İçeriğe atla
Rabıta
8413 kelime | 25 kaynak

Rabıta

Tasavvuf yolu bir muhabbet, bir aşk ve bir bağlanma yoludur. İnsanın bu âlemdeki en büyük imtihanı, kalbini nereye bağlayacağıdır. Kalp, boş durmaz; ya dünyaya, ya nefse, ya da Hakk’a bağlanır. Bu bağlanışların en incesi, en lâtifi ve sâliki hedefine en emin şekilde ulaştıranı “rabıta”dır. Rabıta, bir usûl veya bir teknik olmanın ötesinde, bir hâl, bir yaşayıştır. Dağınık ve perişan olan fikirleri, hayalleri, emelleri bir merkezde toplama sanatıdır. Bu merkez, sâlikin gözünde ve gönlünde, Nûr-u Muhammedî’nin yaşayan bir aynası olan mürşid-i kâmildir. Rabıta, müridin, mürşidinin manevî suretini ve hâlini kalbinde misafir ederek, kendi benlik gölgesinden sıyrılıp, o nurun aydınlığına kavuşma cehdidir. Bu öyle bir bağlanıştır ki, ipin bir ucu müridin kalbinde, diğer ucu ise Hakk’ın rahmetine uzanır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

“Rabıta” kelimesi, Arapça “rabt” kökünden gelir ve bağlamak, iliştirmek, iki şeyi birbirine raptetmek manasındadır. Bu kelimenin özünde bir irtibat, bir alâka kurma fiili yatar. Tasavvuf ıstılahında rabıta ise bu lügat manasının ötesinde, sâlikin seyr-i sülûkundaki en mühim azıklarından biri hâline gelir. O, sadece bir şeyi düşünmek değil, o şey ile hâllenmek, onun boyasıyla boyanmaktır.

İnsan aklı ve kalbi, fıtratı gereği sürekli bir şeylerle meşguldür. Hayaller, vehimler, dünya gaileleri, geçmişin pişmanlıkları ve geleceğin endişeleri, zihni bir pazar yerine çevirir. Bu dağınıklık içinde Hakk’a yönelmek, kalbin sükûn bulması neredeyse imkânsızlaşır. Rabıta, bu dağınıklığı sona erdiren ilahî bir nizamdır. Kâbe’ye yönelen hacıların, tüm farklı yönlerden gelip tek bir merkeze odaklanması gibi, sâlikin bütün dağınık fikir ve hayallerini tek bir noktaya, mürşidin manevî şahsiyetine yöneltmesidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri bu hâli şöyle ifade eder:

Nasıl ki bütün düşüncelerden yâni bütün yönlerden tek yöne yönelmemiz, Kâbe-i Şerif’i düşünmemiz ve de Hakk’ın zâtına gitmemiz için tek bir düşünce ise ve bu düşünceye geldiğimiz zaman bütün diğer tarîk, yol sistemleri artık hükümsüz kalıyor ise yâni hepsi hayâl ve vehimde kalıyor ise râbıta yaptığımız zamanda hayâlî, vehmî, dünyevî, nefsî ne kadar dağınık ufuklarımız varsa yâni yöneldiğimiz hayâller, vehimler varsa işte râbıtanın en gerçekçi ve en geçerli olan yeri bütün bu dağınık olan fikir yoğunluğunu, tersliğini... dağınık olan aklımızı, gönlümüzü râbıta sebebiyle bir araya toplamak.

Bu toplama işi, bir irade beyanıdır. Kalp daima bir yöne meyleder. Eğer yönü Hakk’a çevrilmezse, o kendi bildiğine, yani nefsin ve dünyanın çektiği yöne gider. Bu, kevnî bir kanundur. Bir alâka bittiği an, bir başkası başlar.

Unutmayalım ki, bir şeyden ilgi ve rabıta kesilince diğer bir şeye karşı ilgi ve rabıta oluşur. Yani Haktan ilgisini kesenler nefislerine yönelirler.

Mesele, kalbi boş bırakmak değil, onu ne ile dolduracağını seçmektir. Rabıta, bu seçimi Hakk’tan ve O’nun dostlarından yana kullanmaktır. Bu yöneliş, sâliki kendi karanlık benliğinden, nefsaniyetinin gölgesinden kurtarır. Nusret Baba’nın hikmetli sözü bu durumu aydınlatır:

Oğlum güneşi karşına alırsan gölgen arkada kalır, o gele gele seni takip eder, bırakması da mümkün değil zaten. Ama güneşi arkana alırsan gölge önünde olur, hadi koş arkasından bakalım, yakalaman mümkün değil.” O zaman ne yapacağız, Nûr’u Muhammedî, ilâhi güneşe karşı vereceğiz kendimizi, gölge arkada kalacak o varsın koştursun. Biz aydınlık olalım.

Buradaki “güneş”, İnsân-ı Kâmil’in şahsında parlayan ilahî nurdur. Ona yüzünü dönen aydınlığa kavuşur; kendi benlik “gölge”si ise arkasında kalır ve artık onunla uğraşmak zorunda kalmaz. Güneşe sırtını dönen ise, kendi gölgesinin, yani nefsaniyetinin karanlığının peşinde bir ömür tüketir de bir adım yol alamaz. Rabıta, yüzünü ilahî güneşe dönme eylemidir.

Bu yöneliş, sâlikin gönül kapısında uyanık bir bekçi olmasını gerektirir. Kalp, Hakk’ın nazar ettiği bir evdir. O eve her an ilahî bir misafir, bir ilham, bir feyiz gelebilir. Eğer evin sahibi kapıda değilse, misafir kapıdan döner. Terzibaba Hazretleri bu hâli bir benzetmeyle tasvir eder:

Rabıta : Kedinin fareyi yakalamak için nasıl hazır bir vaziyette tetikte, gözünü kırpmadan beklediği gibi salik de gönül evinin kapı-sında öyle beklemelidir. Bu esnada gelen misafiri gaybi , kimseyi bula-mazsa gider, bir müddet sonra yine gelir, yine kimseyi bulamazsa gider ve bir daha da gelmez.

Bu bekleyiş, bir kesb, yani kulun gayretidir. Bu gayretin neticesinde gelen ilham ve feyiz ise vehb, yani ilahî bir lütuftur. Kul kapıyı bekler, ikram ise sahib-i Hâne’den gelir. Rabıtanın hakikati de budur: İnsân-ı Kâmil’in feyiz dolu gönlüne bağlanıp oradan manevî gıdayı, ilmi ve marifeti bir vakum gibi çekmektir. Bu bağ koptuğu an, kişi kendi beşeriyetine, yani gölgesine rabıta etmeye başlar.

Rabıtanın nihai hedefi, sâlikin mürşidinde fâni olması, yani fenâ-fi'ş-şeyh makamına ermesidir. Bu, iki âşığın zamanla birbirine benzemesi, hâlleriyle hâllenmesi gibidir. Muhabbet, benzemeyi doğurur. Mürşide duyulan muhabbet, müridin ahlâkını, düşüncesini, bakışını yavaş yavaş onun ahlâkına, düşüncesine ve bakışına benzetir. Bu, benliğini kaybetmek değil, ham ve eksik olan benliğini, pişmiş ve kemâle ermiş bir benlik potasında eritebilmektir.

yolumuzda Fenafişşeyh mertebesi yani mürşidin halinde fani olmak, onun gösterdiği ilim de fani olmak ile olur... Gerçek manâda kişi bu ilimde fani olursa Fenafişeyh mertebesine ulaşmış olur.

Bu fânilik hâli, demirin ateşe girip ateş kesilmesi gibidir. Demir ateşte olduğu müddetçe, rengiyle, sıcaklığıyla, yakıcılığıyla ateşin sıfatlarını taşır. Ancak ateşten çıktığı an, yine kendi soğuk ve kara demir hâline döner. Rabıta, sâliki sürekli o manevî ateşin içinde tutan bağdır.

Fakat burada çok ince bir sır ve mühim bir tehlike vardır. Rabıta, kime ve neye yapıldığına göre mana kazanır. Eğer rabıta yapılan zat, nefsini eritmiş, Hakk ile bâkî olmuş, Hakk’ın tecelligâhı hâline gelmiş bir kâmil değilse, yapılan rabıta kişiyi Hakk’a değil, o kişinin nefsaniyetine bağlar. Bu, putperestliğin ta kendisidir. Kâbe’ye yöneliriz ama secdemiz taşlarına değil, o beytin Rabbinedir. Mürşide yöneliş de böyledir; onun bedenine, şahsına değil, onda tecellî eden Hakk’a ve hakikatedir.

Beden mertebesi rabıtası. Putperestliktir. Bilim mertebesi rabıtası. Hayalperestliktir. İlim mertebesi rabıtası. Gerçekperestliktir. Ruh mertebesi rabıtası. Hakikat perestliktir. Gerçek rabıta bana bakan Hakk’ı görür, yaşantısı içinde olandır, o mahal ki, hakk’ı göstermez, o putun ta kendisidir.

Bu yüzden yol, edep ve teslimiyet üzerine kuruludur. Kişi, “kendimdeyim” zannından yavaş yavaş sıyrılır. Önce “Hakk bende” zannına ulaşır, bu da bir mertebedir. Lakin yolun sonu, “ben Hakk’tayım, Hakk olarak varmışım” idrakine varmaktır. Rabıta, bu varlık mertebeleri arasındaki yolculukta sâlikin elindeki en sağlam asa, gönlündeki en parlak kandildir.

Terzibaba'nın Nazarıyla Rabıta: Aslı ve Mertebesi

Rabıta, bir sureti hayalde canlandırmaktan ibaret sığ bir mana değildir. İsminden de anlaşıldığı gibi bir “bağ”dır. İnsanın kalbi boş durmaz; ya dünyaya, ya nefsine, ya hayallere ya da Hakk’a bağlanır. Rabıta, bu bağlanma iradesini, dağınık ve geçici olan her şeyden çekip, tek ve ebedî olanın tecellî ettiği bir merkeze, bir odak noktasına yöneltme sanatıdır. Bu merkez, İnsân-ı Kâmil’dir.

