İçeriğe atla
Cebir ve İhtiyâr
6294 kelime | 40 kaynak

Cebir ve İhtiyâr

Asırlardır nice zihni meşgul eden, nice kelâm âlimini çetin münazaralara sevk eden bir mesele, cebir ve ihtiyârdır. Kulun fiillerinde bir zorlama mı vardır, yoksa o, mutlak bir seçme hürriyetine mi sahiptir? Bu sual, zâhirde bir çıkmaz sokak gibi görünür. Lâkin irfan mektebinde, meselenin düğümü sorunun sorulduğu yerde değil, daha derinde, varlığın kökeninde aranır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin öğrettiği sır şudur: Cebir vardır, lakin bu cebir, Hakk’tan kula yönelen bir zorlama değildir. Bu, kulun kendi ezelî hakikatinin, yani a'yân-ı sâbitesinin, bu âlemdeki gölgesi olan kendi vücûduna yaptığı bir tecellîdir. Cebir, kulun kendinden kendedir. Bu hakikati idrak etmek, sâliki şikâyetten rızâya, isyandan teslîmiyete ve kavgadan edebe taşıyan bir Burak gibidir.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Her meselenin kilidini açacak anahtar, o meseleyi oluşturan kelimelerin kendi içinde saklıdır. "Cebir" ve "ihtiyâr" kelimeleri de, ıstılahî derinlikleriyle, yani irfan ehlinin onlara yüklediği mânâ ile anlaşılmalıdır.

"Cebir", Arapça "c-b-r" kökünden gelir. İlk anlamı bir şeyi zorlamak, mecbur bırakmaktır. Ancak bu kökün bir diğer mühim mânâsı da "kırık bir kemiği yerine oturtmak, onarmak, eksik olanı tamamlamak"tır. Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i Hüsnâ'sından olan "el-Cebbâr" ismi de bu iki mânâyı cem eder. O, dilediğini yapmaya muktedir olan, iradesine kimsenin karşı çıkamadığı mutlak güç sahibi olduğu gibi, aynı zamanda kullarının kırık gönüllerini onaran, eksikliklerini gideren, hallerini ıslah edendir. Meselenin sırrı, bu iki mânâ arasındaki salınımda gizlidir. Zâhir ehli sadece "zorlama" tarafını görüp ya Hakk'ı zâlim (haşa!) ya da kulun iradesini yok sayarken, hakikat ehli O’nun Cebbâr ismindeki onarıcı, bütünleyici ve her şeyi yerli yerine koyan hikmetini müşahede eder.

"İhtiyâr" ise "h-y-r" kökündendir ve "hayır" yani iyilik, güzellik ve fayda demektir. İhtiyâr etmek, kişinin kendisi için "hayır" olarak gördüğü, daha iyi ve üstün olduğuna inandığı şeyi tercih etmesidir. Kulun neyi "hayır" olarak göreceğini belirleyen soru, bizi kelâm sahasının sınırlarından alıp, varlık mertebelerinin engin iklimine taşır.

Bu mesele, İslâm düşünce tarihinde üç ana damarda tartışılmıştır. Bir uçta, "Cebriyye" fırkası, kulun hiçbir iradesi olmadığını, rüzgârın önündeki bir yaprak gibi olduğunu savunmuştur. Bu görüş, kulun mesuliyetini ortadan kaldırdığı için Ehl-i Sünnet âlimlerince kabul görmemiştir. Diğer uçta ise "Kaderiyye" ve devamı olan Mu'tezile, kulun fiillerinin yegâne halk edeni olduğunu söylemiştir. Bu görüş de kulun fiillerini ilâhî irade ve kudretin dışında, bağımsız bir alana taşımakla, Hakk’ın mülkünde O’na ortak koşma tehlikesi barındırır.

Bu iki ifrat ve tefrit arasında Ehl-i Sünnet kelâmcıları, "kesb" nazariyesiyle bir orta yol bulmaya çalışmışlardır. Onlara göre fiili halk eden, yani yoktan varlığa çıkaran Hakk’tır. Lakin kulun o fiile yönelen bir cüz'î iradesi, bir meyli, bir ‘kesb’i, yani kazanımı vardır ve mesuliyet de bu kesbden doğar. Bu, zâhirî şeriatın ve amellerin temelini korumak için zaruri ve kıymetli bir formüldür. Lakin irfan yolcusu, bu formülün hakikatini kalbinde ve ruhunda yaşamak, o hakikati "tatmak" ister.

Tasavvuf, bu noktada kelâmın durduğu yerden daha derine dalar ve meseleyi varlığın mertebeleri, yani Zât, sıfat ve fiiller düzleminde ele alır. Mesele, "kul seçer mi, seçmez mi?" tartışmasından, "kul" denilen varlığın ve "seçim" denilen fiilin hakikatinin ne olduğu sorusuna evrilir.

Mutlak Hüvviyet ve Ahadiyet mertebesinde ne cebirden ne de ihtiyârdan söz edilebilir. Çünkü orada ne zorlayan ne de zorlanan, ne seçen ne de seçilen vardır; "ikilik" yoktur. Cebir ve ihtiyâr gibi kavramlar, ancak "taayyün" yani belirginleşme ve "çokluk" âleminde, Vâhidiyyet mertebesinde ve daha aşağısındaki âlemlerde ortaya çıkar.

Tahkik ehli ârifler, her bir varlığın bu şehâdet âlemine çıkmadan evvel, Hakk’ın ilminde sâbit bir hakikati olduğunu buyurur. Buna "ayn-ı sâbite" denir. Bu, her bir zerrenin ezelî ve ilmî suretidir. Her bir ayn-ı sâbite, kendi istidadının, yani kabiliyet ve potansiyelinin dilince (lisân-ı istidâd), Hakk’tan kendi hakikatine uygun bir şekilde zuhûra çıkmayı talep eder. Diken olmaya kabiliyetli bir ayn-ı sâbite, "Beni diken olarak varlığa çıkar" diye talep eder; gül olmaya istidatlı olan ise "Beni gül olarak zuhûr ettir" der.

Burada "Hakk'ın ilmi maluma tabidir" kaidesi devreye girer. Bu, Hakk’ın, kendi ilminde ezelen bildiği o sâbit hakikat ne ise, onu o hakikatin istidadına ve talebine göre varlık sahnesine çıkardığı anlamına gelir. Hakk, dikenin ayn-ı sâbitesine gül elbisesi giydirmez. Çünkü bu, O'nun kendi ilmine ve hikmetine aykırı olurdu.

Bu dünyada bir fiil işlediğinde, bir seçim yaptığında, aslında o fiil ve seçim, senin ezeldeki sâbit hakikatinin bu âlemdeki bir yansımasıdır. Sen, kendi ayn-ı sâbitenin istidadı ne ise, onu "ihtiyâr" eder, yani onu kendin için "hayır" olarak seçersin. Bu seçim sana ait gibi görünür, çünkü fiil senin organlarınla ortaya çıkar. Lakin bu seçimi yapmaya seni sevk eden "itici güç", o ezelî program, yani kendi hakikatinin kendisidir. "Cebir" buradadır. Ama bu, dışarıdan, Hakk’tan gelen bir zorlama değildir. Bu, senin kendi öz hakikatinin, bu âlemdeki gölgen olan sana yaptığı bir "cebir"dir. Sen, kendi ezelî istidadının mahkûmusun.

