Kaza ve Kader
İrfan yolunun yolcuları için kaza ve kader, akılların sınırında duran, kalplerin ise teslimiyetle aştığı bir sırdır. Bu mesele, insanlık tarihi boyunca nice âlimin, nice hikmet ehlinin zihnini meşgul etmiş, üzerinde en çok konuşulan ama belki de en az anlaşılan hakikatlerden biridir. Kaza ve kader, sadece zihnin çabasıyla çözülecek bir denklem değil, sâlikin seyr-i sülûkunda, hâl ile tadacağı, teslimiyetle idrak edeceği ilâhî bir nizamdır. Terzibaba İrfan Mektebi'nde bu konuya, kuru kelâm tartışmalarının ötesinde, bir İnsân-ı Kâmil’in gözünden, yani varlığın mertebelerini müşahede ederek bakmaya gayret edilir. Çünkü bu sır, ancak varlık mertebelerinin dürbünüyle bakıldığında ve A'yân-ı Sâbite hakikati bilindiğinde kendini aşikâr kılar.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Kaza ve kader bahsi, sadece bizim dinimizle başlamış bir konu değildir; insanlığın varoluşuyla birlikte ortaya çıkmış, her devirde fikir sahiplerinin zihnini yormuştur. Bu konudaki farklı anlayışlar, mezheplerin ve fırkaların ortaya çıkmasındaki en temel sebeplerden biri olmuştur.
Kazâ ve kader meselesi sadece islâmiyetin var oluşundan bu yana insanların zihinlerini yoran bir mesele değildir. Yani Kazâ ve Kader hükmü islâmiyetle başlamış bir hüküm değildir. Nedir, insanlık ile başlayan bir meseledir. Bilâkis bu konu islâmiyetin varlığından önce de sonra da bütün ilim ve fikir ehlinin zihinlerini meşgul eden son derece önemli, bir o kadar da karmaşık bir mesele olmaya devam etmiştir.
Bu karmaşanın sebebi, meselenin kendisinde gizlidir. Efendimiz (s.a.v.), kader hakkında münakaşa eden sahabelerini gördüğünde yüzünün rengi değişmiş ve "Bu hususta münakaşa etmeyin" buyurmuştur. Çünkü bu konu, aklın tek başına altından kalkabileceği bir bilmece değil, bir hâl ilmidir. Herkes kendi idrak seviyesinden, kendi bulunduğu mertebeden baktığı için, gördüğü manzarayı hakikatin tamamı zanneder. Bütün ayrılıklar ve tartışmalar bu tekil bakış açısından kaynaklanır.
Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bu kördüğümü çözecek anahtar, merâtib-i ilâhiyye, yani ilâhî mertebeler ilmidir.
İşte kaza ve kader hükmünün anlaşılması için en lüzumlu olan mesnet yani ölçü mertebeleri bilmektir. İlâhi mertebeleri bilemez isek kazâ ve kader hükmünü tamamen çözebilmemiz mümkün değildir. İşte bu mertebelerin varlığıdır ki, her bir gurup kendi bulunduğu anlayışı içindeki mertebeyi o mertebenin kader anlayışını genel kader anlayışı olarak kabul ettiklerinden diğer bölümleri inkâr etmektedirler.
Her mezhep, her düşünce ekolü, aslında hakikatin bir yüzünü görmüş, ancak o yüzü hakikatin tamamı sandıklarında yanılmışlardır. Mutezile gibi kimileri, kulun iradesini ve fiillerini öne çıkararak her şeyi kulun kendisi yapar diyerek Hakk'ın mutlak hükmünü perdelemiştir. Onlara göre kul, fiilini kendisi halk eder, Cenâb-ı Hakk ezelde bir şey takdir etmemiştir. Bu bakış, kulun iradesini ispat edeyim derken, Hakk'ın iradesine yer bırakmaz.
Bunun tam zıddı olan Cebriye fırkası ise, kulun iradesini tamamen yok sayar. Onlara göre kul, rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Ezelde ne yazıldıysa, onu yapmaya mecburdur. Bu anlayış da kulu bir kuklaya çevirir ve mesuliyet hissini ortadan kaldırır.
Mutezile’ye göre kul fiilini kendisi halk eder, Allah ezelde bir şey yazmaz, kul kendi fiilini kendisi halk eder ve ona görede yazılır. ... Bunun tam karşıtı olan Cebriye ise ben fiilimi yapmak mecburiyetindeyim, Cenâb-ı Hakk ezelde bana ne yazmış ise ben onu yapıyorum ve bunu yapmayada mecbûrum, demek sûretiyle onlar da kulu aradan çıkarmaktadırlar.
Bu iki aşırı ucun ortasında, mutedil ve en isabetli yol, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in yoludur. Ancak Terzibaba sohbetlerinde altını çizerek belirttiği gibi, bu yolun bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhirî anlayış, kulun cüz'î iradesini kabul ederken, Hakk'ın küllî iradesinin her şeyi kuşattığını söyler. Meselenin sırrı, bu anlayışın bâtınına, yani tasavvufî yorumuna inildiğinde açığa çıkar.
Lügat manasıyla Kaza, "hükmetmek, emretmek, yerine getirmek"; Kader ise "ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüye göre takdir etmek" demektir. Istılahta, yani irfan dilinde ise mana daha da derinleşir.
Kazâ hüküm olduğundan ve kader de bu hükmün peyderpey zaman içerisinde zuhûra çıkmasından ibâret olan bir sistem olduğundan bu mevzûyu sadece beşeriyet yönünden anlamak mümkün değildir.
Bu tanım, meselenin kalbidir. Kaza, Cenâb-ı Hakk'ın ezelî ilminde, bütün olacakları bir bütün olarak, zamansız ve mekânsız bir şekilde bilmesi ve hükmetmesidir. O, küllî bir programdır, ilâhî bir hükümdür. Kader ise, o küllî programın, o ezelî hükmün, zaman ve mekân perdesinde, her bir varlığın kendi istidadına göre, parça parça, an be an zuhûra çıkmasıdır. Kaza, bir mimarın zihnindeki projenin tamamıdır; kader ise o projenin tuğla tuğla inşa edilerek görünür âleme çıkmasıdır.
Bu konunun ehemmiyeti, imanın altı şartından biri olarak zikredilmesinden bellidir. Cibril hadisi olarak bilinen meşhur hadîs-i şerifte, Cebrail (a.s.) insan suretinde gelip Efendimiz'e "İman nedir?" diye sorduğunda, aldığı cevapta şu ifade de yer alır: "...hayır ve şerriyle kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna inanmandır."
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu girift konuyu bütün derinliğiyle ele aldığı müstakil bir eser kaleme almıştır.
A’yân-ı Sabite Kaza ve Kader Necdet Ardıç Efendi’nin 2015 yılında Tekirdağ’da yazımını bitirdiği, kitap olarak basılmayan dosya halindeki eseri, a’yân-ı sâbite bağlamında kader ve kaza kavramlarının açıklanması esasına dayanır.
Bu eser, isminden de anlaşılacağı üzere, kaza ve kader sırrını, Vahdet-i Vücûd mektebinin temel taşı olan A'yân-ı Sâbite kavramıyla birlikte açıklar. Zaten bu anahtar olmadan kapıyı açmak mümkün değildir. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inden ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'inden de feyz alarak konuyu katman katman açmak gerekir. Zira Terzibaba Hazretleri'nin usûlü de budur; o, kendinden bir şey beyan etmez, kendinden evvelki büyüklerin, özellikle bu iki okyanusun incilerini günümüz insanının idrakine sunar.
Kaza ve kader, bizi aciz bırakmak için konulmuş bir esaret zinciri değil, kendi hakikatimizi ve Hakk'ın sonsuz ilim ve hikmetini idrak etmemiz için önümüze serilmiş ilâhî bir haritadır. Bu haritayı okuyabilenin şikâyeti biter, teslimiyeti başlar. Gayreti, isyana değil, rızaya döner.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kaza ve Kader: Aslı ve Mertebesi
Tasavvufun en çetin yollarından biri olan kaza ve kader bahsi, aklın sınırlarında dolaşmakla anlaşılmaz. Nice mezhepler bu vadide yolunu şaşırmış, kimisi insanı bir rüzgâr önündeki yaprağa benzetip iradesini tamamen yok saymış (Cebriyye), kimisi de kulu fiillerinin mutlak hâkimi görüp Hakk’ın iradesini perdelemiştir.
Terzibaba Hazretleri’nin irfan mektebinde bu mesele, kördüğüm gibi görünen bir ipin ilmeğini sabırla ve hikmetle çözmek gibidir. Bu sırrın anahtarı, Merâtib-i İlâhiyye yani ilâhî mertebeler ilmidir. Vücûdun, yani varlığın hangi mertebeden nasıl tenezzül ettiğini, Zât’tan sıfata, sıfattan esmâya, esmâdan ef’âle ve nihayet bu şehâdet âlemine nasıl zuhûr ettiğini bilmeden, kaza ve kaderi konuşmak, okyanusu bir kaşıkla ölçmeye benzer.
Terzibaba Hazretleri bu girift konunun neden bu kadar zor anlaşıldığını şöyle izah eder:
En zor anlaşılmasının sebebi ezeli ve ebed-i içinde barındırması yüzündendir. Hem âlemlerin hem de bireylerin ömürleri süresince geçerli olan ve ömürleri bittikten sonra ahirette dahi devam eden bir saha olmasıdır. Bunun gerçek ma’nâda anlaşılabilmesi merâtib-i ilâhiyyeye bağlıdır. Ya’nî ilâhî mertebelerin bilinmesine bağlıdır. İlâhî mertebeler bilinmediği sürece kazâ ve kader hükmünün bilinmesi mümkün değildir. Ancak zâhiri ma’nâda şerîat mertebesinde belirtilen o mertebe ilmi kadarıyla kazâ ve kader ezberlenir ve bu böyle imiş diyerek kabûllenilir ama bu kabûlleniş i’tibârı ile de içerisinde cevaplanmamış bir çok sorular kalır.
Beşeriyet idrakinin dar kalıplarından sıyrılıp hakikati hakikatiyle anlamaya çalışanlar için kaza ve kaderin hakikatini, ilâhî mertebelerdeki yerini ve ezelî programın bu âlemde nasıl birer kader olarak açığa çıktığını anlamak bir zarurettir.
Kaza ve Kader'in Vücûd Mertebelerindeki Yeri: Kalem, Levh ve Kürsî
Kaza ve kaderi anlamak için, önce onun yazıldığı yeri, yazan kalemi ve o yazının tecellî ettiği kürsüyü bilmek gerekir. Bu kavramlar, gökyüzünde bir yerlerde duran somut nesneler değil, vücûd mertebelerinin, yani varlığın katmanlarının sembolik isimleridir.
