikate havale ederek başlamaktır. Zira [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud)’a giden yolun kapısı odur.
Bu hakikat, en zorlu anlarda da sâlikin sığınağıdır. Korku, bela ve sıkıntı anında irfan ehli, bütün kuvvelerini toplayıp Hakk’a yönelir. İşte bu, Kur’an’ın “[Fefirrû ilallâh](/wiki/fefirru-ilallah)” (Allah’a koşun!) emrinin sırrıdır.
Zîrâ bir kimse kendisine bir belâ teveccüh ettiği vakit, cemî'-i kuvâsını, toplayıp فَفِرُّوۤا اِلَى اللَّهِ (Zâriyât, 51/50) âyet-i kerîmesi mucibince, Hakk'a tevcîh eylese, muhakkak kendisinde Allah ile huzûr-ı lâm hâsıl olur. ... İşte Hz. Meryem'in istiazesi, tam huzûr husûlüyle vaki' oldu.
Hz. Meryem’in, karşısında bir delikanlı suretinde beliren Cebrail’den korkarak “Senden [er-Rahmân](/wiki/er-rahman)’a sığınırım” demesi, bunun en güzel misalidir. O anda bütün varlığını tek bir noktaya, Rahman ismine yöneltmiştir. Bu, tam bir yöneliş, [huzûr-ı tâm](/wiki/huzur-i-tam) yani eksiksiz bir huzur halidir. Bütün kuvvelerini toplayıp Hakk’a kaçan kimsede bu tam huzur hâsıl olur. Euzu Besmele, işte bu kaçışın, bu sığınmanın parolasıdır. O, dağılmış olanı toplayan, korkuyu emniyete çeviren, [kesret](/wiki/kesret)ten (çokluk) [Vahdet](/wiki/vahdet-i-vucud)e (birlik) doğru bir firardır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Besmele
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikati kuru bir bilgi yığını olarak sunmaz. O, kıssaların, temsillerin, hikâyelerin mermerinden ruhu olan şekiller yontar. Mesnevî’de Besmele, bir dükkâncının dilinde duaya, bir arslanın kükreyişinde hamleye, bir mürşidin elinde keramete dönüşür. O, sadece bir söz değil, bir hâldir.
Besmele: Taklîd ve Tahkîk Arasındaki Köprü
İlim vardır, malumat biriktirir; irfan vardır, hâl kazandırır. Dilin söylediği Besmele taklîd, yani bir tekrar ve öykünmedir. Gönlün yaşadığı Besmele ise tahkîk, yani hakikatin bizzat kendisi olmaktır. Hz. Mevlânâ bu ince ayrımı, Şeyhü'l-İslâm Ahmed en-Nâmekî Hazretleri’nin menkıbesiyle sezdirir:
O inci su olup birbirine karıştı ve fakat tas içinde devretti. Sonra cenab-ı şeyh: "Allah'ın izni ile dur!" dedi. Hemen bir delinmemiş inci oldu ve âlimlerin hepsi hayrette kaldılar (Nefahâtü'l-Üns). Hakîkat yolunun mürşidi ve rehberi olan insân-ı kâmilin sâyesi, insanın kendi aklı ve ilmi dâiresinde olan Hakk'ın zikrinden iyidir. Zîrâ bir kanâat, ya'nî mürşidin Hak hakkındaki bir telkîni, ulûm-i zâhirenin yüz taâm ve tabak mesâbesinde olan birçok şuabâtından iyidir. Çünkü ulûm-i zâhire ile idrâk olunan tevhîd, tevhîd-i resmî ve taklîdîdir. Nitekim Şeyhü'l-İslâm Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (k.s.) hazretlerinin huzûruna bir gün Herât'ın büyük âlimleri geldiler ve aralarında tevhîd ve ma'rifet-i ilâhîye dâir bahs açtılar. Şeyhü'l-İslâm hazretleri buyurdu: — Siz bu sözleri taklîd ile söylersiniz. Ulemânın bu sözden canları sıkıldı. Dediler ki: — Bizim her birimizin elinde vücûd-ı Hakk'ın isbâtına dair bin delîl vardır. Bize nasıl mukallid diyorsun? Şeyhü'l-İslâm: — Eğer her birinizin elinde on bin delîl olsa yine mukallidsiniz. Ulemâ: — Bize bu sözünüzü isbât etmeniz îcâb eder. Şeyh hazretleri hizmetçisine: “Üç inci ve bir de tas getir" diye emr etti. Hizmetçi de getirdi. Hz. Şeyh ulemâya hitâben dedi: — Bu incinin aslı ne idi? Ulemâ: — Sadefin ağzına düşen nisan yağmuru katreleridir ki, onun havsalasında Hakk'ın kudretiyle inci oldu. Hz. Şeyh o incileri tas içindeki suya attı. Dedi ki: — Her kim tahkîk yüzünden bu tas üzerine besmele çekebilirse çeksin. Bu üç inci su olsun ve birbirine karışsınlar. Ulemâ: — Bu acîbdir. Siz söyleyiniz! Hz. Şeyh: — Evvelâ siz deyiniz!
Bu kıssa, Besmele’nin sırrına açılan kapının anahtarını verir. Âlimler, Hakk’ın varlığına dair bin delil sayarlar, ama bu delillerin hepsi akıl ve nakil üzeredir. Onların bilgisi, inciyi tarif eden bir bilgidir. Fakat İnsân-ı Kâmil olan Şeyh, incinin aslına, yani "su"ya dönmesini ve tekrar inci olmasını emreder. Bunu ne ile yapar? “Tahkîk yüzünden bir besmele” ile. Âlimlerin Besmelesi, lafızda kalır, incileri suya çeviremez. Çünkü onların ilmi, eşyanın hakikatine nüfuz etmemiştir.
Ancak kâmil mürşidin Besmelesi, "Kün!" (Ol!) emrinin bir tecellîsidir. O, varlığın "Rahman" ve "Rahîm" isimleriyle nasıl zuhûr ettiğini sadece bilmez, o sır ile tasarruf eder. Onun için inci, suyun kesifleşmiş, donmuş bir hâlidir. Besmele çekerek o donmuşluğu aslına, yani lâtif olan suya döndürür. Sonra "Allah'ın izni ile dur!" diyerek, lâtif olan suyu tekrar kesif hâle, yani inciye çevirir. Bu, varlık mertebeleri arasında seyahat etmektir. Bu yüzden mürşidin gölgesi, sâlikin kendi aklıyla yapacağı yüzlerce zikirden daha hayırlıdır.
Görücü göz üç yüz asadan daha iyidir. Cevheri taş parçalarından göz tanır. ... "Görücü göz"den kasıt, insân-ı kâmildir. "Asa"dan kasıt, insanın güvendiği kendi aklı ve fikridir. "Cevher"den kasıt, ilahi sıfatlar ve isimlerdir. "Hasa", "taş parçaları" demektir ve bundan kasıt, ana unsurlardan (toprak, su, hava, ateş) oluşan görünen suretlerdir. Yani, bu suretler âleminde her şeyin iç yüzünü ve hakikatini gören insân-ı kâmil, üç yüz asa değerindeki akıl ve fikirden daha iyidir.
Sâlik, kendi aklının asasına dayanarak yola çıktığında, suretler âleminin aldatıcı yollarında kaybolur. Oysa bir "görücü göz"e, bir mürşide teslim olduğunda, onun Besmelesi sâlikin varlığında da incileri suya, suyu inciye çevirecek bir kimyaya dönüşür. Sâlikin kendi Besmelesi taklîdden tahkîke böylece yükselir.
Günlük Hayatın Besmelesi: Bereket ve Sığınma
Hakikat, sadece dergâhın duvarları arasında yaşanan bir sır değildir. O, çarşıda, pazarda, günlük hayatın en sıradan anlarında da kendini gösterir. Besmele, bu tecellînin en pratik anahtarıdır. Bir işe başlarken onu anmak, o işi Cenâb-ı Hakk’ın Rahman ve Rahîm isimlerinin koruması ve bereketi altına almaktır. Hz. Mevlânâ, bu hikmeti de yine bir kıssa ile anlatır:
Hikâye: "Bir gün sabahleyin erkenden kocası olan güzel bir kadın ayakkabıcılar çarşısından geçerken, biri ihtiyar, diğeri delikanlı olan iki dükkâncı arasındaki şu konuşmayı işitir: İhtiyar: — Dükkânı açarken besmele çektikten sonra, "Ya Rab! Kadınların şerrinden ve hilesinden sana sığınırım!" Genç: — Hacı Efendi! Kadınlar seni ne kadar korkutmuşlar? İhtiyar: — Oğlum! Sen daha gençsin, tecrüben yoktur; bu mahluklar korkulacak şeylerdir. Onların hileleri ve tuzakları yamandır. Genç: — Hacı efendi, kadınlar çocuk gibidir; çabuk kanarlar. Onların tuzağının ve hilesinin ne önemi olur! Kadın gencin bu sözünden etkilenmiş ve gideceği yere gidip işini bitirdikten sonra, akşama doğru o gencin dükkânına girip cilveli bir eda ile bir ayakkabı istemiş ve ayakkabıyı giyerken zarif bacaklarını fazlaca sıvamış. Delikanlının elleri titremeye başlaması üzerine: "Benim evim bu akşam seni kabûle müsaittir, çünkü bu akşam kocam başka bir yere gidecektir... şu dolaba gir!
Hikâyenin devamında genç adam, kadının hilesiyle tuzağa düşer, rezil olur. Bu kıssa, sadece kadınların hilesine dair bir anlatı değildir. "Kadın" burada, dünyanın ve nefsin cazibesini, süsünü, aldatıcılığını temsil eden bir semboldür. İhtiyar dükkâncı, tecrübeyle bu tehlikenin farkına varmıştır. Bu yüzden dükkânını açarken önce Besmele çeker, sonra da dünyanın ve nefsin aldatıcı cazibesinden Hakk’a iltica eder. Onun Besmelesi, bir sığınma ve korunma duasıyla tamamlanır.
Genç ise, kendi aklına, gücüne ve nefsine güvenir. Tehlikeyi küçümsediği için savunmasızdır. Besmelesi, eğer çektiyse bile, sadece bir alışkanlıktır; ardında bir idrak, bir sığınma ihtiyacı yoktur. Bu yüzden, dünyanın cilvesi karşısında hemen aklı başından gider ve kendi kibrinin ve cehaletinin hapishanesine girer.
Her sabah dükkânın kepengini "Bismillah" diyerek kaldıran esnaf, eğer şuurluysa, "Ya Rabbi, bugün rızkımı senin Rahman isminle arıyorum, beni haramdan, hileden, aldanmaktan ve aldatmaktan Rahîm isminle koru" demiş olur. Besmele, görünmeyen tehlikelere karşı çekilmiş manevi bir kalkandır.
Namazdaki Besmele: Nefsin Ölümü, Ruhun Kıyamı
Besmele, Hakk’ın huzuruna durulan namaz kapısını açan anahtardır. Namaza başlarken çekilen Besmele, bir âlemden başka bir âleme geçişin parolasıdır. Hz. Mevlânâ, namaza duran o kâmil ruhları, kıyamet gününde yeniden dirilmiş insanlar gibi tasvir eder:
Kıyâmet kopmuş ve ahkâm-ı nefsâniyye kalkıp, yerine ahkâm-ı rûhâniyye kāim olmuş gibi, o tâife-i aliyye namazda Hakk'ın huzûrunda saflar düzüp, amellerinin muhasebesine ve Hakk'a münâcâta gelmiş oldular. Kıyametin doğru kalkıcısının misali üzere, Yezdân'ın huzurunda yaş dökücü olarak durmuş oldular. ... “Kıyâmetin doğru kalkıcısı”ndan murâd, sûreti insan olduğu gibi, bâtını da insan olan kâmillerdir. Zîrâ sâir efrâd-ı insâniyyede hangi hayvanın sıfatı gâlib ise, bâtını o hayvân sûretinde olur ve onlar kıyâmetin doğru kalkıcısı olamazlar; zîrâ kāimen yürümek insana mahsûstur.
Namaz bir "küçük kıyamet"tir. Tekbirle dünyaya ait her şey geride bırakılır, nefsani hükümler ölür. Ruh, saf bir şekilde Hakk'ın huzurunda hesap vermeye durur. Bu duruş, "kıyam"dır. Ayakta, dosdoğru durabilen, "kıyametin doğru kalkıcısı" olan ise, sureti de sireti de "insan" kalmayı başarmış olandır; yani İnsân-ı Kâmil.
Namaza dururken çekilen Besmele, bu geçişin ilanıdır. O, "Ya Rab, nefsime ait sıfatları, hayvanî yönlerimi, dünyaya ait bağlarımı kapının dışında bırakıyor, senin Rahman ve Rahîm ismine sığınarak huzuruna 'insan' olarak geliyorum" demektir. O Besmele ile Fatiha kapısı açılır ve sâlik, Kur'an'ın anası olan o sureyle Hakk ile sohbete başlar.
