Mücâhede
Mücâhede, irfan yoluna baş koyanın ilk ve son imtihanı, hem kapısı hem de yolun kendisidir. Bu, kılıçların değil, niyetlerin konuştuğu; orduların değil, nefsin hilelerinin çarpıştığı bir savaştır. Bu meydan, sâlikin kendi kalbinden başka bir yer değildir. Mücâhede, kişinin kendi varlık zindanından çıkıp Hakk’ın sonsuz vüs’atına ermek için verdiği kutlu mücadelenin adıdır. Bu çabanın kendisi yol, meyvesi ise vuslattır. Sonunda yorulan değil, yeniden doğan siz olursunuz.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Mücâhede (المجاهدة) kelimesi, “cihad” kelimesiyle aynı kökten, cehd (جهد) kökünden gelir; yani gayret etmek, çabalamak, bütün gücüyle bir hedefe yönelmek demektir. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir sefer dönüşü buyurdukları gibi, küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz. O büyük cihad, insanın dışarıdaki bir düşmanla değil, içindeki en büyük hasımla, yani kendi nefsi ile giriştiği mücadeledir. Tasavvuf ehli, bu büyük cihada “mücâhede” adını vermiş ve onu seyr-i sülûkun, yani mânevî yolculuğun temeli kılmıştır. Bu, bir yok etme savaşı değil, bir bilme ve bulma savaşıdır.
Bu mücadelenin usûlü ve hedefi, Cenâb-ı Hakk’ın kelâmında en berrak haliyle çizilmiştir. Ankebût Suresi’nde bizlere şöyle seslenilir:
Ve men câhede feinnemâ yucâhidu linefsih, innallâhe leğaniyyun anil âlemîn.
“Her kim mücâhede ederse, ancak kendisi için mücâhede etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.” (Ankebût, 6). Bu âyet, mücâhedenin bütün hikmetini ortaya koyar. Gayretimizin Hakk için, O’na bir fayda sağlamak için olduğunu sanırız. Oysa bizim çabamız, O’nun Zât-ı Mutlak’ına ne bir şey ekleyebilir ne de eksiltebilir. O, Ganiyy-i Mutlak’tır; bütün âlemlerden müstağnidir. O halde bu cehd, bu gayret “ancak kendi nefsi için”dir. Kirli bir aynanın karşısına geçip, “Görüntüm neden bulanık?” diye hayıflanmak yerine, aynayı silmeye başlayan insanın yaptığıdır mücâhede. Ayna temizlendikçe, görünen suret netleşir. Sâlikin mücâhedesi, kendi varlık aynasını nefsaniyetin, vehimlerin, gafletin tozundan ve pasından arındırma gayretidir. Ayna temizlenince, onda tecellî eden de Hakk’ın Cemâl’inden başkası olmayacaktır.
Bu sebeple mücâhede, karşılığını bizzat içinde taşıyan bir ameldir. Çabanın olduğu yerde, lütuf da hazır ve nazırdır. Bu, ilâhî bir kanundur. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin şerh ettiği Risâle-i Gavsiyye’de bu hakikat şöyle dile getirilir:
Yâ Gavs, kim mücâhedeyi ihtiyâr ederse, ona müşâhedem olur, istese de istemese de.
Bu, büyük bir müjdedir. Mücâhedeyi seçen, yani nefsine karşı durup Hakk’a yönelmeyi tercih eden kula, “Müşâhedem olur” buyruluyor. Müşâhede, yani ilâhî hakikatleri perdesiz görme, şahit olma hali, mücâhedenin kaçınılmaz neticesidir. Bu, bir pazarlık değil, bir sebep-sonuç ilişkisidir. Tohumu toprağa ekip su verildiğinde o tohumun fidan olup meyve vermesi nasıl kaçınılmazsa, mücâhede tohumunu kalp toprağına ekenin de müşâhede meyvesini devşirmesi öyledir. Çaba kuldan, netice Hakk’tandır. Bu yüzden Gavs-ı Âzam’a yine şöyle buyrulur:
Yâ Gavs, kim mücâhededen mahrum ise, ona müşâhedeye yol yoktur. Tâliplere, benim kendilerine lâzım olduğum gibi, mücâhede lâzımdır.
Yol, mücâhedesiz açılamaz. Tıpkı bir bebeğin dünyaya gelebilmek için dar bir kanaldan geçme zahmetine katlanması gibi, sâlikin de mânâ âlemine doğabilmesi için nefsin dar kalıplarından geçmesi, o sıkıntıyı göze alması gerekir. Bu, bir tercih meselesidir. Cenâb-ı Hakk, kulun kalbinin neye meylettiğine bakar:
Yâ Gavs, kalbi mücâhedeye meyleden kula ne mutlu. Vay hâline o kulun ki kalbi şehvetlere meyleder.
Her an bir yol ayrımındayızdır. Boş bir vaktimizde elimiz zikir tesbihine mi uzanır, yoksa dünyalık bir meşgaleye mi dalar? Bu küçük tercihler, mücâhede meydanının küçük muharebeleridir. Bu muharebeleri kazananın ruhaniyeti güçlenir, kalbi nurlanır. Her “evet” dediği ilâhî davet, onu bir adım daha müşâhede ufkuna yaklaştırır.
Mücâhede, aslında sâlikin kendi vehmî varlığına, “ben” zannına karşı açtığı bir savaştır. Bu, kendini yok etmek değil, kendinin ne olduğunu anlamaktır. Bu idrak, kişiyi kendi nefsaniyetine “câhil” kılar. Bu cehalet, bildiğimiz mânâda bir bilmezlik değil, bir bulma halidir. Terzibaba Hazretleri’nin sohbetlerinden anladığımız üzere:
...burada bahsedilen “câhil” kişinin kendine câhil olmasıdır yâni kendisine âit hiçbir şeyin olmadığı ve kendisinin Hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmadığının idrâk edilerek eski nefsâniyetine câhil olunmasıdır.
Mücâhedenin zirvesi budur: “Ben” diye bildiğin, üzerine titrediğin, korumak için savaştığın o kimliğin, aslında Hakk’ın bir tecellîsinden, bir zuhurundan ibaret olduğunu idrak etmek. O vakit, eski “ben”e yabancılaşırsın, ona karşı “câhil” olursun. Kendini arayan bir zâtın kapısını çalan ve “Ben falan kişiyi arıyorum” diyen adama, kapıyı açan zâtın verdiği şu cevap manidardır:
Bir ehlullah’ı arayan bir kişi sora sora evine kadar gelmiş. Kapıyı çaldıktan sonra, kapıyı açan ehlullah’a ben şu kişiyi arıyorum, demiş, ehlullah da ona cevâben, ben de yıllardır onu arıyorum ama bulamadım, diye cevap vermiş.
O “ben” ki, mücâhede ateşinde erimiş, varlığı Hakk’ın varlığında kaybolmuştur. Artık aranan da, arayan da O’dur. Bu yolda mücâhede, sadece nefsanî arzulardan uzak durmak değil, aynı zamanda kalbi masivadan, yani Hakk’tan gayrı her türlü sevgiden ve bağlılıktan da arındırmaktır. Bu bağlar, en masum görünenleri bile olsa, birer perdedir. Risâle-i Gavsiyye’deki şu ifadeler, bu mücâhedenin ne kadar çetin olduğunu gösterir:
Yâ Gavs, kullarımın faziletlisi ve sevgilisi onlardır ki, evlâdı ve anne ve babası olup da kalbi onlardan fâriğdir. Eğer, anne ve babası ölse hiç hüzün çekmez. Evladı ölse yine kederlenmez... Kim anne ve baba ve evlâd muhabbetinden fenâ tadmaz ise vahdaniyyet ve ferdaniyyet lezzetini almaz.
Bu sözler, kalpsizliği veya sevgisizliği öğütlemez. Bu, sevginin kaynağını doğru bilmektir. Anneye, babaya, evlada olan sevgi, Hakk’ın Vedûd isminin bir tecellîsi olarak görüldüğünde ve o sevgi kalbi esir alıp Hakk’a perde olmadığında kıymetlidir. Mücâhede, bu sevgileri yok etmek değil, onları yerli yerine koymak, kalbin tek Sultanı’nın Cenâb-ı Hakk olduğunu idrak etmektir. Kalp, bu fânî sevgilerin esaretinden kurtulmadıkça, Vahdaniyet (birlik) ve Ferdaniyet (teklik) sırrının lezzetini tadamaz.
Öyleyse mücâhede, sâlikin “ben varım” davasından vazgeçip, “sadece Sen varsın” teslimiyetine ulaşana dek sürdürdüğü kutlu bir seferberliktir. Her adımda nefsine “hayır,” Rabbine “evet” deme sanatıdır. Bu sanatın icrası zordur, sabır ister, gözyaşı ister. Ama sonunda vaat edilen müşâhede, bütün bu çabaya değecek yegâne hazinedir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Mücâhede: Aslı ve Mertebesi
Mücâhede kavramını irfan mektebinin usûlünce, Terzibaba Hazretleri'nin açtığı pencereden anlamaya gayret etmek gerekir. Mücâhede, sâdece nefse karşı bir zorlama, bir riyâzet değildir. O, bir vücûd seyrinin, bir hakikat yolculuğunun adıdır. Varlığın kendi aslına olan iştiyakının, sâlikin kalbindeki tezahürüdür. Bu, Zât denizinden kâinat sahiline vuran dalganın, tekrar denize dönme cehdidir. Bu cehdin, bu mücâdelenin aslı ve mertebeler içindeki yeri önemlidir.
"Tard Edilmişlik" Hakikati: Mekânda Değil, İdrakta Ayrılık
Bizler, bu âlemde kendimizi Hakk’tan ayrı, uzak, hattâ bazen "kovulmuş" gibi hissederiz. Bu, beşerî hâlin en temel sızısıdır. Âdem’in cennetten çıkışı kıssası, her birimizin kendi iç dünyasında her an yaşadığı bir hâlin hikâyesidir. Fakat bu "uzaklık" veya Risâle-i Gavsiyye şerhinde geçen tâbirle "tard edilmişlik" nedir? Bir yerden bir yere sürülmek midir? İrfan mektebi, bu yanılgıyı en başta ortadan kaldırır.
Terzibaba Hazretleri bu inceliği şöyle açar:
Bu tard edilmişlik ne kadar uzak mesafe olursa olsun yine de Allah’ın mülkü içerisinde olduğundan dolayı “tard edilmiş” ifâdesi bir varlık ile diğer ayrı bir varlığın birbirinden uzak veya yakın oluşu gibi bir mânâda değildir.
Bütün meselenin düğümünü çözen anahtar buradadır. Hakk'ın mülkünün dışında bir yer, bir "dışarısı" yoktur ki oraya kovulalım. Varlık birdir ve O'nundur. O hâlde "uzaklık" ve "yakınlık", mekânsal değil, idrâkî bir meseledir. Perdelenme meselesidir. Tecellînin, Zât mertebesinin mutlak birliğinden tenezzül ederek sıfat, esmâ ve nihayet fiiller âleminde zuhûra gelişindeki kesâfet, yani yoğunluk ve perdelilik derecesidir.
Güneş aynı güneştir. Ama onu çıplak gözle mi seyrediyorsun, bir bulutun arkasından mı, renkli bir camın ardından mı, yoksa zifiri karanlık bir mahzende, duvarın bir çatlağından sızan incecik bir hüzmesini mi görüyorsun? Güneş yerinde durur da aradaki perdeler, senin güneşle olan muâmelesini belirler. "Tard edilmişlik", o en kesif perdelerin arkasında, fiiller âleminde, eşyanın kendi başına bir varlığı olduğunu zannederek yaşamaktır. Bu, hakikatten uzak düşmektir, idrak sürünüdür. Mücâhede ise, bu perdeleri bir bir aralama, Güneş'e doğru hicret etme çabasının adıdır.
Mertebeler Arası Yolculuk: Ef'âl ve Esmâ Âlemlerinde Mücâhede
Bu perdeler nelerdir? Terzibaba Hazretleri, varlığın iniş ve çıkış mertebelerini, yani seyr-i sülûkun haritasını gözümüzün önüne sererken bu perdeleri de isimlendirir. Yolculuk, en dış katmandan, en kesif perdeden başlar.
Hazret, Gavs-ı Âzam'ın dilinden bu hâli şöyle beyan eder:
İşte bu ifâdeler ışığında tecellinin en son noktasına gelmiş olan bu kişilerden kim bu en son noktada yâni ef’âl âleminde yâni şeriat mertebesinde veya bir üzeri olan esmâ âleminde yâni tarikat mertebesinde veya onun bir üzeri olan sıfat mertebesinde kalırsa Hakk’a ulaşamadıkları için tard edilmiş hükmündedirler.
Bu cümleler, mücâhedenin seyrini adım adım çizer.
-
Ef'âl Âlemi (Fiiller Âlemi) / Şeriat Mertebesi: Burası, tecellînin en son noktası, en dış kabuğudur. Her şeyin fiiller ve hareketler olarak göründüğü yerdir. Sâlik burada, Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarına, yani şeriatın zâhirine uyar. Bunlar, mücâhedenin ilk ve en temel adımlarıdır. Fakat sâlik, bu fiillerin Fâil-i Mutlak'tan geldiğini idrak etmez de, fiilleri sâdece kendi nefsine veya başka fâillere nispet ederek burada kalırsa, "tard edilmiş" hükmünde olur. Mücâhedesi, bu fiillerin ardındaki İlâhî irâdeyi görme çabasıdır. "Ben yaptım" demekten "Hakk benimle yaptı" idrâkine yükselme cehdidir.
-
Esmâ Âlemi (İsimler Âlemi) / Tarikat Mertebesi: Sâlik, mücâhedesiyle fiiller perdesini araladığında, her fiilin bir İlâhî İsim'in tecellîsi olduğunu görmeye başlar. Şifâ veren bir hekimde "eş-Şâfî" ismini, rızık getiren bir dostta "er-Rezzâk" ismini müşahede eder. Bu, tarikat yoludur. Zikirler, virdler, bu mertebedeki mücâhedenin âletleridir. Lâkin, bu isimlerin ve tecellîlerin büyüsüne kapılır, isimlerde takılı kalır da Müsemmâ'ya, yani isimlerin Sahibine yönelemezse, burada da "tard edilmiş" hükmünde kalır. Bu mertebedeki mücâhede, isimlerin aynasından bakıp, o aynada görünen surete değil, bakanın Kendisine âşık olma mücâdelesidir.
-
Sıfat Âlemi ve Ötesi: Tarikat mücâhedesiyle esmâ perdesini de geçen sâlik, isimlerin de ardındaki yedi temel İlâhî Sıfat'ın (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem', Basar, Kelâm) tecellî deryasına dalar. Burası daha içerideki bir makamdır. Fakat yolculuk burada da bitmez. Hazret'in ikazı nettir: "Diğer mertebeler içinde aynı şey geçerlidir bu nedenle zât mertebesine ulaşınca ancak Hakk ile Hakk olunmuş olmaktadır."
Demek ki mücâhede, bu mertebelerin hiçbirinde "konaklamama" mücâdelesidir. Her menzili bir sonraki menzile geçmek için bir basamak bilme sanatıdır. Ef'âl âleminde kalmak, şeriatın kabuğunda kalmaktır. Esmâ âleminde kalmak, kerâmet ve tecellîlerin sarhoşluğunda boğulmaktır. Hakikî mücâhede, bütün bu mertebelerin sahibine, Zât-ı Mutlak'a vâsıl oluncaya dek durmamaktır. Bu, "La ilâhe" diyerek tüm bu mertebeleri ve onlara takılan benliği nefyetme, "İllallah" diyerek varlığın sadece Hakk'a ait olduğunu ispat etme cehdidir.
Mücâhedenin Meyvesi: Müşâhede Denizi
Bu çetin mücâdelenin, bu bitmeyen yolculuğun karşılığı nedir? Her tohum, içinde bir ağaç potansiyeli taşır ve toprağa düşmeden, çatlamadan o ağaç olamaz. Mücâhede, sâlikin nefs toprağını sürmesi, taşlarını ayıklaması ve kendisini İlâhî rahmet yağmuruna açmasıdır. Bu çabanın meyvesi ise, müşâhede'dir. Yani, hakikati kitaplardan okumak değil, bizzat seyretmek, görmek, tatmaktır.
Terzibaba Hazretleri, Risâle-i Gavsiyye'deki o meşhur sırrı bize şöyle aktarır:
Ve daha dedi ki − Yâ Gavs, mücâhede, müşâhede denizlerinden bir denizdir ve balıkları da vâkıflardır. Müşahede denizine girmeyi irâde edene, mücâhede gerekir. Zîrâ, mücâhede müşâhedenin tohumudur!
Mücâhede, bir denizdir. Demek ki o, bir anlık bir çaba değil, içine girilen, dalgalarıyla boğuşulan, derinliklerinde inciler saklayan bir âlemdir. Bu denize girmeyen, müşâhede kıyısına varamaz. O denizin balıkları ise "vâkıflar"dır. Yani bu yolda cehd edip de hakikate vâkıf olmuş, sırra ermiş kâmil insanlardır.
Hazret, bu tohum-meyve ilişkisini daha da açar:
Biz nerede bu mücâhedeyi yapıyorsak orada bize müşâhede açılmaktadır. Bu müşâhede neticesinde de bizim idrâkimiz ve şuurumuz açılmaktadır. ... İşte kim ki şehâdet ehli olmak istiyorsa mücâhedeyi arzu edecektir. Bu mücâhede hangi tohum üzere ekilmiş ise sonucundaki müşâhede de bu tohumun meyvesi üzerine olacaktır.
Burada çok mühim bir usûl dersi vardır. "Nerede mücâhede ediyorsak, orada müşâhede açılır." Yani çabamız neye yönelikse, açılacak olan kapı da o yönde olacaktır. Eğer mücâhedemiz, sâdece ahlâkımızı güzelleştirmek ise, müşâhedemiz de güzel ahlâkın getirdiği bir iç huzur olur. Ama eğer mücâhedemiz, benliğimizi aradan çıkarıp "Fâil-i Mutlak ancak Hakk'tır" idrâkine ermek ise, o zaman müşâhedemiz de Tevhîd-i Ef'âl olur. Eğer mücâhedemiz, bütün varlığın O'nun isimlerinin bir aynası olduğunu idrak etmek ise, müşâhedemiz Tevhîd-i Esmâ olur. Ve eğer mücâhedemiz, kendi vehmî varlığımızı tamamen yok edip, var olanın sadece O'nun vücûdu olduğunu anlamak ise, o zaman müşâhedemiz Tevhîd-i Zât olur ki, bu da yolun sonudur.
Demek ki mücâhede, körü körüne bir çabalama değildir. Niyet ve hedef, ekilen tohumun cinsini belirler. "Şehâdet ehli olmak", yani hakikate şâhit olmak isteyen, mücâhedeyi arzu edecektir. Bu bir lütuf kapısıdır.
En Büyük Cihad: Nefse Karşı Hakk İçin Olmak
Nihayetinde mücâhede, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) buyurduğu "Büyük Cihad"dır. Küçük cihad, dışarıdaki düşmanladır. Büyük cihad ise içerideki en büyük düşmanla, yani insanın kendi nefsi, kendi vehmî benliği iledir. Terzibaba Hazretleri, bu cihadın yönünü ve niyetini net bir şekilde ortaya koyar:
Mücahede yâni kişinin nefsi için değil Hakk için mücadele etmesidir ki buna da cihad denilmektedir. İslâmiyetin en bü- yük özelliklerinde birisi de cihad ehli olmaktır. Bu cihad ehli olmak elimize silâh alıp düşman diye gördüklerimize saldırmak mânâsına değil, ilk olarak kendi nefsimiz ile mücadele etmemiz mânâsınadır.
En can alıcı nokta: "Hakk için mücadele etmek." Mücâdelenin hedefi, daha güçlü, daha bilge, daha kerâmet sahibi bir "ben" inşa etmek değildir. Tam aksine, o "ben" zannını ortadan kaldırmak, onun yerine Hakk'ın irâdesini ikâme etmektir. Nefs, sürekli "ben" der. Mücâhede, bu "ben"in sesini kısıp, "Hû" diyenin sesini duyma eğitimidir. Bu, sâlikin kendi varlık iddiasından soyunup, varlığın hakiki sahibine teslim olma sürecidir.
Bu teslimiyet, sâliki ef'âl ve esmâ perdelerinden geçirir, hakikatin merkezine, Zât'ın huzuruna yaklaştırır. Orada anlar ki, en baştan beri O'nun mülkünden bir an bile dışarı çıkmamıştır. "Uzaklık" sandığı şey, kendi nefs perdesinin kalınlığından başka bir şey değildir. Mücâhede, o perdeyi yakan ateştir. O ateş ki, İbrahim'i yakmaz, Nemrud'un ateşini gül bahçesine çevirir. Sâlikin nefsini yakar, ama ruhunu vuslatın gül bahçesine eriştirir. Bu mücâdelenin sonunda ulaşılan yer, İnsân-ı Kâmil mertebesidir.
Terzibaba Geleneğinde Mücâhede'in Yaşanması
Bilmek başkadır, olmak başkadır. Tasavvuf, kuru bir bilgi yığını değil, bizzat tadılan, yaşanan, hâl edilen bir irfan yoludur. Bu yolda bilgi, ancak amele dönüştüğünde, sâlikin her bir zerresine işlediğinde kıymet kazanır. Mücâhede de kitaplarda okunan bir kelime olmaktan çıkıp, sâlikin gündelik hayatının, her nefesinin, her bakışının bir parçası hâline gelmelidir.
Mücâhedenin Terzibaba irfan mektebinde nasıl yaşandığı, bu iç savaşın pratik olarak nasıl verildiği, hangi mânevî âletlerle bu yolda yüründüğü ve bu çetin yolculukta mürşidin elinin sâliki nasıl tuttuğu önemlidir. Zira mücâhede, soyut bir fikir değil, bir usûl, bir erkân, bir edep ve nihayetinde bir vuslat yolculuğudur.
Seyr-i Sülûk Kapısını Açan Anahtar: Besmele
Mânevî yolculuk, yani seyr-i sülûk, her bir kapısı kilitli, her bir odası hazinelerle dolu bir sarayda yapılan bir seyahattir. Bu kilitli kapıları açacak mânevî anahtarlar vardır ve bu anahtarlar sâlike mürşidi tarafından emanet edilir. Bu anahtarların en büyüğü, bütün kapıların "açkısı" Besmele-i Şerîf'tir.
Mücâhedenin pratik hayattaki ilk adımı, her işe, her niyete, her nefese bu anahtarla başlamayı öğrenmektir. Çünkü nefs, "ben" demeyi, fiillerini kendine mâl etmeyi sever. Mücâhede ise, bu "ben" iddiasını kırıp her fiilin fâilinin Hakk olduğunu idrak etme ve bu idrakle yaşama sanatıdır. Besmele, bu sanatın en temel aracıdır. Terzibaba Hazretleri, Fâtiha Sûresi'nin sırlarını açarken bu anahtarın nasıl bir yapısı olduğunu ve nasıl kullanılacağını şöyle izah eder:
(1) el ile tutme yeri, (2) dişleri, (3-4) iki yanlarında olan yivleridir. Gerçi türlü değişik anahtarlar vardır ama aslı yine böyledir. Besmele anahtarının tutma yeri, (Bismi) dişleri (Allah) ismi, iki tarafındaki yivleride (Rahmân) ve (Rahîm) isimleridir.
Bu, sadece bir sembol değil, mücâhedenin bizzat işleyişini anlatan bir yol haritasıdır.
1. Tutma Yeri: "Bismi" Anahtarın elle tutulan yeri, sâlikin iradesini, niyetini ve amelini temsil eder. "Bismi", yani "adıyla" demek, bir işe başlarken kendi adınla değil; O'nun adıyla başladığını ilan etmektir. Bu, mücâhedenin ilk ve en temel adımıdır: Acziyetini itiraf etmek ve gücü sahibine teslim etmek. Sâlik, nefsine karşı verdiği savaşta kendi kol kuvvetine güvenmez. Nefs "Ben yapıyorum" dedikçe, sâlik "Bismi..." diyerek o iddiayı kaynağına iade eder.
2. Dişler: "Allah" Anahtarın kilide girip onu çeviren kısmı dişleridir. Besmele anahtarının dişleri ise "Allah" lafzıdır. Bu, İsm-i Zât'tır; bütün esmâ ve sıfatları kendinde toplayan isim. Mücâhedenin hedefi, sâlikin vehmî varlık perdesini aralayıp Hakk'ın Zât'ına vâsıl olmaktır. Zikirde "Allah, Allah" diyen derviş, aslında kalbinin paslanmış kilitlerini bu mânevî dişlerle yontmaktadır. Her bir "Allah" zikri, nefsin kibrinden, benliğinden bir parçayı törpüler. Kilit, yani sâlikin açılmayı bekleyen kalp âlemi, ancak Zât isminin gücüyle açılabilir.
3. Yivler: "Rahmân" ve "Rahîm" Bir anahtarın kilide tam uyması için üzerindeki incecik yivlerin de kilidin iç yapısına uygun olması gerekir. Bu yivler, Besmele'de "Rahmân" ve "Rahîm" isimleridir. Bu iki isim, Hakk'ın rahmetinin iki farklı tecellîsini ifade eder ve mücâhede yolundaki sâlikin yürümesi gereken hassas dengeyi temsil eder.
- Rahmân, rahmeti bütün varlığı kuşatan ismidir. Mücâhedede bu, sâlikin ümidini temsil eder. Nefsinin ne kadar azgın olduğunu görse de, Hakk'ın Rahmân ismine sığınarak asla ümitsizliğe düşmez.
- Rahîm, rahmeti özellikle mü'minlere, O'na yönelenlere has olan ismidir. Mücâhedede bu, sâlikin korkusunu, havfını temsil eder. Rahmân isminin genişliğine aldanıp gevşekliğe düşmekten, edebi terk etmekten korkar.
Bu iki yiv, havf ve recâ (korku ve ümit) kanatlarıdır. Sâlik, mücâhedesinde bu iki kanatla uçar. Ne tek başına ümide kapılıp lâubalî olur, ne de tek başına korkuya kapılıp ye'se düşer. Bu, tenzih-teşbih dengesi'nin sülûktaki karşılığıdır. Rahmân ve Rahîm yivleri olmadan, yani bu denge olmadan, "Allah" dişi kilidi açamaz. Mücâhede, bu dengeyi bulma ve koruma sanatıdır.
Mücâhedenin Gayesi: Mânâ Kitabını Okuyan İnsân-ı Kâmil
Sâlik bu anahtarı eline alıp kullanmayı öğrendiğinde ne olacak? Terzibaba Hazretleri, bu sorunun cevabını aynı hikmetli pasajın devamında veriyor:
Bunları bir bütün halinde elimizde tuttuğumuzda bu âlemde açılmayacak mânâ kitabı ve kapısı kalmaz, bu anahtarıda gerçek mânâda kullanabilecek olan ancak İnsân-ı Kâmildir.
Mücâhedenin pratik hedefi, sâliki İnsân-ı Kâmil mertebesine ulaştırmaktır. "Mânâ kitabı", öncelikle Kur'ân-ı Kerîm'in kendisidir. Lâkin onun sadece lafzı değil; harflerinin, kelimelerinin ardındaki sonsuz hakikatleridir. Mücâhede ile nefsinin perdelerinden arınan sâlik, Kur'an'ı okuduğunda artık sadece bir metin okumaz; Hakk'ın kendisiyle konuştuğunu duyar.
Fakat "mânâ kitabı" bundan ibaret değildir. Bütün kâinat, âfâk ve enfüs (dış dünya ve iç dünya), Hakk'ın esmâsının tecellîleriyle yazılmış devasa bir kitaptır. Nefs perdesiyle bakan göz, sadece ağacı, nehri, bebeği görür. Mücâhede ile cilalanmış bir kalp gözü ise, ağaçta "el-Hayy" isminin tecellîsini, nehirde "el-Lâtîf" isminin akışını, bebekte "el-Musavvir" isminin sanatını okur.
İnsân-ı Kâmil, bu kitabı okuyabilen kişidir. O, Besmele anahtarını öyle bir ustalıkla kullanır ki, kâinatın şifreleri ona açılır. O, artık kâinata baktığında kesret (çokluk) değil, kesretin ardındaki Vahdet'i (birliği) müşahede eder. Mücâhede, bu okuryazarlığı kazanmak için verilen eğitimdir. Nefs, bu kitabın harflerini karalayan bir mürekkeptir. Mücâhede ise o lekeleri silen bir silgidir.
Bu hedefe ulaşmak, "olmak" demektir. Sâlik, mücâhedenin sonunda sadece bilen değil, bilen, bulan ve olan kişidir. O, Hakk'ın yeryüzündeki halifesi olma potansiyelini gerçekleştirmiş, varlığının hakikatine ermiştir. Artık onun bakışı Hakk'ın bakışı, duyuşu Hakk'ın duyuşu olur.
Mürşidin Eliyle Verilen Usûl: Eûzü ve Besmele'nin Sırrı
Bu anahtar her yerde bulunur, mânâ kitabı her an önümüzdedir. Fakat her insan bu anahtarı kullanamaz, bu kitabı okuyamaz. Çünkü anahtarın nasıl kullanılacağını öğreten bir "usta"ya, bir Mürşid-i Kâmil'e ihtiyaç vardır. Mücâhede, tek başına çıkılan bir dağ tırmanışı değil, tecrübeli bir rehberin izinde yürüyen bir yolculuktur.
Terzibaba Hazretleri, bu öğretinin ne kadar derin katmanları olduğunu şöyle ifade eder:
Bu cümle-i câmî’den tabii ki, herkez himmeti kadar istifade edecektir. Genel kitaplardaki ifadesi yukarıda icmâ ile bildirilen hâlidir. Özü ve hakikatini anlamaya çalışmak ise büyük bir eğitim mücâhede ve müşâhede işidir.
"Herkes himmeti kadar istifade eder" sözü, yolun kişiye özel boyutunu gösterir. Mürşid, her müridin himmetini, istidadını bilir ve ona göre bir mücâhede programı çizer. "Genel kitaplardaki ifade" şeriattır. Ama "özü ve hakikatini anlamak", tarikattır, hakikattir; büyük bir eğitim, yani mürşidin terbiyesi, büyük bir mücâhede, yani sâlikin gayreti ve büyük bir müşâhede, yani Hakk'ın lütfu ile mümkün olur.
Mürşid, bu eğitimde sâlike mücâhedenin en temel adımı olan "sığınma"nın hakikatini öğretir. Mürşid, sâlike kendi nefsinden, kendi benlik iddiasından, kendi vehmî varlığından Hakk'a sığınmayı öğretir. Terzibaba Hazretleri, Eûzü'nün harflerine yüklediği mânevî anlamlarla, bu sığınmanın nasıl bir vücûdî duruş olduğunu gözler önüne serer:
Kûr’ân, zâttır, Furkan sıfattır, Kûr’ân, okumak zât-ı okumaktır. Onu okumaya başlarken ilk şartı olan (EUZÜ) nün diğer bir kakıma (elif) i Ahadiyyet, (Ayn)ı sıfat-göz-görme. (za) ise bireysel zâtıma mahsus, demektir. Hâl böyle olunca, (Zâtımla müşahede ettiğim hakikatlerin mertebe-i Ahadiyyete ait olduğunu anladım ve bu anlayıştan düşmekten Ulûhiyyet zâtına sığınırım) demek olur.
Bu, mücâhedenin zirve noktalarından birinin idrakidir. Sâlik, mücâhede ve müşâhede ile bir takım hakikatlere erdiğinde, en büyük tehlike kapıdadır: Bu bilişi, bu görüşü kendine mâl etmek. Eûzü çekmenin hakikati, bu tuzağa karşı bir kalkan oluşturmaktır.
- Elif: Ahadiyet. Her şeyin kaynağı olan Mutlak Birlik.
- Ayn: Görme, sıfat. O Birlik hakikatinin, ilâhî sıfatlar aracılığıyla idrak edilmesi.
- Za: Bireysel zât. Sâlikin kendi hakikati, onun A'yân-ı Sâbite'si.
Bu üçünü birleştirdiğimizde sığınmanın mânâsı ortaya çıkar: "Ey Rabbim! Bende zuhûr eden bu müşahede (Ayn), benim kendi malım değildir. O, Senin mutlak Birliğinin (Elif) bir tecellîsidir ve benim öz hakikatimde (Za) açığa çıkmıştır. Bu hakikati kendime mâl etme kibrinden, bu anlayıştan tekrar gaflete düşmekten, Senin Ulûhiyyet Zâtına sığınırım."
Mürşidin öğrettiği mücâhede budur. Sadece oruçla, namazla nefsi terbiye etmek değil; aynı zamanda en ince mânevî tehlikelere, en gizli benlik iddialarına karşı uyanık olmaktır.
Bu sığınma (Eûzü'nün Elif'i) ile yola başlama (Besmele'nin Be'si) birleştiğinde, yolun bütün haritası önümüze serilir:
Görüldüğü gibi sığınma cümlesinin başında (elif) vardır. Bu sığınmadan sonra okunmaya başlanan besmelenin başında ise (b) vardır. İkisi de birlikte okununca (EB) olmaktadır ki, Eba, Aba, Ata, Baba, ced, demektir. Bu mânâ okunacak mânâların ceddi, Atası yani kaynağı olması lâzım gelmektedir. Kûr’ân-ı Kerîm alfebesinin başında ki, (elif, be, te,) üç harf, elif başta olmak üzere bütün harflerin ve mânâların da kaynağıdır. Diğer bir mânâ ile (elif) Ulûhiyyet-i, (be) risâleti, (te) ise, abdiyyet-i, yani insân-ı ifade etmektedir.
Bu hikmet dolu izah, mücâhedenin bütün seyrini özetler:
- Elif (Ulûhiyyet): Yolun başı ve sonu, kaynağı ve hedefi. Hakk'ın Zât'ı.
- Be (Risâlet): Yolun kendisi. Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin açtığı, velîlerin ve mürşidlerin devam ettirdiği yol.
- Te (Abdiyyet): Yolcu, yani sâlik, kul.
Mücâhedenin pratik olarak yaşanması şudur: "Te" olan kul (sâlik), "Be" olan Risâlet yoluna (mürşidin rehberliğine) sımsıkı sarılarak, "Elif" olan Ulûhiyyet hakikatine doğru yol alır. Bu yolculuk, "EB" yani "Ata"ya, aslına, kaynağına dönme yolculuğudur. Sâlik, bu mücâhede ile gurbetten sılaya döner. Kendi vehmî varlık gurbetinden, Hakk'ın mutlak varlık sılasına.
Füsûsu'l-Hikem'de Mücâhede
Mücâhede bahsine, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin hikmet pınarından bakmak, onun nefsle yapılan bir boğuşma olmaktan öte, nasıl bir vücûdî (varlık ile ilgili) hakikate dayandığını anlamayı gerektirir.
Füsûsu'l-Hikem bir hikmet kitabıdır. Varlığın sırlarını, Hakk'ın âlemde nasıl tecellî ettiğini, peygamberlerin lisanıyla bizlere açan bir ilham anahtarıdır. Dolayısıyla, Füsûs'ta mücâhede bahsini ararken, amellerin nasıl yapılacağından ziyade, bu amellerin varlık mertebelerindeki yerini, niçin gerekli olduğunu ve sâliki hangi idrak ufkuna taşıdığını ararız. Şeyh-i Ekber, mücâhedenin "nasıl"ından çok "niçin"i ve "ne"liği üzerinde durur. O, bu çetin mücadelenin hikemî temelini, yani varlıktaki köklerini gösterir.
Kalbin Hikmeti ve Mücâhedenin Yurdu
İbn Arabî Hazretleri, her bir peygambere atfedilmiş bir hikmet kelimesi üzerinden bizlere seslenir. Mücâhede, yani nefsle yapılan o büyük cihad, Füsûs'un ruhunda en derin mânâsını Şuayb Aleyhisselâm'a atfedilen "Hikmet-i Kalbiyye" yani kalbe dair hikmet faslında bulur.
Çünkü Şuayb Aleyhisselâm'ın kavmine olan çağrısı, "ölçü ve tartıda adaleti gözetmek" üzerineydi. Bu, zâhirde ticari bir ahlâk kuralı gibi görünse de, bâtınî mânâsı çok derindir. Ölçü ve tartı, yani mîzan, hakikat yolcusunun en temel aletidir. Mücâhede ise, sâlikin kendi iç âlemindeki ölçüyü bulma, kalbini adalet ve denge üzere sabit kılma çabasının ta kendisidir.
Kalp (kalb), Arapça'da "dönmek, değişmek" kökünden gelir. O, sürekli bir "takallüb" yani halden hâle geçiş içindedir. Bir an rahmanî ilhamlara ayna olurken, bir an sonra nefsanî vesveselerin oyuncağı olabilir. Mücâhede, bu dönek kalbi, Hakk'ın tecellîsine sabit bir ayna kılma sanatıdır. Efendimiz'in (s.a.v) duası bu sırdandır: "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl!" Bu dua, en büyük mücâhedenin özetidir. Kalbi, gelip geçici heveslerin pazar yeri olmaktan çıkarıp, sadece Hakk'ın nazar ettiği bir Kâbe haline getirme gayretidir. Füsûs, bize bu kalbin ne olduğunu ve bu dengeyi kurmanın neden bütün bir varlık düzeniyle ilgili olduğunu anlatır. Mücâhede, bu kevnî (küllî) dengeyi kendi varlığında kurma ameliyesidir.
İlâhî İsimlerin Tecellîgâhı Olarak Nefs ve Ruh
Bu kalpteki savaş nedir? Kim kiminle savaşmaktadır? Şeyh-i Ekber'in irfan mektebinde bu savaş, ilâhî isimlerin (Esmâ-i İlâhiyye) tecellîleri arasındaki bir gerilim olarak okunur. Cenâb-ı Hakk, âlemlerde hem Celâl (azamet, kahır) hem de Cemâl (güzellik, lütuf) isimleriyle tecellî eder. Varlıktaki her zıtlık, bu iki temel kutbun yansımasından ibarettir.
İnsanın kendi varlığı da bu zıtlıkların en yoğun yaşandığı bir berzah (ara bölge) âlemidir. Bizdeki nefs-i emmâre, Hakk'ın Celâl isimlerinin kontrolsüz, ham bir yansımasıdır. Kibir (el-Mütekebbir), intikamcılık (el-Müntakim) gibi sıfatlar, aslında ilâhî isimlerdir; fakat nefs, bu isimleri "ben" diyerek kendi üzerine alır ve onların esiri olur. Ruh ise, Cemâl isimlerinin tecellîsine daha yakındır.
Füsûs'un bakışıyla mücâhede, nefsi veya Celâl tecellîlerini yok etme savaşı değildir. Zira Hakk'ın isimlerinden birini yok etmeye çalışmak, Hakk'ın tecellîsine savaş açmak olur ki, bu mümkün değildir. Mücâhede, bu Celâl tecellîlerini, yani nefsin azgın sıfatlarını yok etmek değil, onları terbiye ederek, Cemâl isimlerinin rahmet ve lütfu altına alarak dengeye getirmektir. Kibir sıfatını yok etmek yerine, onu Hakk'ın büyüklüğü karşısında kendi hiçliğini idrak etmeye dönüştürmektir. Gazap gücünü ortadan kaldırmak değil, onu Hakk'ın düşmanlarına, yani yine kendi içindeki nefsanî isteklere karşı kullanmaktır.
Sâlikin kalbi, bu isimlerin harp meydanıdır. Mücâhede, bu meydanda Hakk adına komutayı ele alıp, her bir ismi ait olduğu yere, ilâhî mîzana göre yerleştirmektir. Bu, nefs putunu kırmak, ama o putun yapıldığı "taş"ın aslında ilâhî bir tecellînin ham maddesi olduğunu bilerek kırmaktır.
Vehim Perdesini Yırtmak: Mücâhede ve Fenâ
Şeyh-i Ekber'in hikmet dairesinde mücâhedenin nihai hedefi, ahlâkî bir mükemmelliğe ulaşmaktan ibaret değildir. Asıl hedef, sâlikin kendi "vehmî varlığını" ortadan kaldırmasıdır.
Bizler, kendimizi Hakk'tan ayrı, müstakil bir varlığa sahip zannederiz. "Ben" deriz, "benim aklım, benim iradem..." İşte bu "ben", bütün perdelerin en kalınıdır. Bu, Füsûs'un dilinde en büyük yanılgıdır. Çünkü vücûd, yani hakiki varlık, bir ve tektir; o da Hakk'ın Vücûdu'dur. O'nun varlığının dışında zerre kadar bir varlık yoktur. Bizim "var" sandığımız her şey, O'nun varlığının bir gölgesi, bir tecellîsidir.
Mücâhede, bu en temel hakikatin önündeki "benlik" perdesini yırtma ameliyesidir. Sâlik, nefsinin her bir arzusuna "hayır" dediğinde, aslında "Senin iraden değil, Hakk'ın iradesi" demektedir. Her bir riyazet, her bir zikir, her bir hizmet, bu vehmî benlik kalesinden bir tuğla sökmektir.
Bu süreç, tasavvuf ıstılahında fenâ (yokluk, erime) olarak adlandırılır. Mücâhede, sâliki adım adım fenâya götürür:
- Fenâ fi'l-Ef'âl (Fiillerde Yok Olmak): Sâlik, mücâhedesiyle anlar ki, kâinattaki bütün fiillerin fâili hakikatte Hakk'tır. "Ben yaptım" demekten utanır.
- Fenâ fi's-Sıfât (Sıfatlarda Yok Olmak): Mücâhede derinleştikçe, sâlik kendi varlığında gördüğü ilim, irade gibi sıfatların da aslında kendisine ait olmadığını, bunların Hakk'ın sıfatlarının bir yansıması olduğunu anlar. "Ben bilirim" değil, "el-Alîm O'dur" der.
- Fenâ fi'z-Zât (Zât'ta Yok Olmak): Mücâhedenin zirvesinde, sâlik kendi vehmî varlığının tamamen bir hiç olduğunu, hakiki ve mutlak varlığın sadece Zât-ı Mutlak olan Hakk'a ait olduğunu yaşayarak idrak eder. "Ben" diye işaret edilecek ayrı bir varlık kalmamıştır.
Füsûs'un gösterdiği ufuk budur. Mücâhede, ahlâkî bir egzersiz değil, bir vücûdî dönüşümdür. Sınırlı ve sahte benliğin, sınırsız ve hakiki Varlık'ta erimesi için yapılan ilâhî bir operasyondur. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varoluşa doğuştur. Kul, kendi vehmî varlığından ölür ve Hakk ile bekâ (varlığını Hakk ile sürdürme) bulur. Bu mertebeye ulaşan İnsân-ı Kâmil, artık kendi nefsiyle savaşmaz; çünkü ortada savaşacak bir "nefs" kalmamıştır. O, Hakk'ın gören gözü, işiten kulağı olmuştur. Mücâhede, yerini müşâhedeye bırakmıştır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’ine daldığımızda, mücâdelenin daha derin bir mânâ katmanına ulaştığını görürüz. Artık mesele, sadece nefsin kötü arzularını yenmek değildir. Mücâhede, bizzat varlığın hakikatine dair en temel zıtlıkları sâlikin kendi kalbinde birleme, bütünleme ve o bütünlükte erime cehdidir. Füsûs’un bize öğrettiği, mücâhedenin zirvesinin, zıtların savaşının bittiği o kutlu makam, yani Cem makamı olduğudur.
Tasavvuf ilminde, özellikle de İbn Arabî mektebinde, hakikate ulaşmanın iki kanadı vardır: tenzih ve teşbih. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü yaratılmışlıktan, noksanlıktan münezzeh, yani uzak ve aşkın bilmektir. "O’nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) ayetinin sırrıdır bu. Bu kanat, aklın ve şeriatın sınırlarını çizer; Hakk’ın Zât’ı itibariyle idrak edilemez olduğunu bize öğretir.
Diğer kanat ise teşbihtir. Teşbih, Cenâb-ı Hakk’ı yaratılmış her şeyde, her zerrede görmektir. "Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır" (Bakara, 115) ayetinin tecellîsidir bu. Kâinattaki her güzellik O’nun Cemâl isminin, her güç O’nun Celâl isminin bir yansımasıdır. Bu kanat, aşkın ve muhabbetin kanadıdır. Fakat sadece bu kanatla uçmaya kalkan da yolunu şaşırır. Yaratılmışın (halk) Hâlık (Hakk) ile arasındaki mertebe farkını kaybedebilir.
Sâlikin en büyük mücâhedesi, bu iki kanadı bir denge içinde, aynı anda çırpabilmektir. Füsûs’un hikmeti, bize bu dengenin, bu Muhammedî mîzan'ın nasıl kurulacağını öğretir. Mücâhede, aklın tenzih ile çizdiği sınırları, kalbin teşbih ile bulduğu yakınlıkla birleştirmektir. Bu, Hakk’ı hem âlemlerden sonsuz derecede münezzeh ve aşkın (tenzih) bilmek, hem de bize şah damarımızdan daha yakın (teşbih) olduğunu aynı anda idrak etmektir. Bu idrak, kuru bir bilgi değil, bir hâl işidir. Nefs, tabiatı gereği bu ikiliğe dayanamaz. Mücâhede, nefsi bu gerilimde pişirerek, onu zıtlıkları birleştirebilecek bir kıvama getirme sanatıdır.
Şeyh-i Ekber’in Füsûs’ta her bir peygamberin hikmeti üzerinden anlattığı aslında bu vahdet (birlik) idrakinin farklı vecheleridir. Sâlikin mücâhedesi de bu hikmet duraklarından geçerek, kendi kalbinde bu dengeyi kurma yolculuğudur. Bu, öyle bir noktadır ki, sâlik baktığı şeyde Hakk’ın tecellîsini görür (teşbih), ama o şeyin Hakk’ın Zât’ı olmadığını da bilir (tenzih). Bu, "O’dur ve O’ndan başkası değildir, ama yine de O, O değildir" sırrıdır. Bu, aklın durduğu, kalbin konuştuğu Cem makamıdır.
Bu birliğin tecellî ettiği yer sâlikin kalb'idir. Tasavvuf büyükleri, kalbi bir aynaya ( mir'ât ) benzetirler. Nefs'in istekleri, dünyaya ait bağlar gibi kötü huylar bu aynanın üzerini paslandırır. Mücâhede, bu aynayı parlatma, cilalama işlemidir. Zikirle, riyazetle, hizmetle, tefekkürle sâlik, kalbinin üzerindeki bu pası siler.
Mücâhedenin en zorlu kısmı, en son ve en ince pas tabakasını, yani sâlikin kendi "ben"liğini, vehmî varlığını kazımasıdır. Sâlik, mücâhedesinin sonunda anlar ki, kendisinin Hakk’tan ayrı bir varlığı yoktur. O’nun varlığı, Hakk’ın varlığının bir gölgesi, bir tecellîsidir. Bu idrak anında, kalp aynası tamamen saflaşır. Artık o ayna, zıtlıkları çatışan iki ayrı kutup olarak göstermez. Tenzih ve teşbih, cem ve fark, celâl ve cemâl, o aynada tek bir hakikatin iki farklı yüzü olarak yansır.
Arifin kalbi, âleme baktığında hem tuvali ve üzerindeki renkleri (yaratılmışlar, kesret) görür, hem de o renklerin arkasındaki Sanatkâr’ın fırçasını (Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellîsi, vahdet) seyreder. Bu görüşe erdiğinde, artık nefs için kavga edilecek bir "ben" kalmamıştır. Mücâdele bitmiş, müşâhede başlamıştır.
Bu sebeple, Füsûs perspektifinden bakıldığında mücâhede, bir yok etme eylemi değil, bir "bulma" eylemidir. Nefsi yok etmek değil, nefsin hakikatini, yani onun Hakk ile kâim olduğunu bulmaktır. Çatışmayı bitirmek, zıtlıkları ortadan kaldırmak değil, o zıtlıkların aslında tek bir Kaynaktan geldiğini ve aynı Kaynağa hizmet ettiğini idrak etmektir.
Sâlikin mücâhedesi, kalbini öyle bir genişliğe ulaştırma çabasıdır ki, bu kalp hem Celâl’in tecellîsine dayanabilsin, hem de Cemâl’in tecellîsinde eriyebilsin. Bu iki kanat dengelendiğinde, sâlikin seyr-i sülûk'u (manevi yolculuğu) tamamlanır. Artık o, "iki yayın birleştiği nokta" (Necm, 9) sırrına ermiştir. Mücâdele, vuslata dönüşmüştür. Zıtlıkların gürültüsü dinmiş, yerini Vahdet’in sessiz ve derin musikisine bırakmıştır.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Mücâhede
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin hikmet bostanında mücâhede, bir hâldir. O, mücâhedeyi kuru bir emir olarak anlatmaz. Onu bir masala, bir fıkraya, bir hayvanın diline, bir tencerede kaynayan nohutun hâline büründürür. Çünkü hakikat, en güzel kisvesini hikâyede bulur.
Hazret-i Pîr, mücâhedeyi bir savaş meydanı olarak çizer. Bu meydan, senin kendi içindir. Düşmanın da bizzat sensin, yani senin vehmî benliğin, ehlileşmemiş [Nefs-i Emmâre](/wiki/nefs-i-emmare)n (kötülüğü emreden nefs). Bu savaş, tasavvuf yolunun en çetin ama en şerefli cengidir. Mesnevî, bu savaşın stratejilerini, düşmanın hilelerini ve zaferin yollarını bin bir temsil ile önümüze serer.
Nefsin Hileleri ve Temsilî Hikâyeler
Mevlânâ Hazretleri bilir ki, nefs insana bir düşman gibi değil, sadık bir dost gibi yaklaşır. Onun hilesi, samimiyet postuna bürünmesidir. Sana en mantıklı telkinleri fısıldar. "Bu kadar ibadet yorar, biraz dinlen," der. "Kalbin temiz olsun yeter," der. Bütün bu telkinler, ruhu yavaş yavaş zehirleyen tatlı şerbetlerdir. Mesnevî, bu hilekâr dostun maskesini düşüren hikâyelerle doludur.
Meselâ, yol kenarında uyuyan bir adamın ağzına yılan girdiğini gören atlı bir yiğidin hikâyesini anlatır. O yiğit, adama acıdığı için onu kamçısıyla dövmeye başlar. Adam kaçar, yiğit kovalar. Onu çürük elmalarla dolu bir yere sürer, zorla o elmalardan yedirir. Sonunda midesi bulanan adam, yediği her şeyi ve içindeki yılanı da kusar. Yılanı görünce anlar ki, o yiğidin zulüm sandığı fiili, aslında merhametin ta kendisiydi.
İşte mücâhede budur. Sâlikin yolunda karşılaştığı zorluklar, riyâzetler, mürşidinin bazen sert görünen talimleri, o yiğidin kamçısı gibidir. [Nefs](/wiki/nefs), bu durumdan şikâyet eder, isyan eder. Oysa o kamçı darbeleri, içindeki yılanı, yani nefsani arzuları, kötü huyları dışarı atmak içindir. Mücâhedenin zahmeti, rahmete gebedir.
Hazret-i Pîr, nefsin en büyük hilesinin, kişiyi ilim ve bilgiyle aldatması olduğunu da sık sık hatırlatır. Nahiv (gramer) âliminin gemi yolculuğu hikâyesi bu duruma en güzel örnektir. Gemiye binen âlim, cahil sandığı gemiciye, "Sen nahiv ilmini bilir misin?" diye sorar. Gemici "Hayır" deyince, "Vah vah, ömrünün yarısı boşa gitmiş!" der. Çok geçmeden bir fırtına kopar, gemi batmaya başlar. Bu sefer gemici âlime sorar: "Efendim, yüzme bilir misin?" Âlim, "Hayır" deyince, gemici, "Vah vah, şimdi ömrünün tamamı boşa gitti!" der.
Bu hikâye, mücâhedenin özünü anlatır. Mücâhede, "bilmek" değil, "olmak" sanatıdır. Tasavvufî hakikatleri ezberlemek, nahiv âliminin durumuna düşmektir. Hakikat deryası dalgalandığında, o kuru bilgi kimseyi kurtarmaz. Kurtuluş, o denizde yüzmeyi öğrenmektir. Yüzmeyi öğrenmek ise, kendini suya atmakla, yani mücâhedeye girişmekle mümkündür. Bilgi, ancak amelle, mücâhedeyle birleştiğinde sâliki sahile çıkarır.
Ruhun Savaşında Hayvan Sembolizmi
Mesnevî, ruh ile nefs arasındaki kavgayı anlatmak için hayvanlar âlemini bir ayna gibi kullanır. Çünkü her hayvan, insandaki bir sıfatın somutlaşmış hâlidir. İnsan, kendi içinde bir hayvanat bahçesi taşır. Mücâhede, bu hayvanat bahçesini bir [Ruh](/wiki/ruh) bostanına çevirme sanatıdır.
Bu sembolizmin zirvesi, fil hikâyesidir. Karanlık bir ahıra getirilen fili görmeye giden insanların her biri, el yordamıyla file dokunur. Hortumunu tutan onu bir oluğa benzetir, bacağını tutan bir sütuna, kulağını tutan bir yelpazeye. Herkes, filin sadece bir parçasını tecrübe ettiği için, filin ne olduğu konusunda kavgaya tutuşur. Hazret-i Mevlânâ der ki, eğer onların elinde bir mum olsaydı, bu ihtilaf biterdi.
O karanlık ahır, bu kesret âlemidir. Fil, [Vahdet](/wiki/vahdet-i-vucud) hakikatidir. El yordamıyla dokunanlar, akl-ı cüz'îsiyle (parçacı akıl) hakikati anlamaya çalışanlardır. O mum ise, Aşk'tır, mürşid-i kâmilin irfan ışığıdır, mücâhede sonunda kalpte yanan tecellî nurudur. Mücâhede, o mumu elde etme çabasıdır. Mum yanınca, filin bütünü görünür. O zaman anlaşılır ki, sütun da, oluk da, yelpaze de aynı filin parçalarıdır. [Tenzih](/wiki/tenzih) ile [teşbih](/wiki/tesbih-temsil), celâl ile cemâl, hepsi aynı Hakk'ın farklı tecellîleridir.
Bir başka güçlü sembol, padişahın şahini meselidir. Şahin, padişahın elinde büyümüş asil bir kuştur. Bir gün kaçar ve kendini bir viranede, yaşlı bir kadının evinde bulur. Kadın, bu güzelim kuşa acır. "Tırnakları ne kadar da uzamış," der, keser. "Kanatları ne kadar da gereksiz uzun," der, kırpar. Sonra da önüne bayat ekmek içi koyar. Kadının yaptığı, kendi cahil sevgisiyle kuşa "iyilik" etmektir.
Buradaki şahin, [İnsan-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil) olmaya namzet ruhtur. Padişah, Cenâb-ı Hakk'tır. Virane, bu dünya; yaşlı kadın ise nefs veya cahil halktır. Ruh, asıl vatanı olan [Ahadiyet](/wiki/hazarat-i-hamse) mertebesini unutmuş, dünyaya düşmüştür. Nefs, ona kendi ölçüleriyle bir düzen vermeye çalışır. Ruhun kanatları olan himmetini "aşırılık" diye kırpar. Mücâhede, ruhun bu yaşlı kadının elinden kurtulup, padişahın davulunun sesini duyarak tekrar aslına dönme çabasıdır. Bu, nefsin "merhamet" adı altındaki esaretinden, Hakk'ın "kulluk" adı altındaki hürriyetine kaçıştır.
Hamlıktan Pişmişliğe: Riyâzet ve Sabır Fırını
Hazret-i Pîr'in mücâhedeyi anlatırken kullandığı belki de en öğretici temsil, tencerede kaynayan nohutun hikâyesidir. Aşçı kadın, kuru nohutları tencereye atar, üzerine su koyar ve ateşe oturtur. Nohutlar ısındıkça yukarı fırlamaya, tencerenin kapağına vurmaya başlarlar. Her biri lisan-ı hâl ile feryat eder: "Ey kadın, bizi neden bu ateşte haşlıyorsun?"
Aşçı kadın, kepçesiyle nohutlara vurur ve der ki: "Hayır, uslu durun! Sizi sevmediğimden değil, tam aksine, içinizdeki o tatsızlığı, çiğliği atıp lezzetli ve şifalı bir gıda olasınız diye kaynatıyorum. Bu ateş, sizi yok etmek için değil, var etmek içindir. Biraz [sabır](/wiki/sabir) gösterin. Bu haşlanma sonunda padişahın sofrasına layık bir yemek olacaksınız."
