İnniyyet
İnniyyet, varlığın en derin sırlarından biridir. Nefsânî bir “benlik” davası değil, bilakis varlığın kendisinden zuhûr ettiği Zât-ı Mutlak’ın, henüz âlemler perdesini açmadan evvel, kendi kendine olan ilk işareti, ilk tefekkür hâlidir. Terzibaba İrfan Mektebi’nin usûlünce İnniyyet, sadece bir kelime değil, İnsan’ın ve Kur’an’ın kökenine uzanan bir sırdır. O, Cenâb-ı Hakk’ın kendine bakan yüzü, Hüviyyet’in ise âlemlere dönük yüzü olduğu bir hakikatin iç vechesidir. Bu makalede o ilk “Ben” sırrının, Zât’ın engin deryasından nasıl bir inci gibi çıktığı ve varlık sahnesini nasıl donattığı incelenecektir.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
İnniyyet, Arapça “inne” (muhakkak ki) edatından ve “ene” (ben) zamirinden türetilmiş bir ıstılahtır. Lügat mânâsının ötesinde, irfan yolunda Zât’ın kendi varlığını teyit ve tefekkür edişinin ilk anını ifade eder. Bu, henüz hiçbir ismin ve sıfatın belirginleşmediği, Zât’ın kendi Zât’ına “Ben” diye işaret ettiği, mutlak bir içkinlik hâlidir. Bu öyle bir “Ben”dir ki, karşısında bir “sen” yoktur; varlığın kaynağı olan ilk şuurdur.
Bu hakikatin izi, bir Hadîs-i Kudsî’de sürülür. Cenâb-ı Hakk, kendi Zât’ını bu hadîs ile bize tanıtır:
(Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi. ) (Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim-arzu ettim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.) “Küntü” (Ben idim) ifadesiyle Zat-ı Mutlak kendine daha henüz bir isim vermezden evvel kendini isimsiz (ben) diye ifade ederek bildirmektedir.
“Küntü” yani “Ben idim” ifadesi, İnniyyet’in ta kendisidir. Daha esmâ ve sıfatlar tecellî etmeden, âlemler halk edilmeden evvel var olan o mutlak Ben’lik. Bu, Zât’ın Âmâiyyet denilen, akılların idrakten âciz kaldığı mutlak gayb ve kördüğüm mertebesinden, kendi varlığının şuuruna vardığı ilk tenezzül anıdır. Henüz bir oluşum yoktur, sadece düşünce ve ilim vardır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, bu mertebe sadece bir tefekkür hâlidir:
Fakat Vücut ile Zat bağlantısından haberi yoktu.. Zat Hüviyyet ve Eniyyet ve sadece düşünceden ibaret olduğundan hiçbir oluşum yok idi. Ve ilimden ibaret düşünce idi.. Sûretlerin düşünce ile bağlantısını kuramadı…
Bu “düşünce” ve “ilim” hâli, İnniyyet’in özünü teşkil eder. O, Zât’ın kendi ilminde potansiyel olarak var olan bütün hakikatlerin kaynağıdır. Bu kaynak, iki ana kola ayrılır. Zât, ilk zuhûrunda iki veche ile belirginleşir: İnniyyet ve Hüviyyet.
Ahadiyyet, zâtın “hüvviyyet” ve “inniyyet” iyle ilk zuhurudur. “Hüvviyyet ”i, beytinin ve âlemlerin kaynağı. “İnniyyet” i, “Hakikat-i Muhammedi” ve insânın kaynağıdır.
Ahadiyyet, yani Zât’ın mutlak birliği ve tekliği, ilk olarak bu ikili yapı ile kendine bir ayna tutar.
- İnniyyet: Zât’ın kendine dönük, içsel yüzüdür. Bu, “Ben”lik şuurudur ve ilim ile kelâm sıfatlarının kaynağıdır. Bu nedenle İnniyyet, Hakikat-i Muhammedi’nin, yani varlığın kendisinden halk edildiği o ilk Nûr’un ve onun en kâmil mazharı olan İnsan-ı Kâmil’in kaynağıdır. Aynı zamanda, Hakk’ın kelâmı olan Kur’an’ın da menşeidir. İnniyyet, Zât’ın kendi kendine söylediği ilk söz, kendi Zât’ını düşündüğü ilk tefekkürdür.
- Hüviyyet: Zât’ın dışa dönük, “O” diye işaret edilen gaybî yüzüdür. Bu, potansiyel varlıkların, yani A'yân-ı Sâbite’nin belireceği sonsuz imkânlar sahasıdır. Bu nedenle Hüviyyet, “âlemlerin” ve onun merkezî tecelligâhı olan “beyt”in, yani Kâbe’nin kaynağıdır. Hüviyyet, Zât’ın “halk etme” kudretinin potansiyelidir.
Bu iki veche, bir kuşun iki kanadı gibidir. Biri olmadan diğeri uçamaz. İnniyyet’in tefekkürü olmadan Hüviyyet’in tecellîsi olmaz. Biri “Ben” der, diğeri “O” olur. Biri Kur’an’dır, diğeri Kâinat Kitabı. Biri İnsan’dır, diğeri Âlem. Bu ikisi, Vâhidiyyet mertebesinde, yani ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellî ettiği birlik sahasında bir araya gelir ve bütün kevnî dokuyu oluşturur.
Harflerin ve sayıların dili olan ebced ilmi, bu hakikatlerin şifrelerini taşıyan sandıkları açan anahtarlardandır. Terzibaba Hazretleri, kelimelerin bâtınî katmanlarını aralayarak İnniyyet sırrına nasıl ulaşılabileceğini gösterir. “Karınca” kelimesi üzerinden yapılan bir tahlil bu usûlü sergiler:
Ayet Karınca kelime kökünü incelersek.. Kar- Vahdet- In-Eniyyet-İnsân Ca-Cami, işte bu Zat-i Eniyyetin vahdetine sahip İnsân bu en uzak sahada Hüviyyet ve Âlemine kavuşmuştur.
Burada “In” hecesi, hem “İnniyyet”e (Eniyyet) hem de “İnsan”a işaret eder. Bu, İnsan’ın, Zât’ın o ilk “Ben” deyişinin sırrını taşıyan yegâne varlık olduğunu remzeder. İnsan, bu İnniyyet sırrına vâkıf olduğunda, onun zıddı gibi görünen Hüviyyet âlemine, yani dış dünyaya da vâkıf olur. Çünkü o, “Cami”dir, yani bütün hakikatleri kendinde toplayandır.
Yine başka bir tahlilde, “Ne Demek” ifadesinin harfleri tersten okunduğunda farklı bir mânâ kapısı açılır:
Ne Demek’ e tersten bakarsak Ke-Med ve En… Ke: Sen, Med: Övme-Hamd-Fatiha, En-Eniyyet: Benlik… İnsan: Seni ancak ben överim ifadesi çıkmaktadır. Hamdın 8 mertebesi vardır. Bu ifade Zât-i benliğinde övdüğü Makam-ı Mahmudu ifade etmektedir.
Bu mânâ, İnsan’ın varlık sebebini ortaya koyar. İnsan, Zât’ın İnniyyet’ine, yani “Ben”liğine ayna olan ve O’na “Sen” diyerek hamd edebilen yegâne varlıktır. “Seni ancak ben överim” ifadesi, beşerî bir kibir değil, İnsan’ın hilâfet sırrını taşımasının bir gereğidir. Çünkü Hakk, kendi güzelliğini ve kemâlini ancak İnsan’ın dilinden ve kalbinden seyretmek ve işitmek istemiştir. Bu, İnniyyet’in, yani İlâhî Ben’liğin, beşerî benlik aynasında kendini görmesi ve kendi kendini övmesidir. Bu yüzden İnsan, Hakk’ın konuşan dili, gören gözü ve işiten kulağı olmuştur. İnniyyet, Zât’ın kendi kendine olan bu ilk işaretiyle, bütün bir varlık senfonisinin ilk notasını basmış, İnsan’ı da bu ilâhî musikinin hem dinleyicisi hem de en mahir icracısı kılmıştır.