Terzibaba Hazretleri, bu kevnî işleyişi bir harita gibi çizer. Kaza, en küllî, en kuşatıcı hüküm, yani ilâhî programın bütünüdür. Kader ise, o küllî programın zaman ve mekân kaydına bürünerek, “miktar miktar”, yani peyderpey bu âlemde zuhûr etmesidir.
Kazasına hükmeder ömrünün sonuna kadar ne yapacağını bildiğinden öylece de yazar, ancak sen benim dediğim gibi mutlak hareket edeceksin demez, peki neden yazar, kulunun ne yapacağını daha evvelden bildiği için onun kazasını yani hükmünü yazar, bu kaza hüküm ma’nâsına, program ma’nâsı’nadır. Dünyaya geldiğinden itibaren her gün birer bölüm, kader olarak hayatını sürdürür. Yani insanın programının toplu haline “kazâ” denmekte, bu programın açığa çıkmasına da “kader” denmektedir. Kader miktar demektir, bölüm bölüm zuhura çıkması demektir.
Bu program Kalem-i A'lâ (En Yüce Kalem) ve Levh-i Mahfûz (Korunmuş Levha) ile yazılır. Kalem-i A’lâ, irfan dilinde Akl-ı Evvel, yani Hakk’ın ilminden ilk taayyün eden küllî şuur, küllî akıldır. O, bütün hakikatleri icmâlen, yani özet hâlde içinde barındırır. Levh-i Mahfûz ise Nefs-i Küll, yani Küllî Nefs’tir. Kalem’in yazdığı o icmâlî hakikatlerin tafsil edildiği, yani ayrıntılarının açığa çıktığı mahaldir.
Terzibaba Hazretleri, Bürûc Sûresi tefsirinde bu sistemi şöyle bir şemaya oturtur:
Mevcûdların tâb’ edilme yeri olan ilâhî nûr, küllî nefs olarak ta'bîr edilmiştir. - Levh-i mahfûz, olarak da ta'bîr edilen bahsedilen bu nûrda, kalem-i a'lânın yazdığı şeyi idrâk, o nûrun vecihlerinden bir vecih ile olur, işte o vecih, bizim indimizde küllî akıl olarak ta'bîr edilir. - Bu nûrdaki tâb’ edilme de kazâ olarak ta'bîr edilir. Kazâ, ilâhî vasfı gereğince aslî tafsîlden ibârettir. Biz bu tafsîlin tecellî yerini, yukarıda kürsî olarak ta'bîr etmiş idik.
Kaza dediğimiz ilâhî hüküm, Kürsî mertebesinde tecellî eden bir tafsîldir. Kürsî, Hakk’ın ef’âl (fiiller) sıfatının tecellîgâhıdır; emrin ve hükmün âleme yayıldığı mertebedir. Kalem (Akl-ı Evvel), Levh’e (Nefs-i Küll) yazar; bu yazının kendisi Kaza’dır ve bu Kaza’nın hükmünün icra edildiği saha Kürsî’dir. Bu sistem, bir mühendisin zihnindeki projenin (ilim/kaza) önce kâğıda dökülmesi (kalem/levh), sonra da şantiyede (kürsî/âlem) bina olarak yükselmesi (kader) gibidir.
Ancak unutma ki, Levh-i Mahfûz’daki ilim dahi, Hakk’ın mutlak ilminin yanında bir nebzedir. O, halka, yani zuhûra çıkacak varlıklara dönük yüzüyle bir kayıttır. Hakk’ın Zât’ına bakan ve Levh-i Mahfûz’da yazılı olmayan bir ilmi daha vardır ki, o kudretinin tecellîlerine bağlıdır ve her an yeni bir şe’nde, yeni bir tecellîdedir.
Ezelî Hakikatler: Mec'ul Olmayan A'yân-ı Sâbite
Kaza ve kader bahsindeki en büyük yanılgı, Hakk’ın bizim adımıza her şeye karar verdiği ve bizi bir kukla gibi oynattığı zannıdır. İrfan mektebi bu anlayışı temelinden yıkar ve meselenin kalbine A'yân-ı Sâbite hakikatini yerleştirir.
A’yân-ı sâbite, varlıkların ve her birimizin ilm-i ilâhîdeki ezelî hakikatleri, potansiyelleri, programlarıdır. Bunlar “mec’ul” değildir, yani sonradan halk edilmemiş, yaratılmamıştır. Onlar, Hakk’ın ilminde, O’nunla beraber ezelî olarak mevcuttur. Her bir ayn-ı sâbite, ilâhî isimlerden bir ismin (İsm-i Rabb-ı Hâss) ilmî sûretidir. Bizim bu şehâdet âlemindeki varlığımız, o ezelî hakikatin zaman ve mekân aynasındaki gölgesinden ibarettir.
Terzibaba Hazretleri, Ahmed Avni Konuk Beyefendi’den nakille bu sırrı şöyle açıklar:
” Malûm olsun ki, her bir nefs kendi a’yan-ı sâbitesinin gölgesi ve o a’yan-ı sâbite dahi bir ism-i ilâhî’nin gölgesidir. A’yan-ı sabite hangi ilâhî ismin gölgesi ise o ilâhî ismin hazinesinde meknuz bulunan ahkâm ve asar bu âlemi kevn’de kendisinin gölgesi olan nefste zâhir olur. Ve kazâ-yı ilâhî abdin ayn-ı sâbitesinin lisan-ı istîdâd ile vaki olan talebi üzerine nâzil olur,” diyerek bizlere bir ve bir’e ait hakîkati ihbar etmektedir.
Düğümün çözüldüğü yer burasıdır: “Kazâ-yı ilâhî, abdin ayn-ı sâbitesinin lisân-ı istîdâd ile vâki olan talebi üzerine nâzil olur.” Yani, ilâhî hüküm, bizim ezelî hakikatimizin kendi kabiliyeti, kendi potansiyeli diliyle (lisân-ı istîdâd) talep ettiği şey üzerine iner. Hakk’ın iradesi, kendi ilmine tâbidir. Kendi ilmi ise, o ilimdeki sûretler olan a’yân-ı sâbitenin neyi gerektirdiğine tâbidir.
Cenâb-ı Hakk, cehennem ehlinin itirazına karşı verilecek cevabı Zuhruf Sûresi tefsirinde şöyle dile getirir:
Benim kazâ ve takdirim ilmime tâbi'dir; ve ilmim dahi, isti'dâd-ı ma'lûmunuza tâbi'dir. Yani bilinen onlara verilen istidadlarına tabidir, Binâenaleyh siz ezelde bana dediniz ki: "Bizim isti'dâd-ı mahsûsumuz budur; biz senden bu isti'dâdımıza göre hükm isteriz." Ben de öylece hükmettim ve zâtınızda meknûn, gizli olan şey üzerine vücut verip, o şeyi îcâd ve izhâr eyledim. ... İmdi ben size zulmetmedim. Siz ancak kendi nefsinize zulmettiniz.
Demek ki Hakk, kimseye zulmetmez. O, sadece her bir ayn-ı sâbitenin kendi özünde, kendi potansiyelinde ne gizli ise, ona vücûd feyzini vererek bu âlemde açığa çıkarır. Elma çekirdeğinin istidadı elma ağacı olmayı talep eder, Hakk da ona elma ağacı olma imkânını verir. Bu yüzden “Allah yaptığından sorumlu tutulmaz, ama onlar sorguya çekileceklerdir” (Enbiyâ, 23) buyrulur. Çünkü isteyen, talep eden, o ezelî hakikatin kendisidir.
Sorumluluğun Sahası: Emr-i İrâdî ve Emr-i Teklîfî
Eğer her şey ezelî istidadımıza göre zuhûr ediyorsa, bizim irademiz, sorumluluğumuz, cennet ve cehennem nerede kalır? Bu noktada Terzibaba Hazretleri, kaza programımızı iki ana sütuna ayırır: “Emr-i irâdî” ve “Emr-i teklîfî”.
Ma'lûm olsun ki emir ikidir: Birisi "emr-i irâdî", diğeri "emr-i teklîfî"dir. "Emr-i irâdî", abdin ilm-i ilâhîde sâbit olan hakîkatinin ve "ayn-ı sâbite"sinin lisân-ı istîdâdı ile talep ettiği şey üzerine Hakk'ın verdiği hükümdür.
Emr-i irâdî, Hakk’ın mutlak, değişmez iradesinin tecellî ettiği sahadır. Bu, bizim ayn-ı sâbitemizin temel yapısıyla ilgilidir. Hangi anne-babadan doğacağımız, hangi coğrafyada dünyaya geleceğimiz, tenimizin rengi, temel mizacımız gibi seçme hakkımızın olmadığı alanlar bu emrin altındadır. Bunlar, bizim ezelî programımızın temel direkleridir ve biz bu sahadan sorumlu değiliz.
Şimdi Emr-i irâdi bizim üzerimizde olan; Hakk'ın mutlak değişmez programı. Ancak emr-i iradi üzere olduğundan biz bu bölümden, bu fasıldan sorumlu değiliz. Mesela nerde dünyaya geleceğiz? Hangi anadan babadan olacağız? Yaşımız ne olacak? İlmimiz ne olacak? Yani genel hatlarımızı ilgilendiren konular emr-i irâdi.
Emr-i teklîfî ise, bizim sorumluluk alanımızdır. Bu, peygamberler ve ilâhî kitaplar aracılığıyla bize bildirilen “yap” ve “yapma” emirlerinin geçerli olduğu sahadır. Hakk Teâlâ, bu sahada bize seçme hakkı tanımıştır. İyiyi veya kötüyü, imanı veya küfrü, itaati veya isyanı seçme iradesi bize verilmiştir. Eğer bu saha olmasaydı, bizler de melekler gibi veya diğer mahlûkat gibi programlanmış varlıklar olurduk. Sorumluluğumuz, imtihanımız ve insan olmamızın sırrı, işte bu emr-i teklîfî sahasında gizlidir.
Emr-i teklifi ise; peygamberler tarafından bize bildirilen. Yine Hak'tan gelen. ... İşte biz bu peygamberlerin ve kitaplarda yazılanların hükümlerine ki o da Allah'tan gelmekte ama teklif olarak gelmekte yaparsın veya yapmasın kulum sana bağlı diyor. Bak “la ikrahe fiddiyni” dinde zorlama yoktur bakın. ... Eğer işte bizim Ayân-ı Sabite'miz kaza programımızda emr-i teklifi bölümü olmamış olsa, bizlerde âlemde ki diğer varlıklar gibi robot oluruz.