Bu bağın hakikatini anlamak, onun vücûd mertebelerindeki yerini bilmekle mümkündür. Rabıta, sadece bir usûl değil; varlığın işleyişine, Hakk’ın âlemde zuhûr ediş nizamına dayanan hikemî bir sırdır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfanı, bu bağın aslını, mürşidin konumunu ve sâliki ulaştıracağı hedefi aydınlatır.

Hakk'ın Tecelligâhı Olarak Mürşid-i Kâmil

Rabıta yapılan zat, herhangi bir kişi değildir. O, beşeriyetini Hakk’ın varlığında eritmiş, kendi “ben”liğinden fâni, Hakk ile bâkî olmuş bir tecelligâhtır. O, artık kendi nefsinden konuşmaz. Hakk, onun dilinden, gözünden, hâlinden konuşur. Terzibaba Hazretleri bu makamı şöyle ifade eder:

O zaman o, her kişidir. Fakat Hak sohbeti başladı mı işte o zaman onlar, hakîkî hüviyetlerine bürünürler. Artık sen onlara “Sen” deme! “Hu” de! Çünkü onlar, o anlarda kendilerinden fâni ama Hakk’ta bâkîdirler. Söyleyen Hakk’tır, iyi anla! Böylesini buldun mu ayrılma!

Bağlanılan zat, “Hakk’la Hak olmuş” bir zattır. O, sıradan bir beşer gibi görünse de, sohbet meclisinde, irşad vazifesinde iken kendi kimliğinden soyunur ve ilâhî Hüvviyet’e bürünür. Artık karşımızdaki, Ahmet Efendi veya Mehmet Efendi değil, o an ondan tecellî eden Hakk’ın kendisidir. Ona “Sen” demek, onun suretine takılıp kalmaktır. “Hu” demek ise, onun suretinin ardındaki mutlak Zât’ı müşahede etmektir. Bu sebeple “Böylesini buldun mu ayrılma!” buyrulur. Çünkü o, sâliki kendi nefsine değil, doğrudan Hakk’a bağlayan bir köprüdür.

Bu mertebeye ulaşmak, nefsin bütün kirlerinden, iddialarından arınmasıyla, yani tezkiye ile gerçekleşir.

Mürşid, rüşde ermek yani âkil bâliğ, reşit, er olmaktır. Bunların, beşerî nefislerini tezkiye ederek ilâhî nefse ve kendi varlıklarında kendi hakîkatlerine ulaşmış, bu halleri ile bekâ billâh (Hak’ta bâkî) ve “Hakk’la Hak” olması gerekmektedir. Bunlara rabıta yapılabilir.

Bu hâl, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) abdiyet (kulluk) sırrının bir yansımasıdır. Nitekim Kelime-i Şehadet’te “abduhu ve rasuluhu” deriz; kulluğu, elçiliğinden önce gelir. Çünkü hakiki abd, varlığını tamamen Hakk’a teslim etmiş, kendinden bir zerre dahi kalmamış, böylece Hakk’ın fiillerinin, sıfatlarının ve Zât’ının tecelli ettiği bir ayna hâline gelmiş olandır.

gerçek abd varlığının tamamını Hakk’a vermiş kendinde hiçbir zerre kadar kimliğinden bir şey kalmamış olandır ve artık onda faaliyette olan İlâh-î varlık orada tecelli etmektedir, hakiki abdiyyet bu ve ismi ubudet demektir.

Bu makama eren İnsân-ı Kâmil, varlığın iki yönlü hareketini de kendinde cem eder: nüzul ve urûc. Nüzul, Hakk’ın Zât mertebesinden sıfat ve fiiller âlemine, yani halk (zuhûr) âlemine tenezzülüdür. Urûc ise, kulun bu kesif âlemden tekrar aslî vatanına, yani Hakk’a doğru yükselişidir. Peygamberler bu sırrı insanlığa öğretmek için gönderilmiştir.

Peygamberler sırasıyla nüzulu öğretti. Son peygamber ise urûcu öğretti. Diğer bütün ümmetler nüzul sahibidir. Ümmet-i Muhammed ise urûc sahibidir, iyi anla!

Mürşid-i Kâmil, son peygamberin vârisi olarak, sâlike bu urûc yolunu, yani kendi hakikatine yükselişin usûlünü talim ettirir. Rabıta, bu urûc yolculuğunun en mühim azıklarından biridir. Sâlik, mürşidine rabıta ederek, onun urûc etmiş ruhaniyetine bağlanır ve o bağ sayesinde kendi yükselişini gerçekleştirir.

Aslın Surette Tecellîsi: Rabıtanın Vücûdî Temeli

Rabıtanın neden bir suret üzerinden yapıldığını anlamak için, varlıktaki “asıl” ve “suret” ilişkisini kavramak gerekir. Âlemde gördüğümüz her şey, her form, her suret, aslında görünmeyen bir aslî hakikatin yansımasıdır. Kâinattaki her varlık Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer suretidir. İnsân-ı Kâmil’in sureti ise bu tecellîlerin en parlağı, en cem edicisidir. Terzibaba Hazretleri bu inceliği bir zuhurat yorumunda şöyle açıklar:

Resim suretimizdir içinde aslımız vardır, dikkatli bakılınca o resmin dahi canlı aslının ayni olduğu görülür, ancak herkesin bunu görmesi söz konusu değildir, biraz irfaniyet gerekir.

Mürşidin suretine, yani onun vechine, yüzüne bakmak veya onu hayalde canlandırmak, sadece bir resmi düşünmek değildir. Bu, “biraz irfaniyet” ile bakıldığında, o suretin içindeki aslî hakikate, yani onun ruhaniyetine ve o ruhaniyette tecellî eden ilâhî nura ulaşma çabasıdır. Mürşidin vechi, sıradan bir yüz değil, ilâhî nurların yansıdığı bir ayna, bir odak noktasıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, secde ehlinin alametlerinin yüzlerinde olduğu buyrulur:

Kur’anı Kerim’de simahüm fiy vücuhihim min eseri’s sucudi Onların vech/yüzlerindeki kendi sima (ismi/nişanları) secde eserindendir (Fetih 48/29) (secde izi ile tanınırlar) Simaları, secde eserinden yüzlerindedir.

Secde, kulun en büyük acziyetini ve Hakk’ın en büyük azametini idrak ettiği bir hâldir. Bu hâlin nuru, kâmil insanın vechine, yani yüzüne yansır. Sâlik, rabıta ile o veche yöneldiğinde, aslında o vechde parlayan secde nuruna, yani tam teslimiyetin hakikatine yönelmiş olur. Mürşidin nazarı, yani bakışı da bu nuru taşıyan bir şua, bir ışındır. Sâlikin kendi başına göremediği bâtınî hastalıklarını, ruhunun karanlık köşelerini aydınlatan bir röntgen gibidir.

Rûhunun röntgenini çektir. Fakat onu ancak insân-ı kâmilin gözünün merceğinden çıkan şua (nur) çekebilir. Nasıl beden röntgenini çektirip rahatsızlıklarını anlamak için uğraşıyorsan, ruhun baştan aşağı hasta ve dünya müptelâsı olduğu halde, neden onu kurtarmaya çalışmıyorsun?

Rabıta, sâlikin kendini gönüllü olarak bu ilâhî röntgenin altına koymasıdır. Mürşidin suretini kalbinde hazır tutarak, onun manevî nazarının kendi iç âlemini aydınlatmasına, hastalıklarını teşhis edip tedavi etmesine izin vermesidir. Bu, suretten asla, resimden hakikate geçişin en tesirli yollarından biridir.

Biat: Kevser Irmağına Gönül Bağlamak

Rabıta bağının resmen ve manen kurulduğu an, biat anıdır. Biat, sadece bir el tutuşma merasimi değildir. O, sâlikin cüz’î iradesini, mürşidin şahsında tecellî eden küllî iradeye teslim ettiği, manevî bir doğumun başlangıcıdır. Bu hadise, Zât-ı Mutlak’tan Hakikat-i Muhammediyye’ye, oradan da silsile yoluyla g��nümüzün mürşid-i kâmiline kadar kesintisiz akan ilâhî feyzin, sâlikin gönül kabına aktarılmaya başlandığı andır. Terzibaba Hazretleri, biatın bu çok katmanlı yapısını şöyle şerh eder:

Mürşid ise kendine hakk’tan gelen bu sıfat ve isimleri kendinde iki elinde bulunan (99) ve sonsuz olan sıfat ve isimleri elini tuttuğu sâlik’ine istiğfar, salâvat ve kelime-i tevhid ile “talim/ilka/aktarmaktadır” işte bu hadise, yukarıda bahsedilen, Hakikat-i İlâhiyye’nin, Hakikat-i Muhammdiy- yeye aktarılışı, kopya baskısı ve kopyanın Hakk’ın tasdiki ile aslının aynı olması gibi, Biat tatbikatı sırasında da mürşid mevkiinde olandan, sâlik mevkiinde olana bu İlâh-i hakikatlerin kopyalanmaya başladığı sürenin başlangıcıdır.

Biat, bir kopyalama işlemidir. Asıl olan Hakikat-i Muhammediyye’dir. Mürşid, bu aslın kendi zamanındaki canlı bir kopyasıdır ve biatla bu kopyayı sâlike aktarmaya başlar. Bu aktarımın üç mertebesi vardır:

El ele bu hakikatlerin ma’nâ/melekût âleminden alınmasıdır. Diz dize bu hakikatlerin beden mülküne indirilmesidir. Göz göze ise bu hakikatlerin gönül âlemine indirlimesi ve rabıtanın başlaması hükmündedir.

El ele tutuşmak, manevî silsileye, o altın zincire bağlanmaktır. Diz dize oturmak, alınan bu manayı bedene, fiillere, yaşantıya indirme niyetidir. Göz göze gelmek ise, kalbin kapısını açmak ve rabıta bağını kurmaktır. Bu bağ kurulduğunda, sâlik artık o kesintisiz akan manevî Kevser ırmağına bağlanmış olur.

işte bir bakıma ma’nevi Kevser ırmağı budur ve seyrini gönüllerden gönüllere, her gönül o yolun bir altın halkası olarak, kıyamete kadar akışını sürdürür.

Bu ırmak, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gönül kaynağından doğar ve asırlar boyunca kâmil insanların gönüllerinden süzülerek bugüne ulaşır.