Bu hikâye, seyr-i sülûkun ta kendisidir. Sâlik, ham bir nohut gibidir. Tencere, tarikattır; aşçı kadın, [Mürşid-i Kâmil](/wiki/mursid-i-kamil)dir; su, ilim ve zikirdir; ateş ise [Aşk](/wiki/ask) ateşidir. Sâlik, [riyazet](/wiki/riyazet) (mânevî perhiz) ve mücâhede ateşinde yanmaya başlayınca, tıpkı nohut gibi feryat etmeye başlar. Nefsi, bu ateşten kaçmak ister.
Mürşidin kepçesi, yani irşadı, onu tekrar sabra ve teslimiyete davet eder. Ona der ki: "Bu çektiğin sıkıntılar, içindeki hamlığı, benliği pişirip seni 'insan' yapmak içindir. Sabret ki, 'pişesin'. Pişesin ki, Hakk’ın sofrasına, yani vuslat mertebesine layık olasın."
Mevlânâ'nın "Hamdım, piştim, yandım" sözünün sırrı budur. Mücâhedenin ilk aşaması, hamlığının farkına varmaktır. İkinci aşama, Aşk ateşinde, sabır ve riyâzetle pişmektir. Son aşama olan "yanmak" ise, artık sâlikin kendi vehmî varlığının tamamen ortadan kalkıp [Fenâfillah](/wiki/fenafillah) (Hakk'ta fânî olma) makamında, Aşk'ın kendisi olmasıdır.
Kısacası, Mesnevî'nin dilinde mücâhede, bir zulüm değil, bir dönüşüm simyasıdır. Bir heykelin yontulması gibi, sâlikin içindeki fazla parçaların atılmasıdır. Bir nohutun pişirilmesi gibi, ham varlığın ilahi sofraya layık bir lezzete kavuşturulmasıdır. Bu yol çetindir, ateşlidir. Ama Hazret-i Pîr'in bize fısıldadığı sır şudur: O ateşin kendisi, aslında sevginin en yakıcı tecellîsinden başka bir şey değildir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Mücâhede
İrfan yolunun her bir durağı, bir diğerine sımsıkı bağlıdır. Mücâhede de tek başına duran bir dağ değildir; nice vadilerle, pınarlarla, yollarla çevrilidir.
Mücâhedenin en yakın yoldaşı, hiç şüphesiz Nefstir. Zira mücâhede, bu nefsin varlık sahasında yapılan bir iç cihattır. Nefs, mücâhede ateşiyle terbiye edilecek, hamlıktan olgunluğa eriştirilecek bir cevherdir. Mücâhede, nefsi öldürmek değil, onu Hakk’a hizmetkâr kılmaktır.
Bu savaşın silahı ve talimi ise Riyazattır. Riyazat, nefsin arzularını dizginlemek için yapılan mânevî idmanlardır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak gibi ameller, mücâhede sancağını ayakta tutan direklerdir. Riyazat olmadan mücâhede, silahsız askerin cenge girmesi gibi beyhude bir çabaya döner.
Bu uzun ve çetin yolda sâlikin en mühim azığı Sabırdır. Mücâhede bir anlık bir kahramanlık değil, ömür boyu sürecek bir sebat işidir. Her yenilgiden sonra yeniden ayağa kalkmak, her düşüşte tevbe ile doğrulmak ancak sabırla mümkündür. Sabır, mücâhedenin zırhıdır; sâliki ye'sin oklarından korur.
Bazen bu savaş, kalabalıklardan çekilip hususi bir er meydanında yapılmalıdır ki, bu da Halvettir. Halvet, sâlikin dış âlemle bağını en aza indirip sadece kendi nefsiyle ve Rabbiyle baş başa kaldığı bir inziva hâlidir. Bu inzivada nefsin fısıltıları daha net duyulur. Halvet, mücâhedenin en yoğun yaşandığı bir imtihan ve arınma mekânıdır.
Ve bütün bu gayretlerin varacağı meyve Hikmettir. Mücâhede, nefsin pasını silmek için yapılan bir kazıma işlemidir. Kalp aynası bu pastan arındıkça, ilahi hakikatler orada tecellî etmeye başlar. Hikmet, bu tecellîlerin idrakidir; eşyanın hakikatine vâkıf olmaktır. Mücâhede bir sebep, hikmet ise onun tabii bir neticesidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu irfan mektebinin dijital kütüphanesinde, mücâhede bahsi üç büyük pınardan beslenir.
Birincisi ve temel olan, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbet ve eserleridir. Terzibaba, mücâhedeyi doğrudan doğruya varlık mertebeleri ve sâlikin seyr-i sülûk yolculuğu içindeki yerine oturtur. O'nun dilinde mücâhede, bir "asla rücû etme" yani kökene dönme çabasıdır. Sâlikin, şeriatın temsil ettiği ef'âl (fiiller) âleminden ve tarikatın temsil ettiği esmâ (isimler) âleminden geçerek, bu perdeleri kaldırıp kendi hakikatine ulaşma gayretidir. Terzibaba Hazretleri için mücâhede, "uzaklık" ve "yakınlık" gibi mefhumların mekânsal olmadığını, bunların birer idrak ve şuur hâli olduğunu anlamaktır. O'nun sohbetlerinde mücâhede, sâliki İnsân-ı Kâmil mertebesine taşıyan "Besmele anahtarı" gibi mânevî araçların nasıl kullanılacağını öğreten, yaşayan bir hakikattir.
İkinci pınarımız, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'idir. Şeyh-i Ekber, mücâhedeyi kişisel bir ahlâkî çabadan alıp, onu vücûdî bir mesele, bir hakikat ilmi seviyesine taşır. O'nun nazarında mücâhede, kulun kendi vehmî varlığını Hakk'ın mutlak Vücûd'u karşısında bir hiç olduğunu idrak etme savaşıdır. Füsûs'ta bu konu, ilahi isimlerin tecellîleri bağlamında ele alınır. Mücâhede, bu tecellîler karşısında kulun kendi benliğini aradan çekerek, Hakk'ın o isimle tam olarak zuhûruna ayna olma çabasıdır. Bu, tenzih ile teşbihin, yani Hakk'ın hem her şeyden münezzeh hem de her şeyde mevcut olduğu hakikatinin aynı anda kalpte cem edildiği Cem makamı idrakine yönelik bir mücâdeledir.
Üçüncü nehrimiz ise, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'idir. Mevlânâ, mücâhedenin o yüksek hikemî hakikatlerini, herkesin kalbine dokunacak hikâyelerin, mesellerin diliyle anlatır. Mesnevî'de mücâhede, akl-ı meâş (dünyevi akıl) ile akl-ı meâd (uhrevi akıl) arasındaki bitmeyen çekişmedir. Mevlânâ, nefsin hilelerini o eşsiz üslubuyla gözler önüne serer. O'nun için mücâhede, "ham" olan ruhun, aşk ateşinde, riyazat ve sabırla "pişmesi" ve nihayetinde "yanması" sürecidir. Mesnevî, mücâhede yolundaki sâlike bir yol arkadaşı gibi seslenir; onu uyarır, ona teselli verir ve yolun tehlikelerini gösterir.
Değerlendirme
Mücâhede, basit bir nefsani arzulardan kaçınma eylemi değildir; o, bir idrak ve şuur yolculuğudur. Sâlikin kendi vehmî varlığının bir serap olduğunu anlayıp, her şeyin sahibinin ve fâilinin Mutlak Varlık olan Cenâb-ı Hakk olduğunu bilme ve bu bilişle yaşama savaşıdır. Bu savaş, nefsi yok etmek için değil, onu aslına döndürmek, onu ilahi tecellîlerin en parlak aynası kılmak içindir. Yol çetindir, lakin menzil mübarektir. Mücâhedenin sonunda kazanılan zafer, "ben"liğin yok olduğu yerde Hakk'ın varlığının ebedî saltanatını müşahede etmektir. Bu yolculuk, Terzibaba'nın pratik rehberliği, İbn Arabî'nin hikemî derinliği ve Mevlânâ'nın kalbe işleyen şefkatiyle aydınlanır. Sâlike düşen, bu üç ışığı da gönlünde bir edip, sabır ve sadakatle yola devam etmektir.