Peygamberler ve onların vârisi olan mürşid-i kâmiller, emr-i irâdîye müdahale edemezler. Onların vazifesi, emr-i teklîfî sahasında insanları irşad etmek, onlara doğru yolu göstermek ve istidatlarında gizli olan hayrı ve kemâli ortaya çıkarmalarına yardımcı olmaktır.
Değişken ve Değişmez Hüküm: Muhkem ve Muallak Kazâ
Emr-i irâdî ve emr-i teklîfî ayrımı, bizi kaza ve kaderin bir başka önemli ayrımına getirir: Kazâ-yı muhkem (veya mübrem) ve Kazâ-yı muallak.
Kazâ-yı muhkem, kesinleşmiş, mutlak ve değişmez hükümdür. Bu, emr-i irâdî sahasıyla örtüşür. Ayn-ı sâbitenin temel yapısı, ezelî programın ana hatları bu kazanın içindedir. Bu hüküm hakkında "Allah'ın emri takdîr edilmiş kaderdir" (Ahzâb, 38) buyrulmuştur. Bu sahada yapılacak tek şey, edebe riayet edip teslim olmaktır.
Kazâ-yı muallak ise, şarta bağlı, askıda olan hükümdür. Bu da emr-i teklîfî sahasına, yani bizim irademize ve amellerimize bırakılan alana tekabül eder. Bu hükümler, bir sebebe veya şarta bağlanmıştır. Dua, sadaka, sıla-i rahim, tövbe gibi amellerimizle bu sahadaki kaderin akışını değiştirmemiz mümkündür. Cenâb-ı Hakk’ın, “Allah, dilediğini siler, dilediğini sâbit kılar, ümmü’l-Kitâb (Ana Kitap) O’nun indindedir” (Ra’d, 39) buyurması, işte bu muallak kazâ sahasına işaret eder.
Özetle, muhkem ya’nî mutlak kazâ kendisinde değişim olmayan kazâdır. Muallak kazâ da, kendisinde değişim mümkün olan kazâdır. Bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v) ancak, muallak kazâdan yana Allah’a sığınmıştır. Çünkü Nebî (s.a.v) bilirdi ki, muallak kazâda değişim olması mümkündür.
İnsanı diğer mahlûkattan ayıran ve onu sorumlu kılan, bu kazâ-yı muallak sahasıdır. Hayvanların veya bitkilerin kazâsı bütünüyle muhkemdir; ne programlanmışsa onu yaparlar. Ama insanda, kendi iradesiyle, duasıyla, gayretiyle değiştirebileceği bir alan vardır. Bu, Hakk’ın insana bahşettiği hilâfet sırrının bir tecellîsidir.
Kesin olan hükümler den sorumluluğumuz yoktur, ama muallâk olan, boşta olan kader yani bölümlerden sorumluluğumuz vardır. İşte bizi insan yapan ve mes’uliyet sahibi yapan bu bölümlerdir. Bir başka mahlûkatta, hayvanlarda bitkiler de madenlerde, göklerde semâlarda böyle bir sorumluluk yoktur. Çünkü onların kaderlerinin her bölümü, yani yaşam sahalarının her bölümleri kazayı mutlaktır, onların kazayı muallâkları yoktur.
Kaza ve kader meselesi, bir cebir ve zorlama meselesi değil, bir ilim, istidat ve zuhûr meselesidir. Kaza, Hakk’ın ilminde ezelden var olan programdır. Kader, o programın her birimize ait istidat elbisesiyle bu âlemde “miktar miktar” görünmesidir. Bu programın temel direkleri (emr-i irâdî / kazâ-yı muhkem) değişmez; bu, teslimiyet ve edep makamıdır. Ancak bize bırakılan sorumluluk ve irade sahamızda (emr-i teklîfî / kazâ-yı muallak), dua, gayret ve kulluk ile en güzel neticeyi talep etmek de yine bizim elimizdedir. Hakikat yolcusunun vazifesi, muhkem kazâya rıza göstermek, muallak kazâ sahasında ise Hakk’ın rızasına uygun bir hayat sürmek için gayret etmektir. İşte o zaman kaderin sırrı, bir zindan değil, Hakk’a vuslat yolunda bir bineğe dönüşür.
Terzibaba Geleneğinde Kaza ve Kader'in Yaşanması
Kaza ve kader bahsi, aklın sınırlarında dolaşanların değil, gönül deryasına dalanların nasibine açılan bir sırdır. O, bir hâldir; bir zevktir; sâlikin seyr-i sülûkunda, yani mânevî yolculuğunda bizzat tadarak, yaşayarak idrak ettiği bir hakikattir. Bu hakikatin, bir Terzibaba dervişinin gündelik hayatında, zikrinde, fikrinde, ibadetinde ve mürşidiyle olan muhabbetinde nasıl yaşandığına, nasıl bir ahlâka ve edebe dönüştüğüne bakmak gerekir. Zira irfan, bilmek değil, olmak sanatıdır.
"Yukarıdaki Çiziyor, Ben İçini Dolduruyorum": Ressamın Teslimiyeti
Kaza ve kaderi anlamanın ilk adımı, sâlikin başına gelen her hadiseyi doğru bir gözle okumayı öğrenmesidir. Terzibaba Hazretleri, bu ince edebi öğretmek için dervişlerini sık sık hikâyeler ve meseller üzerinden tefekküre davet eder. "Bir Ressam Hikâyesi", konumuzun tam kalbine dokunur:
Bir gün bir yerde yaşayan bir kişi tasvirci-ressam olan diğer bir arkadaşının ziyaretine gitmeye karar vererek yola çıkar nihayet arkadaşının bulunduğu yere gelir ve içeriye girer bir müddet dinlendikten sonra duvarlarda ki ve her yerdeki resimlere bakar, hepsinin belirli bir özelliği olduğunu görür. Bu özellik ise bütün tasvir-resimlerin sadece “hayvân” sûretlerinde olduğudur. Bunun sebebini anlamaya çalışan misafir arkadaşına, (yapılacak başka resim yokmu! neden hep hayvân resimleri yapıyorsun?) dediğinde, arkadaşının verdiği cevap oldukça düşündürücüdür. (Evet vardır, fakat bu resimleri “ yukarıdaki çiziyor” , ben içlerini dolduruyorum) demiştir.
Bu hikâye, kaza ve kaderin yaşanmasına dair muazzam bir usûl sunar. Ressamın “yukarıdaki çiziyor” demesi, ezelî ilimdeki küllî plana, yani Kazâ’ya teslimiyetidir. Bu, her bir varlığın [a'yân-ı sâbite](/wiki/A'yân-ı Sâbite) denilen ezelî hakikatinin, ilâhî ilimde nasıl bir istidat ve kabiliyet taşıdığının ikrarıdır. O "çizgi", her bir zerrenin Cenâb-ı Hakk'ın ilminde ne ise, o olduğunun ifadesidir.
Ressamın “ben içlerini dolduruyorum” demesi ise, bu küllî planın zaman ve mekân âleminde zuhûra çıkışı olan Kader’e işarettir. Bu, sâlikin cüz’î iradesinin, yani seçme kabiliyetinin tecellî alanıdır. Bir müridin bu hikâyeye dair tefekkürü, meseleyi ne güzel özetler:
Resimlerin çizilmesi “küll-i irâde”nin, içlerinin boyanması “cüz-i irâde”nin hükmünü icra etmesi gibi geldi. Resimleri yapan kişinin “yukarıdaki” sözünden Allah C.C. kasteddiğini düşündüm. “yukarıdaki çiziyor” ifadesi Küll-i irâdenin tecellisi olabilir. “ben içlerini dolduruyorum” ifadesi ise Cüz-i irâde tecellisi olabilir.
Sâlikin duruşu budur. O, hayat tuvaline çizilen ana hatlara itiraz etmez. Bilir ki çizen, her şeyi en güzel şekilde bilen ve takdir edendir. Sâlike düşen, o çizginin içini en güzel renklerle, yani sabır, şükür, rıza, teslimiyet ve muhabbet ile doldurmaktır. Yaşadığı her olayı, ister nimet ister mihnet olsun, Rabbinin kendisi için çizdiği bir desen olarak görür ve o deseni en güzel amellerle boyamaya gayret eder. Hadiseleri "merkezinde" görmeyi öğrenir. Çünkü bilir ki, her şeyin merkezinde Rabbü'l-erbâb olan Hakk vardır ve O'ndan gelen her şey yerli yerindedir.
Nefsin Mertebeleri ve Kaderin İdraki
Ressamın sadece hayvan resimleri çizmesi, bizi kaza ve kader idrakinin, sâlikin nefs mertebesiyle olan doğrudan bağına götürür. Terzibaba Hazretleri bu noktayı şöyle aydınlatır:
Ona göre ressamın sürekli hayvan resmi çizmesi onun nefs-i emmâre mertebesinde olduğunu gösterir.
Nefs-i Emmâre, yani kötülüğü emreden nefs, insanın en aşağı, hayvânî ve içgüdüsel tabiatının hüküm sürdüğü mertebedir. Bu mertebedeki bir sâlik, kendisine çizilen ilâhî desenin içini ancak kendi hayvânî sıfatlarının renkleriyle doldurabilir: öfke, şehvet, kibir, hırs... Kaderi, bu nefsânî tepkilerin bir silsilesi hâlinde tecellî eder. Çizgi aynı olsa da, boyama fiili onun mertebesini ele verir.
Yolculuk ilerledikçe, sâlik zikir ve riyâzetle nefsini tezkiye ettikçe, mertebeler aşıldıkça, boyadığı resimler de değişir. Nefs-i Levvâme'de kendini kınamaya, Mülhime'de ilhamlara mazhar olmaya başlar. Bir dervişin hissiyatı, bu yükselişin ufkunu ne güzel çizer:
Efendi Babacığım, tam emin olmamakla beraber âcizane yorumum ve hissiyatım, mertebelerde ilerledikçe Tevhid-i Esmâ ve Tehvhid-i sıfat mertebelerinde artık çizgilerin ortadan kalkacağını, nefsinde Allah (c.c.) yu bulmus kişinin tamamen yaratılanlar arasında da O’nda kaybolacağını düşünüyorum. Artık ne çizmeye ne de boyamaya gerek olacağını düşünüyorum daha ileri mertebelerde.
