Kesret
Gözünü açtığında gördüğün bu âlem, bu rengârenk, bu hesaba gelmez çeşitlilik, işte kesret odur. Kesret, yani çokluk, Vahdet'in, yani birliğin, bir zıddı gibi durur. Bir yanda sayısız eşya, sayısız insan, sayısız fikir; diğer yanda ise bütün bunların arkasındaki Tek Hakikat, yani Vahdet. Tasavvuf yolcusunun, yani sâlikin meselesi, bu çokluğun içinde kaybolmadan, bu kesret perdesini yırtıp ardındaki Vahdet'i seyredebilmektir. Bu yolculuk, kesreti inkâr etmek değil, kesretin her bir zerresinde Vahdet'in mührünü okuyabilme sanatıdır. Terzibaba İrfan Mektebi'nin sohbet halkasında kesret, bir yanılgı veya tuzak olarak değil, Hakk'ın kendini gösterme, isimlerini ve sıfatlarını açığa vurma sahnesi olarak görülür. Bu yüzden kesreti anlamak, Hakk'ı anlamanın ilk adımıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Kesret kelimesi, Arapça kökeniyle "çokluk" demektir. Lâkin irfan ehlinin dilinde, yâni ıstılahta, bu kelime çok daha derin bir mânâ yüklenir. O, sadece bir sayısal fazlalık değil, Zât-ı Mutlak'ın kendi birliğinden, isimleri ve sıfatları aracılığıyla âlemler suretinde zuhûra gelme keyfiyetidir. Âlemde gördüğümüz her bir varlık, her bir olay, Vahdet denizinden kalkan birer dalga gibidir. Dalgalar çoktur, farklıdır, her biri kendine has bir şekil ve ses ile sahile vurur; lâkin hepsi de özünde aynı denizden, aynı sudan ibarettir. Kesret, bu dalgaların çokluğudur; Vahdet ise o denizin kendisidir.
Bu çokluğun kökeni, Hakk'ın kendi Zât'ındaki gizli hazinesini bilinir kılma muradına dayanır. Bu murad ile Zât-ı Mutlak'tan bir tecellî dalgası yayılır ki, irfan dilinde buna Nefes-i Rahmânî denir. Bu, Rahmân olan Hakk'ın sevgi ve rahmet nefesidir. Henüz hiçbir suretin, hiçbir ayrılığın olmadığı Sıfat mertebesinde, bütün hakikatler "ilm-i ilâhi" yani ilahi ilim içinde bir bütün hâlindeyken, bu nefes ile birlikte Esmâ mertebesine, yani İlâhî İsimler sahasına doğru bir açılım başlar. Kesretin tohumları bu mertebede atılır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu nûrânî süreci şöyle dile getirir:
“Nûr-u ilâhi” nin zuhura (açığa) çıkıp faaliyete geçti-ği mertebe “Esma” (isimler), “Esma’ül Hüsna ” (Allah’ın güzel isimlerinin) nûrlanarak belirginleşmeğe başladığı mer-tebesidir. Sıfat mertebesinde “ilmi ilâhi” olarak herşey bir bü-tün halinde iken, oradan nefhedilen “Nefes-i Râhmani” ile esma mertebesinde her bir ismin kimlikleri oluşmağa başla-dığından kesretin ve mahlûkiyyetin de kaynağı olmuştur. Nûr, Allah’ın isimlerinden zâtına ait bir isimdir. “Nefes-i Râhmani” ile Rûh ve Nûr olarak bütün â-lemlere yayılmış ve her zerreye sirâyet etmiştir.
Bu ifadeler, kesretin nasıl bir ilâhî işleyiş neticesinde ortaya çıktığını gösterir. Kesret, bir yokluktan veya başıboşluktan değil, tam aksine, İlâhî İsimlerin kendi hakikatlerini, güzelliklerini ve güçlerini gösterme arzusundan doğar. El-Hayy (Diri) ismi, hayat sahibi varlıklar ister. El-Alîm (Bilen) ismi, bilinecek nesneler ve bilen özneler ister. El-Kahhâr (Kahreden) ismi, kahrını göstereceği bir muhatap ister; Er-Rahîm (Merhamet Eden) ismi, merhamet edeceği bir varlık talep eder. Her bir Esmâ, kendi mânâsının tecellî edeceği bir ayna arar. Bu aynaların sonsuz çeşitliliği, kesret âlemini meydana getirir. Kesret, Esmâ'nın sergilendiği bir saraydır ve o saraydaki her bir nakış, Padişah'ın bir ismini, bir sıfatını fısıldar.
Bu çokluk âlemi, sâlikin idrak seviyesine göre farklı şekillerde algılanır. Ham bir bakış, bu çoklukta boğulur; her şeyi birbirinden ayrı, bağımsız ve kendi başına var olan birimler olarak görür. Bu, şirkin, yani ortak koşmanın en yaygın hâlidir. Bir şeyi Hakk'tan bağımsız bir güç veya varlık sahibi olarak görmek, kesretin aldatıcı perdesine takılıp kalmaktır. Tevhid inancı ise, bu kesretin ardındaki, hatta tam da içindeki birliği görebilme ferasetidir. Bu ferasete ulaşmanın yolu, iki kanatla uçmaktan geçer: tenzih ve teşbih.
Tenzih, Hakk'ı her türlü eksiklikten, yaratılmışlara benzemekten arı ve uzak tutmaktır. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyetinin sırrıdır. Bu bakış, Vahdet'e vurgu yapar. Teşbih ise, Hakk'ın âlemdeki tecellîlerini, isim ve sıfatlarının yansımalarını görerek O'na bir tür benzerlik atfetmektir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) âyetinin sırrıdır. Bu bakış da kesretin hakikatini, yani her şeyin O'ndan bir iz taşıdığını görmektir. Sadece tenzihte kalan, Hakk'ı ulaşılmaz, soyut bir varlığa indirger. Sadece teşbihte kalan ise, her gördüğünü Hakk sanarak panteizme veya şirke düşme tehlikesiyle yüzleşir.
Kemâl, bu iki kanadı Muhammedî mîzanda birleştirebilmektir. Bu, "Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın O'dur" hakikatini hem ilim hem de hâl olarak yaşamaktır. Bu birleştirme, kesretin içinde Vahdet'i, Vahdet'in içinde kesreti müşahede etmektir. Terzibaba Hazretleri, bu dengenin tarih boyunca nasıl kurulduğunu şöyle anlatır:
Mûsâ (a.s.) nın kavmi birçok ilâhlar üreterek, kesrete yani şirke düştüler. Romalılar da birçok erkek ilâh ve kadın ilâheler ürettiler. İsâ (a.s.) mertebesinde ilâhları üçe düşürül-dü. İslâmın zâhirinde ise, kimlikler ikiye indirilerek “kul” ve “rab” hükmüyle ifade edildi. İslâmın özünde bulunan “mutlak tevhid” in oluşması için ikiden, birinin ortadan kaldırılması lâzım geldiğinden bu kaldırılması gerekecek olanın da “rab” değil, tabii ki “kul” olması lâzım gelecektir; “çık aradan kalsın yaradan” ifadesiyle çok açık, basit ve lâ-tif olarak telâffuz edilen bu kısa cümle büyük bir mânâ haki-katini ortaya koymaktadır. Kişi kendi varlığında bulunan nefs ve hevasından ne derece sıyrılabilirse, o derece kendisinde “Hakk” meydana çıkar; böylece kendinde, beşeri kendinden birşey kalmadı-ğından gerçek tevhid’e ve tevhid’in imânına (ki, “ikan” dır,) ulaşmış olur.
Bu sözler, kesret meselesinin sadece kevnî ve âfâkî (dış âleme ait) bir konu olmadığını, aynı zamanda enfüsî (içsel) bir mücadele olduğunu gösterir. En büyük kesret ve ayrılık, kişinin kendi benliğinde, "ben" demesinde yatar. "Kul" ve "Rab" ayrımı, şeriatın gerekli bir adımıdır. Lâkin hakikat yolcusu için bu ikilik, aşılması gereken bir perdedir. Kesretin en yoğun yaşandığı yer, kişinin kendi nefsidir. Bu yüzden "çık aradan, kalsın Yaradan" düsturu, tasavvuf yolunun özetidir. Aradan çıkacak olan, kulun sahte, müstakil varlık iddiasıdır. Bu iddia ortadan kalktığında, geriye sadece Hakk'ın Vücûd'u kalır. O zaman kesret, Vahdet'in aynası olur. Kişi, her yüzde O'nun vechini, her seste O'nun kelâmını duymaya başlar. Bu, kuru bir inanç değil, îkan yani kalbe yerleşmiş, sarsılmaz bir biliş ve duyuş hâlidir. Böylece sâlik, kesret pazarının içinde gezer ama gönlü Vahdet dergâhından ayrılmaz.
Terzibaba'nın Nazarıyla Kesret: Aslı ve Mertebesi
İrfan mektebinin temel derslerinden biri, kesret bahsidir. Gözümüzü açtığımızda gördüğümüz bu sonsuz çeşitlilik, bu sayısız renk, ses ve suret nereden geliyor? Bir olanın ilmi, nasıl oluyor da bu kadar çokluğa bürünüyor? Bu suallerin cevabı, Vahdet denizinden kesret sahiline vuran dalgaların hikmetini anlamakta gizlidir. Tasavvuf ehli, bu ilâhî açılımı [Tenezzül](/wiki/tenezzul) kelimesiyle ifade eder. Tenezzül, bir düşüş veya değer kaybı değil, Zât-ı Mutlak’ın kendi güzelliğini ve sonsuz potansiyellerini âlemler aynasında görmek ve göstermek için mertebe mertebe kendini açmasıdır. Bu, bir tohumun içinde saklı olan koca bir ağacın, zamanla ve merhalelerle toprağın üzerine çıkıp dal budak salmasına benzer. Ağacın her bir yaprağı, her bir dalı, tohumdaki o tek ve bir olan hayattan haber verir. Kesret, o Vahdet tohumunun açılmış, serilmiş, dallanıp budaklanmış hâlidir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin külliyatı, bu tenezzül sırrını, yani kesretin Vahdet’ten nasıl zuhûr ettiğini adım adım gösteren bir rehber gibidir. Kesret âlemi başıboş bir kalabalık değil, her zerresi Vahdet’in mührünü taşıyan, ilâhî bir nizam ve hikmetle dokunmuş bir tecellîler manzumesidir.
Tenezzül: Vahdet'ten Kesrete İlâhî Akış
Kesretin hakikatini anlamanın ilk adımı, onun Vahdet’ten ayrı, müstakil bir varlığa sahip olmadığını idrak etmektir. Kesret, Vahdet’in gölgesi değil, bizzat tecellîsidir. Bu tecellî, kör bir tesadüf ile değil, [Tenezzül](/wiki/tenezzul) adı verilen şuurlu ve hikmetli bir açılımla gerçekleşir. Bu, mekânsal bir aşağı düşüş değil, sıfatların ve isimlerin belirginleştiği bir zuhûr sürecidir.
En üst mertebede, Zât’ın kendi kendine olduğu, hiçbir sıfat ve ismin belirginleşmediği [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) (mutlak teklik) makamı vardır. Orada ne isim, ne resim, ne de çokluğa dair bir işaret bulunur. Hakk, kendi Zâtî sevgisiyle bilinmeyi dilediğinde, bu ilâhî irade, varlığın mertebeler halinde açılmasını gerektirmiştir. Bu ilk açılım, bütün hakikatleri ve potansiyelleri içinde barındıran Hakîkat-i Muhammediyye veya [Sıfat âlemi](/wiki/sifat-alemi)dir. Burası, Vahdet ile kesret arasındaki ilk köprü, ilk berzahtır.
Bu mertebeden sonra, her bir ilâhî ismin kendi hakikatini ve hükmünü göstermek istediği [Esma âlemi](/wiki/esma-alemi) gelir. El-Alîm ismi bilmeyi, el-Basîr ismi görmeyi, el-Musavvir ismi suret vermeyi dilediğinde, bu isimlerin her biri, kendi tecellî edeceği bir ayna, bir mazhar talep eder. Kesret dediğimiz âlem, bu sonsuz Esmâ’nın aynaları olan mahlukatın bütünüdür. Her bir varlık, ilâhî bir ismin veya birkaç ismin terkibinin tecellî yeridir. Sen, ben, o; bir çiçek, bir yıldız, bir melek... Hepimiz Hakk’ın Esmâ’sının farklı aynalarıyız. Bu yüzden kesret, Vahdet’in inkârı değil, ispatıdır. Çünkü her bir parça, o Bütün’ün bir habercisidir.
Bu ilâhî akış, Vahdet’ten kesrete doğru inerken, aynı zamanda kesretteki arif kulun kalbinden de Vahdet’e doğru yükselir. Sâlikin seyr-i sülûku, bu tenezzül mertebelerini geriye doğru takip ederek, kesretin suretlerinden Vahdet’in hakikatine ulaşma yolculuğudur.
Cebrâil'in Vasıtalığı: Vahdet İlminin Kesrete Taşınması
Vahdet âleminin o saf, soyut bilgisi, kesret âleminin bu somut, kayıtlı dünyasına nasıl ulaşır? Bu iki âlem arasındaki irtibat nasıl kurulur? Terzibaba Hazretleri, bu sorunun cevabını, ilâhî bilginin taşıyıcısı olan Cebrâil Aleyhisselam’ın kimliğinde ve vazifesinde bulur. Cebrâil, sadece peygamberlere vahiy getiren bir postacı melek değildir; O, bizzat Vahdet ile kesret arasındaki köprünün kendisidir. Onun hüviyeti, bu iki âlemin ilmini kendi varlığında cem etmesidir.
Bu aracının aldığı isim dört büyük melekten biri olan “Cebrâil” dir. Cebrâil, peygamberlere; peygamberler de ümmetle-rine ilâhi bilgileri tebliğ ederler. Vâhy; Cebrâilden peygamberlere, Cebrâilin emrinde olan diğer meleklerden de nefsini temizlemiş mü’minlere vâhyin izahları ve açılımları babında ilhamlar gelir. *(22) Rehber ansiklopedi cilt 4 – S. 286 özet Vâhy; yani yeni bir oluşum, emir, Hz. Peygambe-rimizden sonra gelmez, fakat vâhyin açılımı olan “ilham ve müşahede” kıyamete kadar sona ermez. Kimliği : Dört büyük melekten biri. Hüvviyyeti : Akıl, vahdet ve kesret ilminin geniş mânâ-da yoğunlaşmış kemâl hali. Menşe-i : Çıkış yeri, Sıfat âlemi, Hakikat-i Muham-medi,
[Ceberrut âlemi](/wiki/ceberrut-alemi), Alim ve kelim isimlerinin mazharı. Kaynak ismi : Sübbûh = Kûddüs Zuhur yeri : Melek asıllı olmasından “esma âlemi” kaynağı sıfat âlemi olduğu halde, zuhur yeri, esma, isimler,[melekût âlemi](/wiki/melekut-alemi)dir. Faaliyet alanı : Esma âleminden[ef’âl âlemi](/wiki/ef-al-alemi)ne mânâları gerektiği şekliyle taşımak, ulaştırmaktır. Özellikleri : 1. Kendine has sûreti 2. Dilediği sûrete girebilmesi 3. Tebliğin görev süresi; insânlarda, vâhy olarak Âde-miyyet’in başlangıcı, Muhammediyyet’in dünyadaki Kûr’ân-ı azimüşşânın tamamlanmasıdır. Cebrâil’in dünyada hayat başladığından beri her ma-halde, her varlıkta nasıl bir oluşum gerekiyorsa o oluşumun gereği olan ilmi programını oraya melekleri vasıtasıyla ver-mesi ve bu oluşumu dünyanın kıyameti kopuncaya kadar dünyada sürdürmesidir. Yukarıda da belir-tildiği gibi Cebrâil kendine bağlı kuvvetleriyle âleme muhittir, her varlıkta tesi-rii vardır.
Bu satırlar, kesretin nasıl bir ilâhî programla beslendiğini gösterir. Terzibaba Hazretleri, Cebrâil’in kimliğini değil, Hüvviyetini, yani hakikatini tarif ederken “Akıl, vahdet ve kesret ilminin geniş mânâda yoğunlaşmış kemâl hali” diyor. Cebrâil, Vahdet’in bilgisini alıp kesretin diliyle konuşabilen, bu iki mertebeyi kendinde birleştiren "yoğunlaşmış bir kemâl" halidir. O, Vahdet’in soyutluğunu kesretin somutluğuna tercüme eden ilâhî bir akıldır.
Onun çıkış yeri (Menşe-i) Sıfat âlemidir, yani Vahdet’e daha yakın bir birlik mertebesidir. Fakat zuhur ettiği yer (Zuhur yeri) ise Esma âlemidir ki, burası zaten kesretin başladığı yerdir. Bu, tenezzülün en güzel misallerindendir. Kaynağını birlikten alır, faaliyetini çokluk içinde icra eder. Faaliyeti, "Esma âleminden ef’âl âlemine mânâları gerektiği şekliyle taşımak"tır. Yani, ilâhî isimlerin potansiyel feyzini, fiiller ve olaylar dünyasının kinetik feyzine dönüştürmek. Bu faaliyet sadece peygamberlere vahiy indirmekle sınırlı değildir. Hazret’in belirttiği gibi, Cebrâil ve ona bağlı kuvvetler, “her varlıkta nasıl bir oluşum gerekiyorsa o oluşumun gereği olan ilmi programını oraya” ulaştırır. Bir tohumun nasıl çatlayacağı, bir bebeğin anne karnında nasıl şekilleneceği gibi kesret âlemindeki her bir "oluşum", Vahdet’ten gelen bu ilâhî programın, bu mânâ akışının bir neticesidir.
Kesret, Vahdet’ten kopuk, kendi başına bırakılmış bir âlem değildir. Bilakis, Cebrâil’in vasıtalığıyla ve ona bağlı melekî kuvvetlerle her an Vahdet kaynağından beslenen, ilim ve hayat alan dinamik bir yapıdır. Vahiy peygamberlikle son bulmuş olabilir, ama vahyin açılımı olan ilham ve müşahede pınarları, arınmış kalplere akmaya kıyamete kadar devam edecektir. Bu da, kesretin içinde yaşayan sâlikin, Vahdet ile bağını asla koparmaması gerektiğinin delilidir.
"On Üç" Sırrı: Kesretin Vahdet Damgasını Taşıması
Terzibaba Hazretleri, irfan geleneğinin kadîm bir usûlü olan Ebced hesabını kullanarak, bu ilâhî tenezzülün sadece bir akış değil, aynı zamanda matematiksel bir nizam içinde gerçekleştiğini de gözler önüne serer. Hazret, Vahdet’in mührü olan "Elif" harfinin ve onun sayısal değerlerinden biri olan "13" rakamının sırrına dikkat çeker. Bu semboller üzerinden, kesretin her bir parçasının aslında Vahdet’in aynı şifresini, aynı imzasını taşıdığını gösterir.