İşte o günlerden kevser nehri bu اِنَّاۤ اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 108/1 Hz Rasulullah kaynağı olan bu kevser nehri Hz Rasulullah’ın gönlünden ve gözlerinden ve rabıtasından ve ilminden ve kelamından karşı tarafa aktarılmak suretiyle bu günlere kadar ve bu günlerden de kıyamete kadar da devam etmek üzere yolunu buluyor.

Biat ve rabıta, bu hayat veren, irfan dolu ırmağa bir kanal açmaktır. Bu kanaldan gelenler “hayat sahipleri”dir, çünkü onlar ilmi sadece nakletmez, bizzat yaşarlar. Diğerleri ise kuru bilgiyi aktaranlardır. Rabıta, sâliki bu yaşayan, dirilten kaynağa bağlar. Bu bağlanma, sembolik olarak bir camideki cemaatin imama uymasına benzetilebilir. İmam “Hu” olan Zât’ı temsil eder, cemaat ise o Zât’ın tecellileri olan Esmâları. Cemaatin imama uyması, biattır ve bu uyumla Hakk ile rabıta kurulur.

Namazda imam: Hu Müminler: esmalar Cami: Cem hali; Tevhid-Allah Esmalar Hu'ya uymuş Bu uyuş biat oluyor Biat Allah'ın zikri O da şehadetin tahkiki Elhamdülillah... Böylece Hakk'la rabıta kuruluyor, irfani hayat sağlanıyor... Sıralama: salik - mürşid - silsile - Hz. Peygamber - Allah...

Bu sıralama, rabıtanın sâliki nasıl adım adım Asl’a ulaştırdığının özetidir.

Rabıtanın Gayesi: Kâbe-i Kavseyn Sırrına Ermek

Bu bağın, bu yolculuğun nihai hedefi neresidir? Bu sorunun cevabı, Mi’rac hadisesinin zirvesinde gizlidir: Kâbe-i Kavseyn. Bu, kul ile Rabbi arasındaki yakınlığın en üst perdesini ifade eden bir Kur’anî tabirdir ve “iki yay aralığı kadar” anlamına gelir. Terzibaba Hazretleri, bu makamın sırrını ve rabıta ile olan derin ilgisini şöyle açıklar:

Yani iki kavis iki yay o gece Hz Rasulullah o kadar yaklaştı ki Rabbı ile kul rabbı ile abd o kadar yaklaştı ki Kab-ı Kavseyn oldu, ev edna yahut daha da yakın oldu... Kabe Kavseyn-i ev edna, İşte orada iki yay o sıfırın ikiye ortadan bölünüp bir tarafının kadim bir tarafının hadis olması yani bir tarafı Hakk ın kıdem baka bir tarafı da sonradan meydana gelen hadis iki yay. Bunun bir tarafı Hakk’ın varlığı bir tarafı kuldaki zuhurudur. Onun için rabıta yaptırırken iki kaşın ortası tutma yeri tarikat mertebesinde öyle öğretirler.

Kâbe-i Kavseyn, iki zıddın, yani Kadîm olan Hakk’ın varlığı ile hâdis (sonradan olan) kulun varlığının birleşmeksizin birbirine en yakın olduğu makamdır. Bu, abdiyet ve rububiyet deryalarının sınırlarını ihlal etmeden tek bir hüküm altında buluşmasıdır. Bu sır, İnsân-ı Kâmil’in vechinde, iki kaşının arasında remzedilmiştir. Sağ kaş kadîm olan Hakk’ı, sol kaş hâdis olan halkı temsil eder. İkisinin birleştiği nokta ise, bu iki âlemin buluştuğu Cem makamı’dır. Bu yüzden rabıta, kâmil insanın iki kaşının arasına yapılır.

Bu halin insanda ki tecellisi ise, irfaniyet anlayışında, Baka billâh’a ermiş, “Mutlak Arif kişinin veçhinde bulunan iki kaşı” bunu remzetmektedir. Gerçek gönül eğitiminde bu tür Kâmil kişilerin veçhine alınlarının ortasına rabıta yaplır ki, O vecihte bulunan kavseyni hakikatleri “kadim ve hadis”talibe bu yollada geçsin.

Sâlik, mürşidinin iki kaşı arasına rabıta yaparak, aslında varlığın bu en büyük sırrına, yani tenzih ve teşbihin, halk ve Hakk’ın, abdiyet ve rububiyetin birleştiği o Tevhid noktasına bağlanır. Bu bağ sayesinde o “kavseyn hakikatleri” sâlikin kalbine akmaya başlar. Bu, Arap alfabesindeki “Te” harfinin (ة) sırrıyla da bağlantılıdır. Bu harfe “Tâ-i Merbûta”, yani “bağlı te” denir.

Merbuta dan anlaşılacağı üzere bağ ve rabıta kökenlidir. He de hüviyettir, Te de ki iki nokta ise Ene ve Ente benlik ve senlik noktalarıdır. Ente den ene ye geçilip Hakk’ın ilâhi benliği ve hüviyeti açılırsa içtenlik ile yani derinûnda bununan hakk’ın varlığı zikr edip yani hatırlıyara idrak edilip bağlantı kurulursa Basiret veya gönül gözü denilen o kapı açılır.

Rabıta, sâlikin “Ene” (ben) ve mürşidin “Ente” (sen) noktalarını birleştirip, ikisinin de ötesindeki “He”ye, yani mutlak Hüvviyet’e ulaşma talimidir. Bu bağ kurulduğunda, senlik-benlik ikiliği ortadan kalkar ve basiret gözü açılır.

Kısacası, Terzibaba Hazretleri’nin irfan dünyasında rabıta, bir hayal egzersizi değil, vücûdî bir hadisedir. O, Hakk’la Hak olmuş bir kâmil insanın suretinden, onun aslî hakikatine; oradan silsile yoluyla Nûr-u Muhammedî’ye ve nihayetinde Kâbe-i Kavseyn sırrıyla Zât-ı Mutlak’a uzanan kutlu bir bağdır. Bu bağ, sâliki kendi A'yân-ı Sâbite’sindeki hakikate, yani kendi özel Rabb’ine ulaştıran en emin yollardan biridir. Bu yolda mürşidin sureti bir pusula, muhabbeti bir azık, nazarı ise bir projektördür. O pusulayı takip eden, o azıkla beslenen ve o ışığın aydınlattığı yolda yürüyen yolcu, er ya da geç menziline, yani kendi hakikatinin sonsuzluğuna varır.

Terzibaba Geleneğinde Rabıtanın Yaşanması

Rabıtanın nazarî temelinden sonra, bu bağın sülûk yolundaki yaşantısı, edebi ve tecellîleri de mühimdir. Zira irfan, sadece bilmek değil, bildiğiyle olmak, o hâli yaşamaktır. Rabıta da kalpte yaşanır, hayatta tecellî eder.

Rabıtanın Kime ve Nasıl Yapılacağı: Putperestlikten Tevhid’e Geçiş

Bu yolun en hassas noktalarından biri, rabıtanın kime yapılacağıdır. Çünkü bu bağ, sâlikin bütün mânevî sermayesini, gönül istikametini teslim ettiği bir yöndür. Yanlış bir yöne dönmek, Kâbe diye puthaneye secde etmeye benzer. Terzibaba İrfan Mektebi’nde bu husus, üzerinde en çok durulan edep ve usûl kaidelerindendir. Rabıta, herhangi bir kişiye, onun beşerî varlığına, nefsine duyulan bir hayranlık değildir. Öyle olsaydı, bu en büyük şirklerden biri olurdu.

Süreç içinde tuhaf gelmemişti ama şimdi onların üzerine düşününce, sabah şu geldi aklıma, ben kendimi namazlarıma veremeyişimi vs, söylediğimde, kendimi namaza verebilmem hususun da kendisini de düşünebileceğimi, beyanışti. Ze….

Not= kendisini de düşünebileceğimi, beyanışti. Ze…. Bu cümle açık olarak rabıtayı hedefletmektir. Çok sakıncalı bir yönlendirmedir. Üzerine rabıta yapılacak kişinin evvelâ, gerçek mana da “fenafillah” mertebesinde bir müddet yaşaması, daha sonra da götürücüsü tarafından “bakabillah” mertebesine aktrılması lazımdır. Bu yaşantıların neticesinde o kişide kendinden bir bakiye kalmaması lazımdır. Yani gerçek manada dışarıdan bakıldığında, “halk, ancak hakikat-i itibari ile Hakk olması lazımdır” ancak bu makamlarda olanlara rabıta yapılabilir, aslında onlarda bu hali gizleyip rabıta yolunu pek güncel hale getirmezler. Eğer rabıta yapılan yerde böyle bir gerçek hal yoksa, o zaman bu davranış tamamen “putperestlik” olurki tam şirktir.

Terzibaba Hazretleri’nin bu ikazı, yolun temel taşını yerine koyar. Rabıta yapılacak zât, kendi nefsinden fâni olmuş, yani [fenâfillah](/wiki/fenafillah) (Hakk’ta yok olma) makamını tatmış, sonra Cenâb-ı Hakk tarafından yine halkın arasına irşad için gönderilmiş, yani [bekâbillah](/wiki/bekabillah) (Hakk’la var olma) mertebesine ermiş bir İnsan-ı Kâmil olmalıdır. O artık kendi nefsinden konuşmaz, kendi hevesiyle hareket etmez. O, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili olmuş bir tecelligâhtır. Ona yapılan rabıta, onun şahsına değil, onda tecellî eden ilâhî hakikate, taşıdığı Nûr-u Muhammedî’yedir.

Mürşid, rüşde ermek yani âkil bâliğ, reşit, er olmaktır. Bunların, beşerî nefislerini tezkiye ederek ilâhî nefse ve kendi varlıklarında kendi hakîkatlerine ulaşmış, bu halleri ile bekâ billâh (Hak’ta bâkî) ve “Hakk’la Hak” olması gerekmektedir. Bunlara rabıta yapılabilir. Sadece ismi mürşid olup, hakîkatinde bu vasıfları olmayan kimselere hiçbir şekilde ve hiçbir halde rabıta yapılmaz. Eğer yapılırsa putperestlikten başka bir şey olmaz. Tehlikeli bir sahadır.

