İçeriğe atla
Nefs-i Levvame
8477 kelime | 25 kaynak

Nefs-i Levvame

Tasavvuf yolu, insanın kendi hakikatini bilme ve bulma yoludur. Bu yolculuk, bir hâlden diğer bir hâle geçmekle, bir mertebeden diğerine urûc etmekle kat edilir. Bu yolculuğun en mühim duraklarından, en çetin ama en bereketli geçitlerinden biri Nefs-i Levvâme mertebesidir. Bu makam, sâlikin uykudan uyandığı, gaflet karanlığından sıyrılıp kendi hâline baktığı ve gördüklerinden ötürü kendini kınamaya başladığı ilk şafak vaktidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfan sohbetlerinde Nefs-i Levvâme, Kur'ân kıssalarının bâtınî tefsirinden sâlikin gündelik mücadelesine kadar her alanda karşımıza çıkan, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir basamak olarak ele alınır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Nefs-i Levvâme, ismini Arapça "levm" kökünden alır; kınamak, paylamak, serzenişte bulunmak demektir. Bu, insanın yaptığı bir hatadan, işlediği bir günahtan sonra duyduğu pişmanlık ve kendi kendini hesaba çekme hâlidir. Cenâb-ı Hakk onun üzerine yemin ederek şanını yüceltmiştir. Kıyâmet Sûresi'nde, "Kıyâmet gününe yemin ederim" buyurduktan hemen sonra, "Ve kendini kınayan nefse yemin ederim" buyurur.

Kûr’ân-ı Keriym; Kıyâmet Sûresi; (75/1-2) Âyetinde bu hâle işaret vardır. “Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. (1) “ “Ve lâ uksimü binnefsillevvameti. (2)” Meâlen: “ Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefs-e yemin ederim. “

Hakk’ın üzerine yemin ettiği bir şeyin değersiz olması düşünülemez. Bu yemin, Nefs-i Levvâme mertebesinin, sâlikin yolculuğunda ne denli merkezî ve kıymetli bir dönüm noktası olduğunu gösterir. O, artık Nefs-i Emmâre'nin, yani kötülüğü emreden nefsin tam bir esareti altında değildir. Bir uyanış başlamıştır. İçeride bir mahkeme kurulmuş, vicdan hâkim koltuğuna oturmuş ve nefs, sanık sandalyesinde kendi amelleriyle yüzleşmeye başlamıştır.

Günümüzde pek çok kimse, "nefs" denilince sadece kötü ve yok edilmesi gereken bir varlık anlar. Bu, hakikatin sadece küçük bir parçasını görüp bütünü hakkında hüküm vermektir. Terzibaba Hazretleri bu noktaya hassasiyetle dikkat çeker ve nefsin hakikatini Efendimiz'in (s.a.v.) bir hadîs-i şerifiyle aydınlatır:

“Evvelü ma hâlâkallahu akli vennefsi” Hadîs-i şerif. “Allah (c.c.) evvelâ benim aklımı ve nefs’imi halketti” Efendimiz (s.a.v.) belirtilen bütün mertebelerin öncesi ve öncüsü olduğu gibi “nefs” mertebesinin de öncüsü olduğunu bu Hadîs-i şeriflerinde belirtmişlerdir. Sadece bu Hadis-i şerif dahi “nefs” in ne derece mühim bir hakikat olduğunu anlatmaya yeterlidir diye düşünüyo-rum. Âyetlerin ve Hadislerin incelenmesi neticesinde “nefs" in “hakikat-“ i itibarile çok muteber bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır.

Nefs, özü itibariyle kötülenemez. O, varlığın zuhûra çıkışındaki temel unsurlardan biridir. İrfan ehli, "nefs" kelimesini bir şeyin "zâtı", "özü", "kendisi" olarak anlar. Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarından biri "kıyam bi nefsihî"dir, yani varlığı kendindendir. İnsanın nefsi de onun varlığının, kimliğinin ve hakikatinin ta kendisidir. Bu sebeple tasavvuftaki "nefis terbiyesi", onu yok etmek değil, aslî safiyetine ve hakikatine döndürmek, pasını silip parlatmak ve Hakk'ı gösteren bir ayna kılmaktır.

Hakkın indinde çok yüce. Onun için irfan ehli demiş ki, nefis o şeyin zatıdır. Biz insan dediğimizde hemen o kişinin kimliği ortaya geliyor, nefis dediğimiz zamanda batini hakikatleriyle aklımıza gelmesi lazım. Ancak şartlanılmış bir anlayış seyriyle nefis dendiğinde biz o nefsin merteberlerinden nefs-i emmareyi akla getiriyoruz. Kötü nefs, kötü kötü kötü diye meşhur olmuş. Emmareliği yönüyle. Ama nefs kelimesinin mertebelerinde bir de safiyesi var. Nefsi safiye. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne radiye merdiye safiye. Ne kadar büyük mertebeleri var.

Bu yedi mertebeli yolculuk, "yedi deniz" olarak da tâbir edilmiştir. Her bir denizi geçmek, o mertebenin hakikatini yaşamak ve bir sonrakine doğmak demektir. Bu bağlamda, Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssalar, birer tarihî hikâye olmaktan çıkar, sâlikin kendi içsel yolculuğunun bir haritasına dönüşür. Terzibaba Hazretleri, Bakara Sûresi'nde geçen "inek kesme" kıssasını, tam da bu Nefs-i Levvâme mertebesinin anlaşılması için bir anahtar olarak sunar. Şeriat mertebesinde zahirî bir emir olarak anlaşılan bu kıssa, tarikat ehli için enfüsî, yani içsel bir mücadeleyi anlatır.

Aslında şeriat mertebesi tenzîh üzere ikiden daha çok varlığın bulunduğu mertebedir. Şimdi Âyetlerin bâtıni mânâsına bakarsak, tarikat mertebesinin hangi temel uzerinde haraket ettiğini anlayabiliriz. ... Bakare adlı hayvan afakta değil de enfuste bakılıp aranınca kastedilenin bizim kendi hayvani varlığimız olduğunu görürüz. Hakk bize hayvani varlığımız olan nefs-i emmâremizi ve nefsi levvâmemizi boğazlamamızı emr etmektedir. Demek ki aranılan hayvan uzakta değil de bizzat bizdeymiş.

İşte irfan budur; âyeti âfâktan (dış dünyadan) alıp enfüse (iç dünyaya) taşımaktır. Kesilmesi emredilen inek, Mısır'da tapınılan, faydası ve hizmetiyle insanın hayatının merkezine oturmuş o hayvandır. Sâlik için bu, onun dünyevî bağlarını, alışkanlıklarını, kendisine hizmet ettiğini zannettiği ama aslında onu toprağa bağlayan hayvani sıfatlarını temsil eder. Levvâme mertebesindeki derviş, bu "ineği" yani kendi nefsânî arzularını kurban etmekle emrolunmuştur. İsrailoğullarının "Bizimle alay mı ediyorsun?" diye direnmesi, nefsin bu kurbana karşı gösterdiği direncin ta kendisidir. Nefs, feda edilmek istemez; çünkü o ana kadar varlığını o sıfatlar üzerine kurmuştur.

orada bahsedilen İnek levvame mertebesinde olan kişidir, erkek veya kadın, yani inşadır. Levvame mertebesindeki dervişin halinin ne şekilde olması lazım geldiğini açık olarak anlatıyor. ... Orada bir başka misal de verebilirdi, ama ineği misal vermiş, daha evvelce biliyorsunuz beni İsrail Mısır’da iken Mısır’lılar ineğe tapıyorlar dı, neden eksi bir halden değil, iyi niyetten çünkü bakıyorlar bütün işlerini o güç ile görüyorlar, tarlasını onunla sürüyor, ekini onunla kaldırıyor, sütünü ondan etini ondan su çekmeyi onunla yapıyor, bütün her şey ile birlikte istifadesi var onda.

Bu "iyi niyet", nefsin en tehlikeli oyunlarından biridir. İnsan, kendisine fayda sağlayan alışkanlıklarını, konfor alanlarını, hatta günahlarını bile meşrulaştırmaya başlar. Levvâme'nin kınaması burada devreye girer. Bir yandan o "inekten" fayda görmeye devam etmek ister, bir yandan da onun Hakk'a giden yolda bir engel olduğunu sezmeye başlar. Bu içsel çatışma, bu pişmanlık, bu gidip gelmeler, Levvâme makamının en belirgin özelliğidir.

Bu mertebeler silsilesi, aynı zamanda "ölümü tatma" tecrübesini de farklılaştırır. "Her nefs ölümü tadacaktır" (Âl-i İmrân, 185) âyeti, her mertebedeki nefsin, ölümü kendi idrak seviyesine göre "tadacağını" haber verir.

Tatma-tadış ise, yaşamın ta kendisidir. O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır. Gerçek ifade, ölümün “beden” tarafından de- ğil “nefis” tarafından tadılacağıdır.

Emmâre için ölüm, şehvet ve arzuların son bulduğu bir yok oluş azabıdır. Oysa Levvâme için ölüm, bir yandan eski alışkanlıkların ve günahların "ölmesi", diğer yandan da daha üst bir mertebeye, Nefs-i Mülhime'ye "doğma" sancısıdır. Bu, bir "boğazlama" ve "kurban etme" ameliyesidir. Sâlik, kendi İsmail'i olan nefsini kurban etmeye yatırdığında, Hakk ona bir "koç", yani bir çıkış yolu, bir kolaylık ihsan eder. Levvâme'nin kınaması ve pişmanlığı, işte o kurbanın kabulü için gereken samimiyetin ve acziyetin ifadesidir. O, henüz tam kurtulmuş değildir ama kurtuluş yoluna girmiş, uyanmış ve yola revân olmuştur. Bu uyanış, yolun kendisinden daha kıymetlidir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Nefs-i Levvame: Aslı ve Mertebesi

Hakikat yolculuğunda her bir basamak, bir önceki basamağın kurban edilmesiyle çıkılan bir zirvedir. Bir mertebenin kıyameti kopmadan, bir üst mertebenin dirilişi yaşanmaz. Terzibaba Hazretleri'nin irfan sofrasında Nefs-i Levvame'yi anlamak, sadece bir pişmanlık hâlini değil, bir kevnî ve enfüsî (içsel) haritayı okumak demektir. Bu mertebe, sâlikin kendi varlık kitabında, Nefs-i Emmâre'nin kör karanlığından sıyrılıp hakikat güneşine doğru attığı ilk şuurlu adımı, ilk tövbe gözyaşını ifade eder. Ancak bu gözyaşı, hem bir kurtuluş müjdesi hem de henüz aşılamamış denizlerin habercisidir.