Terzibaba'nın Nazarıyla İnniyyet: Aslı ve Mertebesi
Cenâb-ı Hakk’ın zâtî mertebelerinden âlemlere doğru olan büyük tenezzül yolculuğunda İnniyyet’in nasıl bir menşe, nasıl bir kaynak olduğunu Terzibaba Hazretleri’nin irfan pınarından anlamaya çalışalım.
Varlığın Şafağı: Âmâiyyet'ten Zuhûr Eden İlk İkilik
Her şeyden evvel, ne isim, ne sıfat, ne de bir şekil varken sadece Zât-ı Mutlak vardı. Bu hâle, arifler Âmâiyyet mertebesi derler; altı da üstü de hava olmayan mutlak bir gayb. Bu karanlık, yokluk karanlığı değil, nurunun şiddetinden idrak edilemeyen bir gizlilikti. O Zât, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi sevdim (murad ettim)" kudsi hadisinde buyurduğu üzere, kendinde gizli olan kemâli âlemler aynasında görmeyi diledi.
Bu murad, varlık ağacının ilk filizini vermesine sebep oldu. Zât-ı Mutlak, o mutlak bilinmezlik olan Âmâiyyet hâlinden ilk tenezzülüyle Ahadiyyet mertebesine indi. Terzibaba’nın buyurduğu gibi, bu iniş, varlığın ilk sırrını da beraberinde getirdi:
Cenab-ı Hak “A’maiyet” halinde kendindeki özellikleri, kendi varlığında, gizli olarak duruyorken, “bilinmekliğini sevip” alemleri halk etmeyi murad etti. Bu bilinmekliğin ilk mertebesi, “Ahadiyyet” ine tenezzül etmesiydi. Ahadiyyet yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir. Burada daha henüz ne sıfat, ne isim, ne herhangi bir şey yoktur. Ancak “inniyyeti” ki (bu kendine dönük faaliyetleri ve kendine has özelliklerini kapsar) ve “Hüvviyyeti” ki (bu da aleme dönük faaliyet sahasının menşeidir).
Bu mertebe, henüz çokluğun zerresinin bile bulunmadığı, Zât’ın kendi kendine kaldığı bir “Birlik” sahasıdır. Fakat bu Birlik içinde, gelecekteki bütün zuhûratın tohumu olan bir yöneliş başlamıştır. Tıpkı tek bir ışık kaynağının, hem kendine ışık vermesi hem de aydınlatacağı yöne dönmesi gibi, Zât da Ahadiyyet mertebesinde iki veche, iki yön kazandı. Kendine dönük olanına “İnniyyet”, dışa, yani gelecekteki âlemlere dönük olanına ise “Hüviyyet” denildi.
Bu, Zât’ın ilk kimliğidir. Henüz “O” ve “Ben” diye bir ayrım yoktur, ama “O” olmanın potansiyeli Hüviyyet’te, “Ben” olmanın potansiyeli ise İnniyyet’te gizlenmiştir. Terzibaba Hazretleri bu hakikati şöyle dile getirir:
Zât-ı mutlak â’mâ’iyyetinden Vâhidiyyet’ine tenez zül ettiğinde, kendisinde iki husus’u meydana çıkardı o da “inniyyet’i ve hüvviyyet’i” idi.
Bu ilk ve en temel ikilik, varlığın bütün dokusuna işleyecektir. Bu yüzden İnniyyet’i anlamak, varlığın yarısını; Hüvviyyet’i anlamak ise diğer yarısını anlamaktır. İkisinin birliğini idrak etmek ise, Ahad sırrına vâkıf olmaktır.
İki Kardeş: İnniyyet'ten Doğan İnsan ve Kur'an
Bu ilk ayrışmanın, bu İnniyyet ve Hüvviyyet yönelişinin neticesi ne olmuştur? Varlık sahnesine çıkan her şey, bu iki kaynaktan birine veya her ikisine birden bağlıdır. Terzibaba Hazretleri, İnniyyet ve Hüvviyyet’in nelerin menşei olduğunu açıkça beyan eder:
-İnniyyet mertebesi “İnsân” ve “Kûr’ân” ın kayna- ğı ki bunlar iki kardeştir.
- Hüvviyyeti ise, âlemlerin ve zât -ı nın zâhir tecel- lisi olan “beyt’ül atik” (eski – ezeli ev). Beytullah olan Kâ’ be-i muazzama’ dır.
Zât’ın kendine bakan yüzü, yani İnniyyet’i, iki büyük hakikatin kaynağıdır: Konuşan kitap olan İnsan ve suskun insan olan Kur’an. Bu ikisi, aynı kaynaktan doğan, birbirini açıklayan, birbirinden ayrılmayan iki kardeştir. Kur’an, Allah’ın Zâtî kelâmının harf ve ses suretine bürünmüş hâlidir; İnsân-ı Kâmil ise, o kelâmın canlı, yürüyen, konuşan tecellisidir.
Diğer yanda ise Zât’ın dışa, âlemlere bakan yüzü olan Hüviyyet vardır. Bütün kevnî varlık, yani “âlemler” denilen her ne varsa, kaynağını Hüvviyyet’ten alır. Ve bu âlemlerin kalbi, merkezi, Zât’ın yeryüzündeki tecelligâhı olan Kâbe-i Muazzama’dır. Kâbe, âlemlerin; İnsan ise Kur’an’ın somutlaşmış merkezidir.
Bu hakikat, Kıyâmet Sûresi tefsirinde daha da derinleşir:
Zâti yönden el-zevceyni yani iki cinsi kılması “Hüve ve Ene” dir. Hüviyyet (Âlemler ve Kabe) Eniyyet (İnsân ve Ku’rân) yönüdür.
“Hüve” (O) zamiri, Hüviyyet’e ve onun tecellisi olan âlemlere işaret ederken; “Ene” (Ben) zamiri, İnniyyet’e ve onun tecellisi olan İnsan ve Kur’an’a işaret eder. Bütün varlık, bu iki kutup, bu iki “cins” arasında gerçekleşen ilâhî bir izdivacın meyvesidir.
Emanetin Sırrı: İnsân'ın "Zâlimen Cehûlâ" Vasfı
Kur’an-ı Kerim, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Gerçekten o, çok zalim ve çok cahildir (zâlimen cehûlâ)” (Ahzâb, 72) buyurur. İrfan gözüyle bakıldığında, bu iki vasıf, insanın emaneti yüklenmesinin sebebini açıklar.
Terzibaba Hazretleri, bu sırlı ifadenin bâtınî manasını İnniyyet ve onun kaynağı olan mertebelerle ilişkilendirerek açar:
Daha baş taraflarda da bahsettiğimiz gibi, “zâlim – zulüm - zûlmet – karanlık”, â’mâ’iyyet. Âlemlerin ve insân-ı kâmil’in kaynağıdır. Câhil’ lik ise, meçhul’ lük, mutlak bilinmezliktir. Bu yönüyle “zâlûmen cehulâ” nın kaynağı, “ merte- be-i Ahadiyyet” tir.ki aynı zamanda bu mertebe de inniyyet ve hüvviyyet, özde kimlik olmuş olur.
İnsanın “zalim” oluşu, kökünün Âmâiyyet’in o mutlak “zulmet”ine, yani nurunun şiddetinden kaynaklanan idrak edilemezliğine dayanmasındandır. Gökler ve yerler, belirli ve sınırlı varlıklar oldukları için bu sonsuz karanlığı, bu mutlak gaybı taşıyamadılar. Ancak insan, kökeni itibarıyla o sonsuzluğa bağlı olduğu için bu vasfı taşıyabildi.
İnsanın “cahil” oluşu ise, kökünün Ahadiyyet mertebesinin “meçhul”lüğüne, yani henüz hiçbir ismin ve sıfatın belirmediği o mutlak bilinmezliğe dayanmasındandır. Bu, bildiğimiz manada bir cehalet değil, her türlü bilginin ötesinde, Zât’ın kendiyle baş başa olduğu o saf bilinmezliktir. Bu bilinmezlik vasfı, insanın her türlü ilâhî bilgiyi kabul etmesine imkân tanıyan boş bir kap, saf bir ayna olmasını sağlamıştır.
Bu iki vasıf, yani Âmâiyyet’ten gelen “zulmet” ve Ahadiyyet’ten gelen “cehalet”, insanın İnniyyet sırrını taşımasının anahtarıdır.