Bu, muazzam bir idraktir. Sâlik Tevhid-i Esmâ (isimlerin birliği) ve Tevhid-i Sıfat (sıfatların birliği) makamlarına erdiğinde, artık "çizen" ile "boyayan" arasındaki ikilik perdesi aralanır. Kendi fiilinin, Hakk'ın fiilinden; kendi iradesinin, Hakk'ın iradesinden ayrı olmadığını zevk eder. Artık ne çizgi vardır ne de boya; çünkü her şey, O'nun sonsuz güzelliğinin tek bir tecellîsidir. Bu mertebede kader, dışarıdan gelen bir hüküm değil, kendi hakikatinin Hakk'ın varlığında eriyerek O'nunla birlikte akmasıdır. Kişinin kendi hakikatini bulması, "siz" zamirinin ortadan kalkıp "ene" (ben) sırrının belirmesidir. O vakit dileyen de, dileği zuhûra getiren de Hakk'ın kendisi olur.
Dua, Riyâzet ve Muallak Kazâya Müdahale Edebi
Sâlikin kader karşısındaki duruşu, körü körüne bir cebir ve hareketsizlik değildir. Terzibaba geleneği, Ehl-i Sünnet'in dengeli yolunu tâkip ederek sâlike hem teslimiyeti hem de gayreti öğretir. Bu denge, muhkem kazâ (değişmesi mümkün olmayan mutlak hüküm) ile muallak kazâ (şartlara bağlı, değişebilir hüküm) ayrımında gizlidir. Sâlikin edebi, bu ikisini birbirinden ayırt edebilme ferasetinde yatar.
Muhkem kazâda edebe riâyet etme, muallak kazâda ise şefâate cesâret etme husûsunda nasıl hareket edeceğini ta'yîn edebilmek için ikisini birbirinden ayırıp seçebilmek, keşif sâhibi üzerine en güç olan şeylerdendir.
Muhkem kazâya, yani "Allah'ın emri takdîr edilmiş kaderdir" (Ahzâb, 33/38) hükmüne karşı sâlikin vazifesi tam bir rıza ve teslimiyettir. Fakat muallak kazâ, yani "Allah, dilediğini siler, dilediğini sâbit kılar, ümmü’l-Kitâb O’nun indindedir" (Ra'd, 13/39) ayetinin tecellî ettiği alanda, sâlikin dua, niyaz ve gayretine bir kapı aralanmıştır.
Bu kapıdan girmeye cesaret, peygamberlerin yoludur. Efendimiz'in (s.a.v) İslâm'ın ilk yıllarındaki duası, bu hakikatin en net delilidir:
İslâmiyetin başlarında (Yarabb’i beni Ömer veya ebulhakem ile destekle) demiştir. Ebulhakem daha sonra Ebu cehil olmuştur, demekki burada seçim ve seçme konusu vardır. Neticede bu seçim Ömer (r.a.) isabet etmiştir.
İlâhî takdirde bir imkân sahası vardır ve kulun samimi talebi, o sahadaki tecellînin yönünü belirleyebilir. Hz. Musa'nın (a.s) Cenâb-ı Hakk'tan kardeşi Harun'u kendisine yardımcı istemesi de böyledir. Dili, vahdet hakikatlerini tam ifade edemediğinde, bir ortak talep etmiştir. Bu samimi istek kabul görmüştür. Buradaki sır, "yeterki bizler istemesini bilelim" cümlesinde saklıdır.
İstemeyi bilmek, sadece dille değil, hâl ile de olur. Terzibaba Hazretleri'nin dervişlerine tavsiye ettiği mânevî alıştırmalar, yani riyâzetler, bu hâl dilinin en güçlü ifadeleridir. Kurban Bayramı günlerini de içine alan kırk günlük oruçlar, özellikle hayvanî gıdalardan perhiz ederek tutulan oruçlar, nefsi terbiye ederek sâliki duaya ve ilâhî feyze daha layık bir hâle getirir. Hatta kazaya kalmış oruçlara "en son kazâya kalmış orucuma" diye niyet edilmesi, geçmişin yüklerinden arınarak kaderin yeni tecellîlerine temiz bir kalple açılma gayretidir. Bu tür ibadetler ve riyâzetler, muallak kazâ sahasında sâlikin elindeki en kıymetli vasıtalardır.
Edebin Perdesi ve Hakikatin Gözü
Kader sırrını yaşamanın önündeki en büyük engel, zâhire takılıp bâtını görememektir. Bu, bir edep meselesidir. Kâfirlerin, peygamberlerin hakikatini idrak edememelerinin sebebi de budur. Onlar, peygamberin beşerî sûretine, yiyip içmesine, çarşılarda gezmesine takılıp kaldılar:
Nitekim küffâr, Pelgamber-i zîşânın hakikatinden gâfil olup (Furkân, 25/7) “Bu Resûle ne oldu ki, taâm yer ve sokaklarda gezer!” dediler.
Onların bu bakışı, sığ bir "ilim"den kaynaklanıyordu. Kendi akıllarınca, bir peygamberin böyle sıradan bir insan gibi olamayacağına hükmettiler. Hâlbuki bu, hakikatte cehaletin ta kendisiydi. Onların bu zannı, gözlerine perde oldu ve “Beni gören Hakk’ı gördü" sırrından mahrum kaldılar.
Bu hâl, sâlik için de her an geçerli bir tehlikedir. Eğer mürşidine baktığında sadece bir beşer görürse, onun sohbetinden ve himmetinden feyiz alamaz. Eğer başına gelen bir musibete baktığında sadece kör bir tesadüf veya haksızlık görürse, o musibetin içindeki rahmet ve hikmeti kaçırır. Sıkıntılı bir zamanda Rabbine sığınan, arkasındaki büyük gücü hisseder ve sıkıntısı hafifler. Rahatlık zamanında şükreden ve nefsine pay çıkarmayan ise imtihanı kazanır.
Kaderi yaşamak, bu sığ bakıştan kurtulup ârifin gözüyle bakmayı öğrenmektir. O göz, her yüzde O'nun güzelliğini, her hadisede O'nun hükmünü ve hikmetini görür. O göz, kahrın içinde lütfu, yokluğun içinde varlığı müşahede eder. O gözle bakınca, "Taşlar, kuşlar, melekler, felekler, ağaçlar, çiçekler müştâk oldukları huzûr-u ilâhiye varmışlardır" sırrı açılır. Sâlik, bütün kâinatın bir zikir ve tesbih hâlinde olduğunu, her şeyin O'na doğru aktığını idrak eder. İşte o vakit, kendi hayatının da bu büyük ve ahenkli akışın bir parçası olduğunu anlar. Kendi kaderi, artık ona ağır bir yük gibi değil, o ilâhî senfonide kendi notası, kendi nağmesi gibi gelir. Teslimiyet, bir mecburiyet olmaktan çıkar, muhabbet dolu bir iştirake dönüşür.
Füsûsu'l-Hikem'de Kaza ve Kader
İrfan yolunun en çetin menzillerinden biri olan Kaza ve Kader sırrı, aklın sınırlarının zorlandığı, teslimiyetin ise yegâne binek olduğu bir makamdır. Bu sırra dair en esaslı izahları, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde buluruz.
Şeyh-i Ekber, bu mühim bahsi Füsûs’un müstakil bir bölümünde, özel bir hikmet başlığı altında ele alır. Her peygamber, kendi hakikatinin gereği olan bir hikmetin mazharıdır. Kader sırrının anahtarı ise Üzeyr Aleyhisselâm’a verilmiştir.
[BU FASS KELİME-İ ÜZEYRİYYE'DE MÜNDEMİC OLAN HİKMET-İ KADERİYYE BEYÂNINDADIR] Bu fassta Kelime-i Üzeyriyye'ye muhtass olan “hikmet-i kaderiyye” mevzû'-i bahs olur. Zîrâ Cenâb-ı Üzeyr'in muktezâ-yı hakîkati bu olup, sırr-ı kaderin maʼrifeti tarafına râgıb olmuştur. Hz. Üzeyr, kudretin mak- dûra taalluku keyfiyetinden taaccüb ve Hırbe karyesinin olduğu hâl üze- re iadesini istib’âd etmiş ve قَالَ أَنَّى يُحْيِي هَذِهِ اللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا (Bakara, 2/259) ya'ni “Bu harâbâtı, bu hâlden sonra Allah Teâlâ nasıl ihyâ eder?” demişti.
Sohbetin mihveri Füsûs’un Üzeyr Fassı’dır ve bu fassa “Hikmet-i Kaderiyye”, yani Kader Hikmeti adı verilmiştir. Üzeyr (a.s.), aklın imkânsız gördüğü bir şeyin, yani harap olmuş bir beldenin yeniden nasıl hayat bulacağının sualini sormuştur. Bu sual, aslında “Hakk’ın kudreti, bu âlemdeki sebep-sonuç zincirine nasıl nüfuz eder?” sualinin bir başka şeklidir. Hakk Teâlâ’nın ona verdiği cevap ise, aklî bir izah değil, bizzat yaşanılan bir tecrübe olmuştur.
Kaza nedir, Kader nedir? Bu iki kavram, gündelik dilde çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da, hakikat ilminde aralarında ince bir mertebe farkı vardır. Biri küllî hüküm, diğeri ise bu hükmün tafsilatıdır.
اعْلَمْ أَنَّ القضاء حُكْمُ اللهِ في الأشياء، وحُكم الله في الأشياء على حَدٌ علمه بها وفيها، وعِلْمُ اللهِ في الأشياء على حد ما أَعْطَتْه المعلوماتُ مِمَّا هي عليه في نفسها. Bil ki, "kazâ” Allâh'ın eşyâda hükmüdür; ve Allâh'ın eşyâda hükmü, Allâh'ın eşyaya ve eşyâda olan ilminin haddi üzeredir; ve Allâh'ın eş- yâda olan ilmi dahi, maʼlûmât nefislerinde ne hâl üzere sâbit idiyse- ler, o ma'lûmâtın Hakk'a i'tâ ettikleri şeyin haddi üzeredir.
Bu ifadeler üzerinde tefekkür etmek gerekir. "Kaza, Allah’ın eşyadaki hükmüdür." Bu hüküm, Cenâb-ı Hakk’ın o eşyaya dair ezelî ilmine göredir. Cümlenin devamı ise beşer aklını zorlayan bir kapıyı aralar: "Allah’ın ilmi ise, o eşyanın (ma'lûmâtın) kendi nefsinde ne ise, onun Hakk'a verdiği şeyin haddi üzeredir."
Bu nokta, bizi doğrudan doğruya tasavvufun en temel konularından biri olan A'yân-ı Sâbite bahsine getirir. A'yân-ı sâbite, yani "sabit hakikatler", bütün mahlukatın, Cenâb-ı Hakk'ın ilm-i ezelîsindeki değişmez, yaratılmamış suretleridir. Onlar, bizim ve bütün varlığın ilahi ilimdeki "programlarıdır."
indinde sâbit olan, kayda geçmiş olan bizim ilm-i ilâhîdeki programlarımızdır. Ya’ni bütün âlemde insan olmamız i’tibârı ile her birerlerimizin programları Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) indinde mevcûttur. Kişisel olarak göz rengimizden, saçımıza, boyumuza kadar neyimiz varsa bunların hepsi programlanmış vaziyettedir. Gerek ilmî gerek rûhî gerek nûrânî gerek bedenî olarak bütün kayıtlarımız, programımız Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) ilm-i ilâhisinde tüm olarak, toplu olarak mevcûttur.
Terzibaba Hazretleri’nin bu sohbeti, konuyu güzel özetlemektedir. A'yân-ı sâbite, bizim Zât-ı İlâhî’nin ilminde sabit olan hakikatlerimizdir. Henüz dış âlemde "var" kokusu koklamamış, sadece ilimde mevcut olan potansiyellerimizdir. Bu potansiyeller, saadetimiz veya şekavetimiz, imanımız veya küfrümüz gibi bütün isti’datlarımızı o ilmi surette barındırır.
İbn Arabî Hazretleri’nin o sarsıcı cümlesine dönebiliriz: "Allah’ın ilmi, o eşyanın kendi nefsinde ne ise, onun Hakk'a verdiği şeyin haddi üzeredir." Bu, şu demektir: Hakk Teâlâ, ezelde sizin a'yân-ı sâbitenize baktığında, sizin neyi talep ettiğinizi, isti'dadınızın neye meyyal olduğunu bilir. Sizin a'yân-ı sâbiteniz, kendi lisan-ı haliyle "Ben mümin olacağım," bir başkasınınki "Ben kâfir olacağım," bir diğerininki "Ben âlim olacağım" der. Hakk’ın ilmi, bu talebi olduğu gibi bilir. Hakk’ın iradesi de, bu ilme uygun olarak tecelli eder.
Onların isti’dâd ve kābiliyyetleri ilâhî ma’lûm olduğunda taleplerini kabul ederek, Hak ma’lûm oluşları çerçevesinde var edilmelerini irâde etti. Bundan dolayı Hakk’ın irâdesi ilmine ve ilmi de ma’lûm olan a’yân-ı sâbiteye tâbi’ oldu.
Bu ifadeler, Hakk'a bir acziyet isnat etmez. Bu bir tâbiyet değil, bir Tevhid muktezası'dır. Zira a'yân-ı sâbite, Hakk'ın ilminden ve Zât'ından ayrı, müstakil bir varlık değildir. Onlar, Hakk'ın kendi Zât'ını kendi ilmindeki suretlerle bilmesinden ibarettir. Dolayısıyla, "a'yân-ı sâbite Hakk'a hükmetti" demek, bir yönüyle "Hakk, Kendi ilmine ve bilgisine göre hükmetti" demektir. Bu, ilk bakışta bir zıtlık gibi görünse de, hakikatte bir ayniyettir. Bu, ariflerin "zıtların birliği" dediği Cem makamı idrakidir.
Şimdi onların mertebelerinin tümünde isti’dâd ve kābiliyyetleri üzere zuhûrlarına Hakk’ın hükmetmesi ilâhî kazâdır ve bu kazâ icmâlî ve küllî hükümdür. Zâtî isti’dâdları üzerine Zeyd’in ilmine ve saâdetine ve Amr’ın câhilliğine ve şekâvetine hüküm gibi. Fakat bu hükümde cebir yoktur. Çünkü bu hükmü, a’yân-ı sâbite kendileri üzerine vermişlerdir ve Hak ilk olarak üzerine hüküm verilendir.
Bu sırlı bir durumdur ki, hükmeden de, hükmedilen de aynı hakikatin farklı yüzleri olmaktadır! Önce, a'yân-ı sâbite kendi isti'dadının dilince talebini "söyleyerek" Hak üzerine bir nevi hükmeder; zira Hak, onların bu talebini bilmiş ve iradesini bu bilgiye uygun kılmıştır. Sonra da Hak, o talebe uygun olarak "Ol!" emriyle onların dış âlemde zuhura çıkmasına hükmeder. Bu durumda da a'yân-ı sâbite mahkûm, yani hükmedilen olur. Bu karşılıklı hüküm alışverişi, kader sırrının en ince noktalarındandır.
Bu ilimdeki küllî ve toptan hüküm olan Kaza’dan sonra Kader nerede durur? Kader, bu ezelî programın, zaman ve mekân perdesinde, peyderpey, bir ölçü ve nizam dahilinde açığa çıkmasıdır.
Ve "kader”, eşyânın "ayn”ında ve nefsinde sâbit olduğu şey üzerine, hükmün min-gayrı-ziyâdetin tevkîtidir. ✨ ✨ Sade T rk e flash Ve "kader", eşyanın tekil hakikatinde ve özünde sabit olduğu şey üzerine, hükmün hiçbir fazlalık olmaksızın zamanla sınırlanmasıdır.
Kaza, projenin tamamıdır; kader ise o projenin adeta bir takvime bağlanarak, hiçbir parçası eksik veya fazla olmadan, tam zamanında icra edilmesidir. Kaza, Levh-i Mahfûz'daki küllî yazı ise, kader o yazının satır satır, kelime kelime hayat sayfamızda görünür hale gelmesidir. A'yân-ı sâbitemizde ne yazılıysa, kader onu bir an evvel veya bir an sonra değil, tam vaktinde zuhura getirir.
Ya'ni “kader”, ilm-i ilâhîde eşyanın “ayn”ı iktizâsınca itâ ettiği hükmü ve ahvâli, vakt-i muayyende ve zamân-ı mukadderde icrâ edip, izhâr eylemektir. Binâenaleyh kader, ayân-ı malûmeden her birisinin ahkâm ve ahvâlini sebeb-i muayyen ile vakt-i muayyende tayîn eder; ve o ahkâm ve ahvâl o vakitten aslâ ileri, geri gitmez.
Bu ilimdeki sabit hakikatlerin, dış âlemde görünür hale gelmesi ise Nefes-i Rahmânî adı verilen ilahi bir tecelli ile olur. Hak, Zât-ı Ahadiyetinin gizli hazinelerinin bilinmesini murad edince, bu murad bir "sevgi" ve "rahatlatma" nefesiyle âlemleri varlık kokusuyla doldurur. İşte bu Nefes-i Rahmânî, a'yân-ı sâbitenin taşıdığı bütün isti'datları, bütün programları, o ilk tecelli olan Akl-ı Evvel veya Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinden başlayarak en alt mertebelere kadar açığa çıkarır.
Sohbetin başına, Üzeyr Aleyhisselâm’ın kıssasına dönelim. O, aklıyla bu işin nasıl olacağını anlamaya çalıştı. Cevap, aklının ve benliğinin yüz yıllığına elinden alınmasıyla geldi.
Ve bunda, Allah'ta fânî olup (benliğini Allah'ta yok edip) güçlü bir rükün olan Hakk'a sığınan kimsenin, Hakk'ın varlığı ile var olduktan sonra kader sırrına ve kader hikmetine muttali olacağına (bilgi sahibi olacağına) işaret vardır. Nasıl ki Üzeyr (a.s.) öldürülüp diriltildikten sonra, kader sırrına vâkıf oldu.
Kader sırrı, zihinsel bir çabayla çözülecek bir bilmece değildir. O, ancak "ölmeden evvel ölmek" sırrına ererek, kendi izafî varlığını Hakk'ın mutlak Vücûdu'nda fâni kılarak tadılacak bir haldir. Sâlik, kendi iradesini, kendi "ben"ini bir kenara bırakıp, Hakk'ın iradesine tam bir teslimiyetle teslim olduğunda, Üzeyr (a.s.) gibi "öldürülür". Bu, nefsaniyetin ölümüdür. Sonra, Hakk ile "diriltilir". Bu, Hakk'ın varlığıyla Beka bulmaktır. İşte o zaman, başına gelen her hadisenin, kendi a'yân-ı sâbitesinin bir talebi ve Hakk'ın da bu talebe en güzel şekilde icabeti olduğunu müşahede etmeye başlar. Şikâyet biter, rıza başlar. "Niçin?" sorusu biter, "Hikmeti ne ola?" tefekkürü başlar.
Şeyh-i Ekber’in Füsûs’ta açtığı bu pencere, kaza ve kaderi bir cebr olarak görmekten bizleri kurtarır. Onu, kendi hakikatimizin, ezelde Hakk’ın ilminde ne isek onun, zaman aynasında tecellî edişi olarak görmemizi sağlar. Bu idrak, kişiyi mesuliyetten kurtarmaz, bilakis ona en büyük mesuliyeti, yani kendi hakikatine uygun yaşama mesuliyetini yükler. Zira bilir ki, bugün yaşadığı her ne ise, dün kendi lisan-ı haliyle talep ettiğinden başkası değildir.
Bu sohbet, aklın sınırlarını zorlayan, kalbin ise ancak teslimiyetle huzur bulacağı bir sohbettir. Üzerinde tekrar tekrar düşünmek, her bir cümleyi kendi hayatımızda, kendi iç âlemimizde tartmak ve yaşamak gerekir. Zira Terzibaba'nın buyurduğu gibi:
Bu ifâdeler yazım olarak kısa ve kolay ifâdeler olmasına rağmen beşer aklı ile tam olarak idrâk edilmesi oldukça zordur. Bunların idrâki ancak akl-ı küllden olan bir akıl ile mümkündür.
Cenâb-ı Hakk, bizlere bu idraki nasip eylesin, bizleri kaderin sırrına akılla değil, aşkla ve teslimiyetle erenlerden kılsın.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Kaza ve kader bahsi, aklın sınırlarında dolaşanın ya inkâra ya da isyana düştüğü, fakat kalbinin gözüyle bakanın teslimiyetin ve irfanın en lezzetli meyvelerini devşirdiği bir sırdır. Bu bahsin daha derûnî bir katmanı, zıt gibi görünen hakikatlerin Hakk’ın Vücûdunda nasıl birleştiği sırrı, yani Cem makamı idrakidir.
Bu makamın anahtarı, tenzih-teşbih dengesi dediğimiz iki kanatlı idraktir. Cenâb-ı Hakk’ı mahlukatından uzak ve yüce bilmek olan tenzih, hakikatin bir kanadıdır. O'nu, tecellileriyle bütün âlemde, her zerrede görmek olan teşbih ise diğer kanadıdır. Bu kanatlardan sadece birine sahip olan, hakikat semasında yükselemez. Terzibaba Hazretleri’nin Füsûs mukaddimesinde işaret ettiği gibi:
“Tenzîhî tevhîd yarım âlimliktir, teşbîhî tevhîd de yarım âlimliktir, bunların ikisini birleştirip yapılan tevhîd gerçek tevhîd ve gerçek ilimdir.” Tâbi ki bunları hepsi lafzî olarak söylenecek terkipler olmayıp ancak bizzat yaşanarak söylenebilinecek terkiplerdir.
Kaza ve kader sırrı, bu iki bakışı birleştirmeden çözülecek bir denklem değildir. Sadece tenzih gözüyle bakan, kulun iradesini yok sayan Cebriye gibi, Hakk’ı zalim bir hükümdara benzetme hatasına düşer. Sadece teşbih gözüyle bakan, her şeyi kula nispet eden Mutezile gibi, Hakk’ın mutlak iradesini göremeyip şirke kapı aralar. Kâmil ârif ise, fiilin kulun elinden zuhûr ettiğini görür (teşbih), ama o fiilin ardındaki hakiki Fâil’in, o fiile hükmeden ezelî kazanın ve kulun o fiili işlemeye olan ezelî istidadının Hak’tan olduğunu bilir (tenzih).
Bu derinlikli bakışın en çetin imtihanlarından biri, Altın Buzağı hadisesinde kendini gösterir. Hz. Harun, kavmi buzağıya tapınca, tenzih makamından hareketle buna şiddetle karşı çıkar. Fakat Hz. Musa Tûr’dan döndüğünde, Harun’a olan öfkesinin ardında daha derin bir sır yatar. Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûs’ta işaret ettiği bu sırrı, Terzibaba geleneği şöyle şerh eder: Hz. Musa, Hakk’ın “Benden başkasına ibadet edilmemesini hükmettim” (وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ) şeklindeki ezelî kazasını biliyordu. Bu kazanın tecellisi mutlak olduğuna göre, bir surete yönelen her ibadetin ardında, failin bilmese dahi, hakikatte yine Hakk’a dönük bir veche olmalıydı.
Ve Mûsâ (a.s.) emri, Hârûn'dan a'lem idi. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ'nın kendisinden gayrı bir şeye ibâdet olunmamasını kazâ eylediğine ilminden nâșî, ashâb-ı iclin ne şeye ibâdet ettiklerini bildi. Ve Allah Teâlâ bir şeye hükmetmedi, illâ o şey vâki' oldu. Böyle olunca Mûsâ'nın, birâderi Hârûn'a atbi, onun inkârında ve adem-i ittisâında vâki' olan emirden nâșî oldu. Zîrâ ârif, Hakk'ı her şeyde müşâhede eden, belki O'nu her şeyin "aynı" gören kimsedir.
Musa’nın gazabı, Harun’un buzağıyı inkâr etmesine değil, buzağıya tapanların ibadetindeki ilahi sırrı, yani her mabudun ardında Hakk’ın bir vechi olduğunu görememesine, bu genişliğe sahip olmamasına idi. Çünkü ârif, bilir ki “Hak için her bir ma'bûdda bir vech vardır. Onu bilen bilir ve bilmeyen de bilmez.” Bu, küfrü veya şirki meşru görmek değil, olan her şeyin ardındaki ilahi hükmün ve hikmetin derinliğini idrak etmektir. Bu, zâhirde küfür ehli görünen birinin bile, farkında olmadan, kendi Rabb-i Hâss’ının, yani kendi ezelî istidadının tecellisi olan bir ismin zevki üzere olabileceğini bilmektir.
Dördüncüsü: Aslında bir Cemâl isminin mazharı (tecelli yeri) olup, görünen âlemde tabiî perdeler ve çevresel etkilerle kendisini davet eden peygamberi yalanlar; ve geçici olarak Celâl isimlerinin etkisi altında zaman geçirir. Fakat bu küfür günleri içinde dahi, kendisine özel Rabbi olan ismin zevki üzere bulunur. Örneğin, küfür etmekle beraber yalandan nefret eder; emanete hıyanet etmez; halka zulümden kaçınır; nihayet hidayet rüzgarı erişip bir gün ezelî imanı ortaya çıkar.
Cem makamının idraki, dua ve icabet ilişkisine de yeni bir ışık tutar. Kul dua eder, ister, yalvarır. Bazen istediği hemen verilir, bazen yıllar geçse de bir karşılık göremez. Hakikat şudur ki, her dua, edildiği anda Hakk katında bir karşılık bulur.
"Tahkikan abd, Rabb'ine duâ ettiği vakit, Allah Teâlâ hazretleri, ey benim kulum lebbeyk, buyurur.” Binâenaleyh abdin istiʼdâdı, talebine muvâfık olmadığı için icâbet fiilen te’hîr olunmakla beraber Hak, taleb olunan şeyin ya dünyâda veyâ âhirette vakti gelince i'tâ olunmak üzere, lebbeyk ile icâbet eder. Böyle olunca hadd-i zâtında her bir duâ müstecâbdır. Fakat ta'cîl ve tehîri kadere bağlıdır.
Duanın fiilî karşılığının gecikmesi, bir ret değil, bir hikmettir. Belki istenen şey, kulun ezelî programına, yani A'yân-ı Sâbite’sinin istidadına uygun değildir. Kul, diliyle bir şey isterken, bütün varlığıyla, yani "hâl diliyle" başka bir şey talep etmektedir. Hakk ise kulun kendi hakikatine ihanet etmez. Belki de istenen şey kul için hayırlıdır, ama henüz zuhûr edeceği vakit gelmemiştir.
Dahası, bu gecikmenin ardında sâlikin aklına gelmeyecek bir muhabbet sırrı da gizli olabilir. Cenâb-ı Mevlânâ’nın Fîhî Mâ Fîh’te anlattığı misal, bu sırra işaret eder:
"Rivâyet olundu ki: Hak Teâlâ hazretleri buyurur: Ey kulum, duâ ve münâcât hâlinde, senin hâcetini sür'atle kazâ ederdim; fakat senin savtın ve münâcâtın bana hoş gelir. Onun için icâbette te’hîr vâki' olur; tâ ki bana hoş gelen sadânı ve münâcâtını tekrîr ve teksîr eyleyesin! Meselâ iki dilenci bir şahsın kapısına geldiler. Birisi matlûb ve mahbûbdur; ve diğeri ise azîm mebgūzdur. Hâne sâhibi kölesine der ki: “O mebgūz olan dilencinin kapıdan serîan mündefi' olması için, çabuk ve bilâ-tehîr bir parça ekmek ver!" Hâlbuki o mahbûb olan dilenciye: “Henüz ekmek pişmemiştir; sabret, ekmek pişsin de versinler!” diye savsaklar.
Öyleyse, duası geciken âşık, bunun bir red değil, Maşuk’un onun sesini daha fazla duymak istemesinden kaynaklanan bir nazlanma olduğunu bilmeli ve bundan lezzet almalıdır. Bu, kazanın ayrılık perdesi arkasından vuslatın müjdesini fısıldamasıdır. Âşık ile Maşuk’un ikisi de bu ayrılıktan şikâyetçidir. Kul vuslata hasrettir, Hakk ise kulunun kendine olan muhabbetine ondan daha çok müştaktır. Fakat vuslatın kapısı olan ölüm, kazanın belirlediği vakte bağlıdır. Bu bekleme süreci, aşkın kendisidir.
Nefisler huzursuzdur ve kazâ (ilâhî takdir) engeller. Bu sebeple ben inlemekten şikâyet ederim; o da inlemekten şikâyet eder. Yani nefisler, kavuşma arzusuyla huzursuz olurlar ve dövünürler. Halbuki kavuşmaya sebep olan ölüm, kazâ (ilâhî takdir) edildiği vakitten önce gelmez. Bu sebeple kavuşmaya sebep olan ölümü, kazâ engeller.
Bu noktada karşımıza çıkan bir diğer mühim kavram da sabr (sabır)dır. İrfan mektebinde sabrın hakikati çok daha incedir. Şeyh-i Ekber, Eyyûb Fassı’nda bu meseleyi açarken, kazâ ile makzîyi ayırır. Kazâ, Hakk'ın küllî hükmüdür; ona rıza imanın gereğidir. Makzî ise o hükmün tecellisi olan hadisedir; yani başımıza gelen dert, hastalık, kayıptır. Biz makzîye, yani derdin kendisine rıza göstermekle mükellef değiliz. Şikâyetimiz, kazâya değil, makzîyedir. Asıl mesele, şikâyeti kime yaptığımızdır.
Ve ancak onun haddi, Allâh'a değil Allâh'ın gayrına şekvâdan nefsi habsetmektir. İmdi tahkîkan şâkînin şekvâ etmesiyle kazâya rızâda kadh vermesin- de, nazarları tâifeyi mahcûb etti. Hâlbuki böyle değildir. Zîrâ kazâya rızâda Allah Teâlâ'ya ve O'nun gayrına şekvâ kadh vermez; ve ancak makzîye rızâda kadh verir; ve hâlbuki biz makzîye rızâ ile hitâb olunmadık. Ve durr ise makzîdir; o, kazânın “ayn”ı değildir.
Hakiki sabır, derdini içine atmak değil, derdini kendi gibi âciz olan mahlûka değil, doğrudan derdin de dermanın da sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a arz etmektir. Eyyûb Peygamber’in yaptığı budur. O, “Yâ Rabbi, bu dert bana dokundu” diye Rabb’ine niyaz etmiştir. Bu, sabırsızlık değil, kulluğun ve teslimiyetin ta kendisidir. Zira bu şikâyet, “Ey Rabbim, bu derdi benden alacak Senden başka kimse yoktur” ikrarını içinde barındırır.
Kaza ve kaderi Cem makamından idrak etmek, hayatın zıtlıklarla dolu sahnesinde Hakk’ın birliğini seyretmektir. Küfürde imanın izini, celalde cemalin gizini, ayrılıkta vuslatın lezzetini, şikâyette teslimiyetin sırrını görmektir. Olan her şeyin, senin ezelî istidadının, yani Hak’tan yine Hak’la talep ettiğin programın bir tecellisi olduğunu bilmektir. Bu idrak, insanı şikâyetten şükre, isyandan rızaya, korkudan emniyete taşır. Bu, kader sırrının kalpte bir zevk ve müşahede hâline gelmesidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kaza ve Kader
Hakikat ilminin derin meseleleri, akıl terazisinde tartılmaya gelmez. Hele ki Kaza ve Kader bahsi, aklın sınırlarının bittiği, kalbin idrakinin başladığı yerdir. İbn Arabî Hazretleri bu sırları hikemî bir dille açarken, Hazret-i Mevlânâ, aynı hakikatleri gönül diline tercüme eder. O, kaza ve kaderi kuru bir tanım yığınına hapsetmez; onu hikâyelerin, temsillerin ve sembollerin canlı dokusuna işleyerek, sâlikin ruhunda hissedilir, yaşanılır bir hâle getirir. Mesnevî-i Şerîf’i okuyan, kaza ve kaderi bir ders olarak öğrenmez; bir padişahın çaresizliğinde, bir cariyenin hastalığında, bir topun çevgânla raksında onu seyreder.
Kazâ Gelince Gözler Kör Olur: Aklın ve Tedbirin Aczi
İnsanoğlunun en çok güvendiği kalesi, aklıdır. Tedbir alır, hesap yapar, geleceği öngörmeye çalışır. Lâkin ilahi hüküm tecellî edeceği vakit, bu kalenin duvarları kumdan bir kule gibi yıkılıverir. Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati, meşhur bir hadîs-i şerîfin etrafında ördüğü temsillerle kalplere nakşeder.
Vaktâki onun hükmü ve takdiri durmaksızın gelir, akıl kim olur; aya husûf vâki' olur. (...) Bir olayın meydana gelmesine Yüce Allah'ın hükmü ve takdiri duraksızın iliştiği ve geldiği zaman, akıl kim olur ki, onun engellenmesine güç yetirebilsin, uzayda ay bile tutulur. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: "Yüce Allah kazâsını ve kaderini yerine getirmek istediği zaman, akıl sahiplerinden akıllarını, kazâsını ve kudretini yerine getirinceye kadar alır. Şimdi emrini icra ettiği zaman onların akıllarını kendilerine geri verir ve pişmanlık meydana gelir."
Kaza hükmünü icra edeceği zaman, en parlak akıllar bile bir anda perdelenir. En akıllı insan, en bariz hatayı yapar. En tedbirli olan, en beklenmedik yerden gafil avlanır. Mevlânâ, bu durumu anlatırken "ay bile tutulur" der. Yani bu, sadece beşere mahsus bir acziyet değildir; bütün bir kevnî düzen, o küllî iradenin tecellîsi karşısında hükümsüz kalır. Akıl, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfudur, ancak o lütfu verenin hükmü karşısında perdelendiğinde, kişi sonradan "Nasıl oldu da bunu göremedim?" diye hayıflanır. İşte o "görememe" anı, kazanın ta kendisidir.
Mesnevî’nin hemen başında yer alan Padişah ve Cariye hikâyesi, bu hâlin en canlı anlatımıdır. Padişah, akl-ı küll’ü, yani ruhu temsil eder. Cariyeye, yani cüz’î akla veya nefse âşık olur. Onu elde etmek için her şeyi yapar, ancak tam muradına erdiğini sandığı an, kaza tecellî eder:
Vaktâki onu satın aldı ve menfaat buldu, o câriyecik, kazâ cihetinden hasta oldu.
Padişah, yani ruh, bütün imkânlarını seferber eder. Ülkenin en mahir hekimlerini toplar, en nadir ilaçları buldurur. Lâkin bütün bu tedbirler, ilahi hüküm karşısında beyhudedir. Hatta daha da kötüsü, şifa olması gerekenler, hastalığı azdırır.
Kazâdan sirkengebîn safrâyı çoğalttı; bâdem yağı kuruluk gösterdi.
Bu beyit, kaza karşısındaki acziyetin zirvesidir. "Sirkengebîn", safrayı gidermesi gereken bir şerbettir; ama kaza hükmedince, safrayı artırır. Badem yağı, kuruluğa iyi gelmesi gerekirken, bilakis kuruluğu şiddetlendirir. Buradaki hikmet şudur: Sebepler, ancak Müsebbibü'l-esbâb olan Hakk izin verdiği müddetçe işler. O "Ol" demeyince, en doğru sebep en yanlış neticeyi verir. Şerhte de işaret edildiği gibi, bu sadece maddî bir hâl değildir. "Sirkengebîn" ilmî delilleri, "safra" ise vehim ve şüpheyi temsil eder. Kaza bir kalbin perdelenmesine hükmetmişse, en parlak deliller bile o kalpteki şüpheyi artırmaktan başka bir işe yaramaz.
Çevgân-ı Kazâ Önünde Bir Top Olmak: Teslimiyetin Raksı
Kaza karşısında aklın ve tedbirin aczini idrak eden sâlik için ikinci kapı açılır: Teslimiyet. Ancak bu, pısırık bir boyun eğiş değildir. Hazret-i Mevlânâ’nın tasvir ettiği teslimiyet, canlı, hareketli ve hatta coşkun bir hâldir. O, sâlikin varlığını bir topa, ilahi kazayı ise padişahın elindeki çevgân’a (ucu eğri polo sopası) benzetir.
Eğer sen onun meydanında bir top isen, onun çevgânının etrafını dolaş! (...) "Ey sâlik, Hakk'ın vahdet meydanında gerçek failin ancak Hak olduğunu görüp, kendini, cirit oyununda çeldikleri top gibi biliyor isen, onun kazâ çevgânı ve kudret ve tasarrufu etrafını dolaş! Yani kendi irâdeni Hakk'ın iradesinde yok et ve kazâsına razı ol!"
Bu temsil, kaza ve kader anlayışını bambaşka bir seviyeye taşır. Gaflet ehli, başına gelen her hadisede "Neden ben?" diye sızlanır. Ârif ise bilir ki, meydan Şâh’ın meydanı, oyun O’nun oyunu, çevgân O’nun elindedir. Kendisine düşen, o çevgânın vuruşuna direnmek değil, o vuruşla raks etmektir. Zira topun kemâli, çevgânın darbesiyle ne kadar uyumlu hareket ettiğinde ortaya çıkar.
Top o zaman dürüst ve noksânsız olur ki, o şâhın elinin darbesinden raksân ola!
Sâlikin kemâli de, ilahi kazanın darbeleri altında sızlanmak değil, o tecellînin gerektirdiği hareketi zevkle ve rıza ile yapmaktır. Gelen lütufsa şükürle, kahırsa sabırla ve rıza ile karşılamak, o ilahi çevgânın vuruşuyla raks etmektir. Bu, kendi iradesini Hakk'ın iradesinde fâni kılmaktır. İşte bu yüzden, kâmillerin yüzünde, en çetin imtihanlar esnasında bile bir şikâyet görülmez. Onlar, ezelde Hakk’ın yüklerini yüklenmiş ve bu yük altında kendinden geçmiş develer gibidirler.
"Biz, ezelde Hakk'ın yükleri altında sarhoş ve kendinden geçmiş develeriz." Ey mürid! Biz insân-ı kâmiller, öncesiz olarak Yüce Allah'ın yüklediği yükler altında sarhoş ve kendinden geçmiş besili develeriz. Bu sebeple, ilâhî kazâya karşı yüzümüzü ekşitmek bizlerden asla meydana gelmez.
Bu "sarhoşluk", gaflet değil, tevhîd neşesidir. Fâil-i Mutlak’ın sadece Hakk olduğunu bilmenin getirdiği bir huzur ve teslimiyettir.
Herkes Kendi Gevherine Lâyık Hizmette: Ay ve Köpekler Misâli
Neden birine lütuf, diğerine kahır tecellî eder? Mevlânâ, bu çetin soruyu da yine bir misalle aydınlatır. O, meseleyi doğrudan varlığın kökenine, ezeldeki istidatlara, yani A'yân-ı Sâbite’ye bağlar. Herkes, bu imtihan dünyasında, kendi ezelî "gevherine" yani hakikatine uygun bir hizmetle görevlendirilmiştir.
Kazâ her bir kimseye imtihan vaktinde onun o gevherine layık bir hizmet vermiştir. (...) "Kazâ", sabit hakikatlerin zâtî gereklilikleri olan yatkınlık ve kabiliyetleri dairesinde Hak'tan talep ettikleri şeyin ortaya çıkmasına dair Hakk'ın toplu/icmâlî küllî hükmüdür.
Bu, meselenin düğüm noktasıdır. Hakk Teâlâ, kimseye istidadının dışında bir rol vermez. Herkes, ilm-i ilâhîdeki hakikatinin lisan-ı hâliyle talep ettiği şeyi bu dünyada yaşar. Bu hakikati anlayan bir peygamber veya velî, inkârcıların sataşmalarına neden aldırmaz? Çünkü bilir ki, herkes kendi halkının gereğini yapmaktadır. Hazret-i Pîr, bu durumu ay ve köpekler misaliyle anlatır:
Ay nûr saçar ve köpek "hav, hav" eder. Her bir kimse kendi hilkatine teveccüh eder. (...) Peygamberler ve onların vârisleri olan evliyâ ay gibidirler ve tabiat karanlıklarını marifet nuru saçarak aydınlatırlar. Dolunay, nurunu saçarak seyrini ve devrini tamamladığı ve yeryüzündeki köpeklerin bağırışmalarının onun devrine ve nûruna bir zararı olmadığı gibi, enbiyâ ve evliyâ dahi köpekler mesabesinde olan münkirlerin i'tirazlarına ve havlamalarına bakmayarak ma'rifet nûrunu saçarlar...
Ayın vazifesi ışık saçmaktır, köpeğin tabiatı ise havlamak. Ay, köpekler havlıyor diye nur saçmaktan vazgeçmez. Peygamberler ve onların yolundan gidenler de, inkârcılar karşı çıkıyor diye hakikati beyan etmekten geri durmazlar. Çünkü bilirler ki, o inkâr dahi, o kişinin ezelî "gevherinin" ve istidadının bir tezahürüdür ve küllî planda onun da bir yeri vardır. Bu, küfre veya yanlışa rıza göstermek demek değildir. Nitekim şerhte de belirtildiği gibi, "küfür, takdir olması yönünden Hakk'a göre hikmet ve takdir edilen şey olup kula ait olması yönünden afettir." Bu, zıtların birliği sırrıdır. Hakk’ın Hâdî (hidayet veren) isminin tecellîsi için Mudill (saptıran) isminin de tecellî etmesi, bu isimlerin mazharlarının zuhûra çıkması gerekir. Kâmil insan, bu büyük tablonun bütününü seyrettiği için, parçalardaki zıtlıklara takılıp kalmaz.
Mevlânâ’nın diliyle kaza ve kader, bir cebr değil, her varlığın kendi öz musikisini, ezelde bestelenmiş o ilahi senfonide icra etmesidir. Sâlike düşen, kendi nefsini fâil görme yanılgısından kurtulup, o çevgânın vuruşuyla raks etmeyi öğrenmek ve ay gibi, etraftaki gürültüye aldırmadan kendi nurunu saçmaya devam etmektir.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Kaza ve Kader kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 10: "Hak Teâlâ, kazâsını ve kaderini infâz etmek istediği anda, akıl sâhiplerinin akıllarını, kazâsını ve kudretini infâz edinceye kadar selbeder (alır). Şimdi, emrini icrâ ettiği anda onların akıllarını..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 10)
- Cilt 13: "Anlaşılıyor ki, kazâ-yı şehvet için bir güzel kadın sûretine muhabbet, aşk-ı mecâzî değildir, belki meyl-i hayvânîdir; ve meyl-i hayvânîde kazâ-yı şehvet için bir güzel sûreti bırakıp diğerine geçmek..." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 13)
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kaza ve Kader
Kaza ve kader meselesi, tek başına duran bir direk değil, irfan binasının temel direklerini birbirine bağlayan bir kemerdir. Onu anlamak, etrafındaki kavramlar ağını çözmekle mümkündür. Bu ağın ipliklerini takip ettiğimizde, her birinin bizi nasıl aynı merkeze, yani Hakk'ın birliğine götürdüğünü görürüz.
Kaderi idrakin ilk meyvesi Teslimiyet'tir. Sâlik, her hadisenin ardındaki ilahi hükmü sezdiğinde, artık "neden ben?" diye sormaz, "bunda hangi hikmet var?" diye seyre dalar. Bu teslimiyet, körü körüne bir boyun eğiş değil, sevdiğinin hükmüne rıza göstermektir. Bu rıza hâli ise ancak Muhabbet ile kemâle erer. Çünkü seven, sevdiğinden gelen her şeyi, lütfu da kahrı da bir bilir. Bu teslimiyetin en ileri mertebesi ise Tevekkül'dür; yani vekili yalnızca Hakk bilip sebeplere takılmadan O'na dayanmaktır.
Bu mesele, Tevhid ilminin zirvesidir. Kaza ve kader sırrına ermek, fiillerde, sıfatlarda ve nihayetinde Zât'ta birliği görmektir. Her şeyin O'ndan olduğunu, O'nunla olduğunu ve O'na döneceğini bilmektir. Bu idrak, kişiyi Cebir ve İhtiyâr yani zorunluluk ve irade arasındaki zahirî çekişmeden kurtarır. Arif bilir ki fiil Hakk'ındır, ama kesb yani o fiile yönelme ve onu sahiplenme kula aittir. Kul, Şeriat dairesinde mesuldür, Hakikat mertebesinde ise her şeyin Fâil-i Mutlak'tan geldiğini müşahede eder.
Bu ilahi programın yazıldığı yer Levh-i Mahfuz'dur. Orada her şey, küllî bir hükümle tespit edilmiştir. Bu programın temelini ise A'yan-ı Sabite oluşturur. Bunlar, eşyanın ilahi ilimdeki ezelî hakikatleri, değişmez istidatlarıdır. Her varlık, kendi "sabit hakikati" ne ise onu zuhura çıkarmak üzere âleme gelir. Bu zuhûr, yani ilahi isimlerin ve sıfatların âlemde görünür hâle gelmesi ise Tecelli'dir. Dolayısıyla kader, bir yönüyle a'yân-ı sâbitenin istidatlarının, diğer yönüyle ilahi isimlerin tecellilerinin bir neticesidir.
Peygamber kıssaları, bu ağın en canlı düğüm noktalarıdır. Hz. Adem (a.s.)'in cennetten çıkışı, ilahi kaderin bir parçasıdır; zellesi dahi yeryüzünde halifeliğin zuhuru gibi bir hikmete bağlanmıştır. Hz. Nuh (a.s.)'un gemisi, tufan gibi bir kaza hükmü karşısında teslimiyetin sembolüdür. Hz. Yusuf (a.s.)'un hayatı, kuyudan saraya uzanan yolda kaderin en çetin tecellilerine sabır ve tevekkülle nasıl mukabele edileceğinin dersidir. Hz. Musa (a.s.) ise şeriatın titizliği ile hakikatin genişliği arasındaki ince çizgiyi temsil eder; onun Harun'a kızması, kader sırrının farklı idrak mertebelerini gösterir. Hz. İsa (a.s.), Ruhullah olması sırrıyla, kaderin zahirî sebep-sonuç zincirini aşan ilahi "kün" (ol) emrinin bir tecellisidir. Bütün bu sırları kendi varlığında cem eden ise Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. O, kaderi en kâmil manada idrak etmiş, abd (kul) ve resul (elçi) olmanın hakkını vererek hem şeriata hem hakikate riayet etmiştir.
Bu yolda sâlikin en büyük yardımcıları Zikir ve Salât'tır. Zikir, kalbi dünya meşgalelerinden arındırıp Hakk'a bağlayarak kaderin getirdiği imtihanlara karşı bir kalkan olur. Salât ise kulun kendi hiçliğini idrak edip mutlak varlığa yöneldiği, bir nevi kader programının sahibine arz-ı hâl ettiği bir miraçtır. Nihayetinde, kaderin getireceği Cennet ve Cehennem dahi, kulun kendi a'yân-ı sâbitesinde gizli olan istidadın ve dünyadaki amellerinin bir sonucudur. Herkes, ezelde ne ise, ebedde de onu bulur. Bu derin meseleleri anlamak için ise Mesnevi-i Şerif gibi irfan hazinelerine müracaat etmek, o büyüklerin diliyle kaza ve kaderi dinlemek elzemdir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Kütüphanemizin temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserlerinde kaza ve kader, kuru bir kelâm tartışması olarak değil, seyr-i sülûkun bizzat kendisi olarak ele alınır. Terzibaba, bu sırrın anlaşılmasını doğrudan doğruya merâtib-i ilâhiyye, yani ilahi mertebeler bilgisine bağlar. Özellikle, her şeyin temel programı olan A'yân-ı sâbitenin "mec'ul" yani sonradan var edilmiş olmadığı, ezelî istidatlar olduğu üzerinde durur. Bu, kulun mesuliyetini ortadan kaldırmayan, bilakis Hakk'ın adaletini ve ilminin kuşatıcılığını gösteren bir inceliktir. Ona göre Kaza, Cenâb-ı Hakk'ın bütün âlemler için takdir ettiği küllî programdır; Kader ise bu programın her bir varlık için zaman ve mekân içinde, cüz'î olarak açığa çıkmasıdır. Bu açılım, Kalem-i A'lâ, Levh-i Mahfûz, Kürsî gibi kevnî mertebeler üzerinden gerçekleşir. Terzibaba'nın dilinde kader, sâliki korkutan bir bilinmezlik değil, her an tecellî eden ilahi ilim ve hikmeti tefekkür etme vesilesidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde ise mesele, en rafine hikemî diliyle zirveye taşınır. Özellikle Üzeyr Peygamber'e atfedilen "Hikmet-i Kaderiyye fî Kelimet-i Üzeyriyye" fassında kader sırrının perdeleri aralanır. İbn Arabî'ye göre Kaza, Hakk'ın eşya hakkındaki ezelî hükmüdür. Kader ise, bu hükmün, o şeyin kendi istidadı neyi gerektiriyorsa ona uygun bir ölçüyle, ne bir eksik ne bir fazla, tam vaktinde zuhura çıkmasıdır. Burada en can alıcı nokta, Hakk'ın iradesinin kendi ilmine, ilminin de o şeyin a'yân-ı sâbitesine, yani ezelî hakikatine tâbi olmasıdır. Bu, Hakk'ın bir şeye mecbur olması değil, kendi ilminin gereğini yerine getirmesidir ki bu, O'nun cömertliğinin ve adaletinin ta kendisidir. Füsûs'a göre bu sırra tam vakıf olmak, ancak kulun kendi varlığından fâni olup Hakk ile bâki olduğu makamda, Üzeyr Aleyhisselâm'ın yüz yıllık uykudan uyanışı gibi bir "ba'sü ba'de'l-mevt" yani ölümden sonra diriliş tecrübesiyle mümkündür.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'i ise bu yüksek hakikatleri avâmın ve havassın gönlüne nakşeden bir sevgi ve hikmet deryasıdır. Mevlânâ, kaza ve kaderi hikemî izahlarla değil, canlı metaforlar ve dokunaklı hikâyelerle anlatır. "Kaza gelince göz kör olur" diyerek, ilahi hüküm tecellî ettiğinde en akıllı tedbirlerin bile nasıl işe yaramaz hâle geldiğini gösterir. Sâlikin kazaya teslimiyetini, çevgân (polo) sopasının önünde yuvarlanan topa benzetir; topun kendi iradesi yoktur, bütün hareketi sopayı tutanındır. Padişahın cariyeye âşık olup sonra onu hastalandırması gibi hikâyelerle, zahirde şer gibi görünen hadiselerin ardında nasıl bir ilahi hikmet ve sevgi gizlendiğini anlatır. Ay'a havlayan köpeklere aldırmadan yoluna devam eden dolunay misaliyle, peygamberlerin ve velilerin, inkârcıların kınamalarına ve kaderi sorgulamalarına kulak asmadan kendi vazifelerini nasıl yaptıklarını gönüllere işler. Mesnevî'de kader, teslimiyetin, aşkın ve sabrın şiiridir.
Değerlendirme
Kaza ve kader, boynumuza asılmış bir yafta veya önceden yazılmış bir senaryoyu çaresizce oynamak değildir. O, Tevhid idrakinin en derin ve en hassas noktası, kulun kendi hiçliğini ve Hakk'ın mutlak varlığını müşahede ettiği bir irfan makamıdır. Bu sırrın anahtarı, Terzibaba ve İbn Arabî'nin ısrarla vurguladığı gibi, varlıkların ilahi ilimdeki ezelî istidatları olan A'yan-ı Sabite'yi anlamakta gizlidir. Her şey, kendi hakikati neyi gerektiriyorsa onu zuhura çıkarır; Hakk'ın hükmü de bu hakikatlere uygun şekilde tecelli eder. Bu yüzden yol, ne olacağını merak etmekten ziyade, olanı rıza ve Teslimiyet ile karşılayıp ardındaki hikmeti seyretme yoludur. Nihayetinde kâmil insan, fiilin Fâil-i Mutlak'tan geldiğini bilirken, şeriatın kendisine yüklediği kulluk edebini de bir an olsun unutmaz. Böylece Cebir ve İhtiyâr arasındaki gerilim, onun Muhammedî mîzanında sükûn bulur. Rabbim, bizleri kaderin sırrına âşina, kazasına razı kullarından eylesin.