Ölçü budur. Rabıta, bir surete takılıp kalmak değil, o suretten Sîret’e, yani hakikate geçmektir. Mürşidin sureti, bir penceredir. Sâlik, o pencereye değil, pencereden görünen manzaraya, yani Hakk’a bakmalıdır. Eğer pencerenin kendisi manzarayı kapatıyorsa, o pencere bir perde, bir hicap olur. Mürşid, kendi varlığını aradan çekip sâliki doğrudan Hakk’a bağlayan bir köprüdür; kendi üzerinde oyalayan bir durak değil. Bu sebeple, kâmil bir mürşidde bazen avamın kibir zannedeceği bir azamet ve celâl görülebilir. Bu, onun nefsinden kaynaklanan bir gurur değil, taşıdığı ilâhî emanetin, Kibriyâ sıfatının bir tecellîsidir.

Rabıtanın Damarları: Sohbet, Edep ve Teslimiyet

Rabıta, statik bir bağ değildir. Tıpkı bir fidan gibi, sürekli bakım isteyen canlı bir ilişkidir. Bu bağın damarları, onu besleyen kanallar; sohbet, [edep](/wiki/edep) ve teslimiyettir.

Sohbet, bu yolun can suyudur. Mürşidin meclisinde bulunmak, sadece bilgi almak değil, hâl almaktır. Mürşidin sohbeti, sâlikin kalbindeki mânevî tohumları yeşerten bir bahar yağmurudur. Sohbete katılmamak, bu yağmurdan mahrum kalmaktır. Terzibaba geleneğinde sohbetin ciddiyeti bazı tecrübelerden anlaşılmaktadır.

Bizim sohbetlerde bu konulara zaten değinilip detayları anlatılarak yani. (gelmezseniz uzaklaşırsınız, rabıtanız kopar, terakkinize mani olursunuz) v.s şeklindeki uyarılar çok celalli olurdu. Dolayısıyla bir yere gitsek bile çekinip terakkimize mani olmayalım diye sohbetlere yetişme gayretinde olurduk. Bu konuda her zaman celâlle uyarılmışızdır. ( Bunu rabıta kesiliyor, uzak kalıyorsunuz diye yapıyordu)

Bu celâl, bir zorbalık değil, bir hekimin hastasına acı ilacı içirmesindeki şefkattir. “Sohbete gelmezsen rabıtan kopar” uyarısı, bir tehdit değil, bir sebep-sonuç yasasının ilanıdır. Nasıl ki bir elektrikli alet fişten çekilince çalışmazsa, sâlik de feyz ve muhabbet kaynağı olan sohbetten uzaklaşınca mânevî feyzini kaybeder, bağı zayıflar.

Bu bağın korunması ise edebe bağlıdır. Edep, haddini bilmektir. Sâlikin mürşidine, yol kardeşlerine ve en önemlisi Hakk’a karşı sınırlarını bilmesidir. Feyiz, rahmet gibidir; her yere yağar ama sadece temiz ve çukur kaplarda birikir. Edep, sâlikin gönül kabını temiz ve feyzi kabul edecek bir vaziyette tutmasının adıdır.

Eğer bir kimse normal sınırlarını aşıp edep dışı hareket ve davranışlarda bulunursa ona bu feyz akışı durdurulur ve ayrıca eski feyizlerde geri alınır. Vermesini bilen almasını da bilir. Bu yolun baş şartı kişinin sınırlarını bilmesidir. Bu hususun genel tanımı (EDEP YA HUU) dur.

Teslimiyet ise bu işin zirvesidir. Teslimiyet, körü körüne bir itaat değil, kendi aklının ve nefsânî görüşünün sınırlarını idrak edip, hakikati kendisinden daha iyi bilen bir rehberin nazarına kendini bırakmaktır. Herkesin teslimiyet gücü, yani mânevî kapasitesi ([isti'dâd](/wiki/istidad)) farklıdır. Sahâbe-i Kirâm’dan Hz. Ebû Bekir (r.a.) varının tamamını infak ederken, Hz. Ömer’e (r.a.) Peygamber Efendimiz (s.a.v) “yarısını ver” buyurmuştur. Çünkü her birinin nazara ayna olma ve o tecellîyi kaldırma gücü farklıydı.

Hz Rasulullah’ın rabıtasına yani nazarına daha çok ayna olanlardır. İşte Hz Ebubekir’e nazarı o kadar çokdu ki bütün varlığını Hz Rasulullah uğruna feda etti. Sahabe-i Kiramdan Hz Ömer geldi Ya Rasulullah ben de malımın tamamını vermek istiyorum yok dedi sen yarısını vereceksin çünkü onun gücü ona yetecek kadardı. Nazarı yarısını verecek kadardı.

Sâlik, mürşidinin sohbetine ve nazarına ne kadar teslimiyetle ayna olursa, rabıta bağı o kadar kuvvetlenir ve feyz akışı o kadar berraklaşır.

Rabıtanın Meyveleri: Zuhurat, Hâl ve Gönül Sohbeti

Bu emekle, edeple, teslimiyetle kurulan ve korunan rabıta bağının sâlikin hayatındaki meyveleri nelerdir? Bu bağ, sâlikin iç âleminde nasıl tecrübe edilir?

Rabıta, sâlikin zihnini ve kalbini dağınık hayallerden, vesveselerden arındırıp tek bir noktaya, mürşidi suretinde tecellî eden hakikate bağlama ameliyesidir. Bu sürekli yöneliş, bir müddet sonra sâlikin uyku ile uyanıklık arası hâllerinde (`yakaza), rüyalarında ve hatta uyanıkken zihninde bazı zuhuratların belirmesine vesile olur.

Fakir geç vakit ödevleri yapmak için zaman bulmuştu fakat uyku bastırıyor, biz de inat ettik ödevleri yapmaya, idrak ve hali ayetlerini okurken yarı uyanık yarı uyur şekilde olduk hatta bazen dalıp tekrar uyanmaya başladık, sonra sayfa bulanıklaşmaya başladı, odaklanmada zorluk çekmeye başladık derken Sizin nur yüzünüz belirdi aniden zihnimin içinde ama gözümüzün önünde gibi, sayfa ise aydınlanmaya ve netleşmeye başladı...

Gördüğün uyku ile uyanıklık arası hâle "yakaza" denir olan şeylerdendir, hayal değildir. Cenâb-ı Hakk bizim bazı yönlerimizi sana açmış demek. Yüzümü görmen güzel rabıtaya devam etmeye çalıştığını gösteriyor.

Bu tür tecrübeler, rabıtanın canlı ve işleyen bir bağ olduğunun işaretleridir. Mürşidin sureti, sâlikin zihninde zorlandığı, gaflete düştüğü bir anda bir uyarıcı, bir odaklanma noktası, bir mânevî destek olarak belirir. Bu, sâlikin kendi hayal gücünün bir oyunu değil, mâna âleminde kurulan bağın madde âlemine bir yansımasıdır.

Ancak rabıtanın en büyük meyvesi, bu tür olağanüstü hâllerden ziyade, sâlikin kalbinde sürekli bir [muhabbet](/wiki/muhabbet) ve huzur hâlinin yerleşmesidir. Artık zikirlerin sayısı, ibadetlerin çokluğu ikinci planda kalır. Aslolan, gönüldeki bağın, o ilâhî istikametin bir an bile kesilmemesidir.

Sayı olarak eksik yapabiliriz olsun, rabıtanın kesilmemesi buradaki rabıtadan kastım herhangi bir sureti şekli alıp da onunla ilgilenmek değil, rabıta gönülden muhabbettir bağlanmaktır. Hiçbir iş yapamasak bile gönlümüzde Hakk muhabbeti peygamber muhabbeti varsa, biz Hakka rabıta üzereyiz. Ne kadar ibadet edersek edelim gönlümüzde Hakk muhabbeti yoksa o ibadet bile gafletli ibadet olur.

Bu noktada rabıta, mürşidin fiziksel varlığından bağımsızlaşır ve bir "gönül sohbeti"ne dönüşür. Sâlik, dünyanın neresinde olursa olsun, mürşidiyle mâna âleminde birliktedir. Nusret Tura Hazretleri’nin bir mektubunda dediği gibi:

Yavrum! Hakikat ehli kendi vatanında da olsa sözünü anlayabilecek bir dert ortağından mahrumsa gurbette sayılır. Eğer kendisine bir dost var ise dünyânın bir ucunda gurbette de olsa garip sayılmaz. O zaman “Fefirrû ilallah” (Zâriyât, 50) yani “Allah’a kaçınız, O’na doğru firar ediniz.” demektir. Yani gönlünüzde râbıtanızda olanla sohbet ediniz.

Bu hâl, rabıtanın en olgun şeklidir. Artık sâlik, mürşidinin suretini hayal etme çabasını aşmış, onun ahlâkıyla ahlaklanmaya, onun nazarıyla bakmaya başlamıştır. Rabıta, bir şekil taklidinden, bir hâl ve ahlâk sirayetine dönüşmüştür.

Feyzin Aktarımı: Hayattaki ve Vefat Etmiş Mürşide Rabıta

Bu yolda merak edilen hususlardan biri de mürşidin vefatından sonra rabıtanın durumudur. Feyz akışı devam eder mi? Sâlik ne yapmalıdır? Bu soruların cevabı, maddenin ve mânanın işleyişini anlamakta gizlidir.

Terzibaba Hazretleri, bu konuyu net bir şekilde izah eder. Öncelikle, "ölü" denilen varlıkların iki türlü olduğunu belirtir. Biri, sadece beşer olarak yaşayıp hakikatinden gafil olarak göçenlerdir. Onlar hem dünya hem de ahiret için ölüdürler ve onlara rabıta yapılmaz. Diğeri ise "ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiş, Hakk ile bâkî olmuş kâmil insanlardır. Onlar diridirler ve rabıta onlara yapılabilir. Ancak burada ince bir fark vardır.

Dünyada iken beden mülkleri ile rabıta yapıldığında, beden mülklerinde olan rabıtadan meydana gelen feyzi aktaracak olan vücut varlıkları olduğundan o rabıtadan bedenin aktarma kabiliyeti dolayısı ile çok daha fazla feyz alınır. Ölüm hadisesi ile kişinin vücut varlığı olan aracı ortadan kalktığı için maddeden geçen mânevî aktarım yolu ve geçişi kapanmış olduğundan, yapılan rabıtadan hayatta olduğu süredeki kadar feyz alınmaz.