İşte Cenâb-ı hakk, Ahadiyyet mertebesinden kaynağını alan iki kardeşi, dünya âlemi olan Hz. Şehadet’te Kûr’ ân-ı yani Zâtî tecellisini kardeşi olan “İnsân” a yükledi. Bu hale “hamele-i Kûr’ân” (Kûr’ân-ın taşıyıcısı) “Kûr’ân-ı nâtık” (konuşan Kûr’ân) dendi.
İnsan, Âmâiyyet’ten gelen kaynak karanlığı ve Ahadiyyet’ten gelen kaynak bilinmezliği sayesinde, İnniyyet’in bir tecellisi olan Kur’an’ı, yani Zâtî kelâmı yüklenmeye ehil kılındı. Diğer varlıklar bu emanetten kaçındılar, çünkü onların varlık kapları bu sonsuzluğu alacak genişlikte değildi.
İlâhî "Ben"in Risâlet Dilindeki Yankısı: Peygamberin "Ene" Demesi
İnniyyet, Zât’ın kendine bakan yönü, O’nun İlâhî “Ben”liği ise, bu “Ben”lik âlemlerde nasıl bir ses bulur? Bu ses, en kâmil şekliyle Risâlet makamında, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) dilinde yankılanır. O’nun “Ben” demesi, beşerî bir benlik iddiası değil, Ulûhiyet mertebesinden süzülüp gelen İnniyyet sırrının bir yansımasıdır.
Hac Sûresi’ndeki bir ayet-i kerimeyi tefsir ederken Terzibaba Hazretleri bu noktaya parmak basar:
Burada Efendimiz s.a.v. in “Ene” ben ifadesi ile İlâhi benliği ifade edilmektedir. Uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine eniyyet yönü ile insanlara söyle ikaz edici olarak, yani ilâhi benliğin zuhuru olarak gönderdik işte o zaman sen zaten açıktın, apaçık aşikar oldun.
Efendimiz (s.a.v) “Ben size apaçık bir uyarıcıyım” derken, konuşan sadece Abdullah’ın oğlu Muhammed değildir. O anda, o “Ene” kelimesinde, Zât’ın İnniyyet vechesi, Ulûhiyet mertebesinden Risâlet mertebesine tenezzül ederek kendini aşikâr kılar. Peygamberin benliği, o İlâhî Benliğin içinde erimiş, onun için bir ayna, bir zuhur mahalli olmuştur.
Bu sır, Kur’an’ın kendi lafzında da gizlidir. Yine Hac Sûresi’nde geçen “Zâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku” ayeti üzerinde duran Terzibaba Hazretleri, kelimelerin bâtınına dalarak şöyle bir inci çıkarır:
“bi-enna(A)llâhe huve-lhakku” Çünkü Allah Hakkı ta kendisi olarak meallendirilmiş olan cümleye daha dikkatlice bakarsak “bi” ile birliktedir. Peki neyle “Enna” “Ene” Eniyyet ve “Na” Biz Zâtı ile Allah “Hüve” hüviyeti ile Hakk’tır. Tekrar edersek, Eniyeti (İlahi Benliği) ve Zât-ı ile Allah Hüviyeti (kıyam bi nefsihi) ile Hakk’tır.
Küçücük bir harf ve kelime öbeğinde, bütün bir vücûdî düzenin özeti saklıdır. Ayetin içinde geçen “Enna”, hem “Ene” (Ben) olan İnniyyet’i, hem de “Na” (Biz) olan Zât’ın çoğul tecellilerini barındırır. Cümlenin devamındaki “Hüve” (O) ise Hüviyyet’i işaret eder. Böylece ayet, “Allah, kendi Zâtî Benliği (İnniyyet) ve âlemlere yansıyan O’luğu (Hüvviyyet) ile Hakk’ın ta kendisidir” şeklinde bir mana kazanır. Bu, İnniyyet ve Hüviyyet’in, Zât’ın Hak olmasının iki temel direği olduğunu gösteren Cem makamı bir ifadedir.
İnniyyet, Zât’ın kendine olan aşkının, kendi güzelliğine olan hayranlığının ilk ifadesidir. Bu ifade, İnsan ve Kur’an suretinde ete kemiğe bürünmüş, Peygamber dilinde “Ene” diyerek âlemlere seslenmiştir. Kendi varlığımızın sırrını arıyorsak, bu İlâhî “Ben”liğin bizdeki yansımalarını, o emanetin bizdeki izlerini takip etmekten başka çaremiz yoktur.
Terzibaba Geleneğinde İnniyyet'in Yaşanması
İnniyyet sırrı, yalnızca kitaplarda aranan, akılla kavranacak bir hikmet durağı değildir. İnniyyet, sâlikin can evinde yaşanan, mürşidin nefesiyle pişen ve nihayetinde sâlikin kendi varlığında tecellî eden bir hâldir. Bu yol, nazariyat yolu değil, tatbikat yoludur. Bu yolda İnniyyet, bir kavram değil, bir yaşantıdır; bir durak değil, seyrin ta kendisidir.
Terzibaba mektebinde bu yaşantı, Efendi Baba’nın sohbet halkasında, bir işarette, bir rüyada, Kâbe’de kılınan bir namazda, hatta sokakta yürürken göze ilişen bir yazıda bile kendini gösterir. Çünkü bu yolda olan için her şey konuşur, her zerre bir ayettir.
Mürşid'in Gözüyle Sâlikin Yolu: İşaretler ve Mânevî Doğum
Sâlikin yolu, körü körüne bir gidiş değildir. Bu yolda en büyük rehber, bir Mürşid-i Kâmil’dir. Mürşid, sâlikin elinden tutan, ona hem iç âlemindeki hem de dış âlemdeki işaretleri okumayı öğretendir. Bu, adeta ikinci bir doğuştur; bedenin anadan doğması gibi, ruhun da babadan, yani mürşidden doğmasıdır. Buna tasavvufta veled-i kalb, yani kalp çocuğu denir. Bu mânevî doğum gerçekleştiğinde, o çocuğa yeni bir isim de verilir.
Daha sonra 20 adım attım, Nefsi küll zuhurundan Adam (Âdem, Adem) isim koymuş işte (Şeniyyet-Tevhid) ile anladık ki doğum olduğunda nasıl bir bebeğe ismi büyükleri koyar. Bâtın âlemine ma'nevi doğumda Baba'nın bu işi belirlemesi en doğrusudur tasdiği geldi... Vermiş olduğunuz emanet şifreleri ile uyum içindedir. Murat-Murad ismi de "Künfe Yekün" Âyetlerinde Nüket Annem (T.O = 470) ve Efendi Babamın şifreleri ile uyum içindedir. Nureddin ismi biraz yabancı gibi duruyor ve başka bir yolu çağrıştırıyor. Bugün sabah Sefer beyin Bp benzinliğini geçince bilboard reklamında gördüğümüz "ZARA, DERİN AŞK 3" ile “DERÛNİ” ismi de tasdik bulmuş oldu. "DERÛNİ" de iki özellik daha vardır. Deni; zelil ve hor demektir. "Run" ingilizce çalışmak ve koşmak demektir... Böylelikle hem acizliğimizi, hem deruni fikir sahasında nûr ile koşturduğumuzu hatırlamış oluruz.
Yolun yolcusunun anlattığı gibi, mânevî doğumun ardından Efendi Baba tarafından bir isim, bir "emanet şifresi" veriliyor: "Derûnî". Bu isim, hem sâlikin iç âlemine, derinliğine işaret ediyor, hem de "deni" yani hor ve hakir oluşuna, acziyetini bilmesine. Bu, yolun edebidir. Sâlik, bir yandan derunî fikir sahasında nur ile koştururken, diğer yandan kendi hiçliğini, acziyetini bir an bile unutmaz. Bu mânevî ismin tasdiki ise bir reklam panosundan gelir: "DERİN AŞK". Mürşidin gözüyle bakmayı öğrenen sâlik için kâinat konuşan bir kitaba dönüşür.
Bu işaret okuma hâli, özellikle mürşid ile beraberken en yoğun hâlini alır. Kâbe’de yaşanan bir hadise bu durumu özetler:
Akşam namazın da Efendi Babam ile yan yanaydık. Geçen sabah namazda gördüğüm Arap çocuk önümüzde duruyordu. Efendi Babam da “Hayret” içinde ona bakıyordu. Ne oldu dedim. Tişörtünde LETE yazıyormuş. Senin için diyor dedi. Altında da MSC yazıyordu. Bu da eşimle bizim kodumuz dedim M urat S erpil C ağaloğlu, güldü... Efendi Babam Cenaze namazında kaç tekbir var ve niye bir Selam var diye sordu. Otele giderken direklerde ki ışıklı şekilde ne görüyorsunuz diye sordu... Burada Efendi Babam (Cebrail) beni sıkmıştı. Ne okuyacaktım.
Burada sâlik, mürşidinin yanında adeta bir imtihandadır. Efendi Baba, Cebrail’in Peygamber Efendimizi (s.a.v.) "Oku!" diye sıkması gibi, sâlikini sıkmakta, onu kâinat kitabını okumaya zorlamaktadır. Bir çocuğun tişörtündeki yazı, bir geminin adı, direklerdeki ışıklar... Hepsi birer harf, birer kelime olur. Mürşid, sâlikin dikkatini bu harflere çeker ama mânâyı hazır vermez. "Ne okuyacaktım?" sorusu, sâlikin kendi iç tefekkürüyle, kendi İnniyyet’iyle, kendi "Ben"liğiyle baş başa kaldığı anın ifadesidir. O "Ben"in hakikatini okuması istenir.
İnsân'ın Seyr-i Sülûku: Esfel-i Sâfilîn'den Mi'rac'a Yolculuk
Sâlikin bu mânevî doğum ve işaretleri okuma serüveni, İnsân’ın, yani Hakîkat-i Muhammediyye’nin Zât âleminden ayrılıp Esfel-i sâfilîn denilen bu kesret ve madde âlemine inişi ve sonra tekrar aşk ve cezb ile aslına, yani Mi'rac'a yükselişinin hikâyesinin küçük bir misalidir. Her sâlik, kendi varlığında bu büyük iniş ve çıkışı yaşar.
Yalnız burada “N” denilen Nuri İlâhi Zât Kûr’an yerinde kalmıştır. Başta oluşan itme kuvveti ile Nuru Muhammedi ile (س) “Sin” olan “İnsân-Âdem” Esfeli safilin olan bu âleme red-ret edilmiştir. Hakîkat-i Muhammedinin, (28) peygamber ile kemâlata ulaşmış ve Hazreti Muhammed (s.a.v) ve 11. Mertebe gönderilmesi ile bu cezb ve aşk kuvveti bir birini çekmiş önce Mi’rac daha sonra Kadir gecesi ve gündüzü Kaadir oluşarak, Nuru İlâhi (Zât) ve Nuru Muhammedi (Sin) İnsanın kemâlatı ile bu âlemde buluşmuşlardır…
Aslında "red-ret" edilen, yani bu aşağıların aşağısı âleme gönderilen, İnsân’ın hakikati olan Nûr-u Muhammedî'dir. Bu bir sürgün değil, bir vazifedir. Gönderilmiştir ki, bu âlemde kemâle ersin ve Zât’ın nuru ile tekrar buluşsun. Her sâlikin yolculuğu budur. Kendi hakikatinden uzak düşmüş gibi hisseder, gurbettedir. Ama bu gurbet, vuslatın tohumunu taşır. Seyr-i sülûk, bu "red-ret" edilmenin hikmetini anlamak ve Mi'rac'a, yani kendi hakikatiyle buluşmaya giden yolda adımlar atmaktır.
Bu yolculuk, sâlikin daha bu dünyadayken mânevî hâlleri, cennet tecrübelerini yaşamasını da mümkün kılar. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) mescidindeki o mübarek yer için "cennet bahçesi" denmesi bu yüzdendir.
Halen o hurma direklerinin aynı yerlerinde beyaz ( 33 ) adet mermer sütûn bulunmaktadır, bunların ( 13 ) adedi ön taraftadır. Bu direklerin kapladığı sahaya özel olarak ( cennet bahçesi ) denir. “ Kim orada ibadet ederse daha dünya da iken cennete girmiş hükmündedir.” İşte ( 33 ) direkli o sahadan dünya âleminde (10) sene Hakikat-i İlâhiyye anlatılıp izah edilmiştir.
Mi'rac sadece semâya yükselmek değildir. Mi'rac, bu dünyada, bu bedende, bu anın içinde de yaşanır. Sâlik, mürşidinin rehberliğinde, zikir ve ibadetle kalbini arındırdığında, daha ölmeden evvel cennetin kokusunu duyar, cennetin hâlini yaşar. Bu, İnniyyet’in, yani Zât’ın İnsan ve Kur’an veçhesinin, sâlikin varlığında tecellî etmeye başlamasıdır. Sâlik, kendi varlığının o cennet bahçesi olduğunu idrak etmeye başlar.
Varlığın Mahvı ve Hakk'ın Dîdârı: Yolun Gayesi
Bu çileli yolculuğun, bu inişin ve çıkışın nihai hedefi nedir? Bu yolun yolcuları, bu gayeyi asırlardır dile getirmişlerdir: Varlığından fânî olup Hakk’ta beka bulmak, aradaki perdeleri kaldırıp O’nun cemâlini, yani dîdârını müşahede etmektir.
Şefaat odur ki Hakka eresin, Hakk’ın dîdârını âyân göresin, Hâlık’a erendir velî-yi mutlak, Cân gözünü aç da o nûra bir bak Varlığı mahvolur eri gir Hakk’a İltifât eylemez âlemde halka, Hicâplar ref’ olur kalmaz bir hicâb, Bu sırrı bilendir hem ebû‟l-bâb,
Bu dizeler, yolun haritasını özetler. Gaye, Hakk'a ermek ve O'nun dîdârını "âyân," yani apaçık görmektir. Bunun yolu ise "varlığın mahvolması"ndan geçer. Sâlikin kendi vehmî "ben"liği ortadan kalkınca, aradaki perdeler de ("hicâplar") kalkar. Geriye sadece Hakk kalır.
Bu "mahvolma" hâli, yani Fenafillah, yok olmak değildir; bilakis, gerçek varlığa kavuşmaktır. Terzibaba geleneğinde bu sır, bir menkıbe ile anlatılır:
Çünkü onun mertebesi “ fena fillâh” yani Hakk ’ta fani-yok olmaktır. Fani ve yok olanın da sesi çıkamaz. Eğer çıkıyorsa fani olmamıştır. Denizde boğulmak üzere feryad ederek ölüyorum diyen bir kimseyi duyan diğer bir kimse, “hadi ordan yalancı, ölsen sesin çıkmaz” diye cevaplamıştır.
Bu, İnniyyet tecrübesinin zirvesidir. Kişinin kendi cüz'î "ben"liği, Hakk'ın küllî "Ben" deryasında kaybolur. Artık "ben ölüyorum" diye feryat edecek bir "ben" kalmamıştır. Bu makamda sâlik, kendi varlığının Hakk'ın varlığından ayrı bir vücûdu olmadığını anlar. Bu, Muhammed Hazmî Efendi'nin (r.a.) hâlinde tecellî eden sırdır:
Rahman’ın Nûru İlahisi ve Hakikati Muhammedisinin velayetisin Muhammed Hazmi (r.a.) Vahtette Kesrete, Kesrette Vahtede Sahibsin Hu’nun Kulu Füsus’unun Deline Sahip Olunmaz Senin Muhammed Hazmi (r.a.) Fenafillah, Bekabillah makamın mı? Hakikat’ul Ahadiyyetul Ahmediyyetinin Zatısının Husunda, Görmüşte Vahdetinde Nefis’ini Hamdıyla Övüp Dost İnsan etmiş, İnsan Muhammed s.a.v eniyyetinin, hüviyyetininde eniyeti alak, mirac etmiş.
Burada İnniyyet ve Hüviyyet’in, yani Zât’ın kendine ve âleme dönük iki veçhesinin de İnsân-ı Kâmil olan velînin varlığında Mi'rac ettiği, birleştiği ifade ediliyor. O velî, kendi nefsini Hakk'ın hamdıyla övmüş, yani kendi benliğini O'nun "Ben"liğinde eritmiştir.
Herkesin Yolu Kendinden Kendine: Merkezde "Ben"i Bulmak
Bu yolculuk her ne kadar ortak ilkelere sahip olsa da her sâlikin yolu eşsizdir. Herkesin imtihanı, aldığı işaret, yürüdüğü patika farklıdır. Zira Cenâb-ı Hakk'ın tecellîleri sonsuzdur ve her bir sâlik, o tecellîlerden kendi istidadı nispetince pay alır. Nihayetinde yol, dışarıdaki bir hedefe değil, kişinin kendi merkezine, kendi hakikatine doğrudur.
İşte herkesin yolu yine kendinden kendine Hakka varmaktadır.
Bu cümle, bütün seyr-i sülûkun özetidir. Kâbe’ye de gitsen, Kudüs’e de gitsen, mürşidin dizinin dibine de otursan, yolculuk hep "kendinden kendine"dir. Dışarıdaki her şey, içerideki bu yolculuğu tetikleyen vesilelerdir. Asıl Kâbe, müminin kalbidir. Asıl Mi'rac, kendi benliğinin katmanlarını aşıp merkezdeki o İlâhî "Ben" sırrına ulaşmaktır.
Her noktada benliği dönmez döner, Şekilde cem güneşi oldu fener, Bir çemberde seyrinde “O” devreder, Her şey kendi beninin merkezinde. ... Du âlemin sözünün tek nurusun, Sen bilince varlığın bir canısın, Göz bebeği olduğun vitr insansın, Her şey kendi özünün merkezinde.
Yolculuk, sahte "ben"den hakiki "Ben"e doğrudur. Sâlik, seyrinin sonunda anlar ki, aradığı her şey zaten kendi merkezinde, kendi "özü"nde mevcuttur. O, "iki âlemin sözünün tek nuru" olan İnsân hakikatinin bir parçasıdır. Göz bebeği gibi tek ve eşsizdir. Bütün kâinat, bütün devran, o merkezi bulmak içindir. İnniyyet’in yaşanması budur: Kişinin kendi sahte benlik perdesini yırtıp, varlığının merkezinde parlayan o İlâhî "Ben" ile yüzleşmesi, O'nda fânî olması ve O'nunla baki kalmasıdır.
Füsûsu'l-Hikem'de İnniyyet
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde İnniyyet'in, yani İlâhî "Ben"liğin izlerini sürelim. Füsûs'ta "İnniyyet" kelimesi bir başlık olarak bulunmaz. Şeyh-i Ekber'in usûlü, hakikatleri hikmetlerin dokusuna işlemektir. Füsûs'un tamamı, o İlâhî "Ben"liğin, peygamberlerin aynasındaki tecellîsinin bir şerhidir. Her bir "fass", yani her bir peygambere atfedilen hikmet mührü, aslında o yüce "Ben"in, farklı bir isminin, farklı bir şe'ninin zuhûr edişinin hikâyesidir. İnniyyet, Füsûs'un yazılı kelimesi değil, satır aralarında akan canıdır.
İbn Arabî'ye göre Varlık birdir ve o da Hakk'ın Varlığı'dır. Âlem, O'nun isimlerinin ve sıfatlarının birer tecellîsidir. Bu tecellînin başlangıç noktası, Zât'ın kendi Zât'ına olan ilmidir. Hakk, kendi güzelliğini, kemâlini, sonsuz hazinelerini bilmektedir. Bu kendine yönelik şuur, bu "Ben, Benim" idraki, İnniyyet'in ta kendisidir. Hüvviyet (O'luk), bu "Ben"in dışa dönük, âlemler olarak görünen yüzü ise, İnniyyet, Zât'ın kendine dönük, her şeyin kaynağı olan iç yüzüdür.
Bu hakikatin en parlak şekilde göründüğü yer, Füsûs'un ilk bölümü olan "Âdem Kelimesindeki İlâhî Hikmet Fassı"dır. Çünkü İnsân-ı Kâmil olan Âdem, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan (câmi') varlıktır. Cenâb-ı Hakk, kendi isimlerinin bütününü bir arada görmek istedi ve bu görüş için en cilalı ayna olarak İnsân'ı halk etti. Meleklere secde emrinin sırrı da buradadır. Melekler, Hakk'ın sadece belli isimlerinin tecellîleri iken, İnsân, Zât'ın bütün isimlerinin tecellîgâhıdır. Dolayısıyla Hakk, İnsân aynasında kendi bütünlüğünü, yani İnniyyet'inin kemâlini seyretmektedir. Âdem'e "isimlerin öğretilmesi", aslında Zât'ın kendi isimlerini, kendi "Ben"liğinin sonsuz veçhelerini ona tanıtması, onda açığa çıkarmasıdır.
Bu "Ben"lik, bu İnniyyet, çokluk olarak görünen bu âlemi nasıl meydana getirir? Burada Şeyh-i Ekber'in meşhur a'yân-ı sâbite (sabit özler/arketipler) öğretisi devreye girer. Zât-ı Mutlak, "gizli bir hazine" iken, kendi güzelliğini görmeyi ve göstermeyi "sevdi" (muhabbet etti). Bu muhabbet, İnniyyet'in ilk hareketi, ilk tenezzülüdür. Bu İlâhî Sevgi, Zât'ın içinde potansiyel olarak bulunan bütün esmâ-i ilâhiyye'yi (ilâhî isimler) harekete geçirdi. Her bir isim, kendi eserini görmek istedi.
Bu isimlerin Hakk'ın ilminde, henüz dış âlemde varlık kokusu koklamamış ezelî hakikatlerine, potansiyel formlarına "a'yân-ı sâbite" denir. Senin, benim, bir çiçeğin, bir yıldızın, Hakk'ın ilm-i ezelîsindeki değişmez hakikatimiz, bizim "ayn-ı sâbite"mizdir. İnniyyet, yani Zâtî "Ben" şuuru, bu sabit hakikatleri bilir. Sonra Nefes-i Rahmânî denilen o engin Rahmet tecellîsiyle, bu sabit özlerin üzerine "varlık" üflenir ve onlar dış dünyada zuhûr ederler. O halde İnniyyet, bütün bu varlık ağacının kökünde gizli olan tohumdur. O "Ben" demeseydi, ne isimler harekete geçer, ne de a'yân-ı sâbite âlemde bir suret giyerdi.
"Hüve" (O) ile "Ene" (Ben) arasındaki ilişki nedir? Füsûs'un hikemî mîzanı şudur: Mutlak manada "Ene" (Ben) demek, yalnızca Hakk'a mahsustur. O, varlığı kendinden olan tek Varlık'tır. Geriye kalan her şey, yani bütün mahlûkat, vücûdî açıdan "Hüve" (O) makamındadır. Bizler, O'nun isimlerinin birer tecellîsi olarak, O'na işaret eden birer zamir gibiyiz. Bizim "ben"liğimiz, hakikatte O'nun olan "Ben"liğin bize ödünç verilmiş, mecazî bir gölgesidir.
Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim" demesi ile Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) demesi arasındaki fark bu sırdadır. Firavun, kendi cüz'î, vehmî "ben"liğini, Hakk'ın mutlak "Ben"liğine ortak koştu. Hallâc ise, seyr-i sülûkunda kendi mecazî "ben"liğini fenâ ateşinde eritmiş, kendinden geçmişti. O an "Ene'l-Hak" diyen, Hallâc'ın fâni benliği değil, onun varlığının aynasından konuşan Bâkî olan Hakk'ın kendisiydi. Bu, cem makamı'nın, yani ikiliğin ortadan kalktığı bir anın dil ile ifadesiydi.
Şeyh-i Ekber, Mûsâ Fassı'nda bu konuya işaret eder. Tur Dağı'ndaki ağaçtan gelen "İnnî Ene'llâh" ("Şüphesiz Ben, Ben Allah'ım") nidası, İnniyyet'in en açık tecellîlerinden biridir. Orada konuşan ağaç değildir. Ses, ağaçtan gelmektedir ama söyleyen, ağacın Rabbi'dir. Ağaç, yalnızca bir mazhar, bir tecellîgâhtır. Ârifin kalbi de o ağaç gibidir. Varlığını Hakk'a teslim ettiğinde, kendi "ben"liği susar ve kalbinden gelen nida, Hakk'ın "Ben" nidası olur.
Füsûs'un penceresinden baktığımızda İnniyyet;
- Ahadiyyet mertebesinde Zât'ın kendine olan şuurudur.
- Vâhidiyyet mertebesinde bütün ilâhî isimleri ve a'yân-ı sâbiteyi kendi ilminde toplayan İlâhî "Ben"liktir.
- Ve nihayet, âlemlerin ve özellikle İnsân-ı Kâmil'in varlığında kendini seyreden ve "Ben" diyen Mutlak Varlık'tır.
Bu, "Hüve lâ Hüve" (O'dur, O değildir) sırrıdır. Âlem, hakikati itibariyle O'dur; çünkü varlığı O'nun varlığındandır. Ama sureti ve kayıtlılığı itibariyle O değildir; çünkü O, her türlü suretten ve kayıttan münezzehtir. Bu tenzih (soyutlama) ve teşbih (benzetme) kanatlarını birlikte kullanabilmek, Muhammedî mîzanı kalpte kurabilmek, İnniyyet'in idrakine bağlıdır. Onu hem her şeyde görmek (teşbih), hem de hiçbir şeye benzetmemek (tenzih). İnniyyet, bir hikemî mesele değil, sâlikin kalbinde tecrübe edeceği bir haldir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Hakikat, katman katmandır. Her anlaşılan mana, daha derindeki bir mananın perdesidir. Şimdi, Füsûs'un ışığını daha derine, kalbin en çetin ve en nurlu köşesine tutalım. İnniyyet'in, aklın sınırlarında donup kaldığı, ancak kalbin genişliğinde hayat bulduğu o muazzam tecellîsine, yani zıtların birliğine (cem'u'l-addâd) doğru bir adım daha atalım.
Bu makam, kelimelerin bittiği, sükûtun başladığı yerdir. Aklın mizanının şaştığı, mantık elbisesinin ruha dar geldiği bir eşiktir. Zira burada Hakk, hem "O"dur hem "O değildir"; hem Zâhir'dir hem Bâtın; hem Evvel'dir hem Âhir. Bu, aklın çözemeyeceği bir bilmecedir, lâkin kalbin her nefeste yaşadığı bir hakikattir. İnniyyet'in sırrı da tam bu Cem makamında, yani zıtların düğün ettiği bu vuslat durağında gizlidir.
Cem'u'l-addâd ve 'Hüve lâ Hüve' Sırrı
Şeyh-i Ekber'in hikmetinin zirvesi, "Hüve lâ Hüve" yani "O'dur, O değildir" sırrıdır. Bu ifade, bir kafa karışıklığı değil, Tevhid muktezasının, yani Bir'liğin zorunlu bir sonucudur. Cenâb-ı Hakk, Zât-ı Mutlak itibariyle hiçbir şeye benzemez, hiçbir kayıt altına girmez, akılların ve hayallerin tasavvurundan münezzehtir. Bu O'nun [tenzih](/wiki/tenzih-teşbih dengesi) veçhesidir. Lâkin aynı Hakk, "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ayetinin sırrınca, bütün eşyada isimleri ve sıfatlarıyla tecellî etmiştir. Bu da O'nun teşbih veçhesidir.
İnniyyet, yani Zât'ın "Ben" deme sıfatı, bu iki veçhenin de kaynağıdır. O "Ben", hem "Ben, hiçbir şeye benzemem" diyen Mutlak Varlık'tır, hem de "Ben, gizli bir hazineydim, bilinmek istedim" diyerek âlemleri zuhûra getiren ve her bir zerrede kendi sanatını seyreden Sanatkâr'dır.
"Hüve lâ Hüve" sırrı burada açığa çıkar. Âlemde gördüğün her ne varsa, Hakk'ın bir tecellîsidir. Bu cihetten "Hüve"dir, yani "O"dur. O'ndan gayrı bir vücûdu yoktur. Lâkin o ağaç, Zât-ı Mutlak'ın kendisi midir? Hâşâ. Bu cihetten de "lâ Hüve"dir, yani "O değildir". O, tecellîdir, tecellî eden değil.
Sâlik, bu sırrı kendi varlığında yaşar. Sâlikin cismâniyeti, beşerî sıfatları, nefsânî "ben"liği, "lâ Hüve" tarafıdır. Fakat onun hakikati, ruhu, kendisine üflenen o İlâhî nefes ise "Hüve" tarafına işarettir. Arif, kendi varlığına baktığında hem bir "hiç" olduğunu görür (lâ Hüve), hem de o "hiç"liğin, Hakk'ın tecellîsine en mükemmel ayna olduğunu idrak eder (Hüve).
İnniyyet'in idraki, sâlikin bu iki kutup arasında salınmaktan kurtulup, her ikisini de aynı anda içinde barındıran kalbî bir makama ermesidir. O artık ne sadece "Ben bir hiçim" diyen bir yokluk üzüntüsü içindedir, ne de "Ben Hakk'ım" diyen bir varlık sarhoşluğu. O, "Ben, Hakk ile var olan bir hiçim" diyen bir [cem](/wiki/zıtların birliği) idrakine ulaşmıştır. Bu, Füsûs'un işaret ettiği, İnniyyet'in en derin tecrübesidir: Varlığın içinde yokluğu, yokluğun içinde varlığı seyretmek.
Kalbin Mîzânı: Tenzih ve Teşbih Kanatları
Bu hikemî derinliğe akıl ile varılamaz. Aklın işi ayırmaktır. Tenzih der, Hakk'ı âlemlerden o kadar uzağa koyar ki, O'nunla bağ kurmak imkânsızlaşır. Veya teşbih der, Hakk'ı âlemle o kadar özdeşleştirir ki, yaratan ile yaratılan arasındaki fark ortadan kalkar. Her ikisi de düşüşle sonuçlanır.
Hakikat yolculuğu ise ancak iki kanatla mümkündür: Tenzih ve teşbih kanatları. Bu iki kanadı dengede tutan mîzan ise akıl değil, kalptir. Şeyh-i Ekber'in "Kalp, Hakk'ın tecellîlerine göre döner, genişler, daralır" demesi bu sırdandır. Kalp, Hakk'ı hem âlemde, hem de âlemin ötesinde aynı anda idrak edebilen yegâne latîfedir.
İnniyyet tecrübesi, bu Muhammedî mîzanı kalpte kuran şeyin ta kendisidir. Sâlik, seyr-i sülûkunda ne zaman aşırı bir tenzihe kapılsa, kalbine bir tecellî gelir ve O'nu şah damarından daha yakın bulur. Ne zaman da aşırı bir teşbihe kapılsa, "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) ayetinin sillesiyle kendine gelir.
İnniyyet, yani Hakk'ın "Ben"liği, bu iki tecellînin de sahibidir. O "Ben", hem "Benim benzerim yoktur" der, hem de "Ben kulumun gözü, kulağı, eli olurum" buyurur. Arif, kalbini bu İlâhî "Ben"in akışına teslim eden kişidir. Onun kalbi artık kendi dar hesaplarına göre değil, Hakk'ın geniş rahmetine ve celâl tecellîlerine göre atar. Bir an celâl tecellîsiyle "Lâ ilâhe" der, bütün masivayı siler atar; bir an sonra cemâl tecellîsiyle "illallah" der, her zerrede O'nun varlığını müşahede eder.
Bu, kalbin sürekli bir [irfan](/wiki/ilm-i bâtın) hâlinde olmasıdır. Artık sâlik için "Hakk uzakta mı, yakında mı?" gibi sorular anlamını yitirir. Çünkü İnniyyet'in tecellî ettiği kalp, bilir ki O, hem içlerin içi (Bâtın), hem dışların dışıdır (Zâhir). Bu âfâkî ve enfüsî (içsel) idrakin birleştiği yer, arifin genişlemiş kalbinden başka bir yer değildir.