Bu yüzden ârifler, "Cebir vardır ama şikâyet yoktur" demişlerdir. Çünkü şikâyet, fiili bir başkasına, senden ayrı bir "zorba"ya isnat ettiğinde ortaya çıkar. Ama zorlayanın bizzat kendi hakikatin olduğunu anladığında, kime şikâyet edeceksin? Bu idrak, kişiyi fiillerin fâili olma davasından vazgeçirir, onu Hakk'ın fiillerinin tecellî ettiği bir ayna olma edebine ulaştırır. Artık ne başarılarından dolayı gururlanır ne de hatalarından dolayı Hakk'a isyan eder. Bilir ki her şey, kendi ezelî hakikatinin bir gereği olarak, ama aynı zamanda Hakk'ın iradesi ve kudretiyle zuhûr etmektedir. Böylece, kelâmcıların akıl terazisinde tarttığı cebir ve ihtiyâr, ârifin kalp gözünde bir "tevhid muktezası" olarak müşahede edilir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Cebir ve İhtiyâr: Aslı ve Mertebesi

Cebir ve ihtiyâr meselesi, zâhirî akıl ile çözülecek bir denklem değil, ancak Vahdet-i Vücud nazarıyla, yani varlığın birliği idrakiyle çözülecek bir sırdır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin kurucusu Necdet Ardıç Hazretleri’nin irşadıyla anlıyoruz ki, bu düğümün çözümü, “Cebir vardır, ama Hak’tan kula değil; kulun ezeldeki sabit hakikatinden (ayn-ı sâbitesinden) yine kendine yöneliktir.” Bu cümle, bütün kapıları açan anahtardır.

Vahdet Nazarında Cebir Neden Mümkün Değildir?

Cebir, yani zorlama, ancak ikilik olan yerde söz konusu olabilir. Bir zorlayan (câbir) ve bir de zorlanan (mecbûr) olmalıdır. Vahdet-i Vücud nazarında, yani “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka mevcut yoktur) hakikati açısından bakıldığında, ortada iki ayrı vücûd yoktur. Vücûd birdir, o da Hakk’ın Vücûdudur. Bütün âlemler, o tek Vücûd’un farklı mertebelerdeki tecellîlerinden, zuhûrlarından ibarettir. Okyanus ve dalgalar misalinde, okyanus dalgayı var olmaya zorlamaz. Dalga, okyanusun bir anlık zuhûrudur, onun bir hâlidir.

Bu sebeple, Hakk’ın kula cebretmesi, Vahdet hakikati açısından düşünülemez. Çünkü kul, Hakk’tan ayrı, O’nun karşısında duran ikinci bir varlık değildir. Kul, Hakk’ın bir isminin, bir sıfatının tecellî mahalli, zuhûr yeridir. Mesele, Tek olan Vücûd’un kendi Zât’ını kendi mertebelerinde nasıl seyrettiği ve açığa çıkardığı meselesidir. Hissettiğimiz “mecburiyet” hissinin kaynağı, varlığın bir alt mertebesinde, ilm-i ilâhî katmanında yatar.

Meselenin Kökü: A'yân-ı Sâbite ve İlâhî İlim

Cebir ve ihtiyâr meselesinin hakikati, haricî vücûd âleminde değil, ilm-i ilâhîdeki kökeninde, yani A'yân-ı Sâbite mertebesinde gizlidir. A’yân-ı sâbite, “sabit hakikatler, özler” demektir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ıyla birlikte ezelden beri var olan, O’nun ilminde malum olan, fakat henüz haricî vücûd kokusu koklamamış olan eşyanın hakikatleridir. Senin, benim, bir çiçeğin, bir yıldızın, olacak her bir olayın ezelî hakikati, Hakk’ın ilminde sabittir.

Ariflerin dilindeki "Hakk’ın ilmi, malûma tâbidir" kuralı, bütün sırrı açığa çıkarır. Bu, Hakk’ın bilmediği bir şeyi sonradan öğrendiği manasına gelmez. Bu, Hakk’ın her şeyi olduğu gibi, kendi hakikati ne ise o şekilde bildiği anlamına gelir. O şeyin hakikati neyi gerektiriyorsa, Hakk’ın onun hakkındaki ilmi de odur. Hakk’ın ilmi, o çekirdeğin hakikatine zorla bir şey dayatmaz; tam tersine, o hakikati olduğu gibi tasdik eder.

Her birimizin sabit hakikati, Hakk’ın ilminde ezelden beri bellidir. O hakikat, bizim bütün potansiyellerimizi, meyil ve istidatlarımızı, yapacaklarımızı ve yapmayacaklarımızı bir tohum gibi içinde barındırır. Firavun’un a’yân-ı sâbitesi, ezelde ilâhlık davası gütme istidadını taşıyordu. Hz. Musa’nın a’yân-ı sâbitesi ise Hakk’a davet etme istidadını… Cenâb-ı Hakk, onları bu fiillere zorlamadı. Onları, kendi ezelî hakikatleri neyi gerektiriyorsa o şekilde bildi ve onlara o hakikatlerine uygun bir haricî vücûd bahşetti.

Hissettiğimiz o zorlanma, o mecburiyet, Hakk’ın bir dayatması değil, kendi ezelî ve değişmez hakikatimizin, bu fani ve geçici dünyadaki bedenimize ve nefsimize yaptığı bir dayatmadır. Cebir, Hak’tan değil, kulun kendi a’yân-ı sâbitesindendir. Sen, ezelde ne isen, bu dünyada da o olmaya mecbursun.

Tenezzül, Zuhûr ve İstidâdın Perdeyi Aralaması

İlm-i ilâhîde sabit bir hakikat olan a’yân-ı sâbite, bu şehâdet âleminde Tenezzül süreciyle bir fiil, bir karakter, bir kader olarak belirir. Tenezzül, mutlak olanın, kendi mertebelerinde kayıtlanarak, perdelenerek ve belirlenerek aşağı doğru açılmasıdır.

Mutlak Vücûd, Ahadiyet mertebesinden ilk olarak Vâhidiyyet mertebesine tenezzül eder. Vâhidiyyet, bütün a’yân-ı sâbitelerin ve onlara karşılık gelen İlâhî İsimlerin ayırt edildiği ilim mertebesidir. Her bir a’yân-ı sâbite, kendi istidadının diliyle (buna lisân-ı istidâd denir) Hakk’tan vücûd talep eder. Bu, sesli bir talep değil, özün kendisinden kaynaklanan fıtrî bir meyil, bir iştiyaktır.

Bu talebe, Hakk’ın Nefes-i Rahmânî’si ile icabet edilir. Cenâb-ı Hakk, o ezelî hakikatlere, Rahmân isminin bir tecellîsi olan o “varlık nefesi” ile haricî bir vücûd elbisesi giydirir. Böylece, ilm-i ilâhîde bir “bilgi” olan şey, ruhlar âleminde bir ruh, misal âleminde bir suret ve nihayet şehâdet âleminde bir cisim ve bir fiil olarak zuhûr eder.

Bu zuhûr esnasında, a’yân-ı sâbitenin istidadı ne ise, tecellî de ona göre şekillenir. Hakk, mutlak feyzini, varlık nurunu herkese ve her şeye eşit olarak gönderir. Ancak her varlık, o nuru kendi kabının, yani kendi a’yân-ı sâbitesinin darlığı veya genişliği, rengi veya şekli nispetinde alır ve yansıtır. Güneş ışığı her yere aynı vurur, ama kara bir camdan siyah, kırmızı bir camdan kırmızı, şeffaf bir camdan ise olduğu gibi geçer. Suç, güneş ışığında değil, camın kendi rengindedir. Kulun fiilleri de böyledir. Fiilin halk edilmesi (halk) Hakk’tandır; ama o fiilin iyi veya kötü olarak nitelenmesine sebep olan yönü (kesb), kulun kendi a’yân-ı sâbitesinin istidadından kaynaklanır.

"Cebir Kendinden Kendinedir": Hakikatin Cem'i

Geldiğimiz bu noktada, başta sorduğumuz sorunun cevabı berraklaşmıştır. İnsan, hayat yolculuğunda kendini “mecbûr” hisseder. Bu his doğrudur, bir cebir vardır. Ama bu cebir, sandığı gibi dışarıdan gelen bir zorlama değildir. Bu cebir, kendi özünden, ezelî kimliğinden, Hakk’ın ilminde sabit olan hakikatinden kaynaklanan bir içsel zorunluluktur. Kulun şehâdet âlemindeki gölgesi, ezel âlemindeki aslına uymak zorundadır.

Bu hakikati idrak etmek, insanı tembelliğe ve mesuliyetsizliğe itmez; tam tersine, şikâyetten ve isyandan kurtarır. Başına gelen musibetlerde kaderi veya başka insanları suçlamayı bırakır. Çünkü bilir ki, her ne oluyorsa, kendi ezelî hakikatinin bir yansımasıdır. Dışarıda bir düşman aramaktan vazgeçer, kendi içine döner.

Bu, aynı zamanda en yüksek edep makamıdır. Ârif, şeriatın kendisine yüklediği sorumlulukları (ihtiyâr) yerine getirir, çünkü bu dünyada imtihanın gereği budur. Lâkin bâtınında, bütün fiillerin hakiki fâilinin Hakk olduğunu, kendisinin sadece bir ayna olduğunu müşahede eder. Ve daha derinde, bu tecellînin kendi a’yân-ı sâbitesinin talebiyle gerçekleştiğini idrak eder. Bu, şeriat ile hakikatin, tenzih ile teşbihin, cebir ile ihtiyârın birleştiği Cem makamı idrakidir.

Sonuç olarak, Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde cebir ve ihtiyâr meselesi, birbiriyle çatışan iki kutup olarak değil, aynı hakikatin iki farklı yüzü olarak ele alınır. İhtiyâr, şehâdet âlemindeki imtihanımızın ve sorumluluğumuzun adıdır. Cebir ise, o imtihanın senaryosunu yazan ezelî hakikatimizin, yani a’yân-ı sâbitemizin bize olan hükmüdür. Kul, bu dünyada kendi yazdığı rolü oynamaktadır. Oyun Hakk’ındır, sahne Hakk’ındır, oyuncu Hakk’ın bir tecellîsidir; ama rol, oyuncunun ezeldeki kendi talebidir. Bu sırrı anlayan, hem sorumluluğunu bilir hem de Hakk’a teslimiyetin ve rızanın en derin huzurunu yaşar.

Cenâb-ı Hakk bizleri bu idrake uyanlardan eylesin.

Terzibaba Geleneğinde Cebir ve İhtiyâr'in Yaşanması

Cebir ve ihtiyâr meselesinin hakikati, kulun kendi ezelî istidadının, yani Hakk’ın ilminde sâbit olan hakikatinin, yine Hakk’ın isimlerinin tecellîsiyle bu şehâdet âleminde zuhûra gelmesidir. Cebir, Hakk’tan kula değil; kulun kendi bâtınından, kendi hakikatinden yine kendi zâhiredir. Bu ilim, bir dervişin hayatında nasıl yaşanır, kuru bir malûmattan çıkıp kalbi dirilten bir hâle nasıl dönüşür? Tasavvuf, bilmek değil, olmak yoludur.

Mürşid-i Kâmil'in Gözüyle İstidat ve Terbiye

Seyr-i sülûk, bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde başlar. İnsân-ı Kâmil olan mürşid, ruhların tabibidir. Onun en büyük mahareti, karşısındaki müridin istidadını, yani onun a'yân-ı sâbitesinden getirdiği kabiliyet ve temayüller bütününü okuyabilmesidir. O, müridin yüzüne baktığında sadece etten kemikten bir sûret görmez; Hakk’ın ilminde o kul için takdir edilmiş olan ezelî programı, o ruha özgü deseni müşahede eder.

Bu sebeple kâmil mürşid, müridini zorlamaz. Onu, kendi istidadının dışına çıkmaya, fıtratında olmayan bir hâli taklit etmeye mecbur bırakmaz. Zira bilir ki, her tohum kendi ağacını verir. Mürşidin vazifesi, elma çekirdeğini zorla armut ağacı yapmaya çalışmak değil, o elma çekirdeğinin en kâmil elma ağacı olması için gereken ortamı hazırlamaktır.

Cebir ve ihtiyâr meselesi, mürşid-mürid ilişkisinin temelini oluşturur. Mürşid, müridin a'yân-ı sâbitesinden kaynaklanan "cebri" yani değişmez özünü bilir ve terbiyesini bu bilgi üzerine kurar. Müridin "ihtiyârı" ise, bu terbiye karşısındaki teslimiyetidir. Mürid, kendi ham aklıyla "ben şöyle olmak istiyorum" demek yerine, kendi hakikatini ondan daha iyi bilen mürşidine "Siz neyi uygun görürseniz o olur" diyerek iradesini onun iradesine teslim eder. Bu teslimiyet, körü körüne bir itaat değil, kendi hakikatine kavuşma arzusunun en şuurlu hâlidir.

Mürşid, celâlî mizaçlı bir müride daha çok sabır ve sükûnet telkin ederken, cemâlî mizaçlı birine daha çok hizmet ve gayret vazifesi verebilir. Çünkü bilir ki, her varlığın kemâli, kendi zıddını kendi potasında eritmesiyle mümkündür. Bu yüzden tasavvuf yolu, herkese aynı elbisenin giydirildiği bir yol değildir. Herkesin elbisesi, kendi ezelî ölçüsüne göre, kâmil bir terzinin elinde dikilir.

Seyr-i Sülûk'ta Fiillerin Hakikatine Uyanış: "Lâ Fâile İllallah"

Sâlik, mürşidinin elinden tutup yola koyulduğunda, ona ilk öğretilen derslerden biri Tevhîd-i Ef’âl, yani fiillerin birliğidir. Bu mertebenin zikri "Lâ fâile illallah"tır; yani "Allah'tan başka fâil (işi yapan, eyleyen) yoktur."

Bu zikir, başlangıçta sadece dilde bir tekrardır. Sâlik, namazını kılar ve "Ben kıldım" der. Nefsi, bütün fiilleri sahiplenir. "Lâ fâile illallah" zikri, bu "ben yaptım" kalesini yıkmak için çekilen bir manevî manciniktir.

Sâlik zikre devam ettikçe, yavaş yavaş bir idrak değişimi yaşamaya başlar. Kendi elini kaldırırken, bu eli hareket ettiren kasları, o kaslara emri ileten sinirleri ve hepsinin ötesinde, bütün bu sistemin var olmasını sağlayan Hayy ve Kayyûm olan Hakk'ı tefekkür eder. Anlar ki, kendi fiili üzerindeki tasarrufu cılızdır.

Bu tefekkür hâli derinleştiğinde, sâlikin kalbine bir müşahede kapısı aralanır. Artık fiillerin ardındaki Fâil'i sadece aklıyla bilmez, kalbiyle "görmeye" başlar. Bu noktada, ihtiyâr perdesi aralanır. Sâlik anlar ki, kendisine "seçme özgürlüğü" gibi gelen şey, aslında Hakk’ın iradesinin kendi varlığı üzerinden, kendi istidadı doğrultusunda bir tecellî ediş biçiminden başka bir şey değildir. O, seçtiğini zannederken, aslında ezelde kendisi için seçilmiş olanı, a'yân-ı sâbitesinin talep ettiğini bu âlemde zuhûra getirmektedir.

Bu idrak, sâlike büyük bir hafiflik ve huzur verir. Artık başarılarının kibriyle ağırlaşmaz, çünkü bilir ki başaran Hakk'tır. Başarısızlıklarının ve hatalarının ye'siyle de çökmez, çünkü bilir ki bu da onun istidadının bir gereği, imtihanının bir parçasıdır. O, artık fiillerin yükünü omuzlarından atmış, sadece o fiillerin zuhûr ettiği bir "mazhar" olduğunun idrakine varmıştır.

Nefs Mertebelerinde İdrak Farkı: Fiili Kime Nispet Edersin?

Cebir ve ihtiyâr meselesinin nasıl anlaşıldığı, doğrudan doğruya sâlikin bulunduğu nefs mertebesiyle alakalıdır.

Nefs-i Emmâre (Kötülüğü Emreden Nefs) mertebesindeki kişi, tam bir benlik zindanındadır. Bütün fiillerin fâili kendisidir. Başarılar onundur, bu yüzden kibirlidir. Hatalar ise ya başkalarının suçudur ya da "kaderin bir cilvesi". Bu mertebedeki insan için ihtiyâr mutlaktır, cebir ise sadece işine gelmediğinde sığındığı bir bahanedir.

Nefs-i Levvâme (Kendini Kınayan Nefs) mertebesine yükselen sâlik, bir araftadır. İyi bir iş yaptığında, "Elhamdülillah, bu Hakk’tandır," der. Fakat bir günaha düştüğünde, "Bu bendendir, benim nefsimdendir," diyerek kendini kınar. Bu mertebe, şeriat ile hakikat arasında bir köprüdür. "Hayrı Allah’tan, şerri nefsinden bil" edebi bu makamın dersidir. Henüz Cem makamı idrakine ulaşamadığı için hayır ve şerrin aynı kaynaktan nasıl tecellî ettiğinin hikmetini çözemez.

Nefs-i Mutmainne (Huzura Ermiş Nefs) ve daha üst mertebelere ulaşan ârif ise, meseleyi Tevhid gözüyle seyreder. O, "hayrihi ve şerrihi minallâhi teâlâ" sırrına vâkıf olmuştur. Yani hayrın da şerrin de, aynı Hüvviyetten, aynı Zât'tan, farklı isimlerin muktezası olarak zuhûr ettiğini müşahede eder. O bilir ki, şer gibi görünen şey, ya Celâl isminin bir tecellîsidir ya da kulun a'yân-ı sâbitesindeki bir talebin karşılanmasıdır.

Bu, onun günahı veya hatayı meşru gördüğü anlamına gelmez. Zâhirde şeriatın hükümlerine sımsıkı bağlıdır. Fakat bâtında, o fiilin neden zuhûr ettiğinin hikmetini bildiği için isyan etmez, şikâyet etmez. Kendi kusurunu, a'yân-ı sâbitesinin Hakk’tan olan talebinin bir yansıması olarak görür ve bu bilgiyi, nefsini daha iyi tanımak ve terbiye etmek için bir vesile kılar. O, hem "cebr"in hakikatini bilir, hem de "ihtiyâr" perdesi altında kulluk vazifesini yerine getirir.

Bir Hâl ve Makam Olarak Teslimiyet: Şikâyeti Terk, Rızâya Varma

Bu ilmin sâlikin hayatındaki en son ve en tatlı meyvesi, onu Rızâ Makamı'na ulaştırmasıdır. Cebir ve ihtiyâr düğümünü çözen, fiillerin tek Fâili'nin Hakk olduğunu müşahede eden bir kul için artık şikâyet edecek bir merci kalmaz.

Ârif, gelen her ne ise, şuurun en derin katmanlarında onun Hakk’tan geldiğini bilir. Sadece Hakk’tan geldiğini değil, aynı zamanda kendi ezelî hakikatinin talebi üzerine geldiğini de bilir. Bu, bir hekimin, hastanın şifası için acı bir ilaç vermesi gibidir. Hasta, hekimin niyetinin iyilik olduğunu bildiği için ona güvenir ve ilacı içer. Ârif de, başına gelen her hadisenin, kendi ruhunun tekâmülü için Hakk tarafından, yine kendi talebi üzerine gönderilmiş bir "ilaç" olduğunu bilir. Bu bilgi, şikâyet kapısını kapatır.

Şikâyet bitince, yerine "rıza" yerleşir. Rıza, pasif bir boyun eğiş değildir. Tam aksine, vücûdun her anında Hakk’ın iradesinin en güzel, en âdil ve en yerli yerinde şekilde tecellî ettiğini görmenin getirdiği coşkun bir sevinç ve teslimiyettir. Gelen lütuf da hoştur, kahır da. Çünkü her ikisi de aynı Sevgili'den gelen bir mektuptur.

Bu makama eren kul, gerçek hürriyete kavuşmuştur. Çünkü o, artık nefsânî seçimlerinin, cüz'î iradesinin daracık hapishanesinden kurtulmuştur. Onun ihtiyârı, Hakk’ın iradesinde erimiştir. O, "seçmekten kurtulmuştur". Artık rüzgârın önündeki bir yaprak gibi değil, rüzgârın kendisiyle bir ve beraber olduğunu bilen okyanusun dalgası gibi hareket eder. Yaptığı her iş, Hakk’ın işi olur. Sözü, Hakk’ın kelâmı olur. Bakışı, Hakk’ın nazarı olur.

Füsûsu'l-Hikem'de Cebir ve İhtiyâr

Kelâm ehlinin asırlardır bitiremediği cebir ve ihtiyâr bahsine, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin hikmet pınarından bakalım. İrfan mektebinde, özellikle de Füsûsu’l-Hikem’in açtığı Vahdet-i Vücud ufkunda, bu mesele temelinden farklı bir zemine taşınır. Burada mesele, ahlâkî bir tartışma olmaktan çıkar, bir vücûdî hakikatin, yani varlığın özüne dair bir sırrın perdesini aralamaya döner.

Bu mektebin temel taşı şudur: Cebir, yani bir varlığın başka bir varlığı zorlaması, ancak iki ayrı ve müstakil varlık kabul edildiğinde mümkündür. Hâlbuki Vahdet nazarında, Hakk’ın Vücûdu’ndan başka hakikî bir vücûd yoktur. Mâsivâ, O’nun isim ve sıfatlarının tecellîlerinden ibaret birer gölgedir. Bu durumda kim, kimi, neye zorlayabilir? Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin de işaret ettiği gibi, mesele en başından düğümlenir:

Cebir kavramı vahdet-i vücud zemininde ikilik şartını taşımadığı için baştan çöker.

Mademki varlık birdir ve zorlayacak ikinci bir vücûd yoktur, o halde bu gördüğümüz çeşitlilik, bu farklı kaderler nereden geliyor? İşte Şeyh-i Ekber Hazretleri burada bize irfan ilminin en derin sırlarından birinin kapısını aralar: A'yân-ı Sâbite.

A’yân-ı sâbite, Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilminde bulunan, varlıkların henüz dış âlemde bir vücut kokusu koklamamış, ilmî suretleridir. Her birimiz, her bir zerre, bu âleme gelmeden evvel, Hakk’ın ilminde sâbit bir hakikat idik. İşte bu hakikatler, kendi potansiyellerinin, kendi istidatlarının diliyle, yani lisân-ı istidâd ile Hakk’tan zuhûra gelmeyi talep etmişlerdir. Bu bir sözlü talep değil, bir hâl talebidir. Gülün tohumu, gül olmaktan başka bir şey talep edemez. Her bir ayn-ı sâbite, ne ise, o olmayı talep eder. Bu talebi, Konuk merhumun şerhinden Terzibaba Efendimiz şöyle aktarır:

“Biz, cesed-i unsurîmiz ile taayyün etmiş değil idik ve lisân-ı zâhir ile taleblerimiz de vâki’ değil idi; fakat Sen’in esmâ-i ilâhiyyene olan lutfun ve rahmetin, bizim a’yân-ı sâbitemizin lisân-ı zâhir ile söylenmemiş olan lisân-ı isti’dâdlarıyla vâki’ taleblerini işitir idi. Ya’ni ezelde bizim suver-i ilmiyyemiz, mazhar oldukları ismin muktezâsı ne ise, hâl ve isti’dâd ve kābiliyet diliyle onları Sen’den taleb etmiş ve Sen de onları işitmiş idin.”