Ahadiyyet mertebesi olan (13) on üçten Hakikat-i İnsâniye olan (13) on üçe olan bir aracı (Cebrâil) (13) on üç ile yine (13) on üç olan (Kitab-kûr’ân) ı dünya zamanı olarak, (23) sene de (13’8) de indirmiştir. Şöyle ki; سَنَه (sene) Ebced hesabıyla (60+50+5=115) (23) sene de in miştir toplarsak, (115+23=138) sayı değeri olur ki; bu da (13) ve (8) demektir. 13) hakikat-i Ahadiyyet-in (8) cen- net-e davetidir diyebiliriz. Netice: 13 – on üç’ten, 13 - on üç’e, 13 - on üç ile, 13 - on üç’ü, tekrar, 13 - on üç’e ulaştırmak için indirmesidir, di- yebiliriz. Bunların hepsinin özünde sadece (13) on üç vardır ve bütün hakimiyet (13) on üç’ün uğurundadır.
Bu ifadeler ilk bakışta karmaşık görünebilir. "Elif" harfi, dik duruşuyla Vahdet’i, sayısal değeri olan "bir" ile tekliği simgeler. Ancak Ebced'de Elif'in bir diğer değeri de 13'tür (ا-ل-ف harflerinin toplamı: 1+30+80=111, 1+1+1=3; veya başka bir hesapla 1 ve 3'ün birleşimi). Terzibaba Hazretleri, bu "13" sayısını, [Ahadiyyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesinin, yani Zât’ın mutlak birliğinin sembolü olarak ele alır.
Şimdi bu ilâhî denkleme bakalım:
- Kaynak:
Ahadiyyetmertebesi. Sembolü: 13. (Gönderen) - Hedef:
Hakikat-i İnsâniye, yani İnsan-ı Kâmil'in hakikati. Sembolü: 13. (Alıcı) - Aracı:
Cebrâil. Onun da hakikatinin sembolü: 13. (Vasıta) - Mesaj:
KitabveyaKur'an. Onun da Ebced hesabıyla ulaşılan öz değeri: 13. (Mesaj)
Hazret'in ifadesiyle bu, "13’ten 13’e, 13 ile, 13’ü... indirmesidir." Vahdet (13), kendi hakikatinin bir aynası olan İnsan'a (13), yine kendi özünden bir elçi (13) ile, kendi kelâmı olan Kitab'ı (13) göndermiştir. Bütün bu kesret gibi görünen süreç –gönderen, alıcı, vasıta, mesaj– aslında tek bir hakikatin, "13" sırrının, yani Ahadiyyet’in farklı yüzlerdeki tecellîsinden ibarettir. Kesret, Vahdet’in kendi kendine konuşması, kendi güzelliğini kendi aynalarında seyretmesidir.
Bu hesaplama, kesretin Vahdet’ten kopmadığının, tam aksine onunla aynı özü, aynı "genetik kodu" taşıdığının sembolik bir ispatıdır. Gördüğümüz her şey, duyduğumuz her ses, idrak ettiğimiz her mânâ, bu ilâhî "13" mührünü taşır. Bütün kâinat, bütün bu kesret, o tek Elif'in, o tek Vahdet'in açılımından, tefsirinden başka bir şey değildir.
Vücûd Mertebeleri: Hakk'ın Hem Gizlendiği Hem Tecellî Ettiği Perdeler
Tenezzül süreci, Cebrâil'in vasıtalığı ve "13" sırrının gösterdiği gibi, kesretin Vahdet'ten nasıl doğduğunu anlatır. Peki, bu kesretin kendisi nedir? Varlık sahasında nasıl bir yapıya sahiptir? Burada karşımıza [Vücûd Mertebeleri](/wiki/vucud-mertebeleri) (varlık mertebeleri) çıkar. Bu mertebeler, Hakk'ın Zât'ının hem gizlendiği hem de tecellî ettiği perdeler, yani hicaplar olarak anlaşılmalıdır.
Kesret, bu perdelerin tamamıdır. En üst perde olan Sıfat âleminden, Esma âlemine, oradan Melekût âlemine, Misal âlemine ve nihayet içinde yaşadığımız Şehadet (görünen) veya Mülk âlemine kadar her bir mertebe, bir altındakine göre daha kesif, daha kayıtlı bir perdedir. Ancak her bir perde, aynı zamanda bir üstündekinin ışığını kendi kabiliyeti ölçüsünde yansıtan bir aynadır.
Güneş ışığı tektir. Bu ışık, renksiz bir camdan geçerken neredeyse olduğu gibi kalır. Bu, Vahdet’e yakın mertebeler gibidir. Sonra bu ışık, sarı bir camdan geçtiğinde sarı görünür; mavi bir camdan geçtiğinde mavi... Camların sayısı ve rengi arttıkça, ışığın aslı perdelenir ve ortaya "kesret" çıkar: sarı ışık, mavi ışık, yeşil ışık... Hâlbuki hepsi, o tek ve renksiz güneş ışığının farklı camlardaki tecellîsidir. Camlar, ışığın aslından bir şey değildir ama ışığın o şekilde görünmesine sebep olurlar. İşte [Vücûd Mertebeleri](/wiki/vucud-mertebeleri) de böyledir. Onlar Hakk'ın Zât'ı değildir, ama Hakk'ın tecellîleri onlarsız da görünmez.
Bu perdelerin en kesifi, en dışta olanı maddedir, cisimler âlemidir. Bu yüzden insan, sadece gözüyle baktığında kesrette boğulur, perdelerin arkasındaki Nûr'u göremez. Her bir sureti, her bir varlığı ayrı ve bağımsız bir "şey" zanneder. Tasavvuf yolculuğu, basar (göz) ile değil, basîret (kalp gözü) ile bakmayı öğrenmektir. Basîret, bu perdeleri birer engel olarak değil, birer işaret levhası olarak görme sanatıdır. Her bir perdede, perdenin arkasındakinin izini, rengini, kokusunu arar.
Terzibaba Hazretleri'nin sunduğu bu doktriner çerçeve, kesretin anlamsız bir çokluk olmadığını, tam aksine Vahdet'in kendini katman katman açtığı, her katmanında kendi sırrını fısıldadığı ilâhî bir sanat eseri olduğunu öğretir. Kesret, Vahdet'ten bir kaçış değil, Vahdet'e giden yoldaki işaret taşlarıdır.
Terzibaba Geleneğinde Kesret'in Yaşanması
Kesretin ne olduğunu, Vahdet deryasından nasıl bir zuhûr ile âlemler suretinde belirdiğini konuştuk. Şimdi ise o ilmin amele döküldüğü, sâlikin kendi hayatında, kendi nefsinde yaşadığı kesret tecrübesine ve bu tecrübenin içinden Vahdet’e nasıl yol bulacağına bakalım. Zira tasavvuf, malumat biriktirmek değil, bilinenle hâllenmek, o hakikati kendi vücûdunda diriltmektir.
Kesret, sokağa çıktığımızda gördüğümüz kalabalık, çarşıdaki hengâme, zihnimizdeki bitmek bilmeyen düşünceler yumağıdır. Lâkin derviş için en çetin kesret, kendi varlığıdır. Kendi ismi, kendi cismi, kendi fikirleri, kendi geçmişi... Bunların hepsi birer suret, birer tecellîdir; ancak sâlik, yolun başında bu suretlere "ben" diyerek takılır. Seyr-i sülûk, yani mânevî yolculuk, işte bu "ben" zindanından, bu kesret hapishanesinden kurtulup, her şeyin ve kendisinin asıl Sahibini bulma mücâdelesidir. Bu yolculuk, kesreti yok etmek değil, kesret perdesini aralayıp ardındaki Vahdet’i seyretme sanatıdır.
Kesretin Tuzağı: İsim ve Cisim Hapishanesi
Sâlikin yolculuğundaki en büyük imtihanı, kendi var sandığı varlığıdır. Cenâb-ı Hakk, insana bir isim ve bir cisim vermiştir. Bu, kesret âleminde tanınmak, bulunmak, vazifesini görmek için bir zarurettir. Lâkin şeytan ve nefs, bu emanet verilen ismi ve cismi sahiplenir. Kişi, "Ben Ahmet'im", "Ben şu mesleğin sahibiyim" dedikçe, kendini ilâhî Vücûd'dan ayrı, müstakil bir varlık olarak görmeye başlar. İşte bu, kesrete düşmektir. Bu, kendi isminin ve cisminin zindanına hapsolmaktır.
Bu hâl, mânevî mertebelerde yükselmenin önündeki en büyük engeldir. Hakikat yolunda ilerlemek, bu ismin ve cismin ötesindeki anlama ulaşmayı gerektirir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu tuzağı ve kurtuluşu, Hazret-i Îsâ'nın havarileri üzerinden pek mânidar bir şekilde izah eder. Oradaki Yahuda karakteri, sadece tarihî bir şahıs değil, aynı zamanda her birimizin içindeki kesrete takılıp kalma tehlikesini temsil eden bir hâldir:
«Bu mertebe de isimler ön plâna çıktığından ve bu mertebenin hakikati’ne eremeyenler tarafından kişinin birey olarak kendi ismiyle kendi ortaya çıktığından böylece de kesrete düşmüş olduğundan bu hali yaşayan Yahuda kendi ismini, dolayısıyla “cismini kurtarma telâşına düştüğünden onları ihbar etmiş, yani kendi aradan çekilince kendinden sonraki mertebeleri, yani (10) Îseviyyet, (11) Hz. Muhammediyyet, (12) hakikat-i Muhammediy’ye mertebelerini ihbar etmiş, yani bu mertebelerin farkında olmadan habercisi olmuştur.” Îsâ (a.s.) lâm da (10) uncu Mertebe’nin (fenâ fil- lâh) asaleten mahalli (11 ve 12) inci Mertebelerin (baka-billâh) habercisi idi. (13) ün mutlak sahibi ve haber vericisi sadece Hz. Muhammed (s.a.v.) daha başka haber verilecek bir şey olmadığından zaten kendinden sonra başka bir Pey-gamberin gelmeyeceğini bildirmiş ve de öyle olmuş-tur tarihte bu kadar uzun süreli Peygamberlerin arası açılmamıştır. Bu da ayrıca başka bir Peygamber gelmeye-ceğinin yaşanmış ispatıdır. Îsâ (a.s.) lâm ile İnsânlık fikri ve İlâhi yaşam kemâ-lâtı olarak (10) uncu mertebeye ulaştı. (11 ve 12) nci mer-tebelerin sadece habercisi oldu ve bunu da yaptı, ancak (13) üncü mertebeden haber veremedi. Çünkü o Mertebenin hem habercisi ve hemde zuhur mahalli Hz. Muhammed ’in kendi oldu. İşte bu yüzden (Îsâ) (a.s.) yani Îseviyyet gerçek haliyle (13) e ulaşamadı, Bunun zâhirdeki görüntüsü Yahu-da idi. Aslında zâten Yahuda hakikat-i itibariyle (10) ola-mamış, (9) un ise zâhiren görüntüsü olmuştur. Diğer Havarilerin ise her birerleri kendi anlayışları itibariyle Îsâ (a.s.) mı kabul ve taklid etmişlerdir.»
Bu derinlikli sohbeti açarsak; burada bahsedilen mertebeler, sâlikin mânevî olgunlaşma basamaklarıdır. Yahuda, "kendi ismiyle kendi ortaya çıkan" kişidir. Yani, enaniyet (benlik) davası güden, "ben" diyen nefsini temsil eder. Onun "cismini kurtarma telaşı", fenafillah (Hakk'ta yok olma) makamından duyduğu korkudur. Nefs, yok olmaktan, kendi saltanatını kaybetmekten korkar. Bu korkuyla, hakikate ihanet eder. Aslında ihanet ettiği, kendinden sonraki mertebeler, yani kendi kemâlâtıdır. Kendini kurtarayım derken, ebedî kurtuluşunu kaybeder.
Yahuda'nın bu hâli bile boşa gitmiyor; o, farkında olmadan kendinden sonraki mertebelerin "habercisi" oluyor. Bu, ilâhî sistemin şaşmaz işleyişini gösterir. Birinin düşüşü bile, bir başkasının yükselişine basamak veya ibret olur. Lâkin sâlikin hedefi, Yahuda gibi takılıp kalmak değil, Îsâ (a.s.) gibi fenâ mertebesine ulaşıp daha ötesinin habercisi olmak ve nihayetinde Hakîkat-i Muhammediyye'nin sonsuzluğunda "yok" olmaktır. Bu yolculuk, isim ve cisim hapishanesinin duvarlarını, zikir, fikir ve mürşid-i kâmil'in himmetiyle yıkmaktan geçer.
Kesretten Vahdete Yolculuk: Nefs Mertebeleri ve Enâniyetten Sıyrılma
Kesretin en yoğun yaşandığı yer, şüphesiz ki nefs mertebeleri'nin en aşağı basamağı olan Nefs-i Emmâre'dir. Bu mertebedeki insan, tamamen kesretin esiridir. Gözü gördüğüne, kulağı duyduğuna, nefsi arzuladığına takılır kalır. Her şeyi kendinden menkul sanır. "Benim malım, benim canım, benim fikrim" diyerek, Vahdet denizinin ortasında susuzluktan kıvranan bir balık gibidir.
Seyr-i sülûk, bu kesret bataklığından bir çıkış yoludur. Sâlik, bir mürşidin rehberliğinde zikre başladığında, aslında kesretin sesini kısıp Vahdet'in sesini duymaya çalışır. "Lâ ilâhe illallah" derken, "Senden başka ilah, Senden başka mutlak Varlık yoktur" diyerek, önce kendi nefsini, sonra âlemdeki bütün sahte ilahları, bütün o kesret suretlerini reddeder. Bu bir mücâdeledir. Her "Allah" deyiş, kesretin üzerine indirilmiş bir Vahdet tokmağıdır.
Bu yolculukta sâlik, Nefs-i Levvâme'ye geçer. Burada, kesrete daldığı için kendini kınamaya başlar. Artık "ben" demekten utanır. Gördüğü her güzellikte Sanatkârı, duyduğu her seste Kelâm'ın Sahibini hatırlar. Bu, kesretin içinden Vahdet'e açılan pencereler bulmaya başlamaktır.
Yolculuk devam eder; Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mutmainne... Her bir mertebede kesret perdesi biraz daha incelir, Vahdet güneşi biraz daha parlak görünür. Bu, enâniyetten, yani benlikten sıyrılma ameliyesidir. Derviş, hizmet ederken "ben hizmet ediyorum" demez, "Hakk, bu aciz kulu eliyle lütfunu izhar ediyor" der. İlim öğrenirken "ben biliyorum" demez, "Hakk, bilmediklerimi öğretiyor" der. Bu bakış açısı, sâlikin her anını bir ibadete, her eylemini bir zikre dönüştürür. Kesretin tam ortasında, çarşıda, pazarda, evde, işte, Vahdet şuuruyla yaşama sanatını öğrenir. Artık kesret bir tuzak değil, Hakk'ın isimlerinin tecellî ettiği bir temaşa alanı hâline gelir.
Kesrette Vahdetin Tecellîsi: İnsân-ı Kâmil ve Zeytin Ağacı Sırrı
Bu yolculuğun sonunda varılan menzil neresidir? Kesretten tamamen kaçıp bir mağaraya mı sığınılır? Asla. Tasavvuf, ruhbanlığı kabul etmez. Kemâlât, kesretin içinde, halk ile birlikteyken Hakk ile olabilmektir. İşte bu hâlin yaşayan misaline İnsân-ı Kâmil denir. O, kesret ile vahdeti, tenzih ile teşbihi kendi varlığında birleştirmiş, Muhammedî mîzânı tutturmuş kimsedir. O, çokluğun içinde Bir'i, Bir'in içinde çokluğu aynı anda görebilen "şaşı olmayan" bir göze sahiptir.
Terzibaba Hazretleri, bu muazzam hakikati, Kur'ân-ı Kerîm'deki Nûr Sûresi'nin 35. ayetini şerh ederken, zeytin ağacı sembolü üzerinden anlatır. Bu sembol, kesretin nasıl Vahdet'e hizmet ettiğinin ve İnsân-ı Kâmil'in bu sırrı nasıl kendi varlığında yaşadığının en güzel ifadesidir:
«“sanki o cam inci gibi bir kevkeb/yıdız” Gökyüzünde yıldız nasıl parlarsa, yeryüzünde de “in-sân-ı kâmil” bâtınen, zahiren öyle parlamaktadır. “kutlu bir ağaçtan zeytinden tutuşturulur” Zeytin Kûr’ân-ı Keriym’de de ismi geçen çok değerli bir gıdadır. Tasavvufta ise, kesrette vahdet-i (çokluktaki; tekliği) ifade etmekte..., ağaçlığı dolayısıyla da, insân vücûdunu ima etmek-tedir. Her vücûdun (mevcudun) bir meyvesi vardır. İnsân ağacının meyvesi ise, meyveleri sayılamayacak kadar çoktur. Fenafillâh mertebesinde olan İnsânın meyvesi “zey-tin” dir. Onları kendi varlığında yeşil olarak oluşturur, sonra onları zeytin havuzuna atar, orada kararmasını bekler. Siyahlıkta kemâle erince, satışa ve oradan da sofralara sunulur. “Siyahlıkta kemale ulaşmak fenafillah” tır. İstenirse preslerde ezilir ve yağ elde edilir. Bu yağı, kesrette vahdeti , yani (çokluktaki; tekliği– birliği) ifade etmektedir. İşte bu hakikatı idrak eden “insân-ı kâmil” ilâhi nûr ile parlamaktadır. “ne doğulu, ne batılıdır” O tevhid - zeytin ağacı ne doğulu ne batılıdır. Doğu ve batı ayrı ayrı fark âleminin mekânlarıdır. “Zât-ı ilâhi” ise, mekân ve cihetten münezzehtir. Teşbih mertebesi itibariyle Hakk’ın zuhur mahalli o-lan “insân-ı kâmil” dahi ne doğulu, ne de batılıdır ve “in-sân-ı kâmil” in nûrlu gönlü bütün âlemi ihata ettiğinden, bu yönüyle ne doğulu ne batılıdır. “nerede ise yağı ziya verir” O yağ, tevhid ilmidir ve herşeyden çok ziya – ışık verir ve zuhur mahalli “insân-ı kâmil” in lisanıdır. “bir ateş ona isterse dokunmamış olsun” Dışarıdan dokunacak zahiri bir ateş ona tesir etmez, esasen onun muhabbet ateşi kendi içinde mevcuttur.»
Bu sohbet üzerinde tefekkür edersek; İnsân-ı Kâmil, karanlıkta yolunu kaybetmişlere yol gösteren bir "inci gibi yıldız"dır. Onun ışığının kaynağı bir zeytin ağacıdır. Bu ağaç, onun kendi vücûdudur. Meyvesi ise zeytindir. Zeytin, binlerce taneden oluşur, kesreti temsil eder. Ama o binlerce tanenin hepsinin özünde aynı yağ vardır; bu da Vahdet'i, tevhid ilmini simgeler.
Sâlikin yolculuğu, bu zeytinin olgunlaşma sürecidir. Önce "yeşil", yani hamdır. Sonra "zeytin havuzuna atılır", yani çile ve riyazetle kararması beklenir. "Siyahlıkta kemale ulaşmak fenafillah'tır" buyruluyor. Siyah renk, bütün renkleri içinde yutan, yokluk rengidir. Sâlik, kendi benlik renklerini bu siyahlıkta, yani fenâ makamında yok eder.
Sonra o olgunlaşmış zeytinler "preslerde ezilir". Bu, benliğin son kırıntılarının da yok edildiği, "ene" (ben) yerine "Hû" (O) diyebildiği makamdır. Bu ezilmenin sonunda, ortaya kesrette vahdet'i ifade eden o saf yağ, yani irfan, yani hakikat ilmi çıkar. Bu yağ, İnsân-ı Kâmil'in lisanından, sohbetinden, hâlinden etrafına ışık saçar.
Onun "ne doğulu, ne batılı" olması, kesretin getirdiği ikiliklerden (doğu-batı, sen-ben, zengin-fakir) kurtulmuş olmasıdır. O, bu zıtlıkların Hakk'ın farklı isimlerinin tecellîleri olduğunu bilir ve hepsini Cem makamı'nda birler. Kalbi o kadar genişlemiştir ki bütün âlemi içine alır. Onun ateşi, muhabbeti kendi içindedir. Dışarıdan bir sebebe ihtiyacı yoktur. O, kesretin tam ortasında, kesretin malzemesiyle Vahdet'i yaşayan ve yaşatan bir Vahdet anıtıdır. Sâlikin yolculuğunun amacı, kendi vücut ağacını böyle bir tevhid ağacına dönüştürmek, kendi nefs zeytinini ezerek o ebedî hayat yağını çıkarmaktır.
Füsûsu'l-Hikem'de Kesret
Şeyh-i Ekber, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin ilhamla kaleme aldığı Füsûsu'l-Hikem yani "Hikmetlerin Özleri" kitabında, Vahdet'in güneşinden yansıyan ve adına "kesret" dediğimiz çokluk âleminin sırlarını aralar.
Şeyh-i Ekber için kesret, Vahdet'in karşısına konulmuş bir düşman değildir. Bilakis, kesret, Vahdet'in kendi kendini seyrettiği sonsuz aynalar meclisidir. Onun bütün düşüncesinin temelinde yatan Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) öğretisi, bize tam da bunu fısıldar. Vücûd, yani varlık tektir ve o da Hakk'ın Vücûdu'dur. O'ndan başka hakiki manada var olan yoktur. Bu gördüğümüz eşya, bu dağlar, bu insanlar, o tek Vücûd'un gölgeleri değil, bizzat tecellîleridir; yani O'nun isim ve sıfatlarının zuhûr ettiği sahnelerdir. Deniz birdir, ama dalgalar sayısızdır. Her bir dalga, denizin gücünü, hareketini, sesini kendi kabiliyeti kadar gösterir. Ama hiçbir dalga, denizden ayrı bir varlığa sahip değildir. Dalganın hakikati, deniz olmasından başka bir şey değildir. Kesret âlemi, Vahdet denizinin dalgalarıdır.
Şeyh-i Ekber, bu hikmeti Füsûs'ta peygamberler üzerinden anlatır. Kitabın her bir bölümüne "fass" yani bir hikmet özü adını verir ve her birini bir peygambere nispet eder. Her bir peygamber, Cenâb-ı Hakk'ın bir isminin bu âlemdeki en kâmil tecellîgâhıdır. Onlar, ilahi hikmetin insanlık sahnesinde büründüğü farklı suretlerdir.
Âdem (a.s.) faslında "İlâhî Hikmet"ten bahseder. Çünkü Âdem, bütün isimleri kendinde toplayan, Hakk'ın halifesi olarak o İnsân-ı Kâmil tohumunu taşıyan ilk mazhardır. O, kesretin tohumlarının çatladığı ilk fidanlıktır. Nûh (a.s.) faslında "Subbûhî Hikmet"i anlatır; yani Hakk'ın, kesretin putlarına tapan kavme karşı kendini tenzih edişini. İbrahim (a.s.) faslı, "Mehyemî Hikmet" yani sevgi ve dostluk hikmetidir. Mûsâ (a.s.) faslı, Celâl tecellîlerinin tecrübesidir. İsâ (a.s.) faslı, Hakk'ın Muhyî (hayat veren) isminin bir tecellîsi olarak ölü kalpleri dirilten hikmettir. Ve nihayet, Muhammed (a.s.) faslı, "Ferdiyet Hikmeti"dir; yani bütün bu farklı tecellîleri, bütün bu kesreti kendi hakikatinde birleştiren, Vahdet'in en kâmil aynası olan zâtın hikmetidir.
Peygamberlerin çokluğu, dinlerin ve şeriatlerin farklılığı dahi, kesretin ilahi bir murad olduğunu gösterir. Her bir peygamber, Vahdet güneşinin farklı bir pencereden odaya sızan ışığı gibidir. Işık aynı ışıktır, ama girdiği pencerenin şekline, rengine bürünür. Hakikat ehli bilir ki, bütün renklerin kaynağı, tek olan renksiz nurdur. Füsûs, bize bu farklı pencerelerden bakarak, hepsinin ardındaki tek Nûr'u görmenin usûlünü öğretir.
Peki, bu kesret, bu çokluk nereden ve nasıl zuhûr etti? Şeyh-i Ekber, bu sorunun cevabını Varlık mertebelerinin en başında bulur. Her şeyin aslı, Hakk'ın İlm-i İlâhî'sinde, yani O'nun ezelî bilgisinde mevcuttu. Ama bu mevcudiyet, bir "bilinirlik" hâliydi. Şeyh, bunlara A'yân-ı Sâbite (sabit özler, değişmez hakikatler) adını verir. Senin, benim, şu ağacın hakikati, daha "halk edilmeden" evvel, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde birer "bilgi" olarak vardı. Bu bilgiler, sonsuz adettedir. Her bir "ayn", yani her bir sabit öz, Hakk'ın bir veya birkaç isminin tecellî etme kabiliyetini taşır.
Bu A'yân-ı Sâbite, kendi hakikatleri gereği, bir nevi lisan-ı hâl ile varlık sahnesine çıkmayı talep ettiler. Bu bir zorlama değil, bir "isti'dâd", yani bir kabiliyet ve iştiyaktır. Tıpkı bir tohumun içinde ağaç olma potansiyelinin bulunması gibi... Her bir sabit öz, "Ben falan ismin tecellîsiyim, beni göster!" diye kendi kabiliyetinin dilince Hakk'a niyaz etti. Cenâb-ı Hakk, bu sonsuz talebi, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (istedim)" kudsi hadîsinin sırrınca kabul etti.
Bu kabulle birlikte, Nefes-i Rahmânî denilen o her şeyi kuşatan ilahi rahmet nefesi, bütün bu sabit özlerin üzerine yayıldı. Bu nefes, A'yân-ı Sâbite'nin karanlıkta duran suretlerine bir "Vücûd" elbisesi giydirdi. Onları ilim mertebesinden, şehâdet, yani görünürlük âlemine çıkardı. Böylece, ilimdeki o sonsuz potansiyeller, dış dünyada somut varlıklar hâline geldi. İşte kesret budur: Hakk'ın ilminde potansiyel olarak var olan sonsuz hakikatlerin, Rahmânî nefes ile görünür kılınmış hâlidir. Bu yüzden âlemdeki her bir zerre, hem Hakk'tan gayrı değildir, çünkü O'nun Vücûd tecellîsiyle vardır; hem de Hakk'ın aynı değildir, çünkü o sadece bir tecellîdir, Zât'ın kendisi değil. Bu incelik, kesretin ve Vahdet'in sırrını bir arada tutan Muhammedî mîzandır.
Öyleyse bu kesret âlemi, anlamsız bir tesadüfler yığını mıdır? Haşa! Füsûs'un bize öğrettiği temel derslerden biri şudur: Kesret, Hakk'ın kendini görmek ve göstermek istemesinin bir neticesidir. O, kendi Zât'ında gizli olan sonsuz kemâlâtı, isimlerinin ve sıfatlarının zenginliğini seyretmek istedi. Fakat Zât, kendi kendine ayna olamaz. Bir şeyin kendini görmesi için, kendinden başka bir "yüzeye" yansıması gerekir. Bütün mahlûkat, bütün bu kesret âlemi, Hakk'ın Kendini seyrettiği bir ayna hükmündedir.
Hakk, bu aynada hem Cemâl'ini (güzellik, lütuf) seyreder, hem Celâl'ini (heybet, kahır). Bahar gelir, çiçekler açar; bu, O'nun Cemâl isimlerinin yansımasıdır. Kış gelir, fırtına kopar; bu da Celâl isimlerinin tecellîsidir. Biri diğerinden daha az "Hakk" değildir. Zenginlik O'nun Ganiyy isminin, fakirlik de bir başka hikmetle O'nun tecellîsidir. Bu zıt gibi görünen her şey, aslında aynı Vücûd'un farklı yüzleridir.
Bu sebeple Şeyh-i Ekber, bu zuhûra bir nevi "ilahi bir oyun" nazarıyla da bakar. Bu, hikmet dolu, her anı bir mana taşıyan, sevenin sevdiğinde kendi güzelliğini seyretmesi gibi ulvi bir oyundur. Hakk, bu kesret sahnesinde hem "oyuncu" hem "seyircidir". O, mahlûkat suretinde tecellî ederek oynar ve yine kendi ilmiyle bu oyunu seyreder. Sâlikin görevi, bu oyunun kurallarını anlamak, hangi rolde olursa olsun, rolü verenin O olduğunu bilmek ve oyunun içinde kaybolup oyuncuyu unutmamaktır.
İşte Füsûsu'l-Hikem, kesreti böyle okur. Onu, Vahdet'ten bir kopuş olarak değil; Vahdet'in kendi zenginliğini açığa vurduğu, kendini sonsuz suretlerde tanıttığı bir zuhûr ve tecellî sahnesi olarak görür. Bu sahnedeki her varlık, her olay, Hakk'tan bir mektuptur. Arif odur ki, bu mektupları okur, zarfa değil, içindeki manaya bakar ve her bir harfin altında, aynı Kâtib'in imzasını görür. Görmeye başladığında anlar ki, kesret, Vahdet'in perdesi değil, bizzat Vahdet'in kendisini anlatan en fasih dildir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Kesret denizinde boğulmadan yüzmenin sırrını arayan sâlik, bu meselenin daha derinine, kendi iç dünyasındaki karşılığına doğru bir yolculuk yapmalıdır. Zira kesretin hakikati dışarıda, âfâkta arandığı kadar, içeride, enfüste de bulunmalıdır. Füsûs'un bize öğrettiği en büyük sırlardan biri, bu çokluk ile tekliğin, bu zıt gibi görünenlerin nerede ve nasıl birleştiğidir. Bu birleşme yeri, ne akıl ne de duyu organlarıdır. Bu birleşme yeri, müminin kalbidir.
Kalp: Cem Makamının Tecelli Ettiği Ayna
Gönül ehli bilir ki, [kalp](/wiki/kalp) dediğimiz, göğüs kafesimizdeki et parçasından ibaret değildir. O, Rahmân'ın Arş'ı, ilâhî nazargâh, bütün hakikatlerin toplandığı bir merkezdir. Kalbin bir yüzü halka, yani kesret âlemine dönüktür. Gözüyle görür, kulağıyla işitir, dünyayı algılar. Diğer yüzü ise Hakk'a, yani Vahdet'e dönüktür. O yüz, Bâtın'a aittir; sessizliğin içinden gelen ilhamları, tecellîleri alır.
Sıradan insan, kalbinin sadece halka dönük yüzüyle yaşar. Kesretin içinde kaybolur, gördüğü her şeyi birbirinden ayrı zanneder. Sâlikin yolculuğu ise kalbinin o ikinci yüzünü, Hakk'a bakan yüzünü keşfetme ve parlatma yolculuğudur.
Bu iki yüzün, yani kesrete bakan yüz ile Vahdet'e bakan yüzün aynı anda farkına varıldığı, ikisinin de aynı hakikatin iki farklı görünümü olduğunun idrak edildiği hâle [Cem makamı](/wiki/cem-makami) derler. Bu makam, zıtların birliğinin yaşandığı yerdir. Sâlik bu makamda, kesretin içinde Vahdet'i, Vahdet'in tecellîsi olarak kesreti seyreder. Artık ne çokluk onu birlikten gafil kılar, ne de birlik sevgisi onu çokluktaki ilâhî sanatı görmekten alıkoyar. Tıpkı cilalanmış bir ayna gibi, hem kendi birliğini (cam oluşunu) bilir, hem de karşısındaki sonsuz sureti (kesreti) eksiksiz yansıtır. İbn Arabî'nin işaret ettiği kemâl, bu ayna olabilmektir.
Zıt İsimlerin Tevhidi: Gülü ve Dikeni Aynı Elden Bilmek
Kesretin hakikatini idrak etmenin bir diğer adımı, zıt gibi görünen [Esmâü'l-Hüsnâ](/wiki/esma-i-husna)'nın (Hakk'ın güzel isimlerinin) aynı kaynaktan geldiğini bilmektir. Aklımız, dünyayı zıtlıklar üzerinden anlar: iyi-kötü, güzel-çirkin, hayat-ölüm. Bu, aklın kesret âlemindeki işleyişidir. Fakat hakikat ilmi, bu zıtlıkların ötesindeki birliğe işaret eder.
Şeyh-i Ekber bize öğretir ki, Hakk'ın isimleri arasında da böyle zıtlıklar görünür. el-Cemâl (Güzellik) isminin tecellîsi ile karşılaşınca sevinir, el-Celâl (Kahır) isminin tecellîsi ile karşılaşınca ürkeriz. el-Muhyî (Hayat Veren) ismini sever, el-Mümît (Ölüm Veren) isminden korkarız.
Ârif, yani bu sırra vâkıf olan kişi, bilir ki bu isimlerin hepsi aynı [Zât](/wiki/vahdet-i-vucud)'ın farklı tecellîleridir. Biri olmadan diğeri bilinemez. Güzellik, çirkinlik olmasa; lütuf, kahır olmasa tam manasıyla anlaşılamaz. Her bir isim, kendi zıddıyla birlikte zuhûr eder ve [Hakikat](/wiki/hakikat) dediğimiz bütünlüğü oluşturur.
Sâlikin vazifesi, hayatına gelen her hadiseyi bu gözle okumaktır. Başına bir bela geldiğinde, bunun Celâl isminin bir tecellîsi olduğunu, ama o Celâl'in içinde gizli bir Cemâl barındırdığını bilir. Bir nimete kavuştuğunda, bunun Cemâl isminin bir lütfu olduğunu, ama o Cemâl'in ardında şükrü gerektiren bir Celâl haşmetinin bulunduğunu unutmaz. Gülü de dikeni de aynı bahçıvanın elinden bilir. İşte bu, isimlerin [Tevhid](/wiki/tevhid) edilmesidir. Kesretin içindeki her bir zıtlık, O'nun farklı bir isminin tecellîsidir ve hepsi, O'nun Vücûd'unun kemâlini gösterir.
Hayret: Aklın Tükendiği Yerde Kalbin Uyanışı
Akıl, bu zıtların birliğini kavrayamaz. Çünkü aklın görevi ayırmak, analiz etmek, sınıflamaktır. Bir şeyin hem "Bir" hem de "Çok", hem "Zâhir" hem de "Bâtın" olmasını aklın mantığı kabul etmez. Akıl, bu noktada iflas eder.
Bu iflas anı, sâlik için bir dönüm noktasıdır. Bu, cehaletin karanlığı değil, daha üst bir idrakin şafağıdır. Bu hâle [hayret](/wiki/hayret) makamı denir. Hayret, aklın acziyetini itiraf edip sustuğu, kalbin görmeye başladığı andır. Sâlik, kesret âleminin sonsuz çeşitliliğine, bir yapraktaki damarlardan galaksilerin dönüşüne kadar uzanan o muazzam sanata bakar ve hayret eder. Sonra bütün bu çokluğun tek bir "Ol" emrinden, tek bir [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani)'den nasıl çıktığını sezer ve yine hayret eder.
Bu hayret, "Rabbim, Senin hakkındaki hayretimi artır!" diye dua eden âriflerin hayretidir. Çünkü bilirler ki, akıl bir cevap bulduğunda durur, ama hayret insanı daima yolda tutar. Hayret, Hakk'ın sonsuzluğu karşısında kulun en doğru duruşudur. Kesretin her zerresinde O'nun sanatını görüp hayran olmak, sonra bütün bu zerrelerin arkasındaki Vahdet nurunu sezince bir daha hayran olmak... [İrfan](/wiki/irfan) yolculuğu, bir hayretten diğerine yapılan bitimsiz bir seyahattir.
Muhammedî Mîzan: Tenzih ve Teşbihin İki Kanadı
Bu derin meselenin anahtarı [Tenzih-teşbih dengesi](/wiki/tenzih-tesbih-dengesi) ilkesidir. Bu, Şeyh-i Ekber'in Füsûs'ta en ince işlediği ve [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan) (Muhammedî denge) adını verdiği yoldur.
[Tenzih](/wiki/tenzih), Hakk'ı her türlü eksiklikten, halka benzemekten uzak tutmaktır. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) ayetinin sırrıdır. Tenzih, aklın yoludur. Hakk'ı soyutlar, O'nun [Hüvviyet](/wiki/huvviyet)'inin hiçbir şeyle kıyaslanamayacağını, [Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak) olduğunu söyler. Bu bakış, Vahdet'i görür. Fakat sadece tenzihte kalmak, Hakk'ı ulaşılmaz, soğuk bir varlık olarak tasavvur etme tehlikesi taşır.
[Teşbih](/wiki/tesbih-temsil) ise Hakk'ı halkta görmektir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ayetinin sırrıdır. Teşbih, kalbin yoludur. Her şeyde O'nun bir isminin, bir sıfatının tecellîsini görür. Bu bakış, kesretin içindeki ilâhî varlığı fark eder. Fakat sadece teşbihte kalmak da tehlikelidir. Bu da kişiyi panteizme, yani halkı Hâlık ile karıştırmaya götürebilir.
Kemâl, bu [iki kanat](/wiki/iki-kanat) ile uçmaktır. Bu, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) getirdiği yoldur. O, hem "Ben de sizin gibi bir beşerim" diyerek halkın içinde olmuş (teşbih), hem de "Bana vahyolunur" diyerek Hakk'tan aldığıyla onlardan ayrılmıştır (tenzih). Kur'ân'ın aynı ayetinde hem tenzih hem teşbihin birleşmesi de bu yüzdendir: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur (tenzih), ve O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir (teşbih)."
Kâmil sâlik, Hakk'a bu iki gözle bakar. Kesret âlemine baktığında, her zerrede O'nun tecellîsini görerek "teşbih" eder. Sonra başını kaldırıp Zât'ın yüceliğini düşündüğünde, bütün bu gördüklerinin O'nun hakikati yanında bir hiç olduğunu idrak ederek "tenzih" eder. Ne O'nu âlemden ayrı tutar, ne de âlem ile O'nu bir tutar. Bilir ki Hakk, âlem ile kaimdir ama âlem O değildir. Âlem, O'nunla vardır ama O, âlemden münezzehtir.
Füsûs'un derinliklerinde bulduğumuz zıtların birliği budur. Kesret bir yanılsama değil, Vahdet'in kendini açtığı bir perdedir. Bu perdeyi aralamanın yolu, aklın tenzihini kalbin teşbihiyle birleştiren, zıtlıkları [Cem makamı](/wiki/cem-makami) olan gönül aynasında seyreden Muhammedî bakıştır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Kesret
Hakikat, kalpten kalbe akan bir pınardır. Kimi zaman bir bakışta, kimi zaman bir sükûtta, kimi zaman da bir hikâyede kendini gösterir. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakikati bize kupkuru kaidelerle değil, cana dokunan, ruha işleyen hikâyelerle anlatır. Mesnevî-i Şerîf, bu manada, kesret âleminin içinde Vahdet sırrını arayan sâlikler için eşsiz bir rehberdir.
Hazret-i Pîr, kesretin ne olduğunu, insanı nasıl aldattığını ve bu çokluk perdesinin ardındaki Bir'e nasıl ulaşılacağını anlatırken aklı değil, doğrudan kalbi muhatap alır. Çünkü kesret, aklın oyun alanıdır. Akıl, ayırmaya, bölmeye, sınıflandırmaya meyyaldir. Kalp ise birleştirmeye, bütünlemeye, sevmeye talip olur. Mesnevî, aklın şaşı bakışını tedavi edip kalbin tevhid nazarına ulaşması için yazılmış bir şifa reçetesidir.
Şaşı Gözün Aldanışı: Tek'i İki Görmek
Hazret-i Mevlânâ, kesretin en temel aldanışını "şaşı bakan göz" (ahvel) temsiliyle anlatır. Şaşı bakan bir kimse, önündeki tek bir nesneyi iki görür. Onun için gerçeklik ikidir, halbuki hakikatte nesne tektir. Sorun nesnede değil, bakıştadır. Kesret âlemine dalıp giden, eşyanın hakikatinden habersiz insanın hâli de budur. O, Hakk'ın Vücûd-ı Mutlak olan birliğini göremez de O'nun tecellilerinden ibaret olan bu âlemi ayrı ayrı, kendinden menkul varlıklar olarak görür. Bu ayrılık, bu ikilik görüşü, bütün kavgaların, hırsların ve kederlerin kaynağıdır.
Bir şişeyi iki gören şaşı gibi olma. O şaşı, şişenin aslında bir olduğunu bilmez de elindeki iki suretle oyalanır durur.
Bu şaşılık, Tevhid ilacından mahrum kalmış ham bir bakışın neticesidir. Sâlikin seyr-i sülûktaki ilk işlerinden biri, bu şaşı bakışı tedavi etmektir. Gözünü eşyanın suretinden, yani kesretinden çekip, o suretlerin ardındaki tek olan Sîret'e, yani Vahdet'e çevirmeyi öğrenmektir. Mesnevî'deki nice hikâye, bu şaşı bakışın yol açtığı yanılgıları gözler önüne serer. İnsan, tek olan hakikati iki, üç, binlerce gördüğü için bir türlü huzura eremez.
Tevhid nazarı, bu şaşılığı ortadan kaldıran bakıştır. Bu nazarla bakan arif, bilir ki ne "ben" vardır ne de "sen". Sadece "O" vardır. Bütün bu görünen âlem, O'nun isimlerinin ve sıfatlarının birer elbise giyerek zuhura geldiği bir tecellî sahnesidir. Bu bakışa erince, düşmanlık biter, yerine muhabbet gelir. Kavga biter, yerine teslimiyet gelir. Çünkü arif, kavga ettiği suretin de, sevdiği suretin de aynı kaynaktan geldiğini bilir. Kesretin her bir zerresinde Vahdet'in mührünü okur.
Âlem Sahnesindeki Suretler: Padişah, Cariye ve Diğerleri
Mesnevî, kesretin nasıl Esmâ-i İlâhî'nin bir oyunu olduğunu anlatmak için bize bir tiyatro sahnesi kurar. Bu sahnenin oyuncuları padişahlar, cariyeler, vezirler, dervişlerdir. Biz bu karakterlerin maceralarını okurken, aslında kendi iç dünyamızın ve bütün bir kevnî düzenin işleyişini seyrederiz. Her bir karakter, Hakk'ın bir isminin ya da bir insani hâlin surete bürünmüş hâlidir.
Mesnevî'nin hemen başında anlatılan "Padişah ile Cariye" hikâyesi bu duruma en güzel misaldir. Padişah, Ruh'u veya Hakk'ın iradesini temsil eder. Yolda gördüğü bir cariyeye (bedene, nefs'e) âşık olur. Fakat cariye hastalanır. Padişahın hekimleri (zâhirî ilim, akıl) çare bulamaz. Çünkü hastalığın sebebi, cariyenin Semerkantlı bir kuyumcuya (dünyevi bağlar, nefsanî arzular) olan aşkıdır. Padişah, nihayet bir "Hekim-i İlâhî"ye, yani bir Mürşid-i Kâmil'e veya Hakk'ın Şâfî isminin tecellisine sığınır. O ilahi hekim, hastalığın sebebini anlar ve kuyumcuyu getirip, görünüşte onu yücelterek ama aslında onun nefsindeki bütün çirkinlikleri ortaya çıkararak cariyenin ondan soğumasını sağlar. Cariye şifa bulur ve Padişah'a, yani asıl sahibine döner.
Bu hikâye, sadece bir aşk masalı değildir. Bu, Vahdet'ten kesrete düşen ruhun, bedene ve dünyaya bağlanarak nasıl hastalandığını, asıl vatanını unuttuğunu anlatan bir hakikat ilmidir. Padişah, cariye, kuyumcu, hekim... Bunların hepsi kesret âleminin figüranlarıdır. Ama her biri, daha derin bir mananın taşıyıcısıdır. Kuyumcu, dünyanın aldatıcı parıltısıdır. Cariye, o parıltıya aldanan nefsimizdir. Padişah, ruhumuzun ait olduğu kaynaktır. Hekim-i İlâhî ise bu aldanıştan bizi kurtaracak olan irfan ve mürşid elidir.
Hazret-i Pîr, bu yolla bize der ki: "Kesret âleminde gördüğün her hadise, her şahıs, boşuna değildir. Her biri, Hakk'ın bir isminin tecellisidir. Sen bu suretlere takılıp kalma. Bu suretlerin ardında hangi ismin, hangi sıfatın işlediğini görmeye çalış. O zaman kesret, senin için bir aldanış perdesi değil, bir irfan mektebi olur." Her bir varlık, ilahi ilimdeki A'yân-ı Sâbite'sinin, yani kendi hakikatinin bu âlemdeki bir yansımasıdır.
Kamışlıktan Kopan Feryat: Vahdet'ten Kesrete Düşüş
Mesnevî-i Şerîf, şu sözlerle başlar: "Dinle neyden, nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor." Bu ilk on sekiz beyit, Mesnevî'nin ve bütün bir tasavvuf yolunun özetidir. Buradaki "ney" (kamış), Vahdet yurdundan koparılıp bu kesret âlemine atılmış olan insan ruhunun en dokunaklı sembolüdür.
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek de kadın da inledi.
Neyin vatanı, kamışlıktır (neyistan). Orada, diğer bütün kamışlarla birlikte, tek bir bütünün parçası olarak var olur. Bu, ruhun Ahadiyyet mertebesindeki, henüz "ben" demediği, ayrılığın olmadığı Vahdet hâlidir. Sonra bir "kesici" gelir, onu vatanından koparır. Bu, Hakk'ın iradesiyle gerçekleşen tenezzül sürecidir; ruhun, bu kesret ve suretler âlemine gönderilmesidir. Artık o, tek başına bir "ney"dir. Bir bedeni, bir ismi vardır. İşte kesret başlamıştır.
Fakat bu kopuş, bir feryadı da beraberinde getirir. Ney, vatan-ı aslîsi olan kamışlığın hasretiyle inler. Bu inilti, her insanın ruhunun derinliklerinde hissettiği o tarifsiz gurbet ve özlem hissidir. İnsan, bu dünyada ne kadar makama erişirse erişsin, içinde bir yerlerde hep o kamışlıktaki birliği arar. Bu feryat, ruhun Vahdet'e olan aşkının sesidir.
Ancak ney, kendi kendine ses çıkaramaz. Onun içindeki boşluktan bir "nefes" geçmelidir ki o feryat duyulur olsun. O nefes, Nefes-i Rahmânî'dir. O nefesi üfleyen ise bir "neyzen"dir. Neyzen, İnsân-ı Kâmil'dir, mürşiddir. Mürşid, sâlikin içini benlikten, enaniyetten boşaltır; onu bir ney gibi içi boş hâle getirir. Sonra ona ilahi hakikatleri, Tevhid sırrını üfler. O zaman sâlikin varlığından çıkan her nefes, artık kendi nefsanî heveslerinin sesi değil, Vahdet yurduna duyulan o kutsal hasretin feryadı olur.
Kesret, bu temsilin ışığında, kamışlıktan ayrılıktır. Ama bu ayrılık, bir son değil, bir başlangıçtır. Ruhun kendi hakikatini bilmesi, aşkı öğrenmesi ve pişerek yeniden Vahdet'e dönmesi için zaruri bir gurbet yolculuğudur. Neyin feryadı, kesretin içindeki en samimi Vahdet çağrısıdır.
Denizin Köpüğü: Kesretin Hakikati
Hazret-i Pîr'in kesretin hakikatini anlatmak için kullandığı en güçlü temsillerden biri de "deniz ve köpük"tür. Deniz, sonsuz, sınırsız, tek ve yekpare olan Vahdet Okyanusu'nu, yani Hakk'ın Zât'ını temsil eder. Köpükler, dalgaların üzerinde beliren, her biri ayrı bir şekle, sınıra ve ömre sahip olan sayısız varlığı, yani kesret âlemini temsil eder.
Cahil bir kimse, sahilde durup sadece köpüklere bakar. Onların birbirleriyle olan mücadelesini izler ve her bir köpüğü ayrı bir varlık zanneder. Hayatını bu köpükleri toplamakla geçirir. Bu, kesrete aldanmış insanın hâlidir.
Arif ise köpüğe değil, denize bakar. O bilir ki, sayısız gibi görünen bütün o köpüklerin aslı, hammaddesi, varlık sebebi denizden başka bir şey değildir. Köpük, denizin bir anlık coşkunluğundan, bir tecellisinden ibarettir. Deniz olmadan köpük olmaz. Köpük, varlığını denizden alır ve sonunda yine denize döner. Köpüğün ayrı bir vücudu yoktur; onun vücudu, denizin vücududur.
Bu temsil, Vahdet-i Vücûd sırrını açıklar. Kesret âlemi, yani bütün mahlukat, Vahdet Denizi'nin üzerinde zuhur eden köpükler gibidir. Onlar "yok" değildir, vardırlar. Lakin varlıkları kendilerinden değil, Hakk'tandır. Onlar, Hakk'ın varlığıyla kaimdirler. Bu hakikati idrak eden sâlik, artık olaylara, şahıslara, suretlere takılmaz. Bir musibet geldiğinde "Bu köpük beni yuttu" diye feryat etmez; bilir ki o hadise, Vahdet Denizi'nin bir dalgasından ibarettir. Bir nimet geldiğinde "Ben başardım" diye gururlanmaz; bilir ki o lütuf, yine aynı denizin bir cömertliğidir.
Mevlânâ'nın bize öğrettiği budur: "Köpüğü bırak, denizi ara!" Yani, kesretin suretlerinde oyalanmayı bırak da o suretlerin ardındaki tek hakikat olan Vahdet'e yönel. Kesrette vahdeti görmek, her bir köpüğün içinde denizin tamamını seyredebilmektir. Bu makama eren için artık kesret, bir ayrılık diyarı değil, Vahdet'in bin bir surette seyredildiği bir temaşa ve irfan meclisi hâline gelir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Kesret
Kesret, yani çokluk âlemi, tek başına anlaşılabilecek bir durak değildir; etrafındaki diğer hakikatlerle olan bağı anlaşıldığında manası açılan bir tecellîgâhtır. Bu bağlar, sâlikin yol haritasını çizer.
Her şeyden evvel kesret, Hikmet ile ayrılmaz bir bütündür. Âlem, Hakk’ın Esmâ’sının açığa çıktığı bir kitap ise, bu kitabın harfleri ve kelimeleri kesrettir. Ancak bu harfleri birleştirip manayı okuyabilme sanatı, yani her bir tecellînin ardındaki murâd-ı ilâhîyi sezebilme kabiliyeti, hikmetin ta kendisidir. Hikmet olmadan kesret, insanı oyalayan, şaşırtan ve dağıtan bir labirenttir. Hikmet ile bakıldığında ise kesret, Vahdet’e götüren işaret levhalarıyla dolu bir yola dönüşür.
Bu hikmetin en yoğun ve en katmanlı şekilde şerh edildiği eserlerden biri, Şeyhü’l-Ekber’in Fusûsu'l-Hikem adlı eseridir. Fusûs, yani “hikmetlerin yüzüktaşları”, her bir peygamberin hakikati üzerinden, kesretin nasıl bir nizam ve hikmetle Vahdet’ten zuhûr ettiğini anlatır. Her bir fass, yani her bir peygambere ait hikmet, kesret âlemindeki ilâhî bir ismin, bir tecellînin kilidini açan anahtar gibidir. Bu yüzden Fusûs, kesretin şifrelerini çözen, onun vücûdî yapısını anlatan bir irfan kılavuzudur.
Bu irfan yolunun büyüklerinden Şeyh Mahmud Şebüsteri Hazretleri de, meşhur eseri Gülşen-i Râz’da (Sırların Gül Bahçesi) kesret ve vahdet bahsini en lâtif şekilde işleyenlerdendir. O, “Biri iki gören şaşıdır” derken, kesretin aldatıcılığını en yalın haliyle ortaya koyar. Ona göre kesret, Vahdet denizinin yüzeyindeki köpükler gibidir. Akıllı olan köpüğe değil, denize dalar. Şebüsterî’nin misalleri, aklın zorlandığı bu vücûdî meseleleri, kalbin anlayacağı bir dille yumuşatır ve kesretin içinde boğulmak üzere olan sâlike bir can simidi uzatır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu dijital kütüphanenin temelini oluşturan üç ana kaynak, kesret meselesini üç farklı, fakat birbirini tamamlayan zaviyeden ele alır. Her biri, sâlikin seyrindeki farklı bir ihtiyaca cevap verir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendi’nin sohbetleri ve eserleri, kesret bahsini doğrudan doğruya sâlikin kendi hayatına, nefs mücadelesine ve seyr-i sülûkun pratik adımlarına indirger. O’nun dilinde kesret, soyut bir mesele olmaktan çıkar; kişinin kendi ismine, cismine, malına, makamına olan bağlılığı, yani enaniyeti olur. Kesretten kurtulmak, nefsin mertebelerinde yükselerek bu izâfî benlikten sıyrılmaktır. Terzibaba, kesreti “çoklukta kaybolmak”, vahdeti ise “Hakk’ta fânî olmak” olarak en anlaşılır şekliyle ortaya koyar. Onun öğretisi, kesretin teorik yapısından ziyade, sâlikin bu çokluk âleminde nasıl vahdete yürüyeceğinin ameli, yaşanır ve tecrübe edilir yolunu gösterir.
İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, meseleye vücûdî ve ilmî bir temel sunar. Füsûs, kesretin “neden” ve “nasıl” var olduğunu açıklar. Ona göre kesret, bir hata veya bir eksiklik değil, Hakk’ın kendi gizli hazinesini (Esmâ’sını) bilinir kılma muradının bir neticesidir. A'yân-ı Sâbite’nin, yani ezelî hakikatlerin ilâhî ilimden varlık sahasına çıkma talebi, Nefes-i Rahmânî ile bu kesret âlemini meydana getirmiştir. Füsûs, kesretin her bir zerresinin, ilâhî bir isme ve hikmete dayandığını göstererek, görünürdeki bu dağınıklığın ardındaki muazzam ilâhî nizamı gözler önüne serer. Bu, kesretin hakikat ilmi seviyesindeki şerhidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise, kesretin yarattığı ayrılık acısını ve bu acıdan doğan vuslat arzusunu en dokunaklı şekilde dile getirir. Mesnevî için kesret, ruhun asıl vatanı olan Vahdet kamışlığından koparılıp atıldığı gurbet diyarıdır. Ney’in feryadı, kesretin içine düşmüş her ruhun feryadıdır. Mevlânâ, hikâyeler ve semboller aracılığıyla, aklın şaşı bakışının tek olanı nasıl iki gördüğünü, benlik ve varlık iddialarının insanı nasıl aldattığını anlatır. O, kesret perdesini yırtacak gücün akıl yürütmelerden ziyade, her şeyi yakıp birleştiren “aşk” olduğunu vurgular. Mesnevî, kesretin kalpteki yansımalarını ve bu yansımalardan aşk ile arınmanın hikâyesini anlatır.
Değerlendirme
Netice olarak, kesret bahsi tasavvuf yolunun hem başlangıcı hem de sonudur. Sâlik, yolculuğuna kesretin, yani çokluğun ve ayrılığın şaşkınlığı içinde başlar. Bu çokluk, bir düşman veya yok edilmesi gereken bir yanılsama değildir; bilakis, Hakk’ın kendini Esmâ ve sıfatlarıyla açığa vurduğu muazzam bir tecellî kitabıdır. Bu kitabı doğru okuma sanatı olan hikmet, sâlikin en büyük azığıdır.
Terzibaba’nın pratik ve nefs merkezli yaklaşımı, İbn Arabî’nin vücûdî ve ilmî derinliği ve Mevlânâ’nın kalbî ve âşıkane dili, bu kitabın farklı seviyelerden nasıl okunacağını gösterir. Hakikat yolcusu, kesretin içinde kendi benliğine takılıp kalma tehlikesini Terzibaba’dan, kesretin ardındaki ilâhî nizamı İbn Arabî’den ve bu kesret gurbetinden Vahdet vatanına ancak aşkla dönülebileceğini Mevlânâ’dan öğrenir.
Nihai idrak, kesreti inkâr etmek değil, “kesrette vahdeti” görmektir. Bu, İnsân-ı Kâmil’in bakışıdır; çokluğun her bir parçasında Tek olanın cemâlini seyretme ve O’nun birliğine yine O’nun tecellîleri üzerinden şahit olma makamıdır. Kesret, Vahdet’ten ayrı bir şey değil, Vahdet’in kendini seyrettiği sonsuz yüzlü bir aynadır. Yol, aynaya takılmaktan geçip, aynada Görünen’e vâsıl olmaktır.