Hayret ve İnşirâh-ı Sadr: İdrakin Genişlemesi
Kalp bu muazzam hakikati, bu zıtların birliğini idrak ettiğinde ne olur? Aklın iflas ettiği bu noktada, kalbe hayret makamı misafir olur. Bu hayret, cahilin şaşırması gibi değildir. Bu, arifin, bildiği şeyin azameti ve sonsuzluğu karşısında duyduğu bir hayranlık, bir vecd, bir donakalmadır. Bu, bilginin en üst mertebesidir. Çünkü arif bilir ki, Hakk hakkındaki her tanım, O'nu bir yönüyle anlatırken binlerce yönünü perdeler. Bu yüzden arifin duası, Hz. Peygamber'in (s.a.v) duası gibi olur: "Ya Rabbi, Senin hakkındaki hayretimi artır!"
İnniyyet sırrına eren kalp, sürekli bir hayret içindedir. Çünkü o, Hakk'ın hem tenzihini hem teşbihini aynı anda görür. Bir çiçeğe bakar, onda Hakk'ın "Musavvir" isminin tecellîsini görür, hayran olur (teşbih). Sonra o ismin ardındaki Zât'ın, o çiçekle kayıtlanmaktan münezzeh olduğunu idrak eder, yine hayran olur (tenzih). Bu iki hayranlık birleşince, ortaya çıkan hâlin adı "hayret"tir.
Bu sürekli hayret hâli, kalbi daraltmaz; tam aksine, ona bir genişlik, bir ferahlık verir. Kur'an'ın ifadesiyle, bu hâl bir inşirâh-ı sadr, yani göğsün genişlemesidir. Daracık "ben"lik hapishanesinden çıkan kalp, İnniyyet'in sonsuz ufkuna açılmıştır. Eskiden sadece kendi dertlerini sığdırdığı o küçük kalp, şimdi bütün âlemleri içine alacak bir genişliğe kavuşmuştur. "Yere göğe sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım" kudsî hadisinin sırrı budur.
Bu genişlemiş kalp, artık sadece kendisi için değil, bütün varlık adına Hakk'a yönelir. Fatiha'da "Sadece Sana kulluk ederiz ve sadece Senden yardım dileriz" demenin sırrı da budur. O "biz" zamiri, İnsân-ı Kâmil'in, yani kalbi genişlemiş arifin, bütün varlıkları kendi varlığında toplayarak Hakk'ın huzuruna çıkışının ifadesidir.
Füsûs'un derinliklerinde, İnniyyet kavramı bizi böyle bir yolculuğa çıkarır. Bu, aklın labirentlerinden kalbin vuslat bahçesine bir hicrettir. Zıtların savaşının bittiği, barışın ve birliğin başladığı, hayretin en lezzetli ilim olduğu ve daracık göğsümüzün âlemleri içine alacak kadar genişlediği kutlu bir yolculuktur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle İnniyyet
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, "İnniyyet" sırrını kelimelerin dar kalıplarına hapsetmek yerine, onu yaşayan, soluk alıp veren hikâyelerin, sembollerin ve feryatların içine gizler. Mesnevî, baştan sona, sahte "ben"den hakiki "Ben"e, yani Cenâb-ı Hakk'ın İnniyyet tecellîsine doğru yapılan bir seyr ü sülûkun destanıdır. Mevlânâ, bu çetin yolu, kâh bir neyin feryadıyla, kâh bir dervişin adımıyla, kâh bir padişahın kibriyle anlatır.
Mevlânâ'nın dili, bir âlimin keskin mantığı değil, bir âşığın yanan kalbidir. O, kavramları tanımlamaz, onları canlandırır. İnniyyet sırrı, akılla çözülecek bir denklem değil, kalpte yaşanacak bir hâldir. O, bilginin bittiği, aşkın başladığı yerde kendini gösterir.
Firavun'un "Ben"i, Hallâc'ın "Ben"i: İki Ayrı Kapı
Mesnevî'nin en temel derslerinden biri, "ben" demenin iki ayrı yüzü olduğunu göstermesidir. Bir "ben" vardır ki, insanı esfel-i sâfilîne düşürür. Bir "Ben" de vardır ki, insanı Kendi Zât'ının tecellîsine yükseltir. Mevlânâ, bu iki "ben" arasındaki farkı, Firavun ile Hallâc-ı Mansûr'u yan yana getirerek anlatır.
Firavun, "Ben sizin en yüce rabbinizim!" dediğinde, bu söz onun nefs-i emmâresinin haykırışıydı. Onun "ben"i, kendi vehminden ibaret bir saltanatın, kendi kibrinden örülmüş bir tahtın üzerine kuruluydu. Bu "ben", içi dolu, katı, ışık geçirmez bir "ben"dir. Hakk'ın nurunun tecellî edeceği bir boşluk barındırmaz. Bu yüzden onun "ben" demesi, onu Nil'in sularında boğdu.
Diğer yanda ise, darağacında "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) diye feryat eden Hallâc-ı Mansûr vardır. Bâtında, bu iki söz arasında yerden göğe fark vardır. Hallâc'ın "Ben Hakk'ım" demesi, bir varlık iddiası değil, bir yokluk ilanıdır. Bu, sâlikin kendi beşerî benliğini Hakk'ın varlık deryasında tamamen eritmesiyle, yani fenâ hâliyle ulaştığı bir makamın sesidir.
Hallâc "Ben" dediğinde, konuşan artık Mansûr'un fâni kişiliği değildir. O, kendi benliğinden tamamen soyunmuş, cilalanmış, lekesiz bir ayna hâline gelmiştir. Aynanın kendi rengi, kendi sureti yoktur; sadece karşısındakini gösterir. Hallâc'ın kalbi de Hakk'ın tecellîsine ayna olunca, o aynadan yansıyan ses, Sahibinin sesi olmuştur. Bu, Hakk'ın, kulunun diliyle Kendi İnniyyet'ini, Kendi mutlak "Ben"liğini dile getirmesidir. Firavun'un "ben"i perdedir, Hallâc'ın "Ben"i ise perdenin kalkmasıdır.
Ney'in Feryadı: Boşluktan Doğan "Ben" Sesi
Mevlânâ, Mesnevî'sine başlarken "Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıklardan nasıl bahsediyor..." der. Ney, kâmil insanın, yani kendi benliğinden geçmiş, aslına dönmüş sâlikin en dokunaklı sembolüdür. Ve neyin hikâyesi, İnniyyet sırrına giden yolun ta kendisidir.
Ney, aslından, yani kamışlıktan koparılmıştır. Tıpkı ruhun, Elest Bezmi'ndeki vatanından ayrılıp bu dünyaya sürgün edilmesi gibi. Feryadı bu yüzdendir. Ama ney, sadece koparılmakla kalmaz; içi de oyulur, boşaltılır. Üzerine delikler açılır. Artık onun içinde kendinden hiçbir şey kalmamıştır. O, bir "hiç" olmuştur.
İşte tam bu noktada, ney "ney" olur. İçi boşaldığı için, üstadının nefesini kabul edebilir. O nefes ki, İlâhî nefhanın, Nefes-i Rahmânî'nin bir temsilidir. Neyzenin dudakları neye değdiğinde, neyden çıkan ses, artık kamışın sesi değildir. O, üstadın nefesinin, onun arzusunun, onun nağmesinin sesidir. Ney, kendi "ben"ini tamamen terk ettiği için, üstadının "Ben"inin ifadesi hâline gelmiştir.
Sâlikin hâli de budur. Tasavvuf yolu, insanın içini oyan, onu kendi nefsânî arzularından, kibir ve benlik iddialarından temizleyen bir yoldur. Sâlik, mürşidinin elinde bir ney gibi sabretmelidir. İçi boşaldıkça, kalbi saflaştıkça, Hakk'ın tecellîsi olan İnniyyet nefesi onun varlığında yankılanmaya başlar. Artık onun sözü Hakk'ın sözü, onun bakışı Hakk'ın bakışı olur. O, "Ben" demez; çünkü bilir ki kendisi bir hiçtir. Ama Hakk, onun varlığından "Ben" diye seslenir. Boşalmadan dolmak mümkün değildir. Kendi "ben"liğinden ölmeden, Hakk'ın "Ben"liğiyle dirilmek, yani bekâ bulmak olmaz.