Ezelde, Hakk’ın ilminde birer “bilgi” iken, her birimiz kendi istidadımız neyi gerektiriyorsa, o olmanın talebi içindeydik. Firavun’un ayn-ı sâbitesi, Hakk’ın Kahhâr, Mütekebbir gibi celâlî isimlerine mazhar olma istidadında olduğu için, o yönde bir talepte bulundu. Hz. Musa’nın ayn-ı sâbitesi ise Hâdî, Rahîm gibi cemâlî isimlere mazhar olma kabiliyetinde olduğu için, o şekilde zuhûr etmeyi istedi. Cenâb-ı Hakk ise, her talebe icabet edendir.

Bu durumda “cebir” kime aittir? Hakk, kulunu bir şeye zorlamış mıdır? Asla! Kulun kendi ezelî hakikati, kendi istidadı neyi talep ettiyse, Hakk ona sadece “Ol!” diyerek vücûd elbisesini giydirmiştir. Şeyh-i Ekber, bu sırrı “Hakk’ın ilmi, malûma tâbidir” prensibiyle açıklar. Yani, İlm-i İlâhî, varlıkların ezeldeki hakikatleri (a’yân-ı sâbite) ne ise, onları o şekilde bilir ve o şekilde zuhûra getirir. Onları değiştirmez, onlara zorla bir şey dayatmaz. Terzibaba Efendimiz, bu hakikati Kelime-i Lûtiyye şerhinde ifade eder:

Ben yalnız ilm-i ezel-i ilâhîmde olan şeye vücut verip, onları gayb örtüsünden belirme sâhasına çıkardım. Onlar da ezeldeki halleri ve isti'dâdları üzere zahir oldular. Kendi hallerinin gayrisiyle zahir olmaları için asla cebir ve hükm etmedim. Feyzler veren elimde cimrilik yoktur. Siz istediniz, Ben de verdim. Ben fiilimden mes'ûl değilim, mes'ûl olan sizsiniz.

Bu, meselenin düğümünü çözen anahtardır. Sorumluluk, Hakk’ın zorlamasında değil, kulun kendi ezelî istidadının talebindedir. Hakk’ın fiili, sadece bu talebe vücûd nuruyla karşılık vermektir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm, “Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz. Onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiyâ, 21/23) buyurur.

Şeyh-i Ekber bu durumu açıklamak için Nefes-i Rahmânî misalini verir. Cenâb-ı Hakk, kendi içindeki “kevnî kelimeler” olan a’yân-ı sâbiteyi, bu ilâhî nefes ile dışarıya üflemiş, böylece kâinat meydana gelmiştir. Bu nefes, bütün varlıklara ayrım yapmaksızın ulaşan bir vücûd dalgasıdır. Fakat her varlık, o nefesi kendi kabiliyetine, kendi “boğazının” yapısına göre bir sese, bir şekle dönüştürür. Nefesin kendisinde bir zorlama yoktur.

Bi’t-tekâsüf böylece zâhir oldular; ve bu sûretle kendi isti’dâd ve kābiliyetlerini irâe ettiler. Bu isti’dâd ve kābiliyetlere aslâ müteneffisin [nefes verenin] icbârı yoktur. Belki ayn-ı nefeste onlar, isti’dâd ve kābiliyetlerine göre kendilerini yine kendileri îcâd ettiler... müteneffis ona cevâben der ki: “Bu şekilde hudûsün için benim tarafımdan senin üzerine hiçbir cebir vâki’ olmadı; ben ancak seni tenfîs ettim; sen de bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûm olan kābiliyet ve isti’dâdın hasebiyle böyle tekevvün ettin; cebir ancak senden, sana vâki’ oldu: Niçin bana tevcîh-i hitâb ediyorsun?”

Meselenin özü budur: “Cebir ancak senden, sana vâki’ oldu.” Bu, hem kulun sorumluluğunu ortadan kaldırmayan, hem de Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzih eden Muhammedî bir mîzandır. Hakk’ın kazâsı (hükmü), her bir ayn-ı sâbitenin kendi istidadına göre zuhûr etmesidir.

Fakat bu hükümde cebir yoktur. Zîrâ bu hükmü, a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir; ve Hak bidâyeten mahkûmün-aleyhdir. Ya’ni her bir ayn-ı sâbite kendi kābiliyyet-i zâtiyyesini gösterip Hakk’a demiştir ki: “Ey zî-atâ, benim hakkımda hükm-i saâdeti ver ve beni bu hüküm dâiresinde izhâr et!” Bu ise ayn-ı sâbite tarafından Hak üzerine bir hükümdür.

Başlangıçta, kulun ayn-ı sâbitesi kendi hâlini arz ederek bir nevi “hâkim” konumundadır ve Hakk, Kerem sahibi olduğu için bu talebe uyarak “mahkûm” (hükmedilen) gibidir. Sonra, bu talebe icabet edip varlık verince, Hakk “hâkim” olur ve kul O’nun hükmüyle zuhûr ettiği için “mahkûm” olur. Bu, zıtların bir araya geldiği bir Cem makamı idrakidir.

“Bütün işler Allah’a dönecektir.” (Bakara, 2/210) ayeti ise işin Tevhid-i Ef'âl mertebesindeki idrakidir. Zâhirde her fiil, bir fâile aittir ve her fâil kendi istidadının gereğini yapmaktadır. Lâkin hakikatte, bütün bu fiillerin, istidatların ve suretlerin varlık kaynağı tek bir Vücûd’dur.

İşte emirlerin, işlerin sonunda Hakka dönmesi, Kur’an-ı Kerim’de buyurur وَاِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الاُمُورُ 2/210 “ Bütün işler Allah’a dönecektir.” Neden? Zaten Hakkın fiilinden başka bir şey yok ki... M. Arabi Hz.leri “Bu alemde “cebir “ diye bir şey yoktur, “Cebir” kendinden kendinedir, yani ayan-ı sabitesine onu oraya koyduğu zaman o cebir denilen şey kendi özünden zuhura gelmektedir, başka birisinin onu cebretmesi değildir.

İşlerin Hakk’a dönmesi, ârifin nazarında olur. Sâlik, seyr-i sülûkunda önce fiillerin fâilinin Hakk olduğunu müşahede eder (Tevhid-i Ef’âl), sonra sıfatların tek bir Mevsûf’a ait olduğunu anlar (Tevhid-i Sıfât) ve nihayetinde varlığın birliğine (Tevhid-i Zât) erer.

Şu halde, Füsûs’un hikmetiyle anlıyoruz ki:

  1. Vahdet zemininde, ikilik olmadığı için cebir mümkün değildir.
  2. Her varlık, kendi ezelî hakikati olan ayn-ı sâbitesinin istidadı neyi gerektiriyorsa, lisân-ı hâl ile onu talep etmiştir.
  3. Cenâb-ı Hakk, mutlak cömertliğiyle bu talebe sadece vücûd vererek icabet etmiştir. Bir zorlama yoktur.
  4. Bu durumda cebir, Hakk’tan kula değil, kulun kendi sâbit hakikatinden yine kendi zuhûruna doğrudur.
  5. Nihayetinde bütün bu talep, icabet, fiil ve fâiller, tek bir Vücûd’un farklı mertebelerdeki tecellîleridir ve iş, her zaman O’na döner.

Bu sırrı idrak eden ârif, artık şikâyeti bırakır, rıza makamına yerleşir. Başına gelen her hâlin, kendi ezelî hakikatinin bir yansıması olduğunu bilir. Bilir ki herkes, kendi istidadının türküsünü çağırmaktadır ve bütün bu sesler, aynı ilâhî nefesin bestesidir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Cebir ve ihtiyâr bahsi, tasavvuf ehli için ne kulun iradesini yok sayar ne de onu Hakk’ın iradesinden bağımsız bir güç olarak görür. Bu yolun sırrı, İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde, Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in şerhleriyle aydınlanır. Mesele, zâhirdeki fiillerden ziyade, o fiillerin vücûd bulmadan evvelki kökleriyle, yani a'yân-ı sâbite ile alâkalıdır. Bu bilgi, sâliki şikâyetten rızaya, kavgadan teslime taşıyan bir nurdur.

Ârifin Kalbinde Tasarruf ve Himmetin Azalması

İrfan yolunda ilerleyen sâlikin marifeti arttıkça, kalbinde tuhaf bir sükûnet başlar. Eskiden dünyayı değiştirme, olaylara müdahale etme, himmetiyle bir şeyleri oldurma arzusu taşıyan o kalp, şimdi âlemi olduğu gibi seyretmeye meyleder. Bu, bir acziyet değil, kemâl-i marifetin, yani bilginin en olgun hâlinin bir neticesidir.

Ârif, her şeyin ezeldeki ilmî takdire, yani her bir varlığın kendi a'yân-ı sâbitesinin istidadına göre zuhûr ettiğini bilir. Bu biliş, onu müdahalecilikten alıkoyar. Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber’in bu bahsini şöyle açar:

Arifin ma'rifeti yükseldikçe, onun himmet ile tasarrufu eksilir. (...) Ma'rifetin, arifi himmetle tasarrufa bırakmaması iki vecihten olur. (...) Binâenaleyh arif her ne vakit himmetle âlemde tasarruf etse, ihtiyar ile değil, emr-i ilâhî ve cebirden nâşîdir.

Ârif, eğer bir tasarrufta bulunursa, bu kendi seçimiyle (ihtiyar) olmaz. Bu, bir “emr-i ilâhî” ile, bir nevi “cebir” ile olur. Kendi nefsinden kaynaklanan bir arzuyla değil, Hakk’ın o anki tecellîsinin bir gereği olarak, sanki bir alet gibi kullanılır. Bu durumu anlamak için Şiblî Hazretleri’nin bir sözü ve Şeyh-i Ekber’in ona getirdiği izah aydınlatıcıdır. Terzibaba Efendimiz aktarıyor:

Ebû-Suûd b. Şibl-i Bağdadî kendisine inanan ashabına dedi ki: "Tahkîkan Allah Teâlâ onbeş senedenberi bana tasarruf verdi; ve ben onu tazarrufen terk ettim." (...) Fakat pâdişâh vezîre: İrâdemi tebliğ et, şöyle böyle yapsınlar ve sen de onun hususuna lâzım olan tasarrufâtı icra et! diye emr ederse, vezir pâdişâhın emir ve cebri ile tasarrufa kıyam eder; ve onun bu tasarrufu bittabi' ihtiyar ile olmuş olmaz. Ve pâdişâhın huzurunda terk-i tasarruf etmek kemâl-i ma'rifetten nâşîdir; yoksa pâdişâhın malım yine kendisine îsâr tarîkıyla değildir.

Padişahın (Hakk'ın) huzurundaki bir vezir (kul), kendisine Padişah tarafından verilmiş olan yetkiyi, sanki kendi malıymış gibi Padişah'a "lütfederek" geri veremez. Bu, edebe aykırıdır. Ârifin tasarrufu terk etmesi, bu inceliği bilmesindendir. Eğer Padişah "Kalk, şu işi yap!" diye emrederse, o zaman kalkar ve yapar. Ama bu, kendi ihtiyârı ile değil, emrin gereği olarak, bir "cebir" ile olur. Marifet, kulu bu edebe ulaştırır ve kâinata müdahale etme arzusunu söndürür.

İhtiyardan Kurtulmak: Hakiki Hürriyet

Hakiki hürriyet, canımızın her istediğini yapabilmek değildir. Tasavvuf nazarında bu, nefsin, heveslerin, zanların esaretidir. Hakiki hürriyet, "ihtiyardan kurtulmak"tır. Yani, "ben seçiyorum, ben yapıyorum" yanılgısından kurtulup, her an Hakk'ın iradesine teslim olmaktır. Mevlânâ Hazretleri’nin işaret ettiği gibi:

ihtiyardan kurtulmayan kimse ber-güzîde değildir. Arif bir şâhenşâhdır ki, iki âlem onun üzerine saçılmıştır. Hİç pâdişâh, saçı tarafına iltifat eder mi?

"Ber-güzîde", yani seçkin kul, seçme iddiasından vazgeçmiş kuldur. O, "şu olsun, bu olmasın" gibi cüz'î seçimlere tenezzül etmez. Çünkü her şeyin zaten en güzel şekilde, ezelî ilimdeki aslına uygun olarak tecellî ettiğini bilir.

Bu, bir fiilsizlik değildir. Bilakis, en saf fiilin makamıdır. Çünkü bu makamda kul, kendi nefsanî arzu ve korkularının filtresi olmaksızın, Hakk'ın iradesinin tecellî ettiği dupduru bir ayna olur. Seçim yükü omuzlarından kalkmıştır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Sizi müstahlefîn kıldığı şeyden infâk ediniz" (Hadîd, 57/7) ayetinin sırrına ermektir. Kul, kendinde zannettiği iradenin ve mülkün aslında kendisine vekâleten verildiğini idrak eder ve onu asıl Sahibine iade eder.

Ayna Metaforu ve Hakk'ın Kula İnkıyâdı

Burası, aklın sınırlarının zorlandığı, tenzih ile teşbihin birleştiği Cem makamı dır. Şeyh-i Ekber, bu makamı "Hakk'ın kula inkıyâdı" yani Hakk'ın kula tâbi olması gibi zâhirde anlaşılması güç bir ifadeyle anlatır. Cevap, yine a'yân-ı sâbite ve ayna metaforunda gizlidir. Terzibaba Hazretleri, Füsûs'taki Yakubiyye kelimesinin hikmetini şerh ederken bu sırrı açar:

İmdi Hak a'yân-ı sâbiteye âyîne olunca, abd, ayn-ı sâbitesi itibariyle Hakk'ın âyîne-i vücudunda ayn-ı mümkine hasebiyle, Deyyân isminden zâhir olan bir tecellîdir. Demek ki, Hakk'ın abd-i mütedeyyine inkıyâdı, kendisinin tab'ına mülayim olan şey ile, Hak'tan celâsını taleb eylediği ve istid'â eylediği ism-i Deyyân'ın tecellîsidir.

Hakk, Vücûd (varlık) aynasıdır. Kulun a'yân-ı sâbitesi, yani ezelî hakikati, bu potansiyel, kendi istidadının lisanıyla, Hakk'tan varlık aynasında görünmeyi talep eder. Hakk da, bu talebe, o kulun istidadına uygun olan İsm-i Deyyân (Hükmeden, Karşılık Veren) ile tecellî ederek "icabet" eder.

Hakk'ın kula "inkıyâdı", yani tâbi olması budur. Bu, Hakk'ın kul tarafından zorlanması değil, bilakis, Hakk'ın kendi ilminde bulunan bir hakikatin talebine, yine kendi isimlerinden biriyle cevap vermesidir. İlâhî ilim, malûma, yani bilinene tâbidir.

Binâenaleyh abd-i mütedeyyin, mecbûren mütedeyyindir. Fakat bu cebir, ona kendi hakîkatinden ve isti'dâd-ı ezelîsinden gelir. Ve onun hakîkatinin isti'dâdı mec’ûl değildir, yaʼni mahlûkıyetle mevsûf değildir. Ve kezâ gayr-ı mütedeyyin olan abdin adem-i inkıyâdı dahi, isti’dâd-ı ezelîsinden gelir. Binâenaleyh o da mecbûrdur.

Bu, meselenin düğümünün çözüldüğü yerdir. Evet, bir cebir vardır. Fakat bu cebir, dışarıdan, Hakk tarafından kula uygulanan bir zorlama değildir. Bu, kulun kendi ezelî hakikatinin, kendi a'yân-ı sâbitesinin, kendi üzerine uyguladığı bir cebirdir. Bu hakikati Terzibaba Hazretleri’nin Füsûs mukaddimesindeki bir misaliyle taçlandıralım. Soğuk bir kış gününde, dupduru bir camın üzerine nefesinizi üflediğinizi düşünün.

Bu zâhir olan eşkâlin hiçbirisi ne tûlen ve ne de arzan yekdîğerine benzemez. Bu eşkâlin her biri bî-sûret olan o nefeste mündemic idi. Bi’t-tekâsüf böylece zâhir oldular; ve bu sûretle kendi isti’dâd ve kābiliyetlerini irâe ettiler. Bu isti’dâd ve kābiliyetlere aslâ müteneffisin icbârı yoktur. Belki ayn-ı nefeste onlar, isti’dâd ve kābiliyetlerine göre kendilerini yine kendileri îcâd ettiler.

Nefes, Nefes-i Rahmânî'dir; her şeye eşit ve suretsiz olarak ulaşır. Ortaya çıkan o eşsiz kar tanesi desenleri ise, a'yân-ı sâbitelerdir. Nefesi üfleyen, o desenleri zorla çizmemiştir. O desenler, zaten o nefeste potansiyel olarak mevcuttu; kendi kabiliyetlerine göre zuhûra geldiler.

Füsûs'un derinliklerinde anlıyoruz ki, cebir ve ihtiyâr, aynı ilâhî tecellînin iki farklı görünümüdür. Kul, fiili işlerken kendini fâil sandığı için "ihtiyâr" vardır. Hakikat nazarından bakıldığında ise, o fiil kulun ezelî istidadının bir talebi ve Hakk'ın o talebe bir icabeti olduğu için, kul kendi kendine "mecbur"dur. Ârif, bu iki bakışı da cem eden kişidir. Bu idrak, sâliki her türlü çekişmeden, şikâyetten ve isyandan kurtarıp mutlak bir teslimiyetin ve rızanın huzuruna eriştirir.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Cebir ve İhtiyâr

Hazret-i Mevlânâ'nın hikmet deryasında, cebir ve ihtiyâr meselesi, aklın çetin yollarından ayrılıp, gönül bahçelerinin patikalarına girer. O, bize bir usûl ispat etmez; bir hâl gösterir. Mesnevî-i Şerîf, bu çetin meselenin, ârifin gönlünde nasıl bir rıza ve teslimiyet çiçeğine dönüştüğünün hikâyelerle bezenmiş en güzel şerhidir. Onun dilinde cebir ve ihtiyâr, birbirini iten iki zıt kutup değil, aynı hakikatin, yani Tevhid'in, kulun idrak mertebesine göre farklı görünen iki yüzü olur.

'Biz Yayız, Ok Atıcı Hudâ'dır': Fiilin Hakiki Fâili

Kelâmcıların zihinle yürüdüğü yolda, Hz. Mevlânâ gönül ile koşar. Meseleyi, "Fiilin fâili kimdir?" sorusundan alır, "Fiil, hangi mazharda zuhûr eder?" noktasına taşır.

Eğer biz okları atarsak, bu bizden değildir; biz yayız ve o okun atıcısı Allah'tır.

Kulun varlığı yok sayılmaz. Yayın bir ağaçtan yapıldığını, bir esnekliği, bir istidadı olduğunu bilir. Lâkin yayın tek başına bir ok atamayacağını da bilir. Okun hedefe varması, yayın varlığına değil, okçunun maharetine, niyetine ve kudretine bağlıdır. Bizler, işte o yaylarız. Her birimiz, farklı bir ağaçtan yontulmuş, farklı bir esnekliğe sahip yaylarız. Bu bizim [a'yân-ı sâbite](/wiki/a'yân-ı sâbite)'miz, yani ezelî hakikatimizdir. Hakk, el-Fâil olan Zât, o okları bizim yayımızdan atar. Fiil, bizim kesbimiz ile zuhûr eder görünür, ama fiilin halk edicisi, hakiki fâili, Cenâb-ı Hakk'tır.

Bu idrak, sâlikin "Lâ fâile illallah" (Allah'tan başka hakiki fâil yoktur) makamının tercümanıdır. Artık sâlik, başarıyı nefsine, başarısızlığı başkasına nispet etme hamlığından kurtulur. Gelen lütfu, yayı geren Okçu'dan bilir, şımarmaz. Gelen kahrı da yine aynı Okçu'dan bilir, şikâyet etmez. Sâlike düşen, kendi varlık yayını, Hakk'ın fiiline en güzel mazhar olacak şekilde hazırlamaktır.

'Bu Cebir Değil, Cebbâr İsminin Manasıdır': İki Cebir Arasındaki Fark

"Madem biz yayız ve Atıcı O'dur, o hâlde bizler yaptığımızdan mesul değil miyiz?" İşte Hz. Pîr, bu soruyu bekler ve cevabı verir:

Bu, cebir değildir; bu, cebbarlığın anlamıdır. Cebbarlığın zikri, yakarış içindir.

Hz. Mevlânâ, iki şeyi birbirinden ayırır: cebir ve cebbâriyyet.

  1. Cebir (Cebr-i Mezmûm): Kınanmış cebirdir. Şeriatı ve mesuliyeti ortadan kaldıran bir atâlet hâlidir. "Madem kaderde var, ben ne yapayım?" diyerek günahına kılıf, tembelliğine gerekçe arayan nefsin sığınağıdır.

  2. Cebbâriyyet (Cebr-i Mahmûd): Övülmüş cebirdir. Hakk'ın el-Cebbâr isminin tecellisidir. Cebbâr, "kırıkları onaran, eksikleri tamamlayan, her şeyi kudretiyle kuşatan" demektir. Bu manayı idrak etmek, kulda bir mesuliyetsizlik değil, tam aksine bir acziyet ve tazarru (yalvarış) hâli doğurur. Kul, kendi varlığının, Hakk'ın mutlak varlığı karşısında ne kadar küçük olduğunu anlar. Bu anlayış onu şikâyetten, isyandan, kederden kurtarır.

Hz. Mevlânâ, bu iki hâlin delilini de yine insanın kendi içinde gösterir:

Yalvarışımız çaresizliğin delili oldu; utanmamız da irâdenin delili oldu.

Bir musibet karşısında ellerimizi açıp yalvarmamız, gücümüzün yetmediği yerde bir Mutlak Kudret'in varlığını kabul etmemizdir. Bu, Cebbâr isminin tecellisi altında aczimizi itiraf etmektir. Bir günah işlediğimizde yüzümüzün kızarması ise, o fiili yaparken bir seçme payımızın, bir "ihtiyâr" sahibi olduğumuzu içten içe bilmemizdir. Ârifin denge hâli budur: Hem acziyet içinde yalvarır (cebbâriyyeti bilir), hem de hatasından utanır (ihtiyârını bilir).

Lisân-ı İstidâd ile Talep: Kendi Kaderini Ezelde Dilemek

Neden bir yay gürgen ağacından, diğeri söğütten olur? Tahkik ehli, bu sorunun cevabını "İlahi ilim, maluma tabidir" usûlünde bulmuştur. Her varlık, ezelde, kendi potansiyelinin diliyle (lisan-ı istidâd) ne olacaksa onu talep etmiştir.

Ve onun bu kuyuya düşmesi, kendi günâhıdır. Yani onun sabit hakikatinin (ayn-ı sâbite) yatkınlık diliyle (lisân-ı isti'dâd) Yüce Hak'tan bunu talep etmesindendir; ve yatkınlığının uğursuzluğu (şeâmeti) sebebiyle Hâdî'nin (doğru yolu gösterenin) hidayetini kabul edememesindendir; ve yatkınlık ise kılınmış (mec'ûl) olmadığından, bu hususta cebir (zorlama) ve zulüm de yoktur.

