Yakaza
Tasavvuf yolculuğu, bir uyanış ile başlar. Bu, dünyaya başka bir gözle bakmaya başlamanın adıdır. Sâlik için yakaza, gaflet uykusundan bir silkinme, bir irkilmedir. Bu uyanış, her zaman seccadenin üzerinde, ulvi bir anda gelmez. Bazen en beklenmedik yerde, en alışılmadık bir surette zuhur eder. Terzibaba İrfan Mektebi'nde yakaza, sâlikin mânevî doğumunun ilk müjdecisi, zuhurat ve tecellilerle örülü bir idrak kapısı olarak görülür. Bu hâli anlamak, yolun kendisini anlamanın ilk adımıdır. Zira yol uyananın, sır ise uyanık kalanın yoldaşıdır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Yakaza, Arapça kökenli bir kelime olup 'uyanıklık' demektir. Tasavvuf ıstılahında bu kelime, gündelik uyanıklıktan çok öte bir mânâ taşır. O, kalbin gaflet uykusundan sıyrılarak Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini ve her an her zerredeki tecellisini hissetmeye başlamasıdır. Bu, aklın değil, kalbin bir idrakidir. Tasavvuf sülûkünün, yani mânevî yolculuğun ilk adımı, ilk makamı kabul edilir. Çünkü uyuyan bir kimsenin yola çıkması mümkün değildir. Evvela uyanmak, sonra yola revân olmak gerekir.
Bu uyanış hali, çoğu zaman 'zuhurat' dediğimiz mânevî belirmelerle kendini gösterir. Zuhurat, Hakk'ın sâlikin kalbine, onun idrak seviyesine ve mânevî ihtiyacına göre bir suret, bir ses veya bir his ile 'zuhur etmesi', yani belirginleşmesidir. Yakaza ise, bu zuhuratın uyku ile uyanıklık arasında, kişinin şuuru yerindeyken vuku bulmasıdır. Rüyadan farkı, kişinin uyumuyor olmasıdır. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetlerinde bu hal, bir müridin yaşadığı tecrübe üzerinden somut bir şekilde anlatılır:
Zuhurat, yakaza. Büyük bir hevesle grup halinde gittik, oraya gittik. Orada, bir kardeşimizin bana yazmadığı ama kendisi burda, gördüğü bir yakaza var. O yakazada, neymiş, o yakazada ’’ salonda bir tuvalet zuhur etmiş. Bu tuvalette Sa…, yeğeni (V….. Hn. yeğeni) S…. torunu, düşmüş” şimdi bu da şaşkın vaziyette, bu da bu olaylardan sonra bana geldi efendim, böyle böyle bir şey gördüm diye, ee tamam dedim işte, orda selamet, bitmiş.
Uyanış seccadede değil, bir salonda; nurdan bir taht değil, bir tuvalet suretinde geliyor. Bu, ilk bakışta yadırganacak, hatta 'nefsânî bir vesvese' denilip geçilecek bir hadisedir. Fakat irfan mektebinde, Hakk'ın tecellisi için 'kirli' veya 'temiz', 'yüce' veya 'aşağı' diye bir ayrım olmadığı bilinir. Tecelli, sâlikin haline ve ihtiyacına en uygun surette gelir. Mürşidin ‘tamam dedim işte, orda selamet, bitmiş’ demesi, o zuhuratın mânâsını anladığını, o suretin arkasındaki hakikati gördüğünü ve sâlikin mânevî selametinin o tecelli ile bir şekilde mühürlendiğini ifade eder.
Ancak her zuhurat, doğru tabir edildiğinde feyiz kaynağıdır. Yanlış yorumlandığında ise, sâliki yoldan edebilecek bir tuzağa dönüşebilir. Mânâ âleminin suretleri, birer semboldür. Onları zahirî anlamlarıyla değerlendirmek, hakikati kaçırmaktır. Terzibaba Hazretleri, aynı hadiseyi yorumlarken bu inceliğe dikkat çeker:
Zuhurat, yakazanın özet yorumu. ... Aslında o kişi kendinin veled-i kalbini terzi baba aynasında kendi tuvaletine düşürmüş te haberi bile olmamış kendi selâmetini kendi bulunduğu yerde düşürüp kirletmiş. Bunun bile farkında değiller.