Bakara Kıssası ve Hayvanî Nefsin Kurban Edilişi

Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan kıssalar, geçmişte yaşanmış ve bitmiş hikâyeler değildir. Onlar, her an her birimizin iç âleminde yeniden sahnelenen, yaşayan hakikatlerdir. Bakara Sûresi'nde Beni İsrail'e emredilen "inek kesme" hadisesi de, sâlikin seyr-i süluk yolundaki en temel vazifelerinden birini, kendi nefsânî bağlarını kurban etme sırrını içinde barındırır. Terzibaba Hazretleri, bu emrin bâtınî tefsirinde, kesilmesi istenen "bakara"nın (inek), sâlikin kendi varlığındaki levvâme ve emmâre nefsinin ta kendisi olduğunu bizlere hatırlatır.

Cenâb-ı Hakk bizden kendi varlığımızda bulunan nefsi emmâre ve levâmme kökenli bakareyi boğazlamamızı istemektedir. Hak’kın bu isteğini gerçekleştirebilirsek, bizi kendi kölesi haline getiren heva ve vehimden kurtularak, hürriyetimize kavuşuruz. Hakiki özgürlük insanın önce kendisini köle eden heva ve vehimden kurtulması ile mümkündür.

Hakiki hürriyet, dış âlemde istediğini yapmak değil, iç âlemde heva ve vehmin esaretinden kurtulmaktır. Nefs-i Emmâre, yaptığı kötülükten zevk alan, onu meşru gören bir haldir. Nefs-i Levvâme ise, aynı yanlışı yapsa da sonrasında "Neden yaptım?" diye kendini kınayan, bir pişmanlık ateşiyle yanmaya başlayan haldir. Bu "bakara", eti yenen bir hayvan olması hasebiyle, henüz tamamen terk edilmemiş ama terbiye edilme potansiyeli taşıyan nefs-i levvâmeyi temsil eder. O, bir yönüyle toprağa, dünyaya, alışkanlıklara bağlıdır; ama aynı zamanda sütüyle, gücüyle, etiyle insana hizmet etme kabiliyeti de taşır.

Terzibaba Hazretleri, bu mertebedeki dervişin vasfını ineğin fıtratıyla birleştirir:

İşte bir dervişin o hayvan tabiatında bir tabiata sahip olması lazımdır. Yani yumşak tabiata ve de güçlü bir enerjiye karşılık beklemeden hep verici olması lazım geldiğine etinden, yağından, sütünden, iş gücünden her şeyinden fayda sağlanıyor o hayvanın işte dervişin de o mertebede böyle olması lazım geliyor levvame mertebesinde.

Ancak bu hizmetkârlık, onun körü körüne güdülen fıtratı "boğazlanmadan" tam olarak ortaya çıkmaz. "Boğazlamak" ise, onu yok etmek değil, onun bize hükmeden "hayvanî" yönünü kesip, gücünü ve feyzini Hakk yolunda kullanmaktır. Sûrede Beni İsrail'in ineğin rengini, yaşını sorması gibi, sâlikin de bu mertebede aklı ve vehmiyle sürekli bahaneler üretip bu kurban etme fiilini erteleme tehlikesi vardır. Mürşid-i Kâmil'in yardımıyla bu soruların ötesine geçip emre teslim olan sâlik, kendi "bakara"sını, yani kendisini faydasız işlere, boş heveslere koşturan levvâme nefsini kestiğinde, Tarikat kapısından içeri ilk adımı atmış olur.

Her Mertebenin Zıddı: Mûseviyyet ve Fir'avuniyyet Çatışması

Varlık, zıtların birliğiyle (cem') kaimdir. Her bir tecellî, kendi zıddıyla birlikte zuhûr eder ve ancak o zıddıyla bilinir. Gündüz geceyle, sıcak soğukla, hayat ölümle manasını bulur. Tasavvuf yolculuğu da bu zıtlar arasındaki mücadelenin ve nihayetinde birliğin idrak edildiği bir süreçtir. Her bir nefs mertebesinin, her bir peygamber meşrebinin, sâlikin iç dünyasında bir karşılığı ve o karşılığın da bir zıddı vardır.

Terzibaba Hazretleri, bu hikmetli işleyişi Mûseviyyet mertebesi üzerinden açıklar. Sâlik, Tevhid-i Esmâ mertebesine tekabül eden Mûsevîyyet makamına ulaştığında, yani Hakk'ı isimleri ve fiilleriyle tanımaya başladığında, karşısına o mertebenin zıddı olan bir Fir'avun çıkar. Bu Fir'avun, dışarıda bir tiran değil, sâlikin kendi içindeki, o mertebeye ait nefs-i emmâredir.

Akıl olarak biz Mûseviyyet mertebesini temsil etmekteyiz ve biz her ne kadar daha önce nefsi emmâreyi geçmiş olsakta her mertebenin kendine ait nefsi emmâresi yani tam zıttı olduğu için bu mertebenin nefsi emmâresinin aldığı isim Fir’âvn ve yardımcısı yani levvâme nefs Hâmân’dır.

Yolculuk, bir kere emmâreyi geçince bitmiyor. Her makamın kendi emmâresi, kendi levvâmesi, kendi imtihanı vardır. Mûsevîyyet mertebesinin tenzih (Hakk'ı ötelerde arama) meşrebinde, sâlikin benliği "Ben sizin en yüce rabbinizim" diyen bir Fir'avun suretine bürünür. Onun veziri Hâmân ise, bu benliğe sürekli mazeretler, pişmanlıklar, vesveseler üreten nefs-i levvâmenin ta kendisidir. Sâlikin görevi, içindeki Mûsâ (aklı ve ruhu) ile bu Fir'avun'a karşı çıkmak ve Hâmân'ın fısıltılarını susturmaktır.

Bu mücadele, Kızıldeniz'in yarılması kıssasında en kâmil ifadesini bulur. O deniz, nefs-i levvâmenin ta kendisidir.

Bizde bulunan Fir’âvun yani nefsi emmâre mertebesini, MÛSÂ (Mûsevîyet) mertebesinin peşine takıp, bu mertebenin aleti olan asa ile Kızıldeniz, nefsi levvâme denizini yarıp bu metrebe içinde Fir’âvun olarak sûretlenmiş nefs-i emmâremizi boğmamız lâzımdır. Nefs-i emmâre ve nefs-i levvâme birimsel benliğimizi simgelemektedir.

Levvâme mertebesi, içinde boğulunacak bir tehlike denizi olduğu gibi, aynı zamanda iman asasıyla yarılarak geçilecek bir imkân kapısıdır. O denizde Fir'avun ve orduları, yani emmâre ve levvâme nefsin hayvani sıfatları boğulduğunda, sâlik karşı kıyıya, yani bir üst mertebe olan Nefs-i Mülhime'nin selamet sahiline ulaşır. Bu, birimsel benliğin, hayalî varlığın boğulup İlâhî benliğe doğru yolculuğun devam etmesidir.

Enfüsî Kıyamet: "Bugün Mülk Kimindir?" Sualinin Cevabı

Kıyâmet kelimesi, "ayağa kalkmak, dikilmek" manasına gelir. Âlemlerin topyekûn ayağa kalkacağı büyük kıyamet haktır. Ancak irfan yolunda asıl olan, bu büyük hadisenin sâlikin iç dünyasında, yani enfüsünde kopmasıdır. Her bir nefs mertebesinden diğerine geçiş, bir önceki mertebenin "ölümü" ve yeni bir mertebenin "dirilişi"dir; yani her geçiş bir kıyamettir. Cenâb-ı Hakk'ın Kıyâmet Sûresi'nde, "Kıyâmet gününe yemin ederim" dedikten hemen sonra "Kendini kınayan nefse (nefs-i levvâmeye) yemin ederim" buyurması, bu ikisi arasındaki derin bağı gözler önüne serer.

Bakın kıyamet ile levvame nefsi birlikte yad ediyor Cenab-ı Hakk bakın ne kadar mühim bir meseledir. Bakın kıyamet nerede, nefs-i levvame nerededir. Kıyamet bütün alemlerde oluşan bir hadise, nefs-i levvame insanda, demek ki insanın o zaman levvame nefsinin kıyameti kopuyor. Levvamenin kıyameti kopuyor, yahut levvamelikten kurtuluyor diyelim.

Levvâme nefsin kıyametinin kopması, o mertebenin saltanatının sona ermesidir. Bu saltanat, "ben yaptım, ben pişman oldum, ben tövbe ettim" diyen, fiillerin fâili olarak hâlâ kendini gören bir benlik iddiasıdır. Bu iddianın yıkılışı ise, "Bugün mülk kimindir?" sualinin enfüste tecellî etmesiyle mümkündür.

“Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak h��dise, ahirette kıyamet kopup ortada hiç bir varlık kalmayınca Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendine seslenecek “Bugün mülk kimindir” diye... fakat bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım... Ne zaman ki Kahhâr esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı... işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu.

Sâlikin varlığında Hakk'ın Vâhid (Tek) ve Kahhâr (Her şeye ezici bir güçle galip gelen) isimleri tecellî ettiğinde, nefs-i levvâmenin ve diğer alt mertebelerin "mülk" iddiası ortadan kalkar. Pişman olanın da, tövbe edenin de, fiili işleyenin de aslında Hakk'tan gayrı olmadığını anlar. Bu idrak, levvâme nefsinin kıyametidir. Bu, beşeriyet kabrinden hakiki varlığınla "kıyam et" (ayağa kalk) emridir. Bu kıyamet koptuğunda, sâlik mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu sadece bilmez, o hal ile hallenir ve mülkü sahibine teslim etmiş olur.

Varlık Mertebelerinin Haritası ve Sayıların Sırrı

Terzibaba irfanında, sâlikin yolculuğu başıboş bir seyir değildir. Bu yolculuk, İnsân-ı Kâmil'in nûrunun Ef'âl, Esmâ ve Sıfât mertebelerinden süzülerek âlemleri halk etmesinin tersine bir yolculuk, bir "uruc" yani yükseliştir. Bu yükselişin her bir durağı, her bir basamağı vardır. Bu basamaklar, yedi nefs mertebesi ve onun üzerindeki Beş Hazret (Beş İlâhî Hadra) olarak bizlere talim edilir. Bu haritayı okumak, yolcunun nerede olduğunu bilmesi ve bir sonraki menzile nasıl ulaşacağını anlaması için elzemdir.

Sayılar, bu merâtib-i vücûd haritasının anahtarlarıdır. Onlar sadece adet belirtmez, aynı zamanda varlık mertebeleri arasındaki hikmetli ilişkileri de açığa çıkarırlar.

(2) Tek’in çifte dönüşümü, sen ve ben… (7) Yedi Nefis mertebesi… (Emmâre, levvâme, mülhime, mutmeinne, radıye, merdiyye, safiye)... (9) Tevhid-i Esmâ… (Mûsevîyet), Rubûbiyet… (12) Hakîkat-i Muhammediye… (İnsân-ı Kâmil - Kâmil İnsân) (13) Hakîkat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediye…

Bu listede, Nefs-i Levvâme'nin yerini net bir şekilde görürüz. O, 7 katlı nefs binasının ikinci katıdır. Bu yolculuk, 1 olan Ahadiyet'ten 2 olan "sen ve ben" ikiliğine düşüşle başlar. 7 nefs mertebesi aşıldıktan sonra 5 Hazret mertebesiyle devam eder. 7+5=12 eder ki, bu da İnsân-ı Kâmil'in ve Hakikat-i Muhammediyye'nin kemâl sayısıdır. 13 ise, bu 12 zâhir mertebenin ardındaki bâtınî Tek'liği, yani Hakîkat'ül Ahadiyyet'ül Ahmediyye'yi işaret eder.

Bakara kıssasının geçtiği sûrenin 2. Sûre olması, "2" sayısının Nefs-i Levvâme mertebesiyle irtibatlandırılması boşuna değildir. 2, ikiliktir; hayır ile şer, iman ile inkâr, pişmanlık ile günah arasında gidip gelen levvâme nefsinin halidir. Sâlik, bu ikilikten geçerek, Mûseviyyet mertebesi olan 9'a (Tevhid-i Esmâ), oradan Îseviyyet olan 10'a (Tevhid-i Sıfât) ve nihayetinde Muhammediyet olan 11 (Tevhid-i Zât) ve 12'ye (İnsân-ı Kâmil) doğru yol alır.

Nefs-i Levvâme, sadece ahlâkî bir aşama değil, aynı zamanda varoluşsal bir mertebedir. O, sâlikin hem içindeki Firavun'la savaştığı, hem kendi kıyametini kopardığı, hem de Bakara'sını kurban ederek daha yüce mertebelere yükseldiği, son derece dinamik ve hayati bir geçit, bir berzahtır. Bu geçidi selametle geçmenin yolu ise, mürşid rehberliğinde bu ilâhî haritayı okumayı öğrenmekten ve her mertebenin hakkını vererek yaşamaktan geçer.

Terzibaba Geleneğinde Nefs-i Levvame'in Yaşanması

Tasavvuf yolculuğu, kitaptan değil candan okunan bir ilimdir. Nefs-i Levvâme mertebesi de, bu ilmin sâlikin varlığında yaşanarak, tecrübe edilerek öğrenildiği en çetin ama en bereketli duraklardan biridir. Önceki Nefs-i Emmâre durağında sâlik, hakikatten gâfil, yaptığı kötülüğü dahi bir marifet sayan bir hâldeydi. Levvâme ise, uykudan uyanan birinin ilk mahmurluğu gibidir. Gözleri hakikat nuruna henüz alışmamıştır ama karanlıkta olmadığını da fark etmiştir. Artık işlediği günahın, yaptığı hatanın acısını içinde duymaya, kendini kınamaya, "Ben bunu nasıl yaptım?" demeye başlar. Bu, yolculuğun en mühim adımlarından biridir, zira pişmanlık, tövbenin kapısıdır; tövbe ise Hakk'a giden yolun başlangıcıdır.

Bu mertebe, sâlikin enfüsî âleminde, yani kendi iç dünyasında büyük bir mücadelenin başladığı yerdir. Artık savaş sadece dışarıda değil, içeridedir. Bir yanı hâlâ Emmâre'nin çamuruna, alışkanlıklarına, eski dostluklarına çekerken, diğer yanı ilâhî bir sese, vicdanın fısıltısına, Nefs-i Mülhime'nin aydınlığına doğru uzanmak ister. Bu, iki âlem arasında kalmış, bir ayağı çamurda, bir eli semâda bir yolcunun hâlidir. Terzibaba geleneğinde bu hâl, kuru bir bilgi olarak değil, sâlikin her anında, her düşüncesinde, her amelinde yaşadığı bir imtihanlar silsilesi olarak ele alınır.

Araf'ta Bir Sâlik: Havf ve Recâ Arasında Bir Hayat

Nefs-i Levvâme'nin en belirgin vasfı, onun "berzah" yani bir geçiş, bir ara bölge olmasıdır. Sâlik burada ne tam olarak emmârenin karanlığındadır ne de mülhimenin aydınlığına tam vasıl olmuştur. Bu ikili yapı, onun bütün yaşantısını şekillendirir. Bir yüzü geçmişin günahlarına, diğer yüzü geleceğin umuduna dönüktür. Bu hâl, tasavvuf lisanında Havf ve Reca yani korku ve ümit kanatlarıyla uçmaya benzetilir.

Nefs-i levvâmenin biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır. Ehli hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur. Nefs-i levvâmenin belirgin ahlâk ve sıfatları; “ cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek ve seks” dir. (HAVF ve RECA ) (korku ve ümit) arasında yaşar.

"Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar" tasviri, Levvâme'deki sâlikin içindeki bölünmüşlüğü anlatır. Dünyevî bir neşenin, bir kalabalığın içine girdiğinde eski alışkanlıkları depreşir, nefsine uyar; ama sonra bir sohbet meclisine, bir zikir halkasına katıldığında veya seccadesinin başına oturduğunda yaptığından pişman olur, gözyaşı döker. Korkusu, tekrar emmârenin çukuruna düşme korkusudur. Ümidi ise, bu pişmanlık gözyaşlarının kabul edilip bir üst mertebeye, Mülhime'nin ilhamlarına mazhar olma ümididir.

Bu mertebenin Emmâre'den farkı, "şuurlanma"nın başlamasıdır. Emmâre'deki kişi, hatasında ısrarcıdır ve yaptığından bir lezzet duyar. Levvâme'deki ise, aynı hatayı yapsa bile sonrasında derin bir ızdırap ve pişmanlık hisseder. Bu pişmanlık, bu kendini kınama (levm), mânevî bir uyanışın en açık delilidir.

Nefs-i Emmâre’de kendine hakim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım,” diyen ve pişmanlık duymayan kişi, (nefs-i levvâme) ye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar. Yaptığı düşük işleri her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlışlıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur. Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar.

Bu "irâdi güç toplama" süreci, Levvâme mertebesinin temel dinamiğidir. Her pişmanlık, iradeye vurulmuş bir kamçıdır. Her "keşke yapmasaydım", bir sonraki imtihanda daha dirençli olmak için bir talimdir. Sâlik, düşe kalka ilerlemeyi öğrenir. Bu mertebe, tehlikeli olduğu kadar kıymetlidir de. Çünkü Cenâb-ı Hakk, Kıyâme Sûresi'nde üzerine yemin ettiği bu nefse, barındırdığı dönüşüm potansiyeli sebebiyle büyük bir değer atfetmektedir.

Tehlikeli Geçit ve Mürşid-i Kâmil'in Rehberliği

Seyr-i Sülûk yolculuğu, özellikle Levvâme ve Mülhime mertebelerinde, rehbersiz aşılamayacak kadar tehlikeli dönemeçlerle doludur. Sâlikin mânevî alıcıları, yani kalbî antenleri bu mertebede yavaş yavaş çalışmaya başlar. Artık sadece zâhir âleminden değil, bâtın âleminden de fısıltılar, ilhamlar, rüyalar, düşünceler gelmeye başlar. En büyük tehlike de burada kendini gösterir: Gelen bu mânevî verinin hangisi Rahmanî (ilham), hangisi şeytanî veya nefsanî (evham) olduğunu ayırt edememek.

İşte en çok ayağın kaydığı yerlerin başlangıcı burasıdır, mülhime mertebesidir. Neden; evham ile ilham karışık gelir, ama diğer mertebelere göre batıni alemde faaliyet başladığından dış alem ile temas kurmaya başladığından yani kendi dışında bir şeyler artık olmaya başladığında yani antenleri faaliyete geçtiğinden radarları küçük çapta da olsa alıcıları faaliyete geçtiğinden alış başlar, bunların bir kısmı ilham, bir kısmı da evham olur.

Levvâme'de başlayan bu karışıklık, Mülhime'de zirveye ulaşır. Sâlik, nefsinden kaynaklanan bir hayali veya şeytanın bir vesvesesini, ilâhî bir ilham zannedebilir. Bu durum, kişiyi ya kibire ya da büyük bir mânevî sarsıntıya sürükleyebilir. İşte tam bu noktada, kâmil bir mürşidin, yani yolu bilen, bu geçitlerden defalarca geçmiş ve nice sâlikleri geçirmiş bir kılavuzun elinden tutması şart olur. Mürşid-i Kâmil, sâlikin mânevî doktorudur. Sâlik, yaşadığı hâlleri, gördüğü rüyaları, içine doğan düşünceleri (vâridât) mürşidine arz eder. Mürşid, elindeki hakikat mîzânı ile bunları tartar.

Oralardan geçirir, tutar elinden gel bakalım ne geldi sana tabi o kişi varidatlarını anlatacaktır, şunu gördüm şunu gördüm şöyle hal geldi şöyle düşünce geldi, o zaman diyecektir ki bu düşünceyi at, bu evhamdır, bu düşünceyi tatbik et, bu ilhamdır, diye evham hangisi ilham hangisi ayıracak olan kişi onu ayırtır, oradan salimen geçirtir, eğer öyle bir ölçüsü elinde yoksa yani değerlendiricisi yoksa elinde ilhamları evham, evhamları da ilham hükmü içerisine girer.

Mürşid, sâlike "Bu Evhamdır, nefsindendir, itibar etme, at gitsin" veya "Bu İlhamdır, Rahman'dandır, şükret ve gereğini yap" diyerek onun yolunu aydınlatır. Bu rehberlik olmadan, sâlikin bu karışık sinyaller ormanında yolunu bulması ve bir üst mertebeye "salimen" yani selametle geçmesi neredeyse imkânsızdır. Tarikat yolu ve mürşid edebi, işte bu sebeple sadece bir gelenek değil, sâlikin mânevî sağlığını ve yolculuğunun güvenliğini temin eden hayatî bir usûldür.

Düşmanı Dost Eylemek: Şeytanını Müslüman Etme Sanatı

Tasavvufun en derin hikmetlerinden biri, kötü veya düşman olarak görülen nefsânî güçleri yok etmeyi değil, onları terbiye ederek dönüştürmeyi ve hizmete almayı hedeflemesidir. Efendimiz (s.a.v.)'in "Ben şeytanımı Müslüman ettim, o bana artık hayırdan başkasını emretmez" hadis-i şerifi, bu sırrın anahtarıdır. Levvâme mertebesi, bu "Müslüman etme" ameliyesinin fiilen başladığı yerdir.

Efendimiz nasıl buyurdu “Ben şeytanımı müslüman ettim” diye, bizim de eğitim neticesinde bize o anda secde etmeyen o iblisi düşünceleri, güçleri, duyguları zaman içerisinde eğiterek bize itaat eder hâle getirmemiz gerekmekte çünkü hilâfet makamı gerçekten bir hilâfet makamı ise oraya bütün teba’nın uyması gerekli...

Buradaki "iblisî güçler", bizim varlığımızın dışında bir şey değildir. Onlar, nefs-i emmâremizin ve levvâmemizin karanlık yüzünü oluşturan, kibir, öfke, şehvet, hırs gibi ham feyizlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i İlâhiyye'sinden olan Aziz, Cebbar, Mütekebbir gibi isimlerin bizdeki gölgeleridir. Bunları yok saymak veya sökmeye çalışmak, kendi varlığımızın bir parçasını inkâr etmek olur. İrfan yolu, bunları yok etmeyi değil, terbiye etmeyi öğretir. Tıpkı vahşi bir atın ehlileştirilip usta bir biniciye hizmet etmesi gibi, bu nefsânî güçler de terbiye edildiğinde sâlikin en büyük yardımcıları hâline gelir.

Bu eğitim sürecinde, sâlik bu güçlerin aslında kendi menfaatine çalıştığını nefsine anlatır. Emmârenin o vahşi feyzi, eğer hakikat yolunda kullanılırsa, sâliki geceleri teheccüde kaldıran, onu zikirden ve hizmetten alıkoymayan bir güce dönüşür. Terzibaba Hazretleri bu dönüşümü çok güzel bir misalle açıklar:

Şimdi ne oluyor emmare levvame mülhime mertebelerinde nefs-i emmare o vücut arabasını tarikat yolunda geriye doğru çekerken kendi istediği istikamette bu bedeni kullanmayı zorlarken sonra yapılan işlerin gerçek ve iyi niyetle gelecekte ve halde kendi menfaatine ait olduğunu ona anlattığımız zaman o zaman emmarelikten soyunup sana yardımcı olacaktır. Arabayı geriye çekmeyi bir tarafa, ileri doğru ittirecektir, ondan sonra dervişin sürati artar.

Bu, seyr-i sülûkta bir sıçrama anıdır. Düne kadar sâliki geriye çeken o güç, artık onu ileriye iten bir motora dönüşmüştür. Terbiye edilmiş emmârenin tuttuğu av bile artık helal olur; yani o keskin idrakiyle mana âleminden öyle bilgiler, öyle anlayışlar yakalayıp getirir ki, sâlikin irfanı zenginleşir. Bu, eksi kutbun, artı kutba hizmet eder hâle gelmesidir; zıtların birliğinin sâlikin kendi varlığında tecellî etmeye başlamasıdır.

Levvâme'nin Kıyameti ve Mülhime'ye Doğuş

Her nefs mertebesi, kendi içinde bir âlemdir. Bir mertebeden diğerine geçmek, o eski âlemin "kıyametinin kopması" ve yeni bir âlemde "yeniden dirilmek" (ba's) gibidir. Sâlik, Levvâme'nin pişmanlıklar, gelgitler ve mücadelelerle dolu dünyasında yeterince talim görüp iradesini güçlendirdiğinde, artık bu mertebenin imtihanları onun için son bulur. Bu, Levvâme'nin kıyametidir.

Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebe de yüzünü (nefs-i mülhime) ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, (nefs-i levvâme) si nin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir daire daha yaklaşmış olur.

Bu kıyamet bir yok oluş değil, bir kurtuluş ve bir doğuştur. Levvâme'nin ahlâkı olan sürekli kendini kınama, kararsızlık, korku ve ümit arasındaki gerilim son bulur. Sâlik, bu ikilemlerden kurtulup daha istikrarlı, ilhamların daha net geldiği Mülhime mertebesinin ahlâkıyla ahlaklanmaya başlar. Bu geçişin en güzel sembolü, Yunus Peygamberin (a.s.) kıssasıdır. Balığın karnı, nefs-i levvâmenin karanlıklarıdır. O karanlıklar içinde yapılan niyaz, "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'z-zâlimîn" (Senden başka ilah yoktur, Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, şüphesiz ben zalimlerden oldum) duası, tam bir Levvâme hâlinin ifadesidir. Tevhidi ikrar, Hakk'ı tenzih ve kendi nefsine zulmettiğini, yani hata ettiğini itiraf...

Bu itiraf ve teslimiyet, Yunus'u (a.s) balığın karnından kurtarıp selamet sahiline çıkardığı gibi, sâliki de Levvâme'nin sıkıntılı karanlığından kurtarıp Mülhime'nin aydınlık ufkuna taşır. Terzibaba Hazretleri, bu kıssadan çıkarılacak dersleri şöyle özetler:

Başına gelen hadiselerden ibret almayı. Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı.

İşte Nefs-i Levvâme'nin yaşantısı, bu dersleri ezberlemek değil, bizzat yaşamaktır. Her düşüşte yeniden kalkmayı, her hatadan sonra daha samimi bir pişmanlıkla Hakk'a yönelmeyi, karanlıkta kalınca O'na sığınmayı ve en önemlisi, bu tehlikeli yolda bir bilenin, bir Mürşid-i Kâmil'in elini asla bırakmamayı öğrenmektir. Bu mertebeyi selametle geçen sâlik, artık mânevî yolculuğunda önemli bir eşiği atlamış, kendine ve Hakk'a bir adım daha yaklaşmıştır.

Füsûsu'l-Hikem'de Nefs-i Levvame

Şeyh-i Ekber İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i, her bir peygamberin hakikatine atfedilmiş bir hikmetin kapısını aralar. Bu kapılardan girildiğinde, sâlikin kendi iç âlemindeki yolculuğun haritası belirginleşir. Nefs-i Levvâme mertebesi de bu haritanın en mühim menzillerinden biridir ve Şeyh-i Ekber, bu mertebenin sırlarını bilhassa Hz. İbrahim ve Hz. İshak'a atfedilen hikmetler içinde açar. Zira tasavvuf yolunda ilerleyiş, sadece zikir ve ibadetle değil, aynı zamanda nefsin katmanlarını bilmek ve her birinin hakkını vererek "kurban etmekle" mümkündür.

Füsûs'un İshak Fassı'nda karşımıza çıkan temel mesele, Hz. İbrahim'in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesidir. Zâhirde bir babanın evladına olan imtihanı gibi görünen bu hadise, bâtınî mânâda sâlikin kendi nefsini Hakk yolunda feda etmesinin remzidir.

İbrahim (a.s.) oğlu İshak’ı (a.s.) rüyasında zebih etti, onu keşf-i mücerret nevinden addetti. Yani ilk belirtilen rüya türünden addetti. Yani rüyada ne gösteriliyorsa ayniyyen o tahakkuk edecek olan rüyalardan zannetti. Öyle zannedip his aleminde dahi yani bu alem bu his aleminde duygu aleminde, madde aleminde dahi ayniyle Cenab-ı İshak’ı zebha teşebbüs buyurdu.

Hz. İbrahim, rüyasını zâhirî mânâsıyla anladı ve bu teslimiyetiyle en yüce makamlara erişti. Ancak hikmetin sırrı, rüyanın tabirinde gizliydi. Yolun başında olan bir sâlik için rüyalar, çoğunlukla kendi nefsinin hâllerini yansıtan bir ayna gibidir.

Rüyada Hz. İshak olarak suretini görmesi gördüğü onun kendi nefsidir. Yani şu demek oluyor ki gerçekten Hakk yolunda yürüyen bir derviş rüyasında gördüğü şeyler büyük çoğunlukla kendi nefsinin alemetleridir. Yani kendi nefsini görmektedir. İşte İbrahim (a.s.) da oğlunu rüyasında kestiğini görmesi kendi nefsini kesmesi lazım geldiğini görmesidir.

Füsûs'un bize öğrettiği en temel usûllerden biri budur: Âfâkta (dış dünyada) gördüğün hadiseyi, enfüsünde (iç dünyanda) ara. Hz. İbrahim'in rüyasında gördüğü "oğul," aslında kendi varlığının bir parçası, kendi nefsidir. O nefs ki, insanı Hakk'tan alıkoyan en sevgili, en yakîn bağ olabilir. Bu bağı kesme emri, bir cinayet değil, bir dirilişin müjdesidir. Bu sebeple sâlik, rüyasında gördüğü anne, baba, evlat gibi suretlerin zâhirine takılıp kalmamalıdır. Bunlar, çoğunlukla kendi nefsânî bağlarının, sevgilerinin veya korkularının birer yansımasıdır.

Peki, kurban edilmesi gereken bu nefsin sureti neden rüyada insan iken, fiiliyatta bir koça dönüştü? Nefs-i Levvâme'nin sırrı burada daha da belirginleşir.