Cebir vardır, ama bu cebir Hak'tan kula değil, kulun kendi ezelî hakikatinden yine kendisine yöneliktir. Senin "sen" olmadan önceki "sen"in, yani ilm-i ilâhîdeki hakikatin, kendi istidadı ne ise onu istemiştir. Hakk Teâlâ ise sadece o talebe icabet etmiştir. İblis'in hatası da tam buradadır. O, "Rabbim, beni azdırdığın için..." (Hicr, 15/39) diyerek, kendi [lisân-ı istidâd](/wiki/lisân-ı istidâd)ının talebi olan kibri ve isyanı, Hakk'a fatura etmeye kalkmıştır. Hz. Mevlânâ uyarır:

Uyanık ol, "Rabbim beni azdırdı" ayetini oku ki cebirci (kulların fiillerinde iradesi olmadığını savunan) olmayasın ve eğriye yönelmeyesin!

Ârif, başına bir hâl geldiğinde "Neden ben?" diye sormaz. Bilir ki bu hâl, kendi ezelî hakikatinin bu dünyadaki bir yansımasıdır. O, sadece "Bu tecellîde Rabb'imin bana göstermek istediği hikmet nedir?" diye sorar.

İki Kanatla Uçmak ve İrşadın Edebi

Bu derin hakikati bilmek, [i̇nsân-ı kâmil](/wiki/İnsân-ı Kâmil)'in ve onun varisleri olan mürşidlerin elinde, her bir sâlikin manevi hastalığını tedavi eden bir ilaca dönüşür. Mürşid bilir ki her ruha aynı reçete uygulanmaz. Hz. Pîr bu inceliği şöyle ifade eder:

Cebrî kuşuna cebir dilinden söyle; kanadı kırılmış kuşa, sabırdan söyle!

Bu büyük bir irşat usûlüdür. Mürşid, fiilleri tamamen kendine nispet edip kibir içinde olan "kanadı kırık kuşa", her şeyin Hakk'ın iradesiyle olduğunu hatırlatıp onu sabra ve teslimiyete davet eder. Her şeyi kadere havale edip mesuliyetten kaçan "cebrî kuşa" ise cüz'î iradenin varlığını, mesuliyeti ve şeriatın emirlerini hatırlatır.

Nihayetinde, Mesnevî'nin bize öğrettiği, bu meselenin zihinsel bir düğüm olmaktan çıkıp, bir hâl ve edep meselesine dönüşmesidir. Yay olduğumuzu bilmek, bizi Ok Atıcı'nın kudreti karşısında acziyete götürür. İhtiyar sahibi olduğumuzu bilmek, bizi yaptığımızdan utanmaya, tövbeye ve daha iyi bir "yay" olma gayretine sevk eder. Bu ikisini birleştirebilen sâlik, iki kanatla uçar; ne kibrin doruklarında kaybolur ne de yeisin çukurlarında boğulur.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Cebir ve İhtiyâr

Cebir ve ihtiyâr meselesi, tasavvuf binasının kilit taşlarından biridir ve pek çok temel hakikat ile iç içe geçmiştir.

Bu meselenin tahkik ehli katındaki çözümü doğrudan doğruya A'yan-ı Sabite ilmine bağlıdır. Zira kulun başına gelenler, dışarıdan bir zorlama ile değil, Hakk'ın ilminde sâbit olan kendi hakikatinin istidadının bir zuhûrudur. Cebir, kulun kendi hakikatinden yine kendinedir.

Bu anlayış, Kaza ve Kader bahsine de yeni bir pencere açar. Kaza, Hakk’ın bütün bu sâbit hakikatlere dair küllî ve ezelî hükmüdür. Kader ise, her bir sâbit hakikatin kendi istidadına göre zaman ve mekân perdesinde ölçüyle zuhûra gelmesidir.

Bütün bunlar, Vahdet-i Vücud zemininde anlam kazanır. Eğer vücûd bir ise, kim kimi neye zorlayabilir? Cebir, iki ayrı varlık gerektirir. Vahdet mektebinde fâil de, mef'ûl de, fiil de aynı Vücûd'un farklı vecihlerden görünüşü olduğu için, hakikat mertebesinde cebir diye bir şeyden bahsedilemez.

Kur'ân'da geçen Cebbâr ismi ve Ceberut âlemi de bu bağlamda anlaşılır. Hakk’ın Cebbâr olması, kullarına zulümle zorlaması demek değildir. O’nun Cebbâr oluşu, kırık kalpleri onarması, eksikleri tamamlaması ve iradesinin önünde hiçbir iradenin duramamasıdır.

Bu derinlikli çözümün irfan tarihindeki en büyük sözcüsü, hiç şüphesiz Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabi Hazretleridir. Bu hikmetin en billur şekilde ifade edildiği kaynak ise, onun Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu mühim meselenin kütüphanemizdeki üç ana sütun tarafından nasıl ele alındığına baktığımızda, birbirini tamamlayan bir resim ortaya çıkar.

Terzibaba Necdet Ardıç Efendi Hazretleri'nin sohbet ve şerhlerinde bu konu, daima bir yaşantı, bir hâl olarak ele alınır. O, meselenin kelâmî tartışmalarından ziyade, sâlikin seyr-i sülûkundaki karşılığına odaklanır. Terzibaba'ya göre bu hakikati bilmek, lafını etmek değil, o bilginin getirdiği edeple yaşamaktır. Bu edep, "Lâ fâile illallah" zikrinin sırrına ermek, fiilleri nefsine nispet etmekten kurtulup Fâil-i Mutlak'ı müşahede etme olgunluğuna ulaşmaktır. Böylece sâlik, şikâyeti terk eder ve derin bir rıza ve teslimiyet makamına yerleşir.

Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ise bu tohumun hikemî ve ilmî temelini sunar. Şeyh-i Ekber, meselenin en derûnî köklerine iner. O, "cebir" kelimesinin Vahdet zemininde nasıl anlamsızlaştığını, zira ikilik olmadan zorlamanın olamayacağını anlatır. A'yân-ı sâbitenin, kendi potansiyellerinin diliyle (lisân-ı istidâd) zuhûru nasıl talep ettiğini ortaya koyar. "Hakk'ın ilmi maluma tabidir" diyerek, ilahî iradenin, kulun kendi öz hakikatinin talebine icabet etmekten başka bir şey olmadığını gösterir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf'te bu zirveden akan hikmet suyunu, avâmın ve havâssın içebileceği bir pınar haline getirir. O, "Biz bir yayız, ok atıcı ise Huda'dır" gibi temsillerle, bu girift meseleyi kalp diline tercüme eder. Bir yanda kulun fiillerindeki acziyetini vurgularken, diğer yanda "İki kanatla uçmak gerek" diyerek cüz'î iradeyi inkâr eden Cebriyye'ye de, her şeyi kuldan bilen Kaderiyye'ye de düşmemeyi öğütler. Mevlânâ için bu mesele, aklın çelişkiler içinde boğulduğu, ancak aşkın ve teslimiyetin kanatlarıyla aşılabilecek bir vadidir.

Değerlendirme

Cebir ve ihtiyâr meselesi, dışarıdan bakıldığında bir düğüm gibi görünse de, irfan mektebinin kapısından girildiğinde bir anahtar hâline gelir. Bu bahsin en temel öğretisi, "cebir"in yönünü değiştirmesidir. Zorlama, Cenâb-ı Hakk'tan kula yönelik değil, kulun kendi ezelî hakikati olan a'yân-ı sâbitesinden, onun bu âlemdeki gölgesi olan kendisine yöneliktir. Bu idrak, kişiyi kaderinden şikâyet etme isyanından, kaderini yazan kalemin kendi elinde olduğunu anlama teslimiyetine taşır. Hakiki hürriyet, sayısız seçenek arasından birini seçme telaşı değil, kendi öz hakikatinin gerektirdiği yolda, ilahi iradeye tam bir muvafakat ile akma huzurudur. Sâlik bu sırra erdiğinde, fiillerin Fâil'ini müşahede eder ve ihtiyâr derdinden kurtularak sadece seyreder. Bu seyir, en büyük saadet ve en kâmil edeptir.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 40 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-2.5-pro | Olusturulma: 25.05.2026