Hayattaki mürşidin beden varlığı, feyzin hem lâtif hem de kesif olarak, yani hem mânen hem de maddî âleme tesir edecek şekilde akmasına bir vasıtadır. Bu bedensel vasıta ortadan kalktığında, feyz akışı kesilmez ama niteliği değişir. Artık o, "lâtif ve muhabbetli bir rabıta, yani akla gelme ve hatırlama" şeklinde, daha çok sâlikin kendi içindeki muhabbet ve hatıralarla beslenen bir bağ olur. Sâliki yeni makamlara terfi ettirecek dinamik irşad ve yönlendirme gücü zayıflamıştır.

Bu durumda sâlike düşen vazife nedir?

Bir mürşid rahmetlik olduktan sonra yerine gerçek mânâda bırakabildiği bir halifesi varsa, sâliklerin rabıtalarını oraya yönlendirmeleri lâzımdır. Eğer bir mürşid hayatından sonra geriye yetiştirdiği bir halife bırakmamışsa kalan sâlikler kendilerine bir mürşid-i kâmil arayıp bulurlar ve rabıtaları oraya olur. Eğer aradıkları bir mürşid-i kâmili bulamazlar ise eski rahmetlik olmuş mürşitlerine rabıta yapabilirler. Çünkü onlar ölü değildir ancak rabıtaya cevap verecek varlıkları olmadığından, bu rabıta sâliki gerçek mânâda dünyada olduğu gibi yönlendirme özelliği kalmadığından dersi nerede kalmışsa orada kalır...

Bu, silsilenin ve irşadın devamlılığı için elzem bir usûldür. Peygamberimiz’den (s.a.v.) sonra nasıl ki sahâbe, halifesi olan Hz. Ebû Bekir’e biat ederek yola devam etmişse, her devirde de silsile, yaşayan halka ile devam eder. Biat ve rabıta, yaşayan, irşad yetkisi taşıyan halifeye yöneltilir. Bu, eski mürşide vefasızlık değil, onun işaret ettiği yolun devamını sağlama vefasıdır.

Füsûsu'l-Hikem'de Rabıta

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, meselelerin aslını, kökünü, vücûdî hakikatini konuşur. Rabıta, yani “bağ,” onun hikmetinde sâlikin kalbi ile Hakk arasındaki bağın ta kendisidir. Bu bağ nasıl kurulur, nasıl kopar ve nasıl en sağlam hâline, “urvetü’l-vüskâ”ya yani kopmaz kulpa ulaşır? Şeyh-i Ekber, bize bu bağın hikmetini, Füsûsu’l-Hikem’in derinliklerinde, peygamberlerin lisanıyla anlatır.

Onun nazarında en tehlikeli bağ, insanın kendi zihninde, kendi vehminde yarattığı bir ilâha kurduğu bağdır. Bu, rabıtanın en aldatıcı yüzüdür. Kişi, Hakk’ı kendi dar idrakine, kendi zanlarına göre şekillendirir ve sonra o şekle bağlanır, ona ibadet eder. Aslında taptığı, kendi nefsinin bir yansımasından, kendi zannının bir heykelinden başkası değildir. Muhammediyye Fassı’nda bu ince sır şöyle aralanır:

Nitekim biz i'tlkâd-ı mahsûs sahibi olan kimse hakkında dedik ki: Muhakkak o kimse, ancak kendi itikadında tahayyül ettiği ilâha sena eder ve nefsini ona rabt eder, rabıta yapar. Halbuki bu ilâh-ı mu'tekad yani itikad edilen ilah o kimsenin amelinden husule gelen bir şeydir. Ve bir âmilin ameli ise elbette kendisine râcidir, dönücüdür. Şu halde Hakk'ı kendi itikadında tahayyül edip onu îcâd ettikten sonra, o ilâh-ı mu'tekade sena eden kimse, kendi nefsine sena etmiş oldu. Çünkü ilâh-ı mec'ûl, sâhibi-i itikadın san'atıdır. Kendi ilahını ceal eden itikad sahibinin ilmi sanatıdır. Ve san'atı medh eden kimse, şüphesiz sâni'i medh eder.

Bu, mühim bir uyarıdır. Sâlik, yola çıktığında Hakk’a bağlanmak ister, ama eğer irfan nuruyla aydınlanmamışsa, kendi zannına bağlanır. Kendi elleriyle yaptığı, kendi aklıyla yonttuğu bir “ilah-ı mu’tekad” yani “itikad edilmiş ilah” ortaya çıkarır ve ona rabıta yapar. Oysa bu, kişinin kendi ameline, kendi sanatına övgüden başka bir şey değildir. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk bir hadîs-i kudsîde, “Ben kulumun zannı üzereyim” buyurur. Sen Hakk’ı nasıl zannedersen, O sana o zannın suretinde tecelli eder. Eğer O’nu bir şarta, bir mekâna, bir şekle hapsedersen, sen de o hapishanede kalırsın. Gerçek ârif ise, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, “suyun rengi, kabının rengidir” sırrını bilir. Hakk’ın her bir tecellîde, her bir itikatta, her bir surette ayrı bir vechiyle zuhur ettiğini idrak eder. Kimseyi kınamaz, hiçbir tecelliyi inkâr etmez, çünkü bilir ki bütün kaplar O’nun Hüvviyet deryasından su alır.

Bu itikadî putlaştırmanın tarihsel bir misalini de Şeyh-i Ekber bize Nûh Aleyhisselâm’ın kavmi üzerinden gösterir. Rabıtanın nasıl iyi bir niyetle başlayıp, zamanla aslını yitirerek bir şirke dönüştüğünü Nûhiyye Kelimesi’nde şöyle izah eder:

Şit’den (a.s) sonra Âdem’i (a.s.) tanıyanlar, Şit’i (a.s.) tanıyanlar, onlar geçtikten sonra onlara rabıta yapıyorlardı. Yani onların şekillerini göz önüne getirip rabıta yapıyorlardı. Ama bu yaşlılar yavaş, yavaş çekilmeye başlayıp da yeni gelen genç nesiller Âdem’i (a.s.) ve Şit’i (a.s.) görmediklerinden, görmüş olanlar onun şekline benzer taştan heykeller oymuşlar, yani Âdem’in (a.s.) ve Şit’in (a.s.) suretine benzer ki onlara baksınlar da imanları tazelensin diye. İşte yeni gelen nesiller Şit (a.s.) ile Nuh (a.s.) arasındaki süre uzadığından o yapılan taşlara... ibadet etmeye başlıyorlar. İşte nesilden nesile geçtikçe bunlar hayallerinde artık o taşları gerçek ilah hükmüne koymuş oluyorlar.

Her şey saf bir niyetle başlar. Evlatlar, o mübarek zatları unutmamak, onların manevî hâllerini yâd ederek imanlarını tazelemek için bir “rabıta” kurarlar. Sonraki nesiller o mübarekleri görmediği için, görenlerin yonttuğu suretlere, heykellere bakarak aynı bağı kurmaya çalışırlar. Ve nihayet, aradan geçen uzun asırların ardından, suretin temsil ettiği aslî hakikat unutulur. Artık o taş, bir hatırlatıcı değil, bizatihi tapınılan bir nesne hâline gelir. Surete takılıp kalmanın, vâsıtayı gaye edinmenin sonu budur. Rabıta, aslî hakikate ulaştıran bir köprü olması gerekirken, üzerinde oyalanılan, aslın unutulduğu bir puta dönüşebiliyor.

Bu tehlikeden kurtuluşun yolu, asıl olanı istemek, aracıyı değil, kaynağı talep etmektir. Bu hâlin en güzel misali, Mûsâ Aleyhisselâm’ın henüz bir bebekken annesinden başkasının sütünü emmeyi reddetmesidir. Bu, sadece tarihî bir hadise değil, bir irfan dersidir.

Ben dâye-i tabîatı ve onun mecâzî olan ni'met ve râhatını istemem, Rabbü'l-âlemîn daha iyidir. Zîrâ ben Hz. Mûsâ (a.s.) meşrebindeyim. وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ (Kasas, 28/12) [Biz Mûsâ’ya evvelden sütnineleri harâm ettik.] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulduğu üzere o hazret vâlidesinden başka hiçbir kadının memesini emmedi; ve onun dâyesi vâlidesi oldu.

Mûsâ bebek, kendisine sunulan bütün “dâye”leri, yani sütannelerini reddeder. O, sadece kendi annesinin, aslî kaynağının sütünü ister. Bu, sâlikin yolculuğunda bir ilkedir. Fıtratın, dünyanın, diğer insanların sunduğu mecazî, âriyetî nimetleri ve tesellileri reddedip, doğrudan “Rabbü’l-âlemîn” olan aslî kaynağa yönelme iradesidir. Bu, aracıyı toptan inkâr etmek değil, aracıya takılıp kalmayı reddetmektir. Çünkü halk, çoğu zaman bu aracılara, bu kesif suretlere takılıp helak olmuştur.

Ben Hakk'ın letafetini merâyâ-yı ayân vâsıtasıyla müşâhede etmek istemem. Zîrâ halk, Hakk'ın bu taayyünât-ı kesîfeye merbût olan letâfetini müşâhe- de edemediklerinden, bu râbıta onları helâk etti.

“Bu râbıta onları helâk etti.” Halk, Hakk’ın letâfetini, nurunu; bu kesif, yoğun görünen suretlerin, yani varlıkların aynasında müşahede edemedi. Aynadaki görüntüye takılıp, görüntünün işaret ettiği Asıl Güzellik’i unuttu. Bu yanlış rabıta, onları helâke sürükledi. Ancak Şeyh-i Ekber hemen bir istisna koyar. Her aracı bir perde değildir. Öyle bir aracı vardır ki, o perde değil, nurun taşıyıcısıdır.

Fakat bu vâsıta, enbiyâ ve evliyânın taayyünât-ı vücûdiyyeleri gibi, kendi sıfatlarından taarrî edip mâh-ı hakîkînin, ya'ni Cenâb-ı Hakk'ın, sıfâtıyla muttasıf olan ve binâenaleyh zât-ı ahadiyyete hicâb olmayan bulut ise, o başka.