Yakazanın sırrı burada açığa çıkar. Buradaki 'tuvalet', zahirî anlamıyla bir necaset mekanı değil, mânevî kirlenmenin, feyzin ve selâmetin kaybedildiği bir yerin sembolüdür. Veled-i kalb (kalp çocuğu, mânevî doğuş) tabiri, sâlikin en değerli mânevî kazanımını ifade eder. Demek ki o sâlik, mânevî bir kazanımını, bir 'veled-i kalb'ini, kendi gafleti veya yanlış bir tavrı yüzünden 'kirletmiş', yani kaybetmiştir. Yakaza, ona bu kaybını haber vermek için gelmiştir. 'Terzi Baba aynası' ise mürşidin irfanıdır. Sâlik, mürşidin irfan aynasında kendi halini görmüş, ama mânâsını anlayamamıştır.
Yakaza hali sadece hoş, nurlu ve tatlı tecellilerden ibaret değildir. Bazen bir ikaz, bir uyarı, hatta sâlikin nefsindeki bir hastalığın teşhisi olarak da zuhur edebilir. Sâlikin mânevî yolculuğunda ayağının kaydığı bir yeri, kalbindeki bir marazı veya kaybettiği bir feyzi ona göstermek için gelir. Böyle bir zuhurat, sâlik için acı verici olsa da aslında büyük bir rahmettir. Çünkü hastalığını bilmeyen, şifa aramaz.
Kâmil bir mürşidin rehberliği bu noktada hayatiyet kazanır. Çünkü sâlik, gördüğü suretin zahirine takılıp kalabilir. Ya o tuvalet suretinden ürküp maneviyattan soğur ya da yanlış bir yoruma kapılıp kibirlenir veya ye'se düşer. Mürşid ise o suretin ardındaki sırrı okur ve sâlike ilacını sunar. O, zuhuratın bir tuzak mı, bir müjde mi, yoksa bir ikaz mı olduğunu bilir. Sâlikin elinden tutar, onu suretin esaretinden kurtarıp mânânın hürriyetine kavuşturur. Böylece yakaza, sâlik için bir son değil, hakikate doğru atılmış yeni ve daha sağlam bir adım olur.
Terzibaba'nın Nazarıyla Yakaza: Aslı ve Mertebesi
Yolun başı da sonu da uyanıklık üzeredir. Lakin her uyanıklık bir değildir. Gözün uykudan uyanması başkadır, kalbin gafletten uyanması bambaşka. Bahsimiz, kalbin uyanıklığı olan yakaza üzerinedir. Bu hâl, sâlikin yola ilk adımını attığı, yüzünü masivadan (Hakk'ın gayrı her şeyden) çevirip Hakk’a döndüğü andır. Fakat bu an, gökten zembille inen bir tesadüf değildir. Kendi içinde bir usûlü, bir dayanağı, bir ilmi vardır. O, Zât-ı Mutlak’ın bu kesif âleme, bu hisler âlemine bir tecellîsi, bir zuhûrudur.
Terzibaba İrfan Mektebi’nde yakaza, kuru bir nazariye değildir; bilakis yolun kendisidir, yaşanan ve tadılan bir hakikattir. Bu mektebin temelinde, mânevî tecrübelerin, zuhûratın ve tecellîlerin birer veri olarak kabul edilmesi yatar. Onlar, sâlikin yol haritası, mürşidin ise sâlikin hâlini okuduğu birer açık mektuptur. Bu yüzden, yakazanın ne olduğunu anlamak için evvela onun kökünün dayandığı “zuhûrat” ve “tecellî” olgusunun merkezîliğini idrak etmek gerekir.
Zuhûrat ve Tecellî: Yakaza'nın Kökü ve Dayanağı
Bu yolda hiçbir şey başıboş değildir. Her hâl, her tecrübe, her rüya ve her yakaza, Hakk’ın bir isminin, bir sıfatının veya Zât’ının bir tecellîsidir. Bunlar, gayb âleminden şehâdet âlemine birer pencere açar. Terzibaba Hazretleri’nin külliyatında, bu hakikatin temel bir direk olduğu görülür. Eserlerinin birinde, yaşanan mânevî tecrübelerin dökümü yapılırken, art arda şu kayıt düşülür:
……………………………………………………. (225) 25)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (227) 26)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (228) 27)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (230) 28)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (232) 29)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (257) 30)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (259) 31)- Hayali kurgu zuhurat………………………………………………………. (262) 32)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (292) 33)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (293) 34)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (294) 35)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (294) 36)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (295) 37)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (296) 38)- Zuhurat, yakaza………………………………………………………………. (299) 39)- Zuhurat ru’ya………………………………………………………………….. (308) 40)- Hayali zuhurat ve kendinin hayal yorumu…………………….. (313) 41)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (316) 42)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (322) 43)- Zuhuratın özet yorumu…………………………………………………… (333) 44)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (334) 45)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (337) 46)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (341) 47)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (342) 48)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (343) 49)- Zuhurat tecelli…………………………………………………………………. (344) (124/9- ibretlik bir değmez dosyası daha satih ince …… (352) Satih ince dosyası……………………………………………………………………. (357) Pirin Dergâhına Almıyorlar Meselesi…
Bu uzun liste, “zuhurat” ve “tecellî”nin bu yolda istisna değil, kaide olduğunun ilanıdır. Her bir satır, bir kalbe dokunan, bir sâlikin yolunu aydınlatan veya imtihan eden bir mânevî hâlin kaydıdır. “Hayali kurgu zuhurat”, “zuhurat, yakaza”, “zuhurat ru’ya” gibi ayrımlar ise bu tecrübelerin farklı mertebelerde ve farklı şekillerde geldiğini, her birinin kendi içinde bir tasnife tâbi tutulduğunu gösterir.
Yakaza, tek başına havada duran bir hâl değil, “zuhurat” denilen o büyük ve sürekli akışın bir parçasıdır. O, gaybın perdesini aralayan bir zuhûr (belirme, ortaya çıkma) hadisesidir. Sâlik için uyanıklık, bu zuhûrat selinin farkına varmak ve ona karşı gaflet içinde olmamaktır. Asıl mesele, bu gelen tecellîyi, bu zuhûratı nasıl karşılayacağımızdır.
Gafletin En İnce Perdesi: Rüyayı Tabir Etmemek
Yakazanın zıddı gaflettir. Gaflet denilince akla genellikle dünyaya dalmak, zikri unutmak gibi haller gelir. Bunlar doğrudur, lakin gafletin daha ince bir perdesi daha vardır: O da, mânevî bir tecrübeyi, bir rüyayı veya yakazayı ham haliyle, zahirine aldanarak kabul etmek ve onun bâtınındaki manayı kaçırmaktır. Terzibaba Hazretleri, bu ince gafleti anlatmak için Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’de zikrettiği bir kıssayı sohbetinin merkezine alır:
Cilt Ahmed Avni konuğun çevirisi sayfa 107 İshak fassında. İmdi yukarıdan beri anlatılan şeylerden sonra İbrahim (as) ru’yayı tabirden gaflet etti. Böyle olunca mevtın-ı rüyaya onun hakkını vermedi yani rüyanın kaynağını gerçek manasını onun hakkını vermedi. Bu sebepten dolayı rüyayı tasdik eyledi. Nitekim isnat sahibi imam olan Taki bin Mahlet gafil oldu indinde sabit olan haberde işitti ki yani kendine ait olan haberde işitti ki tahkikan nebi (as) buyurdu, beni rüyada gören kimse yakaza da beni gördü, zira şeytan benim suretim üzerine mütemessil olamaz. Yani benim suretime bürünemez. İmdi Taki bin Mahlet O’nu gördü ve nebi (sav) o rüyada ona süt içirdi, yani Taki bin Mahlet denen alime Hz Rasulullah rüyada süt içirdi ve Taki bin Mahlet rüyasını tasdik etti. Binaen- aleyh istifra edip sütü çıkardı, rüyasını tabir edeydi, o süt ona çok ilim olur idi. İmdi sütten içtiği kadar Allah Teala ona ilm-i kesiri haram etti. Yani ilim sahibi olmasını yasakladı. Ne kadar süt içti çıkardı ise o kadar zarara girdi. Diyelim ki yarım litre süt içti bunun 400 cc sini çıkardı elinde 1/5 kaldı. İşte bu bütün alacağı ilmin sadec 1/5 i kendinde kaldı 4/5 ini kayıp etti. Bir tek o hareketi yapması dolayısıyla. Çünkü yorumunda yanlışlık vardır. Tabirinde yanlışlık var, burada onu demek istiyor şimdi, yani İbrahim (as) ın rüyayı tabirden gaflet etmesi kendisine güvenilen bir kimsenin bir imam olan Taki bin Mhalet senetleri ile beraber indinde sabit olan işittiği bir habere binaen gördüğü rüyada sütü tabir etmeyip zahiri üzere almasına böylece tabirden gaflet etmesine benzer.
Bu sohbet, yakaza ve rüya ilminin temel taşını ortaya koyar: Tabir. Tâkî bin Mahled bir âlimdir. Rüyasında Fahr-i Kâinat Efendimiz’i (s.a.v.) görüyor ve ondan süt içiyor. Rüyada süt, ilmin sembolüdür. Bu, ona büyük bir ilim bahşedileceğinin müjdesidir. Lakin o, bu müjdeyi zahirine göre anlıyor. Rüyayı “tasdik ediyor”, yani olduğu gibi kabul ediyor. Uyanınca, midesinde hakiki bir süt olduğunu zannedip onu çıkarmaya çalışıyor. Bu, “rüyanın hakkını vermemek”tir. O süt, maddî bir süt değildi; ilmin manası, süt suretinde ona görünmüştü. O, surete takılıp manayı kaybetti. İçtiği süt kadar ilimden mahrum kaldı. Bu, mânevî bir tecrübenin yanlış yorumlanmasının ne denli büyük bir ilim kaybına yol açtığının en çarpıcı örneğidir.
Sâlik için ders şudur: Sana bir yakaza hâli, bir zuhûrat gösterildiğinde, onu olduğu gibi kabul edip hemen bir sonuca varma. O, bir semboldür, bir işarettir. Onun tabir edilmesi, manasının çözülmesi gerekir. Aksi halde, Tâkî bin Mahled gibi, eline geçen hazineyi kendi elinle denize atmış olursun.
Peygamber Teslimiyeti ve Âlim Gafleti: İki Hâlin Mîzânı
Hz. İbrahim’in durumu ise farklıdır. Sohbetin devamında, onun da rüyayı tabirden “gaflet ettiği” söyleniyor. Bir peygamber nasıl gaflet eder? Burası, Muhammedî mîzânın, yani iki kanatla uçma sırrının devreye girdiği yerdir. Her hâl, sahibinin makamına göre değerlendirilir. Bir âlim için gaflet olan şey, bir peygamber için teslimiyetin zirvesi olabilir. Terzibaba Hazretleri bu ince noktayı şöyle aydınlatır:
Yani İbrahim (as) rüyasında veya yakazasın da oğlunu boğazladığını görüyor, üç defa tekrar ediyor, üçüncüde kendinde de kanaat geldi ki bu rüya-ı sadık yani tahkik bir rüya ve rüyada görüldüğü gibi yapılması gereklidir kanaatine vardı tabir etmedi, rüyayı bakın bu da mühim meseledir. Halbuki rüyanın tabir edilmesi lazımdır. Çünkü rüyada görülen her şey o şey değildir, evvela onu bilmemiz lazımdır. İşte İbrahim (as) ama bunda bir başka nezaket vardı, eğer İbrahim (as) rüyayı tabir yoluna gitseydi, işte oğlunun yerine mal ver mülk ver diye yorumlasaydı o zaman peygamberliğine halel getirecekti. Çünkü nefsani yorum yapma ihtimali doğabilecekti. Yani çocuğunu kesmekten men edip tabir ile bir başka yöne kaydırıp oğlunu kurban etmeden onun yerine diyet verecekti.
Tâkî bin Mahled’in hatası, rüyayı tabir etmemesidir. Hz. İbrahim’in (a.s.) ise rüyayı tabir etmemesi, onun makamının gereğidir. O, Halîlullah’tır, Hakk’ın dostudur. Onun muhabbeti o denli şiddetlidir ki –Şeyh-i Ekber’in ifadesiyle “Heyaman”, yani şiddetli aşk– araya aklın tabirini, yorumunu sokmaz. Eğer yorum yapsaydı, “Acaba nefsime bir pay mı çıkarıyorum, oğlumu kurtarmak için mi te’vile sapıyorum?” diye bir şüphe doğabilirdi. Onun teslimiyeti, emri olduğu gibi, sorgusuz sualsiz yerine getirmeyi gerektiriyordu. Cenâb-ı Hakk’ın muradı da zaten İsmail’in kesilmesi değil, İbrahim’in o mutlak teslimiyetini ortaya çıkarmaktı.
Bu kıssa bize şunu öğretir: Herkes kendi makamının edebiyle hareket etmelidir. Bir peygamberin teslimiyetini taklit etmeye kalkan bir âlim, ilmini kaybeder. Yolun başındaki sâliklere düşen ise, ne peygamber gibi mutlak teslimiyet iddiasında bulunmak ne de âlim gibi kendi aklına güvenip her şeyi çözmeye kalkmaktır. Bize düşen, gelen zuhûratı bir mürşid-i kâmilin önüne sermek, onun tabirine ve irşadına teslim olmaktır. Bizim teslimiyetimiz, mürşidin tabirine olur.
Hayal Mertebesinden His Âlemine: Tabirin Vücûdî Zemini
Bu tabirin hayati olmasının sebebi, varlığın farklı mertebelerden oluşmasıdır. Gördüğümüz her şey, hakikatin kendisi değil, o hakikatin bizim idrakimize bir yansıması, bir suretidir. Terzibaba Hazretleri, sohbetinin devamında bu vücûdî (varlıksal) yapıyı açıklar:
Zira rüyasında gördüğü sütü yakaza da dahi süte haml etti. Çünkü Hadis-i Şerifte “ Beni rüyada gören yakaza da görür ” buyurulmuştur. Efendimizin bu sözüne uyarak söylüyor. Bu hadise binaen rüyada içtiği sütü çıkarmak istedi ve kay etti, çıkardı fakat alem-i hayelde süt suretinde gördüğü ilimden içtiği süt kadar alem-i histe mahrum oldu. Şimdi bu ne demektir; Bakın rüyalar alem-i hayelden gelmektedir, yani hayel aleminde oluşmaktadır, neresidir bu alem, melekut alemi denilen melekut aleminin birinci bölümü, meleküt alemi iki bölüm, biri hayel ve misal alemi, diğeri de ruhlar alemi meleküt alemi ama ikisi birlikte meleküt alemi diye yani bizim tavanımız alem-i misal misaller alemi, işte bu alemin bir başka ismi de hayel alemidir, çünkü orada sadece ilmi varlıklar var, nurani varlıklar var, diyelim hayelde oluşan elle tutulan gözle görülen hissedilen varlıklar orada yok hissiyat orada yok ama bu aleme gelindiği zaman bu alemin değerleri hisler ile anlaşılmaktadır. Duyular duygular ile anlaşılmaktadır, işte rüyada tabir çok mühimdir, hayal aleminde gösterilen bir kurgu süliyet his alemine indiği zaman şekli davranışları anlayışı ifadeleri değişmektedir.
Bu sözler, irfan ilminin temelini teşkil eder. Rüyalar ve yakazalar, bizim fiziksel dünyamız olan alem-i his (duyular âlemi) veya âlem-i şehâdet’te değil, onun bir üst katmanı olan Melekût Alemi’nde, daha özelde ise âlem-i hayal veya âlem-i misal (hayal ve misaller âlemi) denilen mertebede zuhûr eder. Bu âlem, manaların suretlere büründüğü yerdir. Orada “ilim”, “süt” suretinde; “düşmanlık”, “yılan” suretinde; “hidayet”, “nur” suretinde görünebilir. Bunlar, maddî varlıklar değil, “ilmî ve nuranî varlıklar”dır.
Tâkî bin Mahled’in hatası, âlem-i hayal’de gördüğü “süt suretindeki ilmi”, alem-i his’e indirip onu “maddî süt” olarak anlamasıdır. Bir âlemin kanununu, başka bir âleme tatbik etmeye kalkmıştır. Bu, iki farklı dilin kelimelerini birbirine karıştırmak gibidir; mana tamamen kaybolur.
Tabir, bu tercüme işidir. Kâmil bir mürşit, âlem-i misal’in dilini bilir. Sâlikin anlattığı rüyayı veya yakazayı dinlerken, o suretlerin arkasındaki manaları okur. Süt suretini görüp, “Sana ilim gelecek,” der. Yılan suretini görüp, “Nefsinin bir hilesine karşı dikkatli ol,” der. Böylece, âlem-i hayal’den gelen o mânevî feyiz, alem-i his’te doğru bir şekilde karşılık bulur ve sâlikin yolunu aydınlatan bir meşaleye dönüşür.
Terzibaba’nın nazarıyla yakaza, hem bir lütuf hem de büyük bir mesuliyettir. O, gaflet uykusundan bir anlık sıçrayıştır. Fakat o sıçramanın ardından, görülenin ne olduğunu anlama, yani tabir etme ilmi ve edebi gelmezse, o uyanıklık boşa gidebilir, hatta kişiyi daha derin bir yanılgıya sürükleyebilir. Yol, uyanmakla başlar, uyanık kalmakla ve uyanıklıkta görülenlerin hakkını vermekle devam eder. Bu hakkı vermek ise ancak bir bilenin, bir kâmilin rehberliğinde mümkündür.
Terzibaba Geleneğinde Yakaza'in Yaşanması
Kalbin gaflet uykusundan bir anlık sıçrayışla uyanması, yani yakaza hâli, sülûk yolunun kapısını çalmaktır. Lakin kapıyı çalmakla içeri girilmez. Kapı açılır, sâlik bir eşikten içeri adım atar ve önünde uzanan bir yol bulur. İşte bu yolun adıdır sülûk. Yakaza bir tecellîdir, bir lütuftur; lakin o lütfu muhafaza etmek, o tecellînin nuruyla yolu yürümek, bir usûl, bir edep, bir rehber ister. Terzibaba İrfan Mektebi'nde yakaza, yaşanan, tadılan, mürşid eliyle işlenen ve sâlikin hayatını bütünüyle dönüştüren canlı bir süreç olarak ele alınır. Bu yolda görülen rüyalar, yaşanan yakazalar, sâlikin elindeki ham altındır. O altını işleyip ziynete dönüştürecek olan ise kâmil bir mürşidin nazarı ve irfanıdır.
Mürşid Eliyle Feyzin Devamlılığı: Yakaza ve Rüyanın Tâbiri
Sâlikin mânâ âleminden aldığı her işaret, bir tohum gibidir. O tohumun ne tohumu olduğunu, nasıl bir toprağa, ne kadar su ile ekilmesi gerektiğini bahçıvan bilir. Sülûk yolunun bahçıvanı da mürşid-i kâmildir. Müridin gördüğü bir rüya veya yaşadığı bir yakaza, onun kişisel bir macerası olmaktan öte, içinde bulunduğu irfan halkasının feyz ve bereketinin de bir yansımasıdır. O halkanın merkezi olan mürşid, bu tecellