Ucüb
Ucüb, sâlikin yürüdüğü yolda ayağının altındaki en gizli, en sinsi kaygan zemindir. O, kişinin yaptığı ibadete, bildiği ilme, tattığı hâle bakıp, içinden kendine bir paye biçmesi, nefsine bir aferin çekmesidir. Kibir gibi dışa vurmaz; kalbin en derin köşesinde, fısıltıyla konuşan bir şeytandır. Ameli işleyenin değil, işletenin Hak olduğunu unuttuğu an başlar. Kişinin kendi fiillerini, kendi varlığını görmeye başlaması, Vücûd-ı Mutlak olan Cenâb-ı Hakk'ı bir anlığına perdelere sarmasıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Ucüb (العجب) kelimesinin lügatteki ilk karşılığı "hayret etmek, şaşırmak"tır. Bir şeyin güzelliği, garipliği veya büyüklüğü karşısında duyulan şaşkınlık hâlidir. Fakat tasavvuf ıstılahında bu hayret oku, dışarıya değil, içeriye döner. Kişi kendi nefsine, kendi fiiline, kendi ilmine hayret eder; onu takdir eder, onu beğenir. Bu, zehrin damara girdiği andır. Bu kendini beğenme hâli, nefs-i emmârenin en ince oyunlarından biridir. Çünkü sâlike bir başarı, bir mertebe kat ediş gibi görünebilir. "Ne güzel namaz kıldım," "ne derin bir meseleyi anladım," "ne büyük bir fedakârlık yaptım" gibi düşünceler, bal sürülmüş bir kılıcın ucu gibi kalbe dokunur. Tadı hoştur ama sonu helâktir. Zira her fiilin Fâil-i Mutlak'ı olan Hakk'ı unutmak, O'nun lütfuyla zuhûra gelen bir ameli kendi nefsine mal etmek, şirkin en gizli kapısından içeri girmektir.
Bu hastalığın en açık ve ibretlik misallerinden biri, Kur'ân-ı Kerîm'in bizlere aktardığı Huneyn Gazvesi'nde yaşanmıştır. O gün, İslâm ordusu tarihindeki en kalabalık hâliyle düşman karşısına çıkmıştı. Bu sayısal üstünlük, kalplere bir güven değil, bir ucüb, yani kendi gücüne ve çokluğuna aldanma hissi vermişti. "Biz bu kadar çokken asla yenilmeyiz" fısıltısı, nefislerin en derûnî köşesinden yankılanıyordu. Hakk'a olan tevekkülü, yerini kesrete, yani çokluğa olan itimada bırakmıştı. Cenâb-ı Hakk, bu tehlikeli kaymayı ve acı dersini Tevbe Sûresi'nde şöyle ihtar eder:
Ya’ni “Allah Teâlâ size mevâtın-ı kesîrede yardım etti; sizin çokluğunuz size ucüb getirdi, çokluğunuz size fâide vermedi. Arz genişliğiyle berâber size dar geldi, sonra arkanıza dönüp gittiniz. Hezimetten sonra Allah, Resûlü üzerine ve mü’minler üzerine sekîneti ve it- mi’nânını indirdi; ve görmediğiniz orduyu indirdi ve kâfirleri ta’zîb etti; ve işte bu kâfirlerin cezâsıdır.”
"Çokluğunuz size ucüb getirdi" ifadesi, bütün meselenin düğüm noktasıdır. Buradaki ucüb, 'ne kadar da güçlüyüz, bu kalabalıkla yenilmemiz imkânsız' diyen nefsin sesidir. Bu ses, Hakk'ın yardımını ve kudretini ikinci plana atan, kendi varlığını ve gücünü öne çıkaran bir sestir. Neticesinde "Arz genişliğiyle berâber size dar geldi." Hakk'tan yüz çevirip kesrete, yani çokluğa ve sebeplere dayanan için, bütün âlem bir zindana döner. Genişlik içinde darlık yaşar. Çünkü dayandığı her şey sonlu, fânî ve acizdir. Ancak bu acziyetin tam idrakinden, hezimetin getirdiği o çaresizlikten sonradır ki, Cenâb-ı Hakk'ın yardımı, "görmediğiniz ordular" ile yetişir. Nusret, sayıdan, silahtan, bilgiden değil; yalnızca ve yalnızca Hakk'a olan teslimiyetten gelir. Ucüb ise bu teslimiyetin katilidir. Kendinde bir varlık, bir güç, bir başarı vehmeden kimse, ilâhî yardıma giden kapıyı kendi elleriyle kapatmış olur.
Ucüb, sadece orduların veya büyük toplulukların değil, tek bir ferdin kalbinde de aynı şekilde işler. Hz. Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf'te Sadr-ı Cihân gibi bir mevkî sahibinden bir şeyler koparmak için ölü taklidi yapan fakîhin hikâyesiyle, nefsin kendini bir yere koyma çabasının insanı ne hâllere düşürebileceğini gösterir.
"Hiç ağız açma! Otur ve bak! Tâ ki buradan Sadr-ı Cihân güzer ede!" Fakîh o kefen isteyiciye vasiyet edip dedi ki: “Beni kefene sarıp yol üzerine koyduktan sonra Sadr-ı Cihân o yoldan geçinceye kadar hiçbir söz beyane! Yalnız otur ve bak; işte bu kadar!” "Ola ki göre, zan ile ölmüş tasavvur ede! Kefen vechi için altın ata!" “Pendâşten”, zannetmek ve tasavvur etmek ve ucüb ve tekebbür etmek ma’nâlarınadır (Burhan). Burada “tasavvur etmek” ma’nâsı münâsibdir. “Vech”, burada kendisiyle ihtiyaç bertaraf edilmiş olan şeye derler (Gıyâsü’l- Lügat). Ya’nî, “Ola ki Sadr-ı Cihân beni bu hâlde görünce zan ile ölmüş bir adam tasavvur eder ve kefen ihtiyâcının te’mîni için de altın atar!” "Her ne verirse onun yarısını sana veririm!" O hîle arayıcı fakîr öyle yaptı. Ba’zı nüshalarda “hîle-cû” yerine “sıla-cû” vâki’ olmuştur. “Atâ isteyici” demek olur. Kilime sardı ve onu yola koydu. Sadr-ı Cihânın geçeceği yer oraya düştü. Kilimin yüzü üzerine elini attı. Kendi acelesinden olayı elini dışarı çıkardı.
Bu hikâyede nefsin, kendi aklıyla bir "tedbir" bulup, bir "hîle" kurarak muradına ereceğini sanması vardır. Şârihin de "pendâşten" kelimesini açıklarken altını çizdiği gibi, bu kendini akıllı sanma hâlinin kökünde de bir ucüb ve tekebbür yatar. Fakîh, kendi kurduğu tuzağın işe yarayacağına, kendi kurnazlığının Sadr-ı Cihân'ı alt edeceğine o kadar inanmıştır ki, bu bir nevi kendi aklına duyduğu bir hayranlıktır. Lâkin nefsin planı, yine nefsin başka bir sıfatı olan acelecilik ve hırs ("kendi acelesinden") yüzünden bozulur. Atılan altını kapmak için elini dışarı çıkarması, kurduğu bütün oyunu yıkar. Hakk'ın takdirini değil de kendi aklını ve hilesini rehber edinenin sonu budur. Ucüb, sadece seccade üzerinde veya ilim meclisinde değil, çarşıda pazarda, makam peşinde koşarken, bir menfaat elde etmeye çalışırken de sâliki esir alabilir. Her "ben başardım," "ben akıl ettim," "ben buldum" düşüncesinin ardında, ucübün o soğuk gölgesi gizlidir.
Terzibaba'nın Nazarıyla Ucüb: Aslı ve Mertebesi
Bir kalp hastalığını anlamak, hekimin bir illeti teşhis etmesine benzer. Sadece ârazları, yani dışa vuran belirtileri görmek kâfi değildir. Hastalığın köküne, menbaına, vücuttaki hangi gizli köşede barındığına inmek gerekir. Tasavvuf ahlâkının en sinsi marazlarından biri olan ucüb illetini, sadece "kendini beğenmek" diye geçiştirmeyip onun aslını, vücûd mertebelerindeki yerini, nefs-i emmâre denilen o karanlık ülkenin neresinde durduğunu anlamaya çalışmak gerekir.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfanı, ucübün tesadüfi bir ahlâkî sürçme olmadığını, bilakis nefsin bizâtihî kendisi, onun en temel sıfatlarından biri olduğunu gösterir. O, sonradan bulaşan bir kir değil, nefsin kendi hamurunda yoğrulmuş bir mayadır.
Nefsin Gözü: Ucüb
Soyut bir kuvvet olan nefse bir beden, bir sûret verilseydi, Terzibaba Hazretleri'nin teşrihiyle, nefsin anatomisi önümüze serilir. Bu teşrih, bütün nefsânî hastalıkların birbiriyle olan gizli bağını da ortaya koyar. Nefsin her bir uzvu, bir başka kalp hastalığına karşılık gelir ve bu bedenin en belirleyici organı "göz"dür. Çünkü her şey bakışla, görüşle başlar.
Terzibaba Hazretleri, Rehnümâ-ı Ma’rifet risâlesinden aktararak bu hakikati şöyle dile getirir:
Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve bühtân, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet, rûhu küfürdür.
Bu hayalî bedenin "gözü" ucübdür. Çünkü göz, varlığı algılayan, içeriye haber taşıyan, idraki şekillendiren organdır. Nefs, kâinata ve kendisine "ucüb" gözüyle bakar. Yani, kendi varlığına, fiillerine, ilmine, ibadetine hayranlık ve şaşkınlıkla bakar. Bu bakış, bir tevhid bakışı değildir; Hakk'ı gören, her şeyde Fâil-i Mutlak'ı müşahede eden bir bakış hiç değildir. Bu, şaşı bir gözdür. Kendinden başkasını görmeyen, görse bile her şeyi kendine yontan, kendine mâl eden bir kör bakıştır.
Bu göz, yani ucüb, bir fiil işlediğinde, "Ne güzel yaptım!" der. Bir ilim öğrendiğinde, "Ne âlim oldum!" der. Bir hayır işlediğinde, "Ne kadar cömerttim!" diye kendi kendine fısıldar. Bu bakış açısı, varlığın hakikatini temelden saptırır. Zira sâlik bilir ki, bütün fiillerin, ilimlerin ve güzelliklerin sahibi ve kaynağı Cenâb-ı Hakk'tır. Kul, sadece bir mazhar, bir tecelligâhtır. Fiil, ondan zuhûr eder, ama onun değildir. Ucüb sahibi ise, bu tecellî aynasında Hakk'ın cemâlini değil, kendi sûretini görür ve o sûrete âşık olur. İşte bu, Narkissos'un mitolojik hikâyesinin tasavvufî okumasıdır. Suda kendi aksini görüp ona âşık olan Narkissos, kendi fiil ve sıfatlarına hayran olan nefs-i emmârenin ta kendisidir. Gözü ucüb olanın gördüğü her şey, kendisidir.
Bu sebeple ucüb, diğer bütün nefsânî hastalıkların da menbaı olur. Ucüb gözüyle kendine bakan bir nefsin, kibre kapılması kaçınılmazdır. Zira kendini beğenen, kendini başkalarından üstün görmeye başlar. Kibir, ucübün doğal bir neticesi, onun gölgesidir.
Ucüb ve Diğer Nefsânî Marazlar: Bir Bütünün Parçaları
Nefsânî hastalıklar birbirinden bağımsız, tek tek ortaya çıkan illetler değildir. Onlar, kökü derinde olan bir ağacın dalları, budakları gibidir. Kökü kesmedikçe, dalları budamak sadece geçici bir çözüm sunar. Terzibaba Hazretleri'nin nefis tasviri, bu girift ilişkiyi gözler önüne serer. Ucüb, bu hastalıklı ağacın kökü veya en azından ana gövdesidir.
Yukarıda zikrettiğimiz hikmetli söze tekrar dönerek ucüb gözünün diğer uzuvları nasıl bozduğunu görelim:
...başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve bühtân...
- Gözü ucüb olanın başı kibir olur: Kendini beğenenin başı dikleşir, kendini diğer kullardan üstün görür. Kibir, ucübün tahtıdır.
- Ağzı hased olur: Kendine hayran olan, başkasında bir nimet, bir güzellik, bir mârifet gördüğünde dayanamaz. O nimetin onda değil, kendisinde olmasını ister. Çünkü ucüb gözü, güzelliğin sadece kendine lâyık olduğunu fısıldar. Hased, ucübün ateşinin dumanıdır.
- Lisanı kizb (yalan) ve gıybet olur: Kendini büyük göstermek ve başkalarını küçük düşürmek için dile yalan ve gıybet bulaşır. Ucüb sahibi, kendi değerini ispatlamak için başkalarının değerini çalmaya, onların ayıplarını konuşarak kendi kusurlarını örtmeye çalışır.
- Kulağı nisyân (unutkanlık) olur: Bu, misak ahdini, kulluğunu, acziyetini unutmaktır. Ucüb gözüyle kendine bakan, kendi sesinden o kadar mest olmuştur ki, Hakk'ın kelâmını, mürşidin nasihatini duymaz. Kulağında, kendi nefsini öven fısıltılardan başka bir ses yoktur.
- Göğsü hıkd ve kîn (kin ve nefret) olur: Kendini merkeze koyan, beklentileri karşılanmadığında, istediği saygıyı görmediğinde hemen kinlenir, düşmanlık besler. Çünkü her hadiseyi şahsına yönelik bir saldırı veya tasdik olarak algılar.
- Karnı şehvet ve bühtân (iftira) olur: Nefsin doymak bilmeyen arzuları (şehvet) ve bu arzuları elde etmek için başkalarına çamur atması (bühtân), yine o kendini beğenmişliğin bir sonucudur.
Bütün bu pislikler, o tek bir bozuk bakıştan, ucüb gözünden neşet eder. Sâlikin mücâhedesi, bu hastalıkların her biriyle tek tek savaşmak olsa da, asıl savaş, bu yamuk bakan, şaşı gözü tedavi etmektir. O göz tedavi edilmedikçe, yani sâlik, fiillerin, sıfatların ve bizâtihî kendi vücûdunun Fâil-i Hakikî'den birer tecellî olduğunu idrak etmedikçe, budanan her bir dalın yerine yenisi çıkacaktır.
Vücûdî Perdelenme ve Ucübün Hakikati
Bu ahlâkî hastalığın vücûdî, yani varlık yapısındaki kökeni, varlığın Zât-ı Mutlak'tan âlemlere tenezzül edişi ve bu süreçteki perdelenme mertebelerinde gizlidir. Hakk, kendi güzelliğini görmek için âlemleri bir ayna kılmıştır. Her bir varlık, o mutlak güzelliğin farklı bir tecellîsi, farklı bir zuhûrudur. İnsan ise, bütün ilâhî isimleri kendinde toplayan en parlak ayna, Câmiu'l-Esmâ'dır. Ancak bu tenezzül süreci, aynı zamanda bir perdelenme sürecidir. Mutlak olan Hüvviyet âleminden, kayıtlı ve sınırlı olan şehâdet âlemine inildikçe, perdeler kalınlaşır. Nefs, bu perdelerin en kalınlarından biridir. O, kendi kayıtlı ve sınırlı varlığını (taayyününü) mutlak ve asıl zannetme eğilimidir. İşte ucübün hakikat ilmindeki kökü budur: Kendi taayyününü, yani belirlenmiş, sınırlanmış varlığını, varlığın kaynağı sanma yanılgısı.
Terzibaba Hazretleri'nin işaret ettiği o dehşetli hakikat, bu vücûdî körlüğü ne güzel anlatır:
Nefsin aklı, fehmi yoktur. O dâr-ı fenâdaki bir saatlik şehvete cenneti ve ni’metlerini ve cennette hulûdü satıverir.
Buradaki "bir saatlik şehvet" sadece cinsel arzu değildir. O, nefsin kendi varlığından, kendi fiilinden duyduğu o anlık hazdır. "Ben yaptım," "ben bildim," "ben başardım" demenin verdiği o sahte, o geçici sarhoşluktur. Nefs, bu bir anlık "benlik" zevki için, Hakk'a vuslat olan ebedî cenneti, yani kendi hakikatiyle buluşma saadetini feda eder. Bu, bir ahlâkî pazarlıktan öte, bir vücûdî iflastır. Gölgeyi, asıl sanmaktır. Aynadaki sûreti, sûretin sahibinden daha gerçek bilmektir. Ucüb, bu iflasın adıdır. O, nefsin kendi varlık perdesine takılıp kalması, perdenin arkasındaki Nûr'u görememesidir.
Bu yüzden tasavvuf yolunda ilk derslerden biri "Fenâ fi'l-ef'âl"dir; fiillerde fâni olmak. Yani, "ben yapmıyorum, Hakk yapıyor" idrakine varmak. Sonra "Fenâ fi's-sıfât" gelir; "benim sıfatlarım yok, Hakk'ın sıfatları benim üzerimden tecellî ediyor" demek. En nihayetinde "Fenâ fi'z-zât" ile kendi varlığını Hakk'ın varlığında yok etmektir. Bu mertebelerin her biri, ucübün farklı bir katmanını söküp atar. Ucüb, bu fenâ makamlarının tam zıddıdır; o, fiili, sıfatı ve zâtı kendine ispat etme çabasıdır.
Suretteki Erkek, Hakikatteki Kadın: Ucübün Aldatıcılığı
Terzibaba Hazretleri'nin külliyatında, hikmetli manaları açıklamak için kullanılan sembolik dil, bazen günümüz insanı için anlaşılması zor olabilir. Nefsin anlatıldığı bölümde geçen "kadın meşrebi" ve "hayvanlık vasfı" gibi ifadeler de bu kabildendir. Bunları, lafzının kabalığına takılmadan, işaret ettiği ince manaya odaklanarak okumak gerekir. Mesele, biyolojik cinsiyetler üzerinden bir aşağılama değil, ruhî hallerin ve meyil yönlerinin sembolik bir ifadesidir.
Bakınız Hazret ne buyuruyor:
Hayvanlığın vasfı kadının üzerinde ziyâdedir, zîrâ ki renk ve koku tarafına meyil tutar. Ya’ni, kadın hamlesinin metânetsiz olması sûret-i cür’etinden değildir... Belki onun metânetsizliği onun üzerinde nefs-i hayvânî ahkâmı gâlib olmasındandır. İşte bu sebeble o kadın dünyânın renklerine ve kokularına meclûb olup meyil ve muhabbet eder. Binâenaleyh âlâyiş-i dünyeviyyeye meyleden erkekler dahi her ne kadar sûrette sakal ve bıyık sâhibi bir erkek görünür iseler de onlar da kadın hükmündedir.
Buradaki "erkeklik" (recûliyet), aklın, ruhun ve iradenin Hakk'a yönelme gücünü temsil eder. Metaneti, sebatı, hakikat yolunda sabit-kadem olmayı ifade eder. "Kadınlık" (nisâiyet) ise bu bağlamda, nefsin dünyaya, onun geçici süsüne, "renk ve koku"suna olan meylini sembolize eder. Dünya, gelip geçici bir gelindir; renkleriyle, kokularıyla, ziynetleriyle aklı çeler. Nefs, bu süse aldanır.
Ucüb sahibi kişi, işte bu "renk ve koku"ya meftundur. Onun için ibadet, Hakk'a yakınlaşma vesilesi değil, kendini göstereceği bir "renk"tir. İlmi, hakikate ulaşma aracı değil, etrafına güzel "koku"lar saçacağı bir parfüm şişesidir. Ameli, ihlâsla yapılmış bir kulluk borcu değil, insanların gözünde değerini artıracak bir ziynettir. Bu kişi, sakallı, bıyıklı bir erkek sûretinde bile olsa, hakikatte nefsinin "renk ve koku"larına esir olduğu için "kadın hükmünde"dir. Yani, iradesi zayıf, metanetsizdir ve nefs-i hayvânîsinin güdümündedir.
Ucüb, kişiyi işte bu suretlere, bu renklere, bu kokulara hapseder. Hakikatin renksizliğine, kokusuzluğuna, sadeliğine tahammül edemez. O, hep bir "ben" görmek, bir "ben" göstermek, bir "ben" koklamak ister. Bu, en büyük perdedir. Zira yol, "ben"den geçip "Sen"e varmak yoludur. Ucüb ise, "ben" durağında bir ömür oyalanmaktır.
Terzibaba Geleneğinde Ucüb'in Yaşanması
Ucüb denilen kalp hastalığının ne olduğunu, aslını ve nefsânî mertebelerdeki kökünü araladıktan sonra, bu hastalığın tedavisine, sülûk hayatında bu illete nasıl muamele edileceğine kulak vermek gerekir. Zira bir marazı bilmek başkadır, o marazdan şifa bulmak bambaşka bir iştir. Ucübün bilgisi kitaplarda, şifası ise iradenin teslimindedir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’nin irfanı, ucübden kurtulmanın yolunun daha çok amel işlemek değil, bilakis kendi ameline olan güveni ve sahiplenmeyi terk etmek olduğunu gösterir. Yol, yapmaktan değil, "yapan ben değilim" sırrına ermekten geçer.
Kendi Varlığın, En Büyük Günahın: Ameline Güvenmenin Tehlikesi
Tasavvuf yoluna yeni girmiş bir can, genellikle büyük bir şevk ve gayret içindedir. Lâkin tehlike tam da burada, bu güzel amellerin gölgesinde filizlenir. Sâlik, bir müddet sonra yaptığı ibadetlerin çokluğuna, çektiği zikirlerin sayısına, gördüğü mânevî hallerin güzelliğine bakmaya başlar. İşte o an, Nefs-i Emmâre fısıldar: "Bak, ne kadar yol kat ettin. Dün nasıldın, bugün nasılsın! Bu gayret senin, bu başarı senin!" Bu fısıltı, ucüb yılanının sâlikin kalbine bıraktığı ilk zehirdir.
Terzibaba Hazretleri’nin külliyatında bu ince noktaya parmak basılır ve muhakkiklerin dilinden şu sarsıcı hakikat aktarılır:
Senin vücûdun başka günâhlara kıyâs olunmayan bir günâhtır.
Burada kastedilen, etten kemikten bedenimiz değildir. Buradaki "vücûd", yani varlık, bizim "ben" dediğimiz, kendimize ait sandığımız müstakil kimlik ve irade iddiasıdır. "Ben yapıyorum, ben biliyorum, ben başarıyorum" diyen o vehmî varlıktır en büyük günah. Zira bu iddia, Fâil-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk'ın fiillerine ortak koşmak, O'nun tecellîsine perde olmaktır. Diğer günahlar bir fiil ile sınırlıyken, bu "benlik" günahı, varlığın her anına sirayet eden, bütün amelleri kirleten kök bir hastalıktır.
Bu yüzden, sâlikin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, yaptığı mücâhede, her an bir imtihan vesilesidir. Terzibaba'nın şerhinde buyrulduğu gibi:
Zîrâ senin namazlarında ve oruçlarında ve mücâhedelerinde ucüb ve kibir ve riyâ gibi birçok fesâdlara ma’rûz kalmak korkusu vardır. Zîrâ bu tâifeler nefislerinin varlığı ile Hakk’a ibâdet ederler.
Mesele, ibadeti terk etmek değil, ibadeti "nefsin varlığı ile" yapmaktan vazgeçmektir. İbadeti yapanın sen olmadığını, o fiili senin elinle, dilinle, kalbinle halk edenin ancak ve ancak Hakk olduğunu idrak etmektir. Namazda kıyama durduran O, rükûya eğdiren O, secdeye kapandıran O'dur. Bu idrak kaybolduğu an, namaz sâlikin nefsini semirten bir besine, ucüb ve kibrin sergilendiği bir sahneye dönüşür. Kişi, namazının güzelliğiyle, orucunun zorluğuyla, zikrinin derinliğiyle övünmeye başlar. Kendini diğerlerinden üstün, Hakk katında daha makbul görmeye yeltenir. Halbuki kendi varlığını aradan çıkarmadığı her amel, ne kadar parlak görünürse görünsün, hakikat nazarında bir cüruf yığınından farksızdır.
İnayetin Bir Anı, Mücâhedenin Yüz Yılından Yeğdir
Sâlik bu tehlikeli sarmaldan nasıl çıkacak? Kendi varlığını ve amellerini putlaştırmaktan nasıl kurtulacak? Cevap, kendi çabasının sınırlılığını ve Hakk’ın lütfunun sonsuzluğunu idrak etmektir. Yol, cehd ve gayretle başlar ama inâyet ve teslimiyetle tamamlanır.
Hakk’ın bir inâyeti senin yüz türlü amelinden ve mücâhedelerinden efdaldir. Zîrâ senin namazlarında ve oruçlarında ve mücâhedelerinde ucüb ve kibir ve riyâ gibi birçok fesâdlara ma’rûz kalmak korkusu vardır... Hakk’ın inâyeti ise nefsin bu mevhûm olan varlığını izâle eder.
Burada iki temel kavram karşımıza çıkıyor: Mücâhede ve İnâyet. Mücâhede, sâlikin nefsine karşı verdiği savaş, yolun başında sarıldığı gayret ve çabadır. Bu, gereklidir. Ancak sâlik, mücâhedesine, yani kendi cehdine güvendiği an, ucüb tuzağına düşer. Çünkü cehd, kuldan sadır olur ve kulun her fiilinde "benlik" virüsü gizlidir. Terzibaba'nın işaret ettiği gibi, "Cehd için yüz türlü fesâddan korku vardır." Ameline güvenir, sonuç alamayınca ye'se düşer. Hâllerine güvenir, o hâller gidince yolda kaldığını sanır. İlmine güvenir, kendinden daha âlim birini görünce haset eder. Bütün bunlar, amele ve cehde yaslanmanın getirdiği fesatlardır.
İnâyet ise, Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir sebep ve karşılık olmaksızın kuluna yönelen lütfu, yardımı ve seçkin kılmasıdır. Mücâhede yerdeki hazineyi kazmaktır; inâyet ise gökten o hazinenin anahtarının düşmesidir. Yüz yıl kazı yapsan, o anahtar olmadan kilidi açamazsın. Ucüb, kulun elindeki kazmaya âşık olup, anahtarı göndereni unutmasıdır.
Hakk'ın bir tek inâyet nazarı, kulun binlerce yıllık riyazet ve mücâhedesiyle eritemediği o "mevhûm varlığı", yani benlik buzunu bir anda eritiverir. Çünkü inâyet, doğrudan Hakk'tan gelir ve araya nefsin gölgesini sokmaz. Kulun çabasıyla erimeyen benlik, Hakk'ın tecellîsiyle yok olur. Kurtuluş kendi kuvvetiyle değil, Hakk'ın rahmetiyle olacaktır. Bu idrak, sâliki ucübden koruyan en sağlam zırhtır. Artık bir başarı elde ettiğinde "Ben yaptım" demez, "Hakk inâyet etti" der. Bir hataya düştüğünde "Ben bittim" diye ümitsizliğe kapılmaz, "Ya Rabbi, inâyetini esirgeme" diye niyaz eder. Amelinden ziyade, ameli halk eden Rabb'ine güvenir.
Zâhidin Ucbü ve Fâsığın Niyazı: Hakk'ın Nazarı Nerededir?
Amelin değil kalbin haletinin önemli olduğunu anlatan en dokunaklı misallerden biri, Terzibaba külliyatında zikredilen şu menkıbedir:
Bir gün bir zâhid Îsâ (a.s.) ile berâber giderdi. Fısk u fücûr ile me’lûf olan bir kimse onları gördü ve nûrâniyetlerine gıbta edip birkaç adım onların arkalarına düşüp yürüdü. Zâhid o fâsığı görünce arkasına dönüp ona hitâben: “Arkamızdan geliyorsun; senin gibi bir fâsığın bizim sohbetimize liyâkati olamaz!” deyip kovdu. O fâsık bu sözden müteessir oldu. Hz. Îsâ’ya: “Yâ Îsâ! O zâhidi kov! O fâsığı sohbetine kabûl et!” diye hitâb-ı İlâhî vâki’ oldu.
Bu kısa menkıbe, ucüb hastalığının sülûk üzerindeki yıkıcı etkisini ve Hakk'ın nazarının nereye tecelli ettiğini anlatan bir irfan dersidir. Bir yanda zâhid var. Zâhirde ameli çok, ibadeti kâmil, bir peygamberin sohbetinde yürüyecek kadar makbul bir kişi. Lâkin kalbi, ucüb ile dolu. Kendi zühdüne, takvasına, bulunduğu makama güveniyor. Bu güven, onu kibre sevk ediyor. Arkasından gelen günahkârı görünce, kendi temizliğini ve onun kirliliğini mukayese ediyor. "Ben" ve "O" ayrımını yapıyor. Kendini Hakk'a yakın, onu ise uzak görüyor. Ve en vahimi, Hakk'ın rahmeti adına hüküm veriyor: "Senin bizim sohbetimize liyâkatin olamaz!" diyor. Kendi nefsini ölçü kılıp, Hakk'ın rahmetine sınır çiziyor. Zâhidin ibadetleri, onu alçakgönüllü kılacağına, kalbini katılaştıran birer zırha dönüşmüştür.
Diğer yanda ise fâsık, yani günahkâr bir kimse var. Zâhiri kirli, ameli noksan. Fakat kalbinde bir ışık yanıyor. Hz. Îsâ ve zâhidin "nûrâniyetlerine" yani mânevî aydınlıklarına gıpta ediyor. Bu, haset değil, imrenmedir. Kendi karanlığının farkında ve ışığa hasret. Bir şey talep etmiyor, iddiada bulunmuyor; sadece o nurdan bir parçacık kapabilmek umuduyla, sessizce ve haddini bilerek arkalarından yürüyor. Zâhidin hakaretiyle kalbi kırılıyor, "müteessir oluyor". İşte bu kırık kalp, Hakk'ın nazarının tecelli ettiği yerdir. Onun kalbi, kendi acziyetinin ve günahkârlığının idrakiyle doludur; benlik ve gururdan boştur.
İlâhî hitap geldiğinde, bütün ölçüler alt üst oluyor: "O zâhidi kov! O fâsığı sohbetine kabûl et!" Hakk Teâlâ, amellerin zâhirine değil, kalplerin bâtınına bakıyor. Zâhidin ucüb dolu kalbini reddederken, fâsığın pişmanlık ve niyaz dolu kırık kalbini kabul ediyor. Bu, amelin değersiz olduğu anlamına gelmez. Bu, ucüb ile yapılan en büyük amelin bile, tevazu ve nedamet içindeki bir zerreden daha değersiz olduğu anlamına gelir. Zâhidin ucbü, onu peygamberin yanından kovdururken; fâsığın acziyeti, onu peygamberin sohbetine lâyık kılmıştır. Bu, tenzih ile teşbihin, celâl ile cemâlin iç içe geçtiği bir Cem makamı dersidir. Sâlik bu kıssadan hissesini almalı, amelinin çokluğuna değil, kalbinin kırıklığına güvenmelidir.
Ucüb Kalesini Yıkmak: Mevt-i İrâdî ve İradenin Teslimi
Bu benlik kalesini, bu ucüb zindanını yıkmanın nihai yolu nedir? Ucüb, "ben varım, benim iradem var" iddiasından doğduğuna göre, tedavisi de bu "ben"i ve "irade"yi yok etmekten geçer. Tasavvuf ıstılahında bu nihai tedaviye Mevt-i İrâdî, yani "iradeli ölüm" denir.
Sıfât-ı nefsâniyyeyi terk edip mevt-i irâdî ile ölmekten başka hiçbir ilim ve edeb ve ma’rifet Hak indinde makbûl değildir. Binâenaleyh kendi irâdeni terk edip Hakk’ın irâdesine tâbi’ olmadıkça Hakk’ın inâyeti sana vâsıl olmaz.
mevt-i irâdî, bedenin ölümü değil, nefsânî sıfatların ölümüdür. "Ölmeden evvel ölünüz" sırrının tecellisidir. Sâlikin, kendi iradesini, arzu ve isteklerini, beğenilerini ve tercihlerini, yani "ben" dediği her şeyi, Hakk'ın iradesi karşısında kurban etmesidir. Bu, bir anlık bir olay değil, Mürşid-i Kâmil rehberliğinde yürütülen uzun ve çetin bir riyazet sürecidir.
Sâlik, zikir ve tefekkürle, sohbet ve hizmetle kendi nefsini tanımaya başlar. Ucbün, kibrin, hasedin, riyanın kendi içinden nasıl baş gösterdiğini bir bir seyreder. Önceleri bu sıfatlarla savaşır, onları yenmeye çalışır. Bu, mücâhede safhasıdır. Fakat bir noktada anlar ki, nefsi nefs ile yenmek mümkün değildir. Nefsle savaşan da yine nefsin bir parçasıdır. İşte o zaman teslimiyet kapısı aralanır. Savaşmayı bırakır. Kendi iradesinden vazgeçer. O sıfatlar ortaya çıktığında onlarla özdeşleşmek yerine, "Ya Rabbi, bu sıfatlar benim değil, nefsimin. Onları sen al, sen yok et. Benim iradem değil, Senin iraden olsun" diye niyaz eder.
Bu, kendi iradesini terk edip Hakk'ın iradesine tâbi olmaktır. Bu teslimiyet anında, daha önce kapalı duran inâyet kapısı ardına kadar açılır. Zira Hakk'ın inâyetinin tecelli etmesinin önündeki tek engel, kulun kendi iradesi ve varlık iddiasıydı. Terzibaba'nın belirttiği üzere, bu en yüksek hakikati tecrübe edenler, yolun en güvenilir rehberleridir:
Bu Hakk’ın inâyeti dahi mevt-i irâdîye ve nefsin arzûlarını terk etmeye mütevakkıftır. Bu Hak yolunu sâdık ve mu’temed olan muhakkıklar böyle tecrübe ettiler.
Mevt-i irâdî ile ölen sâlik, artık amellerini kendine nispet etmez. Onun eliyle bir hayır işlendiğinde, bilir ki o el Hakk'ın kudret elinin bir tecelligâhıdır. Dili hikmet söylediğinde, bilir ki o dil Nefes-i Rahmânî'nin bir borusudur. Kalbi ilâhî aşkla yandığında, bilir ki o kalp Hakk'ın nazar ettiği bir Beytullah'tır. Artık yaptığı hiçbir şeyle ucbe kapılmaz, çünkü ortada "yapan bir ben" kalmamıştır. O, iradesi Hakk'ın iradesinde fâni olmuş, fiilleri Hakk'ın fiillerinin bir aynası hâline gelmiş bir "abd"dır, bir kuldur. Ucüb hastalığının en köklü şifası, benlik iddiasının tamamen ortadan kalktığı bu "yokluk" makamıdır. İşte o zaman sâlik, varlığın en büyük günahından kurtulmuş ve hakiki varlığa, yani Hakk ile var olmaya adım atmış olur.
Füsûsu'l-Hikem'de Ucüb
Ucüb denilen sinsi hastalığın ahlâk kitaplarındaki tarifinden ziyade, onun varlık haritasındaki köklerini arayışta rehberimiz, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri ve onun ilham pınarından akan Füsûsu’l-Hikem’i olacak.
Şeyh-i Ekber, meseleleri bir ahlâk hocası gibi ele almaz. O, bir hastalığın belirtilerini saymak yerine, o hastalığa sebep olan kök hücreye, varlığın ilk anlarındaki o gizli programa iner. Bu sebeple Füsûs’u açıp da fihristinde “ucüb” başlığını aramak beyhudedir. Çünkü o, yaprakla değil, kökle meşguldür. Ucüb, bir yapraktır. Kökü ise çok daha derindedir; varlığın zuhûr edişindeki, kul ile Hakk arasındaki o incecik perdenin tam üzerindedir.
Şeyh-i Ekber’in nazarında ucüb, doğrudan doğruya fiili kendine nispet etme gafletidir. Yani, bir işi, bir ilmi, bir hâli, “ben” yaptım, “ben” bildim, “benim” hâlimdir diye sahiplenmektir. Bu sahiplenme, Füsûs’un temel direği olan Tevhid hakikatine aykırı en büyük perdedir. Çünkü Füsûs bize tek bir şey söyler: Fâil-i Mutlak, yani her işi işleyen, her fiili halk eden yalnızca Hakk’tır. Varlık sahnesinde O’ndan başka oyuncu yoktur. Geriye kalan her şey, O’nun fiillerinin zuhûr ettiği mahaller, yani tecelligâhlardır.
İşte ucüb, bu tecelligâh olan kulun, içinden akan nûru, kendisini aydınlatan güneşi unutup, parlayan camın kendisi olduğunu zannetmesidir. Bu, kendini yeterli görme, yani istiğnâ hâlidir. Kul, Hakk’ın tecellîsiyle bir güzellik sergilediğinde, bir ilim söylediğinde veya bir kerâmet gösterdiğinde, o fiilin asıl sahibine dönüp şükretmek yerine, kendi nefsine dönüp “Ne mübarek biriyim!” der. Bu sözün söylendiği an, ucüb yılanının kalbi ısırdığı andır. Bu, Hakk’a karşı bir nevi gizli şirk, bir edepsizliktir. Çünkü kul, kendi fânî varlığını, Hakk’ın ezelî fiilinin önüne bir ortak gibi koymuştur.
Tecellîgâh Olan Kulun Kendini Unutması
Füsûs’un hikmeti bize gösterir ki, her birimiz Cenâb-ı Hakk’ın bir veya birkaç isminin tecellî ettiği özel birer aynayız. Kimimiz O’nun Alîm (her şeyi bilen) isminin, kimimiz Kadîr (her şeye gücü yeten) isminin, kimimiz Cemîl (güzel) isminin tecellîsine mazhar oluruz. Bir âlimin ilmi, bir sanatkârın sanatı, bir arifin irfanı, hep bu ilâhî isimlerin o kul üzerinden âleme yansımasından ibarettir. Kul, aslında boş bir çerçevedir; içindeki resim, ressamına aittir.
Ucüb tuzağı tam da bu noktada kurulur. Kul, ilâhî bir isimle boyandığında, o rengin kendi aslî rengi olduğunu zanneder.
Cenâb-ı Hakk, lisanınızdan bir hikmet pınarını akıtmak murad ettiğinde ve insanlar etrafınıza toplanıp sizi dinlediğinde, nefis fısıldar: “Bu ilim benim. Bu hikmet benden çıkıyor. Ben ne kadar da bilgili, ne kadar da arif biriyim.” Bu fısıltıya kulak verildiği an, kul artık Hakk’ın tecellî ettiği bir ayna değil, o tecellîyi kendine mal eden bir hırsız olur. Aynanın en büyük şerefi, kendi hiçliğini bilip sadece yansıtıcı olmaktır. Kendi varlığını iddia ettiği an, ayna olmaktan çıkar, donuk bir cisme dönüşür; artık ışığı yansıtmaz, yutar.
Şeyh-i Ekber’in diliyle söylersek, kulun kendi hakikatini unutmasıdır bu. Senin hakikatin, mutlak yokluk ve muhtaçlıktır (fakr). Sen, kendi başına bir hiçsin. Varlığın, ilmin, gücün, güzelliğin, hepsi sana Hakk’tan âriyettir, ödünç verilmiştir. Ucüb, bu ödünç elbiseyi kendi malı sanan ve onunla gururlanan kişinin zavallı hâlidir. Oysa arif olan, üzerindeki o muhteşem kaftanın Sultan’a ait olduğunu bilir ve o kaftanı taşımanın edebiyle, mahviyetiyle hareket eder. Kaftanın güzelliğine değil, kaftanı giydiren Sultan’ın lütfuna hayran olur.
Ucübün Vücûdî Kökü: Hayret ve Şaşkınlık
Bu kendini beğenme hastalığının tohumu, varlığın neresine ekilmiştir? Şeyh-i Ekber, bizi daha da derinlere, varlığın zuhûra çıkmadan önceki hâline götürür. Orada, ilâhî ilimde sabit duran hakikatlerimiz, yani A'yân-ı Sâbite vardır. Her birimizin varlık öncesi bu ezelî hakikati, Hakk’ın ilminde bir “bilgi” olarak mevcuttur. Bu hakikatler, henüz dış dünyada bir bedene bürünmemiştir, kokusuz ve renksizdir.
Cenâb-ı Hakk, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim” buyurarak, o gizli hazinedeki bu hakikatleri Nefes-i Rahmânî (Rahmân’ın Nefesi) ile varlık sahnesine üflemiştir. İşte senin ve benim, bu âlemdeki vücûdumuz, o ezelî hakikatimizin dışa vurumudur.
Buradaki sır şudur: Her varlık, kendi ezelî hakikatinin (ayn-ı sâbitesinin) tecellîsini temaşa eder. Bu temaşa, bir hayret, bir şaşkınlık doğurur. Varlığın kendi kendine olan bu hayretine, Şeyh-i Ekber “hayret” der. Bu, henüz ahlâkî bir sapma değildir; bu, bir vücûdî (varlık yapısıyla ilgili) durumdur. Bir çiçeğin açması, bir yıldızın parlaması, kendi hakikatinin zuhûruna olan o sessiz hayretin bir ifadesidir. Bu, ucübün günah olmayan, saf, ontolojik kökenidir.
Ahlâkî bir hastalık olan ucüb nerede başlar? İşte o hayret hissini, o şaşkınlığı, kulun kendi nefsiyle yorumladığı yerde başlar. Varlık, kendi hakikatinin Hakk’ın kudretiyle zuhûra çıkmasına şaşırmak yerine, “Ben ne muhteşem bir şekilde zuhûr ettim!” dediği an, o saf, vücûdî hayret, nefsânî bir kire, ucüb hastalığına dönüşür. Yani mesele, şaşırmakta değil, kime ve neye şaşırdığındadır. Arif, Hakk’ın fiilinin kendi üzerindeki tecellîsine hayret eder ve bu hayret onu şükre ve hiçliğe götürür. Gafil ise, o fiilin kendisine hayran olur ve bu hayranlık onu kibre ve benliğe sürükler.
Demek ki ucüb, Hakk’ın sanatına olan hayretin, sanatkârı unutarak sanatın kendisine yönelmesidir. Tabloya bakıp da ressamı unutmak gibidir.
Tecellîyi Kabul Eden Kabiliyetin (İsti‘dâd) Tehlikesi
Füsûs’un bize öğrettiği en ince sırlardan biri de isti'dâd meselesidir. İsti‘dâd, kulun ezeldeki hakikatinin (ayn-ı sâbitesinin), ilâhî tecellîleri kabul etme kabiliyetidir. Her ayna her tecellîyi aynı şekilde yansıtmaz. Bir ayna Alîm ismini, diğeri Basîr ismini yansıtmaya daha müsaittir. Bu kabiliyet, kulun çalışarak kazandığı bir şey değil, onun ezelî programında, hakikatinde yazılı olan bir özelliktir.
Hakk, bir kuluna ilim tecellî ettirecekse, bunu ilim kabiliyeti olan bir kul üzerinden yapar. Birine zenginlik verecekse, zenginliği kabul etme isti‘dâdı olan birine verir. Bu, ilâhî adaletin ve hikmetin bir gereğidir.
Ucübün en sinsi tuzağı, işte bu isti‘dâd meselesinde gizlidir. Sâlik, kendisinde bulunan bir kabiliyetin, bir isti‘dâdın farkına vardığında, bunu kendi kişisel marifeti ve üstünlüğü zanneder. “Demek ki bende böyle bir kabiliyet varmış ki, Hakk bana bu lütfu verdi. Ben buna layıkmışım” diye düşünmeye başlar. Bu düşünce, ucübün en rafine, en tehlikeli şeklidir. Çünkü burada kişi, sadece fiili değil, fiilin kendisine gelmesine sebep olan kabiliyeti de sahiplenmektedir.
Oysa arif bilir ki, o isti‘dâd dahi Hakk’ın bir lütfudur. O kabiliyet, senin değil, senin ezelî hakikatine Hakk’ın yazdığı bir yazıdır. Sana düşen, o kabiliyeti bir üstünlük vesilesi değil, bir emanet ve bir sorumluluk olarak görmektir. Nasıl ki toprağın bazı minerallere zengin olması onun bir marifeti değil, onun yapısıdır; kulun da belli tecellîlere açık olması, onun marifeti değil, onun ezelî belirlenmişliğidir.
Bu sırrı anlayan kişi, kendisinde bir ilim, bir hâl veya bir güzellik gördüğünde şöyle der: “Ya Rabbi! Bu fiil Senindir. Bu fiilin benden zuhûr etmesini sağlayan kabiliyet dahi Senin bir lütfundur. Bu kabiliyeti bana Sen verdin. Bende benden hiçbir şey yoktur. Ben, Senin kudret elinde, üzerine yazdığın bir kalemden, sesinin çıktığı bir kavaldan ibaretim. Övülmek de, hayret edilmek de ancak Sana yaraşır.”
İşte bu teslimiyet, bu hiçlik idraki, Füsûs’un ucüb hastalığına sunduğu en köklü devadır. Ucüb, benlik iddiasıdır. Tedavisi ise, benliği Fâil-i Mutlak olan Hakk’ın varlığında eritmektir. Bu da ancak Tevhid-i Ef'âl (fiillerin birliğinin) idrakiyle, yani “Lâ fâile illallah” (Allah’tan başka fiil işleyici yoktur) sırrına ermekle mümkündür.
Kısacası, Şeyh-i Ekber bize ucübün ahlâkî bir kusurdan öte, bir vücûdî körlük, bir hakikat perdesi olduğunu öğretir. Bu perdeyi kaldırmanın yolu, varlık sahnesindeki her fiilin, her sıfatın ve her güzelliğin asıl sahibini tanımak ve O’nun önünde kendi hiçliğini ikrar etmektir. İşte o zaman kul, ucübün karanlığından kurtulup, Hakk’ın tecellîsine saf bir ayna olmanın huzuruna ve şerefine erer.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Ucüb denilen o ince marazı, o kalbe sızan tatlı zehri anlamak için Şeyh-i Ekber Hazretleri'nin hikmet pınarına başvurduğumuzda, Füsûsu'l-Hikem'in varlığın temelindeki işleyişi gözler önüne serdiğini görürüz. Hastalığın belirtilerini tek tek saymak yerine, hastalığa sebep olan kök nedeni, yani hakikatten perdelenme hâlini anlatır. Ucüb, bu perdelenmenin en bariz neticelerinden biridir.
Bu perdelenme, sâlikin kalbinde iki temel hakikat arasındaki dengeyi yitirmesinden doğar: tenzih ve teşbih. Bu iki kanat olmadan Tevhid semâsında uçulmaz. Tenzih, Cenâb-ı Hakk'ı her türlü mahlûk sıfatından, benzemekten, eksiklikten, mekândan ve zamandan arındırmak, O'nun Zât-ı Mutlak olduğunu, hiçbir şeye benzemediğini ("Leyse ke-mislihî şey'un") idrak etmektir. Lâkin sâlik sadece bu durakta kalırsa, Hakk'ı o kadar uzağa, o kadar "öte"ye koyar ki, âlemle ve kendisiyle olan bağını göremez.
Teşbih ise, Hakk'ın isim ve sıfatlarının bu kevnî âlemde, yani kâinatta ve insanın kendisinde tecellî ettiğini, zuhûra çıktığını görmektir. "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" âyetinin sırrıdır bu. Gördüğün her güzellikte Cemâl'ini, her celâlde Kahr'ını, her ilimde Alîm ismini seyretmektir. Lâkin sâlik sadece bu kanatla uçmaya kalkarsa, en büyük tehlike kapıyı çalar. İşte ucüb, bu tek kanatla uçmaya kalkanın, yani teşbihte aşırıya gidenin düşeceği çukurun adıdır.
Sâlik, riyâzetler çeker, geceleri ibadetle geçirir, ilm-i bâtın deryasından inciler çıkarır. Bir de bakar ki, kalbinde hikmet pınarları kaynıyor, dilinden inci mercan dökülüyor, elinden hayırlar zuhûr ediyor. Eğer tenzih kanadı zayıfsa, teşbih kanadı ağır basar. Kul, kendi üzerinden zuhûra çıkan bu ilâhî fiilleri ve sıfatları, kendi nefsine nispet etmeye başlar. "Ne güzel amel ettim," "Ne derin bir mana anladım," "Ben bu işi başardım" der. O anda, fiilin fâilini, sıfatın mevsufunu, tecellînin kaynağını unutur. Kendini, yani mazharı, kaynak zanneder. Bu, fiili Hakk'tan çalıp nefsine mâl etmektir. İşte bu, ucübün ta kendisidir; teşbihin tenzihe galip gelmesinin acı meyvesidir.
Füsûs hikmeti bize öğretir ki, âlemdeki her şey, her fiil, her hâl, Hakk'ın bir isminin [tecellî](/wiki/tecelli)sidir. Kulun iradesi dahi, Hakk'ın "Mürîd" isminin bir tecellîsidir. Kul, bir fiili işlemeyi "murad ettiğinde", aslında o anda Hakk'ın Mürîd ismi onun üzerinden zuhûr etmektedir. Kul, bu zuhûru kendi nefsine ait zannettiği an, şirke kapı aralar ve ucb'e düşer. Oysa arif, o fiilin kendisinden değil, kendisiyle zuhûr ettiğini bilir. O, bir ayna gibidir. Ayna, "Ne güzel suret gösteriyorum" der mi? Demez. Bilir ki suret, kendisine ait değildir; o sadece bir yansıtıcıdır, bir tecellîgâhtır. Ucb'e düşen kimse, "Ne güzel yansıtıyorum" diye kendine hayran olan çatlak bir aynaya benzer.
Bu tehlikeli sarkaçtan kurtuluşun yolu, bu iki kanadı dengeleyecek olan mîzanı bulmaktır. İşte burada karşımıza Cem makamı çıkar. Cem, kelime manasıyla "toplamak, bir araya getirmek" demektir. Tasavvuf ıstılahında ise, zıt gibi görünen hakikatleri tek bir noktada birleştiren, birleyen idrakin adıdır. Bu makam, [Muhammedî mîzan](/wiki/muhammedi-mizan)ın, yani en kâmil dengenin kurulduğu yerdir.
Cem makamında sâlik, Fâil-i Mutlak'ın sadece ve sadece Hak olduğunu aynelyakîn derecesinde görür. Artık bu, bir bilgi değil, bir müşahededir, bir hâldir. Kendi elinin hareket ettiğini görür (teşbih), ama o eli hareket ettiren kudretin Hakk'a ait olduğunu bilir (tenzih). Dilinin konuştuğunu duyar (teşbih), ama o sözü söyletenin Hak olduğunu idrak eder (tenzih). Fiil kuldan, kudret Hakk'tan. Zuhûr âşikâr, fâil gizli. İşte bu iki hakikati aynı anda, bir an bile birini diğerinden ayırmadan yaşamak, Cem makamının idrakidir.
Bu makamda sâlik, kendi varlığını ve fiilini aradan çıkarır. "Ben yaptım" demekten haya eder. Çünkü "ben" dediği şeyin, Hakk'ın varlık okyanusunda bir damla, bir tecellîden ibaret olduğunu anlamıştır. Artık övdüğü zaman, fiili değil, fiilin ardındaki Fâil'i över. Hayran olduğu zaman, kendi nefsine değil, nefsini bir alet gibi kullanan Sanatkâr'a hayran olur. Böylece ucüb, kökünden sökülüp atılır. Çünkü ucübün yeşereceği bir "benlik" toprağı kalmamıştır. Toprak, Tevhid suyuyla yıkanmış, arınmıştır.
Bu idrakin en derin noktası ise [cem'u'l-addâd](/wiki/cemul-addad) yani zıtların birliğinin müşahedesidir. Arif, Hakk'ı hem Zâhir hem Bâtın, hem Evvel hem Âhir olarak bir arada görür. Aynı şekilde, kendi hakikatine baktığında da bu zıtların birliğini görür. Bir yanda, Hakk'ın kudreti, ilmi, iradesi kendi varlığında tecellî etmektedir; bu, onun teşbih yüzüdür. Diğer yanda ise, kendisinin Zâtı itibariyle mutlak bir hiçlik, bir [acz](/wiki/acz) ve [fakr](/wiki/fakr) içinde olduğunu bilir; bu da onun tenzih yüzüdür.
Ucb'e düşen kişi, sadece birinci yüzü, yani tecellînin parlaklığını görür ve aldanır. Arif ise, bu parlak tecellînin en şiddetli anında dahi kendi mutlak acziyetini ve hiçliğini bir an bile unutmaz. O bilir ki, ne kadar büyük bir ilim tecellî ederse etsin, özünde "hiçbir şey bilmeyendir". Ne kadar büyük bir hayır işlerse işlesin, özünde "hiçbir şeye gücü yetmeyendir". Onun varlığı, Hakk'ın Gınâ (zenginlik) ve Kudret sıfatlarının tecellîsine en mükemmel zemin olan mutlak fakr ve aczden ibarettir.
İşte bu, zıtların birliğidir. Kendi hiçliğini en derinden idrak ederken, aynı anda Hakk'ın sonsuz kudretinin kendi üzerinden nasıl bir sanatla aktığını seyretmektir. Bu seyir hâlindeyken, insan nasıl kendine pay çıkarabilir? Nasıl kendi ameline, ilmine hayran olabilir? Bu, okyanusun içinde yüzen bir balığın, "Ne güzel yüzüyorum" demesi değil, "Beni yüzdüren bu okyanus ne muazzam" demesidir. Balık, okyanustan ayrı bir varlığı olmadığını anladığında, yüzmek fiili bir övünç kaynağı olmaktan çıkar, sadece bir varoluş hâli, bir teslimiyet olur.
İşte Füsûs hikmeti, ucüb hastalığının reçetesini böyle yazar: Tenzih ile teşbihi Muhammedî mîzanda dengele. Fâil'in yalnızca Hak olduğunu idrak ederek Cem makamına er. Kendi mutlak acziyetinle Hakk'ın mutlak kudretini bir arada müşahede ederek cem'u'l-addâd sırrına vâkıf ol. O zaman görürsün ki, ucüb denilen gölge, Tevhid güneşinin doğmasıyla kendiliğinden kaybolup gider. Çünkü gölgenin, kendi başına bir varlığı yoktur; sadece ışığın yokluğundan ibarettir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Ucüb
Kalbin yollarında seyrederken önümüze çıkan en sinsi düşmanlardan biri olan ucüb illetini anlamak için Hz. Pîr, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin eczanesine, yani Mesnevî-i Şerîf'e başvurmak gerekir. Ucüb, kişinin kendi ameline, ilmine, ibadetine, hatta manevî hâline bakıp içten içe bir hayranlık duyması, nefsini beğenmesidir. Kibir, başkasından üstün olduğunu iddia etmektir; ucüb ise başkasına ihtiyaç duymadan, kendi kendine gelin güvey olmaktır. Nefsin kendi kendine fısıldadığı zehirli bir şarkıdır bu: "Ne güzel amel ettim!", "Ne derin anladım!", "Bu hâl ne mübarek bir hâldir!"
Hz. Mevlânâ, hakikatleri doğrudan beyan etmek yerine, onları kıssaların, sembollerin ve temsillerin ipeğine sararak sunar. Çünkü hakikat, çıplak hâliyle bazen nefse ağır gelir. Ama bir hikâyenin içinde, bir kuşun dilinde, bir dervişin hâlinde sunulduğunda, kalbe tatlı tatlı süzülür. Mesnevî, nefs-i emmârenin binbir hilesini, özellikle de ucüb tuzağını deşifre eden bir ayna gibidir. O aynaya baktığımızda, sadece kıssadaki kahramanları değil, kendi nefsimizin en gizli köşelerini de görürüz.
Aklın ve Amelin Puta Dönüşmesi: İblis ve Firavun Kıssaları
Hz. Pîr, ucüb hastalığının kökenini anlatırken bizi en başa, varlığın ilk anlarına götürür. İblis'in hikâyesi, ucübün ilk ve en dehşetli örneğidir. Cenâb-ı Hakk, meleklere ve İblis'e, "Âdem'e secde edin" buyurduğunda, İblis secde etmedi. Sebebini sorduğunda ise verdiği cevap, ucübün manifestosudur: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise topraktan halk ettin."
Bu söz, bütün bir ucüb ahlâkının özetidir. İblis, kendi aslını, yani ateşten halkını, Âdem'in topraktan olan aslıyla kıyasladı. Kendi aklıyla, kendi mantığıyla bir üstünlük kurdu. Ateşin topraktan üstün olduğuna dair bu zannı, onun en büyük putu oldu. Kendi ibadetine, kendi bilgisine, kendi mertebesine güvendi. Binlerce yıllık ibadetinin verdiği o sahte özgüven, o kendini beğenmişlik, onu ilâhî emre isyana sürükledi. Hz. Mevlânâ, İblis'in bu hâlini anlatırken der ki, onun gözü şaşı olmuştu. Tek gözüyle, yani akl-ı cüz'î (parça akıl) ile baktı. Varlığın sadece dış yüzünü, maddesini gördü. Âdem'in toprağını gördü ama o toprağın içindeki ilâhî ruhu, Hakk'ın "ruhumdan üfledim" sırrını göremedi. Kendi ateşini gördü ama o ateşin yakıcı kibrini göremedi.
Ucüb, işte bu şaşılıktır. Kişi, kendi amelinin parlaklığına, ilminin genişliğine, zikrinin çokluğuna bakar da o ameli kendisine ihsan edeni, o ilmi kalbine indireni, o zikri diline vereni unutur. Fiili görür, Fâil'i görmez. Eseri görür, Müessir'i görmez. Bu, bir nevi şirk-i hafîdir, gizli şirktir. Çünkü ameli, ilmi ve hâli kendinden bilmek, o amelin ve ilmin arkasındaki Mutlak Fâil olan Hakk'a ortak koşmaktır.
Mesnevî'deki bir diğer büyük ucüb timsali ise Firavun'dur. Firavun, İblis'in bir adım ötesine geçmiştir. O, sadece "Ben üstünüm" demekle kalmaz, "Ben sizin en yüce rabbinizim" der. Bu, ucübün varabileceği son noktadır: kendi nefsini ilahlaştırmak. Hz. Mevlânâ, Firavun'un bu cüretinin kaynağını, elinin altındaki mülke, güce ve Nil Nehri'nin akışına olan güvenine bağlar. Nil, onun kontrolünde akıyor gibiydi. Ordular, hazineler onundu. Bu kevnî saltanat, ona kendi varlığının bir hiç olduğunu unutturdu. O, Nil'in sahibi değil, Nil'in üzerindeki bir köpük olduğunu idrak edemedi.
Sâlik için de durum farklı değildir. Sâlikin Nil'i, onun manevî hâlleri, keşifleri, ilhamlarıdır. Eğer bu hâllerin kendi gayretiyle, kendi mücâhedesiyle olduğunu zannederse, o da kendi küçük krallığının firavunu olur. "Ben bu makamı elde ettim", "Ben bu sırrı çözdüm" dediği an, kendi Nil'inin akışına aldanmış demektir. Oysa o manevî nehirler, onun varlık çölünden akmaz; onlar, Rahmân'ın lütuf okyanusundan sâlikin kalbine doğru akan birer lütuf ırmağıdır. Sâlik, sadece bir mecradır, bir kanaldır. Ucüb, kanalın kendini suyun kaynağı sanmasıdır. Hz. Pîr, bu yüzden daima "yokluğa" ve "hiçliğe" vurgu yapar. Çünkü ancak kendini bir hiç olarak gören, Firavun'un saltanat tuzağından kurtulabilir.
"Biz Çokuz!" Demenin Bedeli: Huneyn Tuzağı ve İlâhî İnayet
Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'de ucüb temasını işlerken başvurduğu en çarpıcı örneklerden biri de Kur'ân-ı Kerîm'de de zikredilen Huneyn Gazvesi'dir. O gün Müslümanların ordusu, o zamana kadarki en kalabalık hâlindeydi. Bu çokluk, bazı mü'minlerin kalbine bir güven, fakat yanlış bir güven fısıldadı: "Bugün biz asla yenilmeyiz, çünkü çok kalabalığız!"