Kıssadan Hisse: Hayvanların Dilinden Besmelenin Gücü
Mesnevî'de hikmet, en beklenmedik yerlerden fışkırır. Meşhur tavşan ile arslan hikâyesinde, zâlim arslana her gün kura ile bir hayvan gönderilir. Sıra kurnaz tavşana gelince, o bir hile düşünür. Arslanın yanına geç giderek onu kızdırır ve gecikme sebebi olarak, yolda başka bir arslanın kendisini alıkoyduğunu söyler. Öfkeden deliye dönen arslan, o diğer arslanı görmek ister. Tavşan onu bir kuyunun başına getirir ve kuyudaki yansımayı gösterir. Arslanın tepkisi şöyledir:
(Arslan) dedi ki: Bismillah, gel bakalım, o nerededir; eğer doğru söylüyor isen öne geç! ... Onu kendi tuzağı tarafına götürmek için, bir kılavuz gibi öne geçti. Nişan etmiş olduğu bir kuyu tarafına ki, kuyuyu o, onun cânının tuzağı yapmış idi.
Buradaki "Bismillah" ifadesi manidardır. Arslan, yani nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefis), kendi kibrinin ve öfkesinin zirvesindedir. Kendine rakip olarak gördüğü diğer arslanı (aslında kendi yansımasını) yok etmek için hamle yapacaktır. Bu hamleye başlarken, farkında olmadan ilahi bir formülü kullanır: "Bismillah!" der.
Bu, her eylemin, her hareketin, eninde sonunda Hakk’ın iradesi ve izni dairesinde gerçekleştiğini gösterir. Arslan, kendi sonunu getirecek olan kuyuya atlamadan önce Besmele çeker. Bu, onun eyleminin meşru olduğu anlamına gelmez. Aksine, kendi kibrinin ve cehaletinin tuzağına, yine ilahi bir isimle, ilahi bir kanunla çekildiğini gösterir. Kör kuvvet, kendi yansımasını düşman zannedip "Bismillah" diyerek ölüme atlar. Bu, nefsin kendi kendini nasıl helak ettiğinin en güzel temsillerinden biridir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Besmele
Besmele, bir kelime denizi içinde tek başına bir ada değildir; o, hakikat adalarını birbirine bağlayan köprülerin başlangıç noktasıdır.
Evvelâ, Besmele'nin Fatiha Suresi ile olan bağı, anahtar ile kapı arasındaki bağ gibidir. Fatiha Suresi, Kur'an'ın anası, "Ümmü'l-Kur'an"dır. Besmele ise o anaya, o öze açılan kapının üzerinde yazan nidadır. "Bismillahirrahmanirrahim" demeden Fatiha'ya girmek, kapıyı çalmadan bir eve dalmaya benzer. Besmele, Fatiha'nın mânâ âlemine girişin edebidir. Denmiştir ki, bütün kitapların sırrı Kur'an'da, Kur'an'ın sırrı Fatiha'da, Fatiha'nın sırrı Besmele'de, Besmele'nin sırrı başındaki "B" harfinde, o harfin sırrı da altındaki noktadadır. O nokta, varlığın başladığı ilk taayyün, yani Ahadiyet karanlığından zuhûr eden ilk ışık noktasıdır.
İkinci olarak, Besmele'nin Esma'ül Hüsna ile olan münasebeti, tohumun ağaçla olan münasebeti gibidir. Besmele, bütün ilahi isimlerin en temel üç tanesini bir araya getirir: Allah, Rahman ve Rahim. "Allah" ismi, Zât'ın bütün sıfatlarını ve isimlerini kendinde toplayan İsm-i Câmi'dir. "Rahman" ismi, varlığa yönelen ilk ve en kuşatıcı rahmet tecellîsidir. "Rahim" ismi ise, varlık sahasına çıkan her bir mevcuda, onun istidadına göre verilen hususi rahmettir. Dolayısıyla Besmele çekmek, sadece üç ismi zikretmek değil, varlığın zuhûr edişindeki ilahi işleyişi, yani Zât'tan Rahmaniyet'e, Rahmaniyet'ten Rahimiyet'e doğru akan tecellî ırmağını kalpte ve dilde tasdik etmektir.