İşte onun için vurduğu zaman bıçak kesmedi, onun yerine koç geldi. Yani kesilmesi lazım gelen koçtur, o da işte nefs-i levvame mertebesinin ifadesi olduğundan onun yerine koç kesildi. (...) Böylece hayal aleminde yani alem-i misalde (bizim üstümüzdeki alem) insan suretinde zahir olan kimse his aleminde (yani bu alem beş duyu ile algılanan alem) koç suretinde zahir oldu.

Bu dönüşüm, ilâhî rahmetin ve hikmetin bir tecellîsidir. Hakk Teâlâ, kulundan beşerî varlığını yok etmesini istemez. İstediği, o varlığa musallat olmuş hayvânî sıfatların ortadan kaldırılmasıdır. Şeyh-i Ekber'in ve onun izinden giden Terzibaba gibi irfan ehlinin dilinde koç, Nefs-i Levvâme'nin sembolüdür. Aslan nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefsin) gücünü ve saldırganlığını temsil ederken, koç daha ehlileşmiş ama hâlâ inatçı, boynuzlarıyla direnen, yaptığı yanlıştan pişman olsa da aynı hataya dönme potansiyeli taşıyan levvâme nefsinin hâlini temsil eder. Bıçağın evladı kesmemesi, kesilecek olanın et ve kemik değil, sâlikin kendi nefsânî duyguları, benlik iddiaları ve hayvânî fıtratı olduğunun en açık delilidir.

koç, nefs-i levvamenin sembolüdür, misalidir. Koç veya onun benzeri hayvanlar, nefs-i levvamenin sembolüdür. Bunların kesilmesi lazım geldiğini burada ayrıca seyir yolunda belirtmek istiyor.

Bu kurban hadisesi, sadece İbrahimî yoldan gelenler için değil, Hakk'a vuslat arzusunda olan her sâlik için aşılması gereken bir menzildir. İster Musevî, ister Îsevî, ister Muhammedî meşrebinde olsun, her yolcu bu nefsânî kurban kesiminden geçmek durumundadır. Zira bu sıfatlar kurban edilmedikçe, bir üst mertebe olan Nefs-i Mülhime'nin ilhamlarına kulak vermek mümkün olmaz.

Füsûs, bu hadiseyi daha da derinleştirerek, görülen suretin görüldüğü mertebeye (hazrete) göre nasıl değiştiğini de izah eder.

O sureti hangi hazrette görmüş ise o hazretin icabına göre müşahede eder. (...) Zira o suret o Hazretin ihtiyaçlarına göre gerekliliklerine bağlı olarak değişir. Tabi ki esma âleminin şartları başka, o şartlara göre değişir, ef’al aleminin şartları başka, sıfat alemindeki şartlar başka yaşantıda başka bilgi de başka hepsi başka.

Yani, sâlikin rüyada veya müşahedede gördüğü bir suret, onun kendi A'yân-ı Sâbitesinin (değişmez özünün) bir yansımasıdır, fakat bulunduğu şuur ve varlık mertebesinin hükümlerine bürünerek zâhir olur. Ruhlar âleminde latîf olan bir mânâ, misal âleminde bir surete, şehâdet âleminde ise kesîf bir cisme bürünebilir. İbrahim'in (a.s) nefsini kesme emrinin misal âleminde "oğul" suretinde, şehâdet âleminde ise "koç" suretinde tecellî etmesi, bu ilâhî işleyişin en güzel misallerindendir.

Nefs-i Levvâme'nin bir diğer mertebesi ise, onun küllî bir pişmanlık (levm) hâliyle olan bağlantısıdır. Bu sadece günahkâra mahsus bir hâl değildir. İrfan yolunda her mertebe, bir üst mertebeye nispetle bir eksiklik taşır. Bu yüzden ahirette, her nefis bir şekilde kendini kınayacaktır.

Ancak şu var ki, yani bir insan nereye gelirse gelsin, ahirette mutlaka belirli bir yönden hüsranda ve levm mertebesinde olacaktır. Levm demek pişmanlık duymak demektir. (...) diyelim ki bir mertebeye gelmiş bir kimse neden bir üst mertebeye gelemedim yazık bana diye levm edecek çünkü 5. Mertebe ile 6. Mertebe arasındaki farkı görecek dünyada oraya gelme imkanını olduğunu da bilecek ama gafletinden ve ilgisizliğinden kazanamadığının pişmanlığını duyacaktır. Bakın Cennet ehli dahi olsa bu pişmanlık olacaktır.

Bu, ne kadar ürpertici görünse de, aslında ilâhî isimlerin sonsuz tecellîsinin ve mertebelerin nihayetsizliğinin bir sonucudur. Her makam güzeldir, ama bir üst makamın güzelliğini gören, kendi bulunduğu yerdeki fırsatları nasıl daha iyi değerlendirebileceğini düşünerek bir tür tatlı bir hüsran, bir "levm" yaşar. Bu, cehennem ehlinin mutlak hüsranından tamamen farklıdır. O mutlak hüsran, nefs-i emmârede kalıp beşeriyet hapishanesinden hiç çıkamamanın getirdiği bir kayıptır. Arifin levm'i ise, daha fazla kurbiyete (yakınlığa) erişememenin getirdiği bir iştiyaktır.

İnsanı bu nefsânî hapishanelerden, yani emmâre ve levvâme bataklığından kurtaracak olan ise peygamberlerin getirdiği ilâhî haberdir. Eğer onlar olmasaydı, her insan kendi sınırlı idrakinin, kendi vehminin ve kendi nefsânî eğilimlerinin esiri olurdu.

Eğer vahidiyet mertebesindeki ilahi hakikatler, Allah’ın hakikati, bu hakikat-i vahideyi Cenab-ı Hakk peygamberler, rasuller mertebesine göndermeseydi, onlar da insanlara tebliğ etmeseydiler o zaman ne olurdu, herkes kendi Rab-ı hassına teveccüh edecekdi. Yani herkes nefsine dönük hayat sürdürecekti.

Rabb-ı hass, bir varlığın istidadına hükmeden özel ilâhî isimdir. Herkes, kendi "özel Rabbi"nin terbiyesi altındadır. Ancak bu terbiye, peygamberlerin getirdiği küllî davet olan Vâhid ve Kahhâr olan Allah'a, yani Rabbü'l-Erbâb'a (Rablerin Rabbi'ne) yönelmedikçe, kişiyi kendi nefsinin dar kalıpları içinde bırakır. Kişi, kendi istidadını mutlaklaştırır ve ona tapmaya başlar. Hz. Yusuf'un zindan arkadaşlarına sorduğu o can alıcı soru, bu hakikati haykırır:

يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ ءَ اَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ "Ayrı ayrı farklı Rablar mı hayırlıdır, yoksa Vahid-i Kahhar olan Allah mı hayırlıdır?" (Yusuf, 12/39)

Nefs-i Levvâme mertebesinde çırpınan sâlik, bu "ayrı ayrı rablar" ile, yani bir an pişman olup Hakk'a yönelmesiyle, bir an sonra tekrar eski alışkanlıklarına dönüp nefsine uymasıyla bir mücadele içindedir. Peygamberlerin ve onların vârisi olan mürşid-i kâmillerin rehberliği, sâliki bu dağınıklıktan kurtarıp Vâhid olan Hakk'a teslim olmaya davet eder.

Sonuç olarak, Füsûsu'l-Hikem'in penceresinden bakıldığında Nefs-i Levvâme, sâlikin İbrahimî bir teslimiyetle kendi hayvânî sıfatlarını kurban ettiği, rüyalarının kendi iç âleminin bir aynası olduğunu idrak ettiği ve pişmanlık ateşinde arınarak bir üst mertebeye hazırlandığı son derece mühim bir geçittir. Bu geçidi selametle aşmak, hem ilâhî haberin rehberliğine hem de kişinin kendi nefsini kurban etme cesaretine bağlıdır. Zira Şeyh-i Ekber'in de işaret ettiği gibi, nefsinden fânî olmadan Hakk ile bâkî olmak mümkün değildir. Bir kimse nefsinden rücu edince, yani yüz çevirince, ancak o zaman Hak zuhur eder.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Nefs-i Levvâme'nin o çalkantılı denizi, sadece bir pişmanlık ve kınama durağı değildir. O, hakikatte, varlığın en temel sırlarından birinin, yani zıtların birliğinin sâlikin gönlünde tecrübe edilmeye başlandığı ilk sancılı eşiktir. Bu, öyle bir makamdır ki, sâlik bir ayağıyla çamurda, diğer ayağıyla nurda durur. Bu iki zıt kuvvetin çekişmesi, aslında onu daha yüksek bir birliğe, [Cem makamına](/wiki/Cem makamı) hazırlayan ilâhî bir terbiyedir.

Bu yolculuğun sırrını anlamak için "ölmeden evvel ölmek" hadîs-i şerîfinin işaret ettiği manaya kulak vermek gerekir. Bu, içinde yaşadığımız şu kesif âlemi, gece gördüğümüz bir rüya gibi seyredebilme kemâlidir. Rüyayı gören, uyandığında rüyanın tabirini yapar. Zira artık rüyanın dışındadır, ona kuşbakışı bakar. Tevhid ehli de, nefs mertebelerinin kaydından ve bu dünya hayatının vehimlerinden sıyrılıp kendi varlığının dışına çıktığında, bu âlemin hakikatini görmeye ve tabir etmeye başlar.

Tevhid ehli ancak bu alemin hakikatini idrak ediyor, o zaman da ölmeden evvel ölmüş oluyor, nasıl ki gece gördüğümüz kısa rüyaları gündüz tabir ediyoruz, ölmeden evvel ölmüş kişiler de bu beşer anlayışı dünyanın dışına çıktıklarından dışarıdan bakarak bu alemin hakikatini görüp tabir edebiliyorlar. Yani ahiretteki ölümü beklemeden “külli nefsin zaikatül mevt” hükmünün içerisinde kendi varlıklarında ölümü tatmış oluyorlar, ölümü tatmak demek nefisler ölümü tadıyor, nefsin ölümü emmarede tadıyor, levvamede tadıyor, mülhimede tadıyor, her bir mertebede ölümü tadıyor hep o mertebenin istikametinde o mertebenin özelliği içerisinde tatmış oluyor.

"Her nefs ölümü tadacaktır" âyeti, bir yok oluşu değil, bir hâl değişimini, bir zevki haber verir. Nefs-i Emmâre'nin ölümü, körü körüne şehvetin bitişidir. Nefs-i Levvâme'nin ölümü ise, o kınayan, pişman olan ikiliğin bitip bir üst mertebede dirilmesidir. Her mertebede ölümü "tatmak", o mertebenin esaretinden kurtulup hakikatin bir üst perdesine yükselmektir. Levvâme'deki sâlik, bu rüyadan uyanmaya çalışan, ama hâlâ rüyanın tesirinde olan kişidir. Pişmanlığı, uyanışın ilk sancısıdır.

Bu zıtların birliği meselesini daha iyi kavramak için, Hz. İbrahim'in (a.s.) kıssasına Füsûs'un gözüyle tekrar bakalım. O, rüyasında oğlunu kurban ettiğini gördü. Bu, zâhirde bir evladın canına kıymak gibi görünse de, bâtında sâlikin kendi nefsini, kendi varlık iddiasını Hakk'a kurban etmesinin bir remzidir.

Şu halde İbrahim (a.s.) rüyasında oğlu ola İshak’ı (a.s.) boğazladığını gördüğü zaman kendi nefsinden başkasını boğazlar görmedi. Neden koç şeklinde görüldü, tarikat düzeyinde baktığımız zaman nefs-i levvamenin boğazlanmasını ifade ediyor. O da kendinden olduğundan duygularının kesilmesini ifade ediyor, dolayısıyla duygular da bıçakla kesilemeyeceğinden İbrahim (a.s.), İshak’a (a.s.) bıçağı çaldığı zaman etini bıçak kesmedi.

Hikmet burada gizlidir. Bıçak eti kesmez, çünkü kurban edilecek olan et ve kemik değildir. Kurban edilecek olan, "oğul" suretinde görünen kendi nefsânî bağlarımız, en kıymetli bildiğimiz varlık iddiamızdır. Oğul, babanın bir parçası, onun sırrının taşıyıcısıdır. Terzibaba Hazretleri'nin buyurduğu gibi, "oğul babanın aynıdır". İbrahim Peygamber, oğlunu boğazlarken aslında kendi nefsini, kendi benlik vehmini boğazlıyordu. Koçun gelmesi ise, bu işin hayvani sıfatlar mertebesinde, yani Nefs-i Emmâre ve Levvâme'nin kör ve isyankâr fıtratında gerçekleştiğini gösterir. Kesilen, hayvani duygulardır. Bu, [tenzih-teşbih dengesinin](/wiki/tenzih-teşbih dengesi) kâmil bir misalidir: Hakk, kurban edilmekten münezzehtir (tenzih), ama kurban fiili, O'na yaklaşmak için bir vesile olarak beşerî suretlerde (teşbih) zuhûr eder.

Zıtların birliğinin bir başka muazzam tecellîsi de Hz. İsa'nın (a.s.) vücûd buluşundadır. O, hem ruhânî bir nefhadan (üfürülüşten), hem de Meryem anamızın beşerî, yani toprağa bağlı yapısından meydana gelmiştir. Bir yanı latîf, bir yanı kesiftir.

İşte bir tarafı çamurdan gelen yani balçık tarafından gelen bir tarafından da ruhlar aleminden gelen özelliğe sahipti İsa (a.s.). Anneden gelen de muhayyeldir. Anne de nefs-i küldür. Baba akl-ı küldür. İşte akl-ı kül vazifesini Cebrail (a.s.) yaptı ama mutlak akl-ı kül olmadığından hayali muhayyel bir yapıya sahip oldu. İşte baba tarafından dolayı nefs-i emare, levvame, mülhime gibi şeyler geçmedi.

Hz. İsa'da bu iki zıt kutbun birleşmesi, onda Nefs-i Emmâre ve Levvâme gibi aşağı mertebelerin doğrudan tecrübe edilmemesine sebep olmuştur. Onun yolu, bu yüzden ruhanî bir bekârlık yoludur. Lâkin, Ümmet-i Muhammed'in yolu, bu zıtların en kâmil manada birleştiği [Muhammedî mîzan](/wiki/Muhammedî mîzan) yoludur. "Evleniniz, çoğalınız" emri, sadece neslin devamı için değildir. Bu, ruhânî olan ile cismânî olanın, akl-ı küll ile nefs-i küllün nikâhıdır. Bu nikâh ile sâlik, hem ruhunu arındırır hem de nefsini terbiye eder. Zıtları birbiriyle savaştırmaz, onları aynı istikamette hizmet ettirir.

Bu hizmet ettirme meselesi, seyr-i sülûktaki en mühim sırlardan biridir. Efendimiz (s.a.v.), "Ben benimle beraber doğan şeytanı İslâm'a getirdim" buyurur.

Bunların cümlesi dalalette bırakma, bozgunculuk yapmaya memurdur. Bunlar görünen bu tabiat aleminde bütün eşyada mevcuttur. Sadece insanda değil. Efendimizin “her kimseyle beraber bir şeytan doğar, ben benimle beraber doğan şeytanı islama getirdim ” buyurmaları nefs-i insaniyedeki vehme işarettir. Vehim kuvveti asla gururlanmadan uzaklaşmaz. İşte seyr-i sülukta mutlaka bunun aşılması gereklidir.

O "şeytan", dışarıdaki bir varlık değil, insanın kendi içindeki vehim kuvvetidir. Yoku var, varı yok gösteren, sâliki sürekli şüphe ve gurura düşüren o ayartıcı güçtür. Emmâre ve Levvâme mertebelerinde bu kuvvet, sâlike muhaliftir; onu geriye çeker. Sülûk, bu geri giden motoru önce durdurmak, sonra da ileri gidenle aynı yöne çevirmektir. İşte o zaman o muhalif güç, en büyük yardımcı olur. Şeytanın İslâm olması, yani vehim kuvvetinin Hakk'a teslim olması budur.

Ne zaman ki o motorun dişlilerini ileriye gidecek şekle döndürürüz ki Müslüman olması da o demektir, o zaman biz iki motor ile aynı yöne giden daha güçlü ve daha güvenli yol almış oluruz ve de hızımız da artmış olacaktır. Ama bu da onun emmare, levvame, mülhime mertebelerine kadar en az eğitilmesi lazımdır.

Levvâme'deki sâlik, bu motoru durdurmaya çalışan, onunla boğuşan kişidir. Pişmanlığı, bu mücadelenin yakıtıdır. Mürşid-i Kâmil'in himmetiyle o motoru kendi yönüne çevirebildiği an, Mülhime'ye adım atar ve yolculuğu hızlanır.

Bütün bu zıtların birleştiği, bütün hakikatlerin kendisinde düğümlendiği nihâî ve kâmil ayna ise [Hakikat-i Muhammediyye](/wiki/Hakikat-i Muhammediyye)'dir. O, hem varlığın başlangıcıdır, hem de varlığın Hakk'a delil olan son noktasıdır. O, hem delil, hem medlûldür; yani hem kanıt, hem de kanıtlanandır.

Zira Rasul’ün (a.s.) nefsi, nefsi dediğimiz zaman O’nun emmare, levvame nefsi değil, bütün varlığı, külliyeti ile birlikte her hali, zatı, zahiri ve batını olmak üzere, nefsi tarif ederlerken nasıl demişlerdi; nefs; o şeyin Zat’ıdır, diye tarif etmişlerdir. Nefsi [Zât-ı Mutlak](/wiki/Zât-ı Mutlak) Hakk’ın yani Hakk’ın mutlak Zat’ının O’nda taayyününden ibarettir. Yani meydana gelişinden ibarettir.

Efendimiz'in (s.a.v.) "nefsi", bizim anladığımız manada Emmâre veya Levvâme değildir. O'nun nefsi, Nefs-i Küllî'dir, varlığın özüdür. O'nun varlığı, Zât-ı Mutlak'ın bu âlemdeki en kâmil zuhûrudur. Bu sebeple O'nun gölgesi yoktu. Çünkü gölge, kendinden menkul, ayrı bir varlık iddiasının karanlığıdır.

Cenab-ı fahri alemin iftihar eylediği fakr için fena zinet olunca gölgesiz olan mum alevinin ucu gibi o kimse de gölgesiz olur. Yani mevhum olan vücud-u mecazi zulmetinden halas olup mutlak bir nur olur. Nurun da gölgesi olmaz.

Nefs-i Levvâme'den başlayan bu çetin yolculuğun hedefi budur. O kınayan, pişman olan, zıtlıklar içinde parçalanan nefsi terbiye ederek, onu İslâm'a getirerek, kendi mecâzî varlığımızın gölgesinden kurtulup Hakk'ın mutlak nurunda fânî olmaktır. Levvâme'deki pişmanlık ateşi, bu yolda sâlikin nefsini pişirip olgunlaştıran, onu kurban edilmeye lâyık bir hale getiren ilâhî bir fırındır. O ateşten kaçan değil, o ateşte yanmaya razı olan, İbrahim gibi teslimiyet bıçağını kendi benliğine çalan sâlik, sonunda selâmete erer.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Nefs-i Levvame

Yolumuz uzun, menzilimiz kendi hakikatimiz. Bu yolda önümüze çıkan duraklardan biri de, adını Kur'an-ı Kerim'in üzerine yemin ederek yücelttiği Nefs-i Levvâme durağıdır. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf'inde bu mertebeyi kuru bir bilgi olarak değil, yaşayan hikâyelerle, dokunaklı temsillerle ve sâlikin gönlüne işleyen sembollerle anlatır. O, nefsin hallerini bir hekim gibi teşhis eder, bir mürşid gibi de ilacını gösterir.

Mesnevî'nin hikmet pınarından içtiğimizde görürüz ki, nefs tek bir parça değildir; o, büründüğü sıfatlara göre isim alan, sürekli değişen ve dönüşen bir hakikattir. Sâlikin yolculuğu, bu nefs elbisesini sıfatlardan arındırıp, Zât'ın rengine boyama yolculuğudur.

Pişmanlığın Sesi: Gururun Kırılışı ve Levvâmenin Doğuşu

Yolun başındaki sâlik, çoğu zaman Nefs-i Emmâre'nin, yani kötülüğü durmaksızın emreden nefsin atına binmiş, hırs ve gurur rüzgârıyla dört nala koşan bir süvari gibidir. Dünya nimetlerini, makam ve şöhreti bir serap gibi görüp ona doğru koşar. Aklının ve vicdanının cılız sesi, bu koşunun gürültüsünde kaybolur gider. Lâkin her koşunun bir sonu, her hırsın bir tuzağı vardır. Hazret-i Pîr, bu halin nihayetini resmeder:

Tâ ki gurûr kuyusuna düşer, ondan sonra hikmetten melâmet işitir. (...) serap hükmünde olan dünyevî fayda hayallerine hırs ile saldıran kimseler nihayet aldanma kuyusuna düşerler. Ondan sonra aklın hikmetinden "Niçin yaptın?", "Niçin hayal arkasında böyle boşuna koştun?" diye kınama işitirler.

Bu "melâmet," bu "Niçin yaptın?" sorusu, Nefs-i Levvâme'nin sesidir. O ses, ancak gurur ve kibrin rüzgârı dindiğinde duyulur. Sâlik, hırsının peşinde koşarken yakalandığı tuzağın içinde çaresiz kalınca, o zamana kadar kendisini taşıyan "bâd," yani benlik ve hodbinlik havası söner. İşte o an, levvâme fırsat bulur ve içten konuşmaya başlar.

Vaktâki tuzağın bağından onun bâdı kırıldı, nefs-i levvâme onun üzerine el bulur. (...) "Bâd", rüzgâr demektir; burada ise kibir, gurur ve benmerkezcilikten kinayedir. Hırs ile meydana gelen hücumu sonucunda tutulduğu tuzağın bağından, onun benmerkezciliği ve gururu kırıldığı zaman; nefs-i levvâme (kendini kınayan nefis) onun üzerine fırsat bulup içinden konuşmaya başlar.

Bu kırılış, bir lütuftur. Çünkü o ana kadar kulakları sağır eden hırsın gürültüsü kesilmiş, sâlik ilk defa kendi içindeki hakikatli bir sesi, vicdanının sesini duymaya başlamıştır. Bu ses, henüz bir huzur sesi değildir; bir pişmanlık, bir kınama sesidir. Ama bu kınama, sâlikin uyanışının ilk işaretidir. Emmâre'nin kör ve sağır saltanatı yıkılmış, levvâmenin acı ama şifalı sorgulaması başlamıştır.

Mesnevî'de anlatılan, babalarının yasağına rağmen yasaklı kaleye giden üç şehzadenin hikâyesi de bu hakikatin bir başka temsilidir. "İnsan men edildiği şeye düşkündür" hükmü gereği, nefislerine uyar, babalarının vasiyetini ayaklar altına alırlar ve nihayetinde belâ kuyusuna düşerler. İşte o kuyunun dibinde, pişmanlık içinde kıvranırken onlara seslenen, kendi Nefs-i Levvâme'leridir:

Nihâyet belâ kuyusuna düştüler ve nüfûs-i levvâme onlara: "Size korkutucu gelmedi mi?" (Mülk, 67/8) dediler. Ağlayarak ve pişmân olarak onlar: "Eğer biz dinleye idik ve taakkul ede idik, ashâb-ı Saîr'den olmazdık" (Mülk, 67/10) dediler

Levvâmenin sesi, Kur'an'ın lisanıyla konuşur. O, sâlike sadece "Neden yaptın?" diye sormaz, aynı zamanda "Sana bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diyerek, fıtratına ve vicdanına ekilmiş olan ilâhî uyarının hesabını da sorar. Bu, cehennem ateşinden evvel yanan bir pişmanlık ateşidir.

Bir Mertebenin Kıyameti, Diğerinin Dirilişi: Levvâmenin Seyr-i Sülûktaki Yeri

Tasavvuf yolu, yani seyr-i sülûk, bir halin ölüp diğer bir halin dirildiği, sürekli bir "ölmeden evvel ölme" tecrübesidir. Her nefs mertebesi, kendinden bir sonrakinin doğabilmesi için kendi kıyametini yaşamak zorundadır. Şârihlerin işaret ettiği bu sır, yolun işleyişini anlamak için bir anahtar gibidir:

mütâbeat-ı Resûlullâh sâyesinde, nefsin her bir mertebesinin peyderpey kıyâmetleri kopar; ya'ni meselâ "nefs-i emmâre"nin kıyâmeti kopar, "nefs-i levvâme" dirilir; ve nefs-i levvâmenin kıyâmeti kopar, "nefs-i mülhime" hayât bulur; ve onun kıyâmeti kopar, "nefs-i mutmainne" dirilir...

Emmâre'nin, yani günahı sorgusuzca emreden halin ölümü, levvâmenin, yani günahtan pişmanlık duyan halin doğumudur. Bu, bir yok oluş değil, bir dönüşümdür. Sâlik artık günah işlemekten körü körüne bir zevk almaz; işlediğinde veya işlemeye niyet ettiğinde derin bir sancı, bir kınama duyar. Bu, onun iki arada bir derede kalma halidir. Bir ayağı hâlâ emmârenin çamuruna basarken, diğer ayağını mülhime'nin (ilham alan nefsin) aydınlık zeminine atmaya çalışır. Bu arafta kalma hali, sâlikin zihnine ve kalbine gelen düşüncelerde, yani "havâtır"da kendini gösterir:

Meselâ nefs-i emmâre menzilinde olanlara hâtıra-i ma'siyet; ve nefs-i levvâme menzilinde olanlara kâh ma'siyet ve gâh tövbe; ve mülhime menzilinde olanlara aşk-ı Hak ve zevk-i ma'rifet gelir.

Levvâme durağındaki yolcunun kalbi, bir savaş meydanı gibidir. Bir yandan geçmiş alışkanlıkların fısıltısı olan günah hatıraları gelir, bir yandan da yeni uyanan vicdanın sesi olan tövbe ve pişmanlık hatıraları. Bu mertebe, havf (korku) ve recâ (ümit) arasında salınan bir sarkaç gibidir. Sâlik, tekrar günaha düşmekten korkar, ama Hakk'ın rahmetinden ve affından da ümit kesmez.

Hazret-i Pîr, bu mertebeler arasındaki farkı bir başka güzel sembolle daha anlatır. Emmâre, hakikat güneşinin önünü tamamen kapatan kesif bir "bulut" gibidir. Levvâme ve Mülhime ise, ışığı tam geçirmese de varlığını hissettiren bir "sis" gibidir:

"Bulut"tan murâd, nefs-i emmâre ve "sis"ten murâd, nefs-i levvâme ve mülhimedir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretleri lutuf ve inâyeti ile hem kesîf bulut mesâbesinde olan nefs-i emmâre ve hem de sis mesâbesinde bulunan nefs-i levvâme ve mülhimeye can nûrunu bağışlayıp, nefs-i mutmainne mertebesine getirir..."

Emmâre'nin karanlık bulutunda sâlik, ışığın varlığından bile habersizdir. Levvâme'nin sisli havasında ise, ışığı göremese de etrafın aydınlandığını, bir Güneş'in varlığını hisseder ve ona doğru bir özlem duymaya başlar. Bu özlem, onu bir sonraki mertebeye taşıyacak olan kanatların ilk çırpınışıdır.

Yedi Gök, Yedi Perde: Mesnevî'nin Sembolik Dilinde Nefs Mertebeleri

Âlemde hiçbir şey hedefsiz ve gayesiz halk edilmemiştir. Sâlikin yolculuğu da böyledir. Bu yolculuk, İnsân-ı Kâmil'in rehberliğinde, nefsin yedi mertebesini aşarak, kendi cüz'î varlığını Küllî Varlık'ta yok etme seferidir. Mesnevî şerhlerinde bu yedi mertebe, sık sık kâinattaki başka "yedili" sistemlerle sembolize edilir. Meselâ, ney'in üzerindeki yedi perde veya göğün yedi katı gibi.

"perdeler"den murâd, sûrî "ney"de yegâh, aşîrân, ırâk, rast, dügâh, segâh ve çârgâh isimlerinde olan ye- di perdedir ki, insân-ı kâmilin sûretinde dahi, nefis cihetinden, "nefs-i emma- re, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i merzıyye ve nefs-i sâfiye" isimlerinde yedi mertebe...

Bu yedi mertebe, aynı zamanda aşılması gereken yedi semâ, yedi perdedir. Her bir mertebe, kendi başına bir âlemdir. Levvâme mertebesi de bu perdelerden biridir. Onu yırtıp geçmenin yolu, kınamanın kendisinde takılıp kalmamak, o kınamayı bir tövbe ve irade gücüne dönüştürerek bir üst mertebeye, yani ilham kapısının aralandığı Mülhime'ye yükselmektir.

Bu beyt-i şerîfde maksada vusûl için merâtib-i nefsiyyenin tamâmiyle kat'edilmesi lâzım geleceğine de işâret vardır; o merâtib-i nefsiyye de “emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıyye ve bakıye"dir. Ve yedi felek ta'bîriyle bu merâtibe işâret buyrulur.

Fakat bu yolda ince bir tehlike daha vardır. Levvâme mertebesindeki sâlik, günahlarından pişmanlık duymaya başlamıştır ama nefsin hileleri bitmemiştir. Nefis, bu yeni hali bile bir benlik gösterisine dönüştürebilir. Hazret-i Pîr'in işaret ettiği üzere, ilim sahibi bir kimse, eğer hâlâ levvâme mertebesindeyse, ilmini Hakk için değil, kendi faziletini ve benliğini göstermek için kullanabilir:

"Vasfın şehirlerde zâhir olması"ndan murâd budur ki, nefs-i emmâre veyâ levvâme sahibi olan âlimler, kendi fazıllarını ve benliklerini âleme göstermek için ilim şu'belerinin şehirlerinde eserler yazarlar; ve netîcede ilmin sıyt ve şöhreti bu nefsin benliği yüzünden vâki' olur.

Kişi günahlarından pişmanlık duyuyor, kendini kınıyor olabilir ama bu kınama hali bile, "Ben ne kadar hassas ruhlu, ne kadar günahından haberdar biriyim" şeklinde gizli bir gurura dönüşebilir. Bu yüzden mürşid-i kâmil rehberliği elzemdir. O, sâlikin bu ince tuzaklara düşmesini engeller, levvâmenin kınamasını, Nefs-i Mutmainne'nin huzuruna eriştirecek bir basamağa dönüştürür.

Nihayetinde, yolculuk bir bütündür. Emmâre'den başlayan bu kevnî ve enfüsî (içsel) sefer, levvâmenin pişmanlık durağından geçer, mülhimenin ilham pınarlarından su içer ve nihayetinde mutmainne'nin huzur diyarına varır. Hazret-i Mevlânâ'nın diliyle bu mertebeler, sâlikin kendi varlık kitabını okuması, her bir harfin, her bir cümlenin hakkını vererek "küllî aslına ve kemaline" doğru ilerlemesidir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Nefs-i Levvame kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 3: "Mülhime, mutmainne, râziye, merzıyye, mertebelerini kat'edip sâfiye mertebesinde temekkünü için çok seneler terbiye olunması lazımdır. Nefis ancak mertebe-i sâfiyede temiz ve hazine-i Hakk'ın emini olur."

Nahl Sûresi Levvâmenin "ölmeden önce ölme" bahsiyle bağını kurar. Er-Rahmân ve A'yân-ı Sâbite nefs kavramının mertebelerini metafizik temellere oturtur. Mesnevî-i Şerîf Şerhi Cilt 1, Cilt 3, sülûkun bütününde Levvâmenin yerini tâyin eder.

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Nefs-i Levvame

Her bir tasavvufî kavram, gökyüzündeki bir yıldız gibidir; tek başına parlar ama asıl mânâsı, diğer yıldızlarla kurduğu takımyıldızında ortaya çıkar. Nefs-i Levvâme de böyledir; onu anlamak, komşusu olan diğer hakikatlerle olan bağını anlamaktan geçer.

Bu yolculukta, [Nefs-i Emmâre](/wiki/Nefs-i Emmare)'nin kör karanlığından ilk defa başını kaldıran sâlikin ulaştığı durak, Nefs-i Levvâme'dir. Emmâre, kötülüğü emreden ve ondan zevk alan hâl iken, Levvâme o kötülükten sonra pişmanlık duyan, kendini kınayan vicdanın uyanışıdır. Bu şafak, bir sonraki menzil olan Nefs-i Mülhime'nin de habercisidir. Levvâme'deki pişmanlık ve kınama samimileştikçe, sâlikin kalbi ilhamlara açık hâle gelir ve Mülhime mertebesine, yani Hakk'tan ilham alan nefse kapı aralanır.

Bütün bu geçişler, Seyr-i Süluk adı verilen mânevî yolculuğun duraklarıdır. Tasavvuf ise bu yolculuğun haritasını sunan ilmin adıdır. Nefs-i Levvâme, bu harita üzerindeki en kritik kavşaklardan biridir; çünkü sâlik, ilk defa iradesini Hakk'a yöneltme ve eski alışkanlıklarına karşı gerçek bir mücadele verme kararını burada alır. Bu mücadelenin en güçlü silahı Zikrullah'tır. Zikir, paslanmış kalbi cilalayan, Levvâme'nin bulanık suyunu durultan ve emmârenin fısıltılarını susturan ilahi bir sestir.

Levvâme'nin en temel eylemi ise Tevbe'dir. Tevbe, yalnızca bir günahı terk etmek değil, o günaha götüren bütün bir varlık hâlinden yüz çevirip Hakk'a dönmektir. Nefs-i Levvâme, bu dönüşün sancısını çeken nefstir. Bu sancı, bir nevi enfüsî, yani içsel bir Kıyamet'tir. Her nefs mertebesinin ölümü ve bir sonrakinin dirilişi, "Her nefis ölümü tadacaktır" sırrının sâlikin kendi varlığında tecrübe edilmesidir. Levvâme, emmâre halinin kıyametinin koptuğu ve yeni bir şuurun dirildiği yerdir.

Bu dirilişle kazanılan her bir idrak, İrfan okyanusundan bir damladır. Nefsin mertebelerini bilmek, kendini bilmektir; kendini bilmek ise Rabbini bilmenin yoludur. Bu bilgi, kuru bir malumat değil, yaşanarak elde edilen bir Hikmet'tir. Bu hikmetin en derinlikli kaynaklarından biri de Fusûsu'l-Hikem'dir. İbn Arabî Hazretleri'nin bu eserinde anlattığı peygamber kıssalarının bâtınî yorumları, Nefs'in her bir mertebesinin varlık âlemindeki karşılığını ve ilahi isimlerle olan bağını gözler önüne serer. Böylece sâlik, kendi küçük âlemindeki mücadelesinin, aslında bütün bir kevnî yapının sırlarını taşıdığını anlar.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi Kütüphanesi'nin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri, İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i, Nefs-i Levvâme kavramını üç farklı ayna gibi yansıtır. Her bir ayna, hakikatin farklı bir yüzünü gösterir ve üçü birleştiğinde, sâlike yolunu aydınlatan bütüncül bir ışık ortaya çıkar.

Terzibaba Hazretleri'nin sohbetlerinde Nefs-i Levvâme, sâlikin bizzat yaşadığı, kanlı canlı bir tecrübe olarak karşımıza çıkar. O, bu mertebeyi Bakara Sûresi'ndeki "inek kesme" kıssasıyla anlatır; kesilmesi gerekenin sadece bir hayvan değil, sâlikin kendi içindeki hayvani sıfatlar, körü körüne bağlılıklar ve dünyevî arzular olduğunu vurgular. Levvâme'deki sâlik, bu kurbanı kesmeye niyetlenen ama henüz bıçağı tam vuramayan kişidir. Terzibaba'nın dilinde bu mertebe, "Bugün mülk kimindir?" sorusunun enfüste, yani sâlikin iç dünyasında yankılandığı yerdir. Sâlik, bu sorunun cevabını Vâhid ve Kahhâr isimlerinin tecellisi altında vererek, kendi nefs mülkünü Hakk'a teslim etme mücadelesi verir. Mürşidin bu tehlikeli geçitteki rolü, sâlikin ilham ile vesveseyi ayırt etmesine yardımcı olmak ve onu "şeytanını Müslüman etme" hedefine, yani muhalif güçleri hizmetkâr kılma mertebesine ulaştırmaktır.

Füsûsu'l-Hikem'de ise konu, daha derindeki vücûdî temelleriyle ele alınır. Şeyh-i Ekber İbn Arabî, meseleyi doğrudan varlığın dokusuna ve ilahi isimlerin tecelliyatına bağlar. Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etme rüyası, Füsûs'ta sâlikin kendi nefsini, yani en sevdiği varlığını Hakk'a kurban etme gerekliliğinin bir sembolü olarak okunur. Rüyada insan suretinde görünen kurbanın, gerçekte bir koça dönüşmesi, kesilmesi gerekenin beşerî varlığın kendisi değil, onun hayvani ve alt mertebedeki sıfatları (emmâre ve levvâme) olduğunun en açık delilidir. Füsûs, bu içsel kurbanın, "zıtların birliği" (cem') ilkesiyle nasıl işlediğini gösterir. Hz. İsa'nın hem ruh hem beden, hem latif hem kesif olması gibi, sâlikin de kendi hayvaniyetini kurban ederek ruhaniyetini diriltmesi, varlığın temel işleyişinin bir parçasıdır. Bu bakış açısıyla Nefs-i Levvâme, sadece ahlâkî bir pişmanlık değil, varlığın kendi aslına dönme arzusunun sancılı bir tecellisidir.

Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'si ise bu hakikatleri hikâyelerin ve şiirin diliyle kalplere nakşeder. Mesnevî şerhlerinde Nefs-i Levvâme, yaptığı işten sonra "Niçin böyle yaptım?" diye dövünen, kendini kınayan insanın canlı bir portresi olarak çizilir. Mevlânâ'ya göre nefs, renksiz bir kumaş gibidir; girdiği mertebenin rengine boyanır. Emmâre'nin siyahına boyanmışken, Levvâme'de bu siyahlığı fark edip kendini kınamaya başlar. Bu mertebedeki insana gelen hatıralar, yani düşünceler ve fısıltılar karışıktır; bazen günaha çağıran eski alışkanlıklar, bazen de tövbeye davet eden yeni bir ses duyulur. Mesnevî, bu mertebelerin birbiri ardına gelen "kıyametler" olduğunu söyler; emmâre ölür, levvâme dirilir; levvâme ölür, mülhime dirilir. Bu dinamik süreç, sâlikin kendi küllî aslına, yani kâmil insana doğru yaptığı yolculuğun ta kendisidir.

Değerlendirme

Nefs-i Levvâme'yi anlamak, insanın kendini tanıma yolculuğundaki ilk ciddi adımı anlamaktır. Bu mertebe, bir son veya bir başarısızlık değil, mânevî uyanışın en kesin işaretidir. Pişmanlık ve kendini kınama, ilahi rahmetin sâlikin kalbine düşen ilk gölgesidir; bu gölge olmasa, hakikat güneşi gözleri yakardı. Dolayısıyla Levvâme, bir zayıflık değil, emmâre'nin körlüğüne karşı kazanılmış ilk zaferin adıdır.

Bu makalede gördüğümüz üzere, Nefs-i Levvâme'nin hakikati, onu yok etmek değil, terbiye ederek bir üst mertebeye taşımaktır. İnek kesilir ama yerine daha ulvî bir hayat başlar; İbrahim'in oğlu kurtulur ama yerine nefsânî bağları temsil eden koç kurban edilir. Tasavvuf yolu, bir yok etme değil, dönüştürme sanatıdır.

Nihayetinde sâlikin Levvâme'deki mücadelesi, sadece kendi şahsî kurtuluş hikâyesi değildir. Bu, varlığın en temel ilkesi olan "zıtların birliği"nin, tenzih ve teşbihin, havf ve recanın sâlikin varlığında tecrübe edilmesidir. Bu çetin menzili geçen her yolcu, sadece kendini kurtarmakla kalmaz, aynı zamanda varoluşun en derin sırlarından birine kendi canıyla şahitlik etmiş olur.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026