İşte bu söz, ucübün kolektif hâlidir. Kişinin kendi nefsini beğenmesi gibi, bir topluluğun da kendi sayısına, gücüne, imkânlarına güvenmesidir. Oysa zafer, sayılardan, kılıçlardan, ordulardan gelmez. Zafer, ancak ve ancak Allah'tandır. O gün, o bir anlık gaflet, o kendi gücüne yaslanma hâli, ordunun başında bir bozguna sebep oldu. Cenâb-ı Hakk, onlara kendi güçlerinin bir hiç olduğunu, zaferin ancak Kendi inayetiyle mümkün olduğunu acı bir dersle gösterdi. Sonra, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sebatı ve Hakk'ın yardımıyla zafer yine mü'minlerin oldu. Ama ders alınmıştı: Güvenilecek olan adetler değil, Vâhid olan, Ehad olan Hakk'tır.
Hz. Pîr, bu kıssayı sâlikin manevî yolculuğuna tatbik eder. Sâlikin ordusu, onun amelleri, ibadetleri, riyazetleri, çektiği çilelerdir. Yıllarca seyr u sülûk yolunda ilerleyen bir derviş, bir gün geriye dönüp bakar ve "Ne çok namaz kıldım, ne kadar oruç tuttum, kaç hatim indirdim, ne zorlu mücâhedelerden geçtim. Artık benim sırtım yere gelmez" diye düşünebilir. İşte bu, sâlikin kendi Huneyn'idir. Kendi ordusunun çokluğuna güvenmektir. Tam "oldum" dediği, kendi ameline yaslandığı an, manevî bir bozgun yaşar. Kalbi katılaşır, ilham kapıları kapanır, gözyaşı pınarları kurur. Çünkü tevekkül kapısından çıkıp ucüb kapısından girmiştir.
Hakk'ın tek bir anlık inayeti, kulun bin yıllık ibadetinden daha hayırlıdır. Kulun ibadeti, ona ucüb ve benlik verebilir. Ama Hakk'ın inayeti, kuldaki benliği alır, yerine Kendi varlığını koyar. Hz. Mevlânâ'nın anlattığı gibi, yol, bizim adımlarımızla değil, O'nun bizi çekmesiyledir. Bizim vazifemiz, adımları atmak, sebeplere sarılmaktır; ama kalbimizi adımların sonucuna değil, adımları attıranın lütfuna bağlamaktır. Amel bineğine binmek gerekir, ama o bineğin bizi menzile ulaştıracağına değil, sahibinin lütfuna güvenmek gerekir. Ucüb, bineği putlaştırmaktır. Bineğe hayran olmaktır. Oysa asıl hayran olunması gereken, o bineği bize verip bizi yolda tutan Sevgili'dir. Bu inceliği anlamayan, Huneyn vadisinde pusuya düşmeye mahkûmdur.
Nefsin Aynasındaki Suretler: Mesnevî'nin Sembolik Hayvanları
Hz. Pîr'in dehası, en soyut manevî hastalıkları bile somut, canlı tablolarla gözümüzün önüne sermesidir. Ucüb gibi içsel bir illeti anlatmak için kullandığı sembolik hayvan hikâyeleri, bu dehanın en parlak örnekleridir.
Mesnevî'de geçen papağan kıssasını hatırlayalım. Papağan, güzel konuşur, hikmetli sözler söyler. Ama söylediklerinin manasını bilmez. O, sadece bir taklitçidir. Hz. Mevlânâ, bu papağanı, ilmiyle ucbe düşen âlimin sembolü olarak kullanır. Bu âlim, kitaplar dolusu bilgiye sahiptir. En derin meseleleri anlatır, en girift konuları çözer. Dışarıdan bakanlar ona hayran olur. Ama o ilim, onun kalbine inmemiş, hâline dönüşmemiştir. O ilim, onun için bir süs, bir övünç meselesi, nefsini okşayan bir araçtır. Tıpkı papağanın, kafesinin içinde güzel sözler söyleyerek sahibini ve misafirleri eğlendirmesi gibi, o da ilmiyle insanları etkiler ama kendisi o ilmin hakikatinden fersah fersah uzaktadır. Bu, entelektüel ucübdür. Kişinin kendi zekâsına, hafızasına, anlama kabiliyetine hayran olmasıdır. Bu ilim, onu Hakk'a yaklaştırması gerekirken, en büyük perdesi olur.
Bir diğer meşhur sembol, sırtında ciltler dolusu kitap taşıyan eşektir. Eşek, üzerinde en kıymetli hikmet, hikmet ve ilim kitaplarını taşır ama onların içeriğinden zerre kadar haberdar değildir. Onun için o kitapların samandan bir farkı yoktur. Bu da, ameline ve bilgisine güvenen ama o amelin ve bilginin ruhunu kaybetmiş kişinin hâlidir. Gece gündüz ibadet eder, zikreder, okur. Ama bütün bunlar, onun nefsinde bir değişikliğe, bir dönüşüme yol açmaz. İbadetleri bir alışkanlık, bilgisi bir ezber yığınıdır. Bu ameller onu daha mütevazı, daha merhametli, daha "hiç" yapacağına; "Ben bu kadar amel ediyorum" diye gizli bir gurura, bir ucbe sevk eder. Sırtındaki yük arttıkça, nefsindeki benlik dağı da yükselir.
Hz. Pîr, bir başka kıssada, bir su birikintisinin içinde yaşayan ve kendini okyanusta sanan bir kurbağadan bahseder. O küçük gölet, onun bütün evrenidir. Dışarıda engin denizlerin, okyanusların varlığından habersizdir. Kendi küçük dünyasının kralıdır ve bundan son derece memnundur. Bu da, kendi daracık anlayışına, kendi cüz'î aklına ve manevî tecrübesine hapsolmuş sâlikin hâlidir. Kendi meşrebinin, kendi yolunun tek doğru yol olduğunu zanneder. Kendi ulaştığı küçük bir tecellî damlasını, hakikat ilmi okyanusunun tamamı sanır. Diğer yolları, diğer meşrepleri hor görür. Kendi küçük birikintisinin dışına çıkamadığı için, kendi cehaletine hayran olur. Bu, en tehlikeli ucüb türlerinden biridir, çünkü sahibi, hasta olduğunun farkında bile değildir.
Bütün bu kıssalar, bize ucübün bir bakış açısı hatası olduğunu öğretir. Şaşı bakmaktır. Kendine, ameline, ilmine odaklanıp, her şeyin sahibi olan, her şeyi var edip her an varlıkta tutan Mutlak Vücûd'u unutmaktır. Tedavisi ise, bakışı düzeltmektir. Aynayı kendinden çevirip O'na tutmaktır. Her amelin sonunda "Bu bendendi" demek yerine, "Bu Sendendi, lütfundandı yâ Rabbi" diyebilmektir. Her ilmin kapısı aralandığında, "Ben anladım" kibrine kapılmak yerine, "Sen bildirdin, Sen anlayışı verdin" acziyetine sığınmaktır. Mesnevî'nin bize öğrettiği en büyük ders budur: Kurtuluş, çok bilmekte ya da çok amel etmekte değil, kendini bir hiç bilmektedir. Çünkü insan ne zaman kendini sıfırlarsa, Zât-ı Mutlak olan Hakk, o boşluğa Kendi sonsuzluğuyla tecellî eder. Ucüb sahibi, dolu bir kap gibidir; ona yeni bir şey koyamazsınız. Ama kendini boşaltan, hiçliğe razı olan bir kap, Rahmet okyanusundan dolmayı bekler.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Ucüb
Bir kalp hastalığını anlamak, onun komşularını, dostlarını ve düşmanlarını tanımaktan geçer. Ucüb denilen bu sinsi maraz, tek başına gezinmez; kalpte kendine bir mahalle kurar, başka hastalıkları da yanına çeker veya onlardan doğar. Bu ağı anlamak, hekimi hastalığın köküne götüren bir basiret gibidir.
Ucüb ile Kibir arasındaki ilişki, tohum ile ağaç arasındaki ilişki gibidir. Ucüb, o tohumun toprağın altında, kimseler görmeden filizlenmesidir. Kişinin kendi ameline, ilmine, ibadetine kalbinin gizli bir köşesinde hayranlık duyması, "Ne güzel yaptım, ne âlî bir hâl benimkisi" diye nefsini okşamasıdır. Bu, içsel bir zevktir, gizli bir şirk halidir. Kibir ise o ağacın toprağın üzerine çıkıp, dallarını etrafa uzatarak "Benden daha yücesi yok!" diye gölgesini diğerlerinin üzerine düşürmesidir. Kibir, ucübün eyleme ve söze dökülmüş, başkalarını küçük görmeye başlamış halidir. Bir insanda ucüb olabilir ama henüz kibri dışarı vurmamış olabilir; lakin kibrin olduğu her yerde, onun kökünde mutlaka ucüb vardır. Ucüb, nefsin kendi kendine yaptığı bir gösteri; kibir ise bu gösteriyi başkalarının önünde sahnelemektir.
Riya ise ucübün ikiz kardeşi gibidir, ama yüzleri farklı yönlere dönüktür. Her ikisi de ameli ifsad eden, özünü çürüten marazlardır. Ucübde kişi, amelini yaptıktan sonra kendi nefsine hayran olur; amelin alıcısı ve takdir edicisi kendi nefsidir. Riya ise ameli yaparken başkalarının takdirini kazanmayı hedeflemektir. Riyakârın seyircisi halktır; ucüb sahibinin seyircisi ise kendi nefsidir. Biri amelini halk pazarına çıkarır, diğeri ise kendi nefsinin sarayında taç giydirir. Sâlik için en tehlikeli anlardan biri, riyadan kaçayım derken ucb'e düşmektir. "Bakın, ben ne kadar ihlaslıyım, kimseye göstermeden bu hayrı yaptım" diye düşünmek, riyadan kaçarken yakalanılan en sinsi ucüb tuzağıdır. İkisinin de ortak noktası, amelin yönünü Hakk’tan saptırıp ya halka ya da nefse çevirmektir.