Üçüncü olarak, Besmele'nin Salât (namaz) ile olan bağı, sâlikin Hakk'ın huzuruna çıkışındaki usûlü belirler. Namaz, müminin mi'râcıdır. Besmele, bu huzura girişin izni, parolasıdır. Sâlik, "Allahu Ekber" diyerek masivadan yüz çevirip Hakk'a yöneldiğinde, O'nunla konuşmaya Fatiha ile başlar. Fatiha'nın anahtarı ise Besmele'dir. Besmele çekerek Fatiha'ya başlamak, "Ya Rabbi, ben kendi adıma, kendi gücümle değil, Senin isminle, Senin sonsuz rahmet ve merhametine sığınarak huzuruna geldim" demektir. Bu, kulun acziyetini ve Hakk'ın azametini ikrar ettiği en derin edep anlarından biridir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük irfan pınarı, Besmele'nin sırrına kendi meşreplerince, farklı derinliklerden bakmışlardır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi'nin (kuddise sırruhû) sohbet ve eserlerinde Besmele, doğrudan doğruya varlığın halk şifresi olarak ele alınır. O, Besmele'yi kâinatın vücûda gelme serüveninin bizzat kendisi olarak okur. Terzibaba'nın dilinde Besmele, Zât-ı Mutlak'ın "kün" (ol) emrinin ilk tecellîsidir. "B" harfinin altındaki nokta, her şeyin kendisinden zuhûr ettiği o tekil hakikattir. Sohbetlerinde sıkça vurguladığı gibi, 18.000 âlem, "Rahman'ın bedeni" içinde halk edilmiştir ve Besmele, bu ilahi bedenin, yani Nefes-i Rahmânî'nin nasıl nefes alıp verdiğinin formülüdür. Onun nazarında Besmele okumak, kâinatın ve insanın yaratılış kitabını en baştan okumaktır.
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise Besmele, hikemî ve vücûdî bir çerçevede, ilahi hakikatlerin âlemde nasıl belirdiğinin anahtarı olarak işlenir. Özellikle Süleyman Fassı'nda, Hz. Süleyman'ın Belkıs'a gönderdiği mektubun Besmele ile başlaması, Şeyh-i Ekber için derin mânâlar taşır. Burada Besmele, bir hükümranlık, bir tasarruf ilanıdır. Süleyman (a.s.), ilahi isimlerin gücüyle ve onların mazharı olarak konuştuğu için, mektubuna "Bismillahirrahmanirrahim" diye başlar. Bu, "Bu mektuptaki hüküm ve davet benden değil, bütün âlemlerin kendisiyle kâim olduğu Allah'ın Rahman ve Rahim isimlerinin tecellîsindendir" demektir. Füsûs'un bakışıyla Besmele, kâinat denilen büyük kitabın nasıl yazıldığını anlatan ilahi usûldür.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inde ise Besmele, bu yüksek hakikatlerden süzülüp gündelik hayatın, ahlâkın ve sülûk adabının içine akar. Mevlânâ, Besmele'yi bir dükkâncının zikrinde, bir avcının niyetinde, bir dervişin elinde somutlaştırır. Mesnevî'de Besmele, soyut bir ilke olmaktan çıkar, amele dökülen bir bereket ve korunma vesilesi haline gelir. Bir işe Allah'ın adıyla başlamak, o işi kendi cüz'î iradenin sınırlı alanından çıkarıp, Hakk'ın küllî iradesinin sonsuz kudretinin alanına dahil etmektir. Böylece Mesnevî, Besmele'yi hem zâhirî amellerin hem de bâtınî yolculuğun vazgeçilmez bir başlangıç adımı olarak gönüllere nakşeder.
Değerlendirme
Besmele, sıradan bir dua cümlesi olmanın çok ötesinde, varlığın anahtar şifresidir. O, hem kâinatın nasıl "yok"luktan "var"lığa çıktığının hikâyesi, hem de insanın kendi hiçliğinden Hakk'ın varlığına nasıl ereceğinin yol haritasıdır. Bu üç büyük mürşidin penceresinden bakıldığında, Besmele'nin hem vücûdî bir hakikat (Terzibaba ve İbn Arabî), hem de ahlâkî ve amelî bir hikmet (Mevlânâ) olduğu görülür.
Sâlik için en mühim ders şudur: Besmele sadece dil ile söylenen bir söz değil, kalp ile yaşanan bir hâldir. Her nefese, her adıma, her düşünceye "Bismillah" ile başlamak, kişinin bütün hayatını Hakk'a adaması, kendi iradesini O'nun iradesinde eritmesidir. Nihai hedef, sâlikin kendisinin yaşayan bir Besmele haline gelmesidir; öyle ki, onun her bir fiili, sözü ve duruşu, insanları Hakk'ın Rahman ve Rahim olan isimlerine çağıran bir davet olsun. Yol, Besmele ile başlar ve yine Besmele'nin sırrında, yani her şeyin O'ndan olduğu ve O'na döneceği hakikatinde son bulur. Cenâb-ı Hakk, bizleri Besmele’nin sırrına âşinâ olanlardan, onunla yaşayanlardan ve İnsân-ı Kâmil’in gönül kapısından o sırra dâhil olanlardan eylesin. Âmin.