İşte kâmil mürşidin, peygamber vârisinin sırrı budur. O, ayın (Hakk’ın) önünde bir engel değil, ayın huyunu kapmış, onun nuruyla nurlanmış bir bulut gibidir. Kendi varlığından, kendi sıfatlarından soyunmuş (Fenâ), Hakk’ın sıfatlarıyla bezenmiştir. Onun sureti, Hakk’a perde olmaz; bilakis, Hakk’a götüren bir kapı olur. Onun varlığı, bir rabıta vesilesidir ama helâk eden değil, ulaştıran bir rabıtadır. Bu zâtlar, halkın perdelerini yırtar, onları Hakk’a vasıl ederler. Çünkü onlar, tenzih-teşbih dengesini kurmuşlardır. Suretleri teşbihtir, âlemde görünürler; ama hakikatleri tenzihe, yani Hakk’ın mutlak benzersizliğine işaret eder.

Bu doğru rabıtanın, bu ulaştırıcı bağın nihai hedefi nedir? Şeyh-i Ekber, bu sorunun cevabını Lokmân Fassı’nda “hikmet” ve “ihsan” kavramları arasındaki bağda bulur.

İmdi "hikmet" ile "ihsan" arasındaki rabıta zahirdir. Zîrâ "hikmet" lügaten "Bir şeyi yerine koymak" demektir; ... Ve "ihsan" ise lâzım olan bir işi lâzımı vech ile işlemektir.

Hikmet, her şeyi yerli yerine koyma ilmidir. Asıl ile suretin, hakikat ile mecazın yerini bilmektir. İhsan ise, bir işi en güzel şekliyle, en kâmil hâliyle yapmaktır. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ihsanı, “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir” diye tarif eder. Bu ikisi arasında kopmaz bir “rabıta,” bir bağ vardır. Hikmet olmadan ihsan, ihsan olmadan hikmet eksik kalır.

Hikmet sahibi olan kimse, rabıtanın hakikatini anlar. Mürşidin bir ayna olduğunu, aslının ise Hakk olduğunu bilir. Surete takılmaz, suretin işaret ettiği hakikate yönelir. Bu hikmetle kurulan bağ, sâliki İhsan makamına taşır. Artık o, her an Hakk’ın huzurunda olduğunun idrakiyle yaşar. Mürşidine yaptığı rabıta, onu “Allah’ı görüyormuşçasına” bir kulluk şuuruna eriştirir. Çünkü kâmil mürşid, o ilâhî bakışın talim edildiği bir mekteptir. Bu rabıtaya tutunan kimse için Kur’an, “O, muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır” (el-Bakara, 256; Lokmân, 22) buyurur.

Netice olarak, Şeyh-i Ekber’in irfan dünyasında rabıta, basit bir hayal etme eylemi değil, bir vücûdî hâldir. Ya kendi zannının putuna bağlanarak helâk olunur, ya da nefsinden fâni olmuş, Hakk ile bâkî olmuş bir İnsân-ı Kâmil’in aynasında Hakk’ın vechini müşahede ederek ihsan makamına urûc edilir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Rabıta bahsinin derinlikleri, zıtların birleştiği, akılların hayran kaldığı Cem makamı kapısına dayanır. Rabıta, bu makamın eşiğinde duran sâlikin elindeki anahtardır. Şeyh-i Ekber'in işaret ettiği üzere, bu yolun en ince sırlarından biri, Hakk'ın hem Zâhir hem Bâtın, hem Evvel hem Âhir oluşunun idrakidir. Hakikat ilmine vukûfiyeti olmayanlar, ekseriyetle Zâhir'e, yani gözle görülen suretlere takılır kalır. Onlar için rabıta, kesif bir taayyüne bağlanmaktır. Gördüğünü Hakk zanneder, halbuki o, Hakk'ın sadece bir elbisesidir. Elbiseye takılıp kalanın, elbisenin içindeki Sultan'dan haberi olmaz. Bu körü körüne bağlanış, insanı helâke sürükleyen rabıtadır.

Çünkü halk, Hakk'ın bu kesif (yoğun) taayyünlere (belirlemelere) bağlı olan letafetini müşahede edemediklerinden, bu rabıta (bağlantı) onları helak etti. Fakat bu vâsıta, enbiyâ ve evliyânın taayyünât-ı vücûdiyyeleri gibi, kendi sıfatlarından taarrî edip mâh-ı hakîkînin, ya'ni Cenâb-ı Hakk'ın, sıfâtıyla muttasıf olan ve binâenaleyh zât-ı ahadiyyete hicâb olmayan bulut ise, o başka.

Bir mürşide rabıta ederken onun bedenine, beşerî sıfatlarına, bu dünyadaki kesif taayyününe takılıp kalmak, o sureti puta dönüştürür. O suretin ardındaki letafeti, yani Hakk'ın o surette tecellî eden sıfatlarını ve ötesindeki Zât-ı Mutlak'ı göremeyen, bu bağ ile Hakk'a ulaşamaz. Lâkin rabıta edilen zât, bir İnsân-ı Kâmil ise, o kendi sıfatlarından soyunmuş, Hakk'ın sıfatlarıyla bezenmiştir. O, hakikat güneşinin önünde duran ama ışığı engellemeyen şeffaf bir bulut gibidir. Böyle bir mürşide yapılan rabıta, sâliki helâk etmez; tam aksine, onun benlik perdelerini yırtar ve Hakk'a ulaştırır. Çünkü o mürşid, bir son durak değil, bir geçittir; bir amaç değil, bir vâsıtadır.

Bu zıtların birliği meselesini anlamak için, Âdem Aleyhisselâm'ın kıssasına bakmak gerekir. Cenâb-ı Hakk, meleklere Âdem'e secde etmelerini emrettiğinde, İblis hariç hepsi secde etmiştir. Bu hadisenin bâtınında, rabıtanın ve zıtların birliğinin büyük bir sırrı gizlidir. Melekler, nurdan halk edilmiş, Cemâl tecellîsinin mazharlarıdır. İblis ise ateşten halk edilmiş, Celâl tecellîsinin bir mazharıdır. Âdem ise, topraktan, yani bütün unsurları kendinde toplayan bir cevherden halk edilmiştir. O, hem Cemâl hem de Celâl sıfatlarının, yani bütün zıtların mükemmel bir dengede birleştiği bir "nüsha-i kübrâ"dır.

Neden olmadı çünkü onda sadece Celal ismi olduğundan iblis de Celal mazharı olduğundan Âdem’de hem Celal hem de Cemal mazharı olduğundan melekler sırf Cemal mazharı olduğundan Âdem’in Cemaline bakarak secde etti, yani Cemal mazharı yönüne bakarak uygun geldi rabıtaları secde ettiler. İblis dedi ki onda Celal var ama ben Celalin en kemalli haliyim dedi... Cemalinden haberi yoktu...

Sır buradadır: Melekler, kendi meşreplerine uygun olan Cemâl tecellîsini Âdem'de gördüler. Âdem'in o güzellik, lütuf, rahmet yönüne bir rabıta kurdular ve bu rabıta onları secdeye götürdü. İblis ise kördü. O, Âdem'e baktığında sadece Celâl'i gördü ve "Ben ondan hayırlıyım" diyerek kibre kapıldı. Âdem'deki Cemâl'i göremedi. Zıtların birliğini idrak edemediği için, sadece bir parçayı görüp bütünü inkâr ettiği için rahmetten kovuldu. Hakikî rabıta, mürşid-i kâmilin varlığında tecellî eden bütün esmâyı, hem Celâl'i hem Cemâl'i kuşatabilmektir. Sadece lütfuna, Cemâl'ine değil, terbiye eden kahrına, Celâl'ine de "eyvallah" diyebilmektir.

Bu durum, sâlikin seyr ü sülûkundaki tenzih ve teşbih dengesini de aydınlatır. Tenzih, Hakk'ı her türlü suretten uzak tutmaktır. Teşbih ise, "Nereye dönseniz Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 115) sırrıyla, her surette O'nun bir tecellîsini görmektir. Rabıta, bu iki kanatla uçulan bir yolculuktur. Mürşidin suretine bakmak teşbihtir. O suretin fâni, hakikatin ise Bâkî olduğunu bilmek tenzihtir. Bu dengeyi kuramayan, ya surete tapar (aşırı teşbih) ya da suretteki manayı inkâr eder (kuru tenzih).

فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayeti bunun daha genişletilmiş halidir. Nereye baksak Hakk’ın bir vechi vardır ancak oralarda kevniyette görülen Hakk’ın isimlerinin suretleridir, vechidir ama insanın zatında Hakk’ın Zat’ının veçhi görülmektedir. İşte bir bakıma rabıtanın hakikati buraya dayanır. Bunun şartı en az fenafillah mertebesinde olması lazımdır kişinin yani kendi beşeriyeti ile değil Hakk’ın varlığında kendi hakikatini bularak var olması ve yaşamasıdır en az.

Âlemdeki her zerre, Hakk'ın bir isminin suretidir. Lâkin İnsân-ı Kâmil'de görülen, sadece bir ismin sureti değil, Zât'ın vechidir. Çünkü o, bütün isimleri kendinde cem etmiş bir aynadır. Rabıtanın hakikati, bu Zâtî tecellîye açılan kapıya yönelmektir. Fakat bir şartla: Rabıta yapılan zâtın en azından fenafillah (Hakk'ta fâni olma) mertebesinde olması gerekir. Kendi benliğinden geçmiş, Hakk ile var olan bir zât olmalıdır.

Bu ilahî bağ nasıl kurulur ve feyiz nasıl akar? Rabıta, bir fişi prize takmaya benzer. Mürşid-i kâmil, ilahî feyzin geldiği bir priz gibidir. Sâlik de o feyzi alacak olan bir kaptır. Fiş takıldığında, yani kalp mürşide bağlandığında, ilahî "cereyan" akmaya başlar. Lâkin bu akışın bir şartı daha vardır: Kabın temizliği.

İşte rabıta da bir bakıma bunun bir başka bağlantısıdır. Fişi taktığın zaman cereyan var alıyorsun kullanıyorsun. O cereyanı kullanıyorsun ama o çaydaki gibi çaydanlığın içi de temiz olması gerekiyor. Akıldan meydana gelen mü’minlerin... kendi ene’lerinden meydana gelen yaptıkları işleri dahi setr eyle. Zulmet perdelerinden, cisim perdeleriyle örtülmesi, beden perdesiyle örtülmesi, arkasında gaybda gark olma hasebiyle yer tutan bakanların gözlerinden perdeli olan...

Eğer sâlikin kalbi, benlik davasıyla, dünya sevgisiyle, kibirle, yani "zulmet perdeleriyle" doluysa, mürşidden gelen feyiz o kalbe tesir edemez. Rabıta yapmak, sadece mürşidin suretini hayal etmek değildir. Rabıtanın en mühim parçası, o rabıtaya layık bir kalp hazırlamaktır. Bu da nefis tezkiyesiyle, günahlardan arınmayla, kötü huyları terk edip güzel ahlâk ile bezenmeyle olur. Kalp temizlendikçe, ayna parlaklaşır. Ayna parlaklaştıkça, mürşidin suretinde tecellî eden Cemâl-i İlâhî daha net görünür. O zaman rabıta, sâliki bir an içinde Hakk'a ulaştıran bir Burak olur.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Rabıta

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, rabıta bahsini, akılla tartılan bir usûl olarak değil, muhabbetle yaşanan, canla hissedilen bir sır olarak anlatır. Mesnevî-i Şerîf’te rabıtanın ne olduğunu değil, nasıl yaşandığını, sâlikin canında nasıl bir ateşi yaktığını görürüz. Hazret-i Pîr’in dilinde rabıta, bir “gönül ipliği”dir; bir yanda sâlik, diğer yanda mürşid, o iplikle birbirine bağlanır.

Gönül İpliği: Muhabbetin Vâsıtası

Hazret-i Mevlânâ, rabıtanın işleyişini ve hassasiyetini bir fare ile kurbağanın dostluğu üzerinden anlatır. Suda yaşayan kurbağa ile karada yaşayan fare, birbirlerine olan sevgilerinden ötürü aralarındaki mesafeyi kaldırmak için ayaklarına uzun bir ip bağlarlar. Bu ip, onların rabıtası olur. Mevlânâ’nın şârihleri, bu temsildeki derin manayı şöyle açarlar:

“Gönül ipliği”nden murâd, bir kimsenin sûret-i hayâliyyesini muhabbetle kalbinde tutmak demektir. Bu tahayyül-i hubbî o kimseyi kendi tarafına cezb eder. Eğer bu tahayyül-i hubbî bir İnsân-ı Kâmil hakkında olursa, ona tarîkda “râbıta” derler ki, bu hayal-i hubbî, o kimseyi bilcümle mâsivâ hayallerinden kurtarır. Ve eğer bu hayâl-i hubbî bir nâkıs (eksik) ve dünya ehli birisi hakkında olursa, bu kıssada olduğu gibi, şeytan kargası o nefsânî kimseyi avladığı vakit, ona bağlı olan sâliki de beraberce nefsanî hevese kaldırır.

Rabıtanın en temel sırrı burada gizlidir. Mesele, “gönül ipliği”nin ucunu kime bağladığındır. Kıssada, bir karga havadan süzülüp fareyi kaptığında, ayağındaki ipten dolayı kurbağa da sudan çıkıp havada can verir. Gönlünü dünyaya ve dünya ehline bağlayan kimsenin akıbeti de böyledir. Onların başına gelen felaket, o bağ sebebiyle sâliki de helâk eder.

Lâkin o ipin ucu, Hakk’ın boyasıyla boyanmış bir kâmil mürşide bağlıysa, bu “gönül ipliği”, sâliki mâsivâ (Hakk’ın gayrısı) çukurundan kurtaran bir ip olur. Sâlikin kalbine doluşan binbir türlü dünya hayali, mürşidin muhabbetle kalpte tutulan hayali karşısında eriyip gider. Fare ile kurbağa, bu bağı aralarında bir haberleşme vâsıtası kılmak için şöyle karar alırlar:

Ki, bir uzun ipliği ele getireler, tâ ki, ipliği çekişten râzın keşfi ola!

Sâlik ile mürşid arasındaki rabıta da böyledir. O, sessiz bir konuşma, harfsiz bir haberleşmedir. Sâlikin kalbi daraldığında, yolu şaşırdığında, o “gönül ipliği”ni çeker; mürşidin manevî himmeti ve feyzi, bir imdat gibi o bağ üzerinden sâlikin kalbine akar.

Hayâl-i Mürşid: En Büyük Putu Kıran Halîl

Rabıtanın gayesi, kalbi dağınık düşüncelerden arındırıp tek bir noktaya, Hakk’a ulaştıran o merkeze bağlamaktır. Kalp bir ayna gibidir; ona hangi suret düşerse onu yansıtır. Rabıta, bu aynayı diğer bütün suretlerden silip, sadece Hakk’ın tecelligâhı olan İnsân-ı Kâmil’in nuranî suretine yer açma ameliyesidir. Hazret-i Pîr, bu arınma hâlini, putları kıran Hazret-i İbrahim’e (a.s.) benzeterek anlatır:

"Nakşı görürsün! dediğim vakit, cemî'-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiy-yenin mazharı olan mürşid-i kâmilin hayâl-i nakşı Halîl (a.s.) gibi geldi ve hayâlimde ne kadar suver-i mün'akise varsa hepsini sildi süpürdü. Zîrâ onun sûret-i beşeriyyesi büyük puttur; fakat ma'nâsı, ne kadar küçük putlar varsa hepsini kırıcıdır!" Bu ma'nâ, tarîkatta müesses olan "râbıta” usûlüne işarettir. Zîrâ hayâl-i mürşid, sâlikin kalbindeki hayâlât-ı mâsivânın izâlesin-de müessirdir.

Mürşidin beşerî sureti, görünüşte diğer suretler gibi bir “put”, yani yaratılmış bir şekildir. Hatta sâlikin kalbinde en çok yer kapladığı için “büyük put”tur. Fakat bu, tenzih ile teşbihin buluştuğu bir Cem makamı sırrıdır. O suret, diğer putlar gibi insanı Hakk’tan alıkoymaz; bilakis, taşıdığı mana (Halîl) ile kalpteki diğer bütün küçük putları (makam, mal, şöhret sevgisi gibi mâsivâ bağlarını) kırar atar. Mürşidin sureti, kalbe yerleşen bir bekçi olur; Hakk’tan gayrı ne varsa, onun girmesine mani olur.

Bu kalbî bağlılık o dereceye varır ki, sâlik artık kendi varlığını mürşidinin varlığında erimiş hisseder. Bu makama fenâ-fi'ş-şeyh (mürşidde fânî olmak) denir. Bu, sâlikin kendi benliğini tamamen yok edip, mürşidin manevî hakikatiyle bir olmasıdır.

Yüce Allah'a şükürler olsun ki, O ortaya çıktığı zaman, O'nun hayalinde can kendi hayalini gördü! Bu şerefli beyitte "fenâ-fi'ş-şeyh" (mürşidde fani olma) mertebesine işaret buyrulur. Hakk Yolcusu, mürşidine olan bağlılığında meleke (alışkanlık, yetenek) kazanınca, kendisini mürşidin tekil hakikati ve mürşidini kendisinin tekil hakikati olarak görür. Öyle ki, mürşidi ile kendi arasında bir ayrılık göremez.

Bu, sâlikin kendi cüz’î varlığının, mürşidin küllî hakikatinde nasıl eridiğinin ifadesidir. Sâlik, mürşidin hayaline baktığında, orada kendi aslını, olması gereken kâmil hâlini görür. Mürşidin kalbine yağan ilâhî feyz, bu fena makamındaki rabıta bağı sayesinde, sâlikin istidadı nispetinde onun kalbine de yansır. Bu, bir şahsiyetsizleşme değil, cüz’î şahsiyetten kurtulup küllî bir şahsiyete bürünmedir.

Vâsıta ve Gaye: İnsân-ı Kâmil'in Sırrı

Peygamberler ve onların hakikî vârisleri olan evliyâullah, insanlığı aslî vatanlarına döndürmek için gönderilmiş birer ilâhî elçi, birer vâsıtadırlar. Onlar, Hakk ile halk arasında bir köprü, bir bağ kurarlar. Rabıta, bu ilâhî vazifenin sâlikin dünyasındaki tezâhürüdür.

İmdi hazret-i şehadet, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle vücudun libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibaret olduğundan, zübde-i âlem olup, sûret-i ilâhiyyeyi kabûl ve cümle taayyünleri müsâid olan onlara bu hakikati ta'lîm ve onları zulmet-i tabîiyye sahasından geri çekmek ve asl-ı hakîkî tarafına döndürmek için peygamberler gelmiş ve bu husûsda mü'minlere râbıta ve vâsıta olmuşdur.

Bu manevî silsile kesintisiz devam eder. Nûr-u Muhammedî, her devirde bir kâmil insanın kalbinde parlar. O kâmilin hangi şehirden, hangi soydan geldiğinin bir önemi yoktur. Aslolan, taşıdığı manadır. Hazret-i Pîr’in buyurduğu gibi:

Gül dalı her nerede biter, yine güldür; şarab küpü her nerede ki kaynar yine şarabdır.

Bu sebeple, kâmil bir mürşidin sohbetinde bulunmak, onun sözüne kulak vermek, rabıtanın en canlı, en feyizli hâlidir. Çünkü onun sözü, kendi nefsinden değil, bağlandığı kaynaktan gelir. Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati daha da ileri taşıyarak, İnsân-ı Kâmil ile Kur’ân’ı “ikiz” olarak niteler.

Kur'ân okunurken susup dinlemek nasıl câzib-i rahmet olursa, insân-ı kâmilin sözlerini susup dinlemek dahi öylece cezûb-i rahmet olur. Zîrâ القرآن والانسان توأمان ya'ni "Kur'ân ve insân-ı kâmil ikizdir ve tev'emdir" buyurulmuştur.

Mürşidin sözü, sâlikin kulağına sadece bir ses olarak değil, kalbine şifa veren bir rahmet olarak ulaşır. O sözler, aklı ve nefsi susturan, ruhu besleyen bir “efsun” gibidir. Sâlike düşen, kulağını her sese kapatıp sadece o adaletli velînin, yani sözüyle ameli bir olan, Hakk’tan başka kimseden bir menfaat beklemeyen kâmil mürşidin irşadına teslim olmaktır.

Nihayetinde rabıta, körü körüne bir taklit veya bir şahsa tapınma değildir. Bilakis, şahısların ve suretlerin ötesindeki hakikate ulaşmak için en sağlam köprüdür. Sâlik, bu köprüden geçerek, önce mürşidinin maneviyatında fânî olur, sonra onunla beraber Hakk’ın varlığında bâkî olma sırrına ermeye namzet hâle gelir. O “gönül ipliği”, sâliki dünya zindanından çekip çıkaran ve vuslat semasına yükselten bir Mi‘râc ipidir.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Rabıta kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 8: "Halkın insân-ı kâmilden ayrılıkları, hep nefislerindeki tekebbür cihetindendir. Onlar cân-ı âlem olan insân-ı kâmilden râbıtalarını kestiklerinde, kendi cesedlerinden bile rahatsız olurlar; çünkü insân-ı kâmile râbıta aslında kendi öz hakikatine râbıtadır."
  • Cilt 11: "Cismânî olan mizâcın râbıtası ve alâkası olmasa dahi, Resûl-i Ekrem hazretlerinin veyâ halîfelerinin nesl-i pâk-i ma'nevîlerindendir. Nitekim yukarıda 176 numaralı beyitte îzâh olundu. Gül dalı her nereye dikilirse aynı gül açar; mürşidin râbıtası dahi böyledir — beden bedene değil, ruh ruha bağlanır."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Rabıta

Rabıta, hakikat yolcusunun gönül dünyasını nizam eden bir usûldür. Bu usûl, tek başına duran bir direk değil, pek çok hakikatin kesiştiği bir kavşaktır. Bu ağı anlamak, rabıtanın ne olup ne olmadığını anlamaktır.

Evvelâ, rabıtanın merkezinde Mürşid durur. Rabıta, mürşide yapılan bir gönül bağıdır; zira mürşid, Nûr-u Muhammedî’nin zaman ve mekândaki bir tecelligâhı, Hakk’a giden yolda yaşayan bir pusuladır. Mürşidsiz rabıta, adresi olmayan bir mektup gibidir.

Bu bağ ve usûl, Tasavvuf yolunun kendisidir. Tasavvuf, kalbi masivadan (Hakk’ın gayrısından) temizleyip Hakk’a yöneltme sanatı ise, rabıta bu sanatı icra ederken kullanılan en mühim aletlerden biridir. Kalbi dağınıklıktan kurtarıp tek bir noktaya, yani mürşidin temsil ettiği hakikate bağlar.

Bu bağı kuran, yola talip olan kişiye Mürid denir. Mürid, iradesini kullanarak hayalini ve kalbini mürşidine bağlayan, bu yolla nefsinin ve vesveselerin dağıtıcı etkisinden korunmaya çalışandır. Rabıta, müridin en samimi duası ve en sessiz zikridir.

Rabıta hâli, bir nevi Murakabe’dir. Murakabe, “gözetlemek” demektir; kulun, Hakk’ın her an kendisini gördüğü bilinciyle yaşamasıdır. Rabıta ise bu gözetlemenin mürşidin manevî sureti üzerinden yapılması, onun ahlâkını ve hâlini gözeterek kendi hâlini düzeltme çabasıdır. Rabıta ile başlayan dikkat, murakabe ile derinleşir.

Bütün bu gayret, Seyr-i Süluk adı verilen manevî yolculuk içindir. Rabıta, bu yolculukta sâlikin elindeki fener, ayağının altındaki sağlam zemindir. Yolda karşılaşılan zorluklarda, ümitsizlik anlarında ve nefsânî fırtınalarda sığınılacak manevî bir limandır.

Bu bağ sayesinde akan manevî besine Feyz denir. Mürşidin kalbinden müridin kalbine akan ilahî bir nur, bir rahmet pınarıdır. Rabıta ne kadar kuvvetli ve samimi ise, feyzin akışı da o kadar gür ve kesintisiz olur. Kalp kabı, rabıta ile bu feyzi alacak şekilde temiz ve hazır tutulur.

Nihayet, rabıtanın en canlı ve en bereketli hâli Sohbet meclislerinde yaşanır. Mürşidin huzurunda bulunmak, onun nefesinden ve sözünden doğrudan istifade etmek, rabıta bağını somutlaştıran en yüce andır. Sohbetin olmadığı yerde kurulan rabıta, sohbetin hatırasını ve bereketini kalpte canlı tutma gayretidir.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Terzibaba İrfan Mektebi kütüphanesinin üç temel direği olan külliyatlar, rabıta meselesine kendi meşreplerince ışık tutar. Her biri, hakikatin farklı bir yüzünü aydınlatır.

Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin sohbet ve eserlerinde rabıta, sülûkun omurgası olarak ele alınır. Mesele, kuru bir hayal veya zihnî bir alıştırma değildir; yaşayan, canlı bir hakikattir. Terzibaba’ya göre mürşid, “Hakk’la Hak olmuş”, kendinden fâni, Hakk’la bâkî bir zâttır. Dolayısıyla ona yapılan rabıta, surete takılıp kalmak değil, o suretin ardındaki aslî hakikate, yani Cenâb-ı Hakk’ın o mürşidde tecellî eden isim ve sıfatlarına bağlanmaktır. Biat hadisesi, bu bağın resmî bir mühürle tasdiklenmesi, “kopyanın aslının aynı olduğunun” ilanıdır. Feyzin, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) başlayarak Kevser ırmağı misali kesintisiz bir şekilde kâmil insanlar vasıtasıyla aktığı vurgulanır. Rabıta, sâlikin bu ırmağa bağladığı bir kanaldır. Sohbetlere devam ve edebe riayet, bu kanalın açık kalmasının şartıdır. Bu gelenekte rabıta, zikrin sayısından daha önde gelen bir gönül ameli, kesintisiz bir vuslat hâlidir.

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise “rabıta” kelimesi doğrudan bu terimsel manasıyla geçmese de, meselenin vücûdî temelleri en derin şekilde işlenir. Şeyh-i Ekber, her insanın kendi inancının (itikadının) bir “Rab” halk ettiğini ve ona bağlandığını (rabt ettiğini) söyler. Bu, rabıtanın en geniş ve en tehlikeli yüzünü gösterir: Kişi, farkında olmadan kendi zihninde yarattığı bir puta da rabıta yapabilir. İbn Arabî’ye göre hakiki rabıta, ihsan makamıyla ilgilidir: “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek.” Bu, sınırlı bir surete değil, her an her yerde mevcut olan Vücûd-u Mutlak’a yönelik bir şuur halidir. Mûsâ Fassı’nda, Hz. Mûsâ’nın annesinden başkasının sütünü emmemesi, sâlikin mecazî ve aracı kaynakları bırakıp doğrudan Asl’a, yani hakikatin membaına yönelme arzusunun bir timsali olarak okunabilir. Rabıta, bu yönelişin mürşid suretinde somutlaşmış bir adımıdır. Ancak Şeyh-i Ekber’in uyarısı açıktır: Halk, Hakk’ın kesif suretlerine takılıp kalırsa, bu bağ onları helâke götürür. Mesele, daima tenzih (Hakk’ın hiçbir şeye benzemediği) ile teşbih (Hakk’ın her şeyde tecellî ettiği) arasındaki Muhammedî mîzânı koruyabilmektir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri ise Mesnevî-i Şerîf’inde rabıtayı aşkın ve muhabbetin diliyle anlatır. Rabıta, bir “gönül ipliği”dir. Sâlik, bu iplikle mürşidinin suretini kalbine bağlar ve böylece diğer bütün hayallerden, dünyevî meşgalelerden kendini kurtarır. Bu, bir tür manevî mıknatıstır; demir tozları misali dağılmış olan dikkati bir araya toplar. Mevlânâ’ya göre bu kalbî bağın nihai hedefi, fenâ-fi’ş-şeyh (şeyhte fâni olma) makamıdır. Sâlik, mürşidinin varlığında o kadar erir ki, aradaki ikilik kalkar ve mürşidin gözüyle bakmaya, onun kalbiyle hissetmeye başlar. Peygamberler ve onların vârisi olan velîler, insanları geldikleri o aslî vatanlarına geri çağıran birer “vâsıta” ve “rabıta”dır. Onların hayali araya girdiğinde, yani onların hakikati kalbe dolduğunda, nefsin ve dünyanın putları bir bir kırılır. Zira onlar, suret değil, Hakikî Nakkaş’ın en güzel eserleridir ve o esere bakmak, Sanatkâr’ı hatırlatır.

Değerlendirme

Rabıta denilen sır, surete değil, suretin işaret ettiği manaya yapılan bir gönül yolculuğudur. Sâlikin, zihninin ve kalbinin dağınıklığını toparlayıp tek bir hedefe, Nûr-u Muhammedî’nin bir mazharı olan Mürşid-i Kâmil’e kilitlemesidir. Bu kilitlenme, bir hapishane değil, bilakis binlerce zindandan kurtulmak için açılan bir kapıdır. Ancak bu kapının ardında ne olduğu, kapının kendisi kadar mühimdir. Eğer rabıta yapılan zât, nefsini aradan çıkarmış, Hakk ile bâkî olmuş bir kâmil değilse, yapılan bu bağ, kişiyi Hakk’a değil, bir şahsın benliğine bağlayan bir prangaya dönüşür. Bu, tasavvuf yolundaki en hassas ve en tehlikeli noktalardan biridir.

Nihayetinde rabıta, bir merdivendir. Merdivenin kendisi amaç değildir; amaç, onunla çıkılacak olan makamdır. Evvelâ mürşidin suretine, sonra onun manasına, sonra o mananın sahibi olan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hakikatine ve nihayetinde bütün bu tecellîlerin sahibi olan Zât-ı Mutlak’a ulaşmak… Yol, suretten başlar ama Sîret’e ve oradan da Sırr’a doğru devam eder. Rabıta, bu yolculuğun ilk adımlarını sadakatle atmamızı sağlayan ilahî bir lütuftur. O, fânî olanda bâkî olanı görme sanatıdır.

Cenâb-ı Hakk, bizleri böyle bir bağ kurabileceğimiz kâmil insanlardan ve o bağın hakkını verebilen sadık sâliklerden eylesin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026