Bu karanlık mahallenin tam karşısında ise nurlu bir iklim vardır: İhlas. İhlas, ucübün ve riyanın panzehiridir, hatta varlık sebebini ortadan kaldıran bir nurdur. İhlas, bir işi ne halk görsün diye ne de nefis beğensin diye yapmaktır. Ameli sadece ve sadece, emreden O olduğu için, rızası O'na ait olduğu için yapmaktır. İhlas sahibi, yaptığı ameli görmez; çünkü amelin Fâil-i Mutlak'ı olan Cenâb-ı Hakk'ı müşahede etmekle meşguldür. O, bir fırça gibidir; Ressam'ın elinde bir resim zuhura getirir. Fırçanın, "Bu resmi ben yaptım" demesi ne kadar abes ise, ihlas makamındaki bir kulun da amelini sahiplenmesi o kadar abestir. Ucüb, "Ben yaptım" demektir; ihlas ise "Hakk yaptırdı, lütfetti" demektir. Bu yüzden ucübden kurtulmanın yolu, daha fazla amel işleyip o amelleri güzelleştirmeye çalışmak değil, amelin sahibinin kim olduğunu idrak etmektir.
Bu idrakin adı ise Hikmet'tir. Hikmet, eşyanın hakikatini, yani her şeyin ardındaki ilâhî sırrı ve düzeni görme kabiliyetidir. Ucüb, cehaletten doğar; kişinin kendi acziyetini ve Hakk'ın mutlak kudretini bilmemesinden kaynaklanır. Hikmet ise ilimdir, ama kuru bilgi değil, kişiyi Hakk'a götüren, sahibini edebe bürüyen bir ilimdir. Hikmet sahibi bir ârif, her nefeste kendi hiçliğini, her zerrede O'nun varlığını görür. Kendi ilminden dolayı ucb'e düşmez, çünkü bilir ki o ilim, bir lütuftur ve o ilmin kaynağı kendi zihni değil, el-Alîm olan Hakk'ın bir tecellîsidir. Kendi ibadetinden dolayı ucb'e düşmez, çünkü bilir ki o ibadeti yapma gücünü ve isteğini veren de O'dur. Hikmet, ucb'e yer bırakmayan bir aydınlıktır; çünkü hikmetin ışığında kul, kendi gölgesini değil, sadece Güneş'i görür.
İşte bu hikmetin ve ihlasın meyvesi de Tevâzu'dur. Tevâzu, ucübün ve kibrin tam zıddı olan ahlâkî duruştur. Ancak bu, eğilip bükülmek, kendini alçaltıyor gibi görünmek değildir. Bu, riyakârlığın başka bir türü olurdu. Hakiki tevâzu, bir haldir, bir makamdır. Kişinin kendi aczini, fakrını, hiçliğini vücûdî bir seviyede idrak etmesinden doğan doğal bir duruştur. Ucüb, nefsin kendini şişirmesi ise, tevâzu, Hakk'ın azameti karşısında o nefis balonunun sönmesidir. Tevâzu sahibi, "Ben bir hiçim" derken hikmet yapmaz; kâinatın ve Hakk'ın sonsuzluğu karşısındaki gerçek konumunu dile getirir. Bu yüzden tevâzu, ucübün en kesin ilacıdır. Ucüb, fiili kendine nispet etmekten doğar; tevâzu ise fiili, ilmi, varlığı ve her şeyi asıl Sahibine iade etmekten, yani edepten doğar.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu irfan mektebinin kütüphanesindeki üç temel direk, ucüb meselesini üç farklı pencereden, ama aynı hakikate bakarak bizlere açar. Her biri, sâlikin elinden tutar ve bu sinsi düşmanın farklı yüzlerini gösterir.
Terzibaba Necdet Ardıç Efendimiz’in sohbet ve eserlerinde ucüb, bir ahlâkî kusur olmanın ötesinde, doğrudan doğruya nefs-i emmâre'nin temel yapısını oluşturan bir unsur olarak ele alınır. Onun irfanında ucüb, soyut bir kavram değil, neredeyse elle tutulur bir organdır. "Nefs bir bedene bürünseydi, onun gözü ucüb olurdu" buyurması, meselenin ciddiyetini ve merkezîliğini ortaya koyar. Nefs, âlemi ve kendini bu "ucüb gözü" ile seyreder; her şeyi kendine yontar, her başarıyı kendine mâl eder. Terzibaba Hazretleri, ucübün tek başına bir hastalık olmadığını, kibir, haset, gıybet gibi diğer nefsânî marazlarla bir yumak teşkil ettiğini sıkça vurgular. Biri diğerini besler, biri diğerini doğurur. Bu yaklaşım, sâlike pratik bir yol haritası sunar: Ucübden kurtulmak, tek bir kötü huyu değil, nefsin bütün bir işleyişini değiştirmeyi gerektirir. Tedavi olarak sunduğu yol da aynı derecede köklüdür: mevt-i irâdî. Yani sâlikin kendi iradesini, kendi beğenisini, kendi "ben yaptım" iddiasını Hakk'ın iradesi önünde kurban etmesi. Hakk'ın tek bir inâyetinin, kulun yüzlerce yıllık amelinden üstün olduğu gerçeği, ameline güvenme hastalığı olan ucübün tam kalbine saplanan bir hançer gibidir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'ine geldiğimizde ise, mesele ahlâkî ve psikolojik zeminden, hakikat ilminin en derin katmanlarına, vücût mertebesi itibariyle bir incelemeye taşınır. Şeyh-i Ekber, "ucüb" kelimesini sıkça kullanmaz; o, hastalığın belirtisinden çok, kökenine, yani vücûdî sebebine iner. Meseleyi, kulun Hakk'ın fiillerinin tecellî mahalli oluşunu yanlış anlaması üzerinden açıklar. Her varlık, Hakk'ın bir isminin tecellîsine mazhardır. Kul üzerinden bir ilim, bir güç, bir güzellik zuhûr ettiğinde, bu aslında el-Alîm, el-Kâdir, el-Cemîl isimlerinin bir tecellîsidir. Ucüb, kulun bu tecellîyi kendi "isti'dâd"ına, yani kendi kabiliyetine ve zâtına mâl edip, "Bu benim ilmim, benim gücüm, benim güzelliğim" demesidir. Bu, tecellî eden ile tecellî yerini birbirine karıştırmaktır. Füsûs'un bakışıyla ucüb, tenzih-teşbih dengesi'nin bozulmasıdır. Kul, fiilin kendi üzerinden zuhûr ettiğini görerek Hakk'ı kendine benzetir (teşbih), ama o fiilin hakiki Fâil'inin Hakk olduğunu unutarak O'nu tenzih etmekte kusur eder. Böylece cem makamı idrakinden uzaklaşır ve fiili nefsine nispet ederek şirkin gizli bir kapısından içeri girer. Bu bakış, ucübün sadece bir ahlâk sorunu değil, bir tevhid idraki sorunu olduğunu gösterir.
Hazret-i Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'ine geçtiğimizde ise, bu derin hakikatler hikâyelerin ve sembollerin kanatlarına biner, aklımızdan önce gönlümüze konar. Mevlânâ, bize ucübün ne olduğunu tarif etmek yerine, onun sayısız portresini çizer. Şeytan'ın, "Ben ateştenim, o topraktan" diyerek kendi aslını beğenmesi (ucüb) ve secde emrine isyan etmesi (kibir), ucübün nasıl bir felaketle sonuçlandığının ilk ve en büyük hikâyesidir. Firavun'un, Nil'in kendi emrinde aktığını sanması, güç ve iktidar ucübünün trajedisidir. Kendi aklına ve mantığına güvenen, "Benim bilgim bana yeter" diyen nice âlimin, bir dervişin basit bir sorusu karşısında aciz kalması, ilim ucübünün ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Huneyn Gazvesi'nde Müslümanların, "Biz bugün azlığımızdan dolayı yenilmeyiz" diyerek kendi çokluklarına güvenmeleri, sayı ve kemiyet ucübünün ilâhî yardımı nasıl perdelediğinin Kur'ânî bir misalidir ve Mesnevî bu kıssaya işaret eder. Hz. Mevlânâ, bu hikâyelerle sâlikin nefs aynasına bu çirkin yüzleri tutar ve "İşte bu sensin, dikkat et!" der. Onun yöntemi, teşhis ve tedavi reçetesini bir arada sunmaktır; ucübün çirkinliğini ve komikliğini göstererek, sâliki ondan tiksindirir ve tevâzu ile hiçliğin güzelliğine davet eder.
Değerlendirme
Ucüb, basit bir gurur anı değil, sâlikin yolundaki en derin çukurlardan biridir. O, hakikatin temel bir ilkesini, yani kulun mutlak acziyetini ve Hakk'ın mutlak fiilini tersine çevirme cüretidir. Ucüb, fiili, ilmi ve her türlü kemâli kendi nefsine nispet ederek, Hakk’ın hakkı olanı gasbetmektir. Bu yüzden onun kökü, ahlâkî bir zayıflıktan öte, tevhid idrakindeki bir çatlağa, vücûdî bir yanılgıya dayanır.
Bu yolda ilerleyen canlar için en temel ders şudur: Ucübden kurtulmanın yolu, daha çok ibadet edip sonra o ibadeti beğenmemeye çalışmak gibi dolambaçlı bir çaba değildir. Asıl deva, Fâil’in yalnızca Hak olduğunu, bizim ise O'nun iradesinin tecellî ettiği birer mahal, birer ayna olduğumuzu bir an bile unutmamaktır. Amelimizle değil, O'nun inâyetiyle; ilmimizle değil, O'nun lütfuyla; varlığımızla değil, O'nun var etmesiyle kâim olduğumuzu idrak etmektir. En makbul amel, sahibinin unuttuğu ameldir. Çünkü kul onu unuttuğunda, Hakk onu asla unutmaz. Nefsin beğeni dolu bakışlarından kurtulan her fiil, doğrudan doğruya ilâhî kabulün kapısını çalar. Cenâb-ı Hakk, bizleri kendi ameline, ilmine güvenenlerden değil; her an O'nun lütfuna ve inayetine muhtaç olduğunu bilenlerden, hiçlik makamına erenlerden eylesin.