Benlik Deryasında Boğulmak ve Hakikat İncisini Bulmak
Mesnevî, benlik deryasında boğulanlarla, o deryadan hakikat incisini çıkaranların hikâyeleriyle doludur. İnsanın yaptığı en hayırlı ameller bile, eğer içine "ben yaptım" gururu, yani ucb karışırsa, bir anda değersizleşir. Mevlânâ, ilmiyle gururlanan nahiv âliminin hikâyesini anlatır. Bu âlim, bir tekneye biner ve tekneciye sorar: "Sen hiç nahiv ilmi okudun mu?" Tekneci "Hayır" deyince, âlim, "Vah vah, ömrünün yarısı boşa gitmiş!" der. Bir süre sonra denizde bir fırtına kopar, tekne batmak üzeredir. Bu sefer tekneci âlime sorar: "Efendi, yüzme bilir misin?" Âlim, "Hayır" cevabını verince, tekneci, "Vah vah, şimdi ömrünün tamamı boşa gitti!" der.
Bu hikâye, İnniyyet yolculuğunun özüdür. Nahiv âliminin "ben bilirim" dediği zihnî bilgi, hakikat deryasının dalgaları karşısında bir hiçtir. Onu kurtaracak olan, "yüzme bilmek", yani hâl ilmi, marifettir. Marifet ise, kendi acziyetini ve hiçliğini idrak edip kendini o deryanın sahibine teslim etmekle başlar. "Ben"lik iddiası, insanı o deryada boğan en ağır yüktür.
Bu teslimiyet, sâliki hayret makamına ulaştırır. Hayret, aklın sınırlarının bittiği, her şeyde Hakk'ın fiilini görmenin şaşkınlığı ve vecdidir. Bu makamda sâlik, kendi varlığının bir gölgeden ibaret olduğunu anlar. Güneşi gören kişi, artık kendi gölgesiyle uğraşmaz.
İnniyyet'in hakiki tecellîsi bu noktada başlar. Kişi, kendi sahte "ben"ini bu hayret deryasında boğduğunda, derûnúndan hakikat incisi olan İlâhî "Ben" zuhûr eder. Bu, kulun kendi varlığından soyunup Hakk'ın varlığıyla bezenmesidir. Mevlânâ'nın diliyle, damlanın okyanusa karışıp okyanus olmasıdır. Damla okyanus olduğunda, artık "ben damlayım" demez; onun her zerresi okyanusun heybetiyle "Ben Okyanusum" der. Bu, benliğin yok oluşu değil, hakiki ve sonsuz olanın içinde yücelmesidir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında İnniyyet
Bir kavramı anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımaktan geçer. İnniyyet de tek başına duran bir ada değil, hakikatler okyanusunda diğer incilerle birlikte parlayan bir mücevherdir.
Her şeyden evvel, İnniyyet’in ikiz kardeşi, sırdaşı olan Hüvviyet ile başlamak gerekir. İnniyyet, Zât-ı Mutlak’ın kendine bakan yüzü, kendi “Ben”liğini müşahede ettiği içsel veçhesi ise, Hüvviyet O’nun dışa dönük yüzü, “O” diyerek işaret ettiğimiz bütün âlemlerin ve tecellîlerin kaynağı olan veçhesidir. Biri Zât’ın Gayb’daki “Ben”liği, diğeri ise Şehâdet âlemine vuran “O”luğudur.
Bu “Ben”lik davasının en keskin tecellî ettiği yerlerden biri Hallac-ı Mansur’un darağacıdır. Onun “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) nidası, beşerî benliğin aradan çekildiği, kulun bir ayna gibi saflaşıp sadece Hakk’ın “Ben”liğini yansıttığı makamın ilanıdır. Hallac, kendi cüz’î benliğini tamamen yok ettiğinden, varlığında konuşanın kendi nefsi değil, İlâhî İnniyyet olduğunu dile getirmiştir.
Hallac’ın bu makama erişmesinin yolu ise Fena (yok oluş) kapısından geçmektir. Sâlik, kendi varlığını, iradesini ve benlik iddiasını Hakk’ın varlığında eritmeye çalışır. Bu, “ölmeden evvel ölmek” sırrıdır. Kişinin kendi “ben”i ne kadar erirse, varlığında bâkî olan İlâhî “Ben”, yani İnniyyet o kadar aşikâr olur.
Bu yolculuğu tamamlayıp hem Fena hem de Beka (Hakk ile var olma) makamlarını kendinde birleştiren zâta ise İnsan-ı Kamil denir. O, İnniyyet ile Hüvviyet’in yeryüzündeki canlı timsali, Hakk’ın hem kendine dönük “Ben”liğinin hem de âlemlere dönük “O”luğunun sırlarını taşıyan bir [berzah](/wiki/berzah)tır. İnsan-ı Kâmil, Hakk’ın Kur’an’da “Ben” diye hitap ettiği İnniyyet ile, “İnsan” olarak halk ettiği en şerefli mahlukun hakikatinin birleştiği yerdir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanede, İnniyyet kavramının derinliklerine üç büyük pınardan süzülen sularla dalınmıştır.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin irşatlarında İnniyyet, irfan mektebimizin temel direklerindendir. Efendi Baba, bu kavramı Zâtî bir mertebeye yerleştirerek, onu Âmâiyyet mertebesinden sonraki ilk taayyünlerden biri olarak açıklar. O’nun taliminde İnniyyet, Zât’ın kendine bakan, İnsan ve Kur’an’ın kaynağı olan yönüdür. Bu öğreti, özellikle İnniyyet’in karşısına Hüvviyet’i koyarak ve onu da Âlemler ile Kâbe’nin kaynağı olarak tanımlayarak özgün bir çerçeve sunar.
Ardından, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem’ine başvurulmuştur. Şeyh-i Ekber, meseleyi vücûd mertebeleri ve ilâhî isimler ([esmâ](/wiki/vahdet-i-vucud)) düzleminde ele alır. O’nun nazarında İnniyyet, Hakk’ın kendine “Ene” (Ben) demesinin ardındaki vücûdî hakikattir. Bu “Ben” deme, Hakk’ın kendini hem her şeyden münezzeh ([tenzih](/wiki/tenzih)) kılması hem de her şeyde kendini göstermesi ([teşbih](/wiki/tesbih-temsil)) arasındaki Muhammedî mîzanın tam ortasında durur. Füsûs’un diliyle İnniyyet, sâlikin “Hüve lâ Hüve” (O’dur, ama O değildir) sırrını idrak ettiği, zıtların birliğine şahit olup hayret makamına erdiği tevhîd tecrübesidir.
Son olarak Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf’inin aşk dolu iklimine yelken açılmıştır. Mevlânâ, bu soyut hakikatleri hikâyelerin, sembollerin ve mesellerin diliyle kalbimize nakşeder. O’nun için İnniyyet meselesi, Firavun’un kibrinden fışkıran “Ben sizin en yüce rabbinizim” sözü ile Hallac’ın aşkından taşan “Ene’l-Hak” nidası arasındaki ince farkta gizlidir. Biri, nefsin benlik iddiasının en dibi; diğeri, ruhun Hakk’ta yok oluşunun zirvesidir. Mesnevî, bizleri bir ney gibi kendi benliğimizden boşalmaya, içimizi İlâhî “Ben”in nefesiyle doldurmaya davet eder.
Değerlendirme
İnniyyet, bizim cüz’î ve vehmî “ben”liğimizin ötesinde, bizzat Zât-ı Mutlak’ın kendine dönük şuurunun, kendi “Ben”liğinin adıdır. O, hem kâinâtın büyük kitabı olan Kur’an’ın hem de kâinâtın küçük bir nüshası olan İnsan’ın ortak kaynağıdır. Bu hakikate ulaşmanın yolu, Firavun’un benliğinden sıyrılıp Hallac’ın yokluğuna bürünmekten, yani Fena’dan geçer. Sâlikin gayesi, kendi küçük “ben”ini bu büyük “Ben” denizinde eriterek, varlığının Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını idrak etmektir. Nihayetinde İnsan-ı Kâmil, bu idrakin yeryüzünde yürüyen bir timsali olur ve onun varlığı, İnniyyet sırrının en canlı şahidi haline gelir. Bu bilgi, zihinde kalacak bir malumat değil, kalpte yaşanacak bir hâldir. Cenâb-ı Hakk, cümlemize bu hâl ile hallenmeyi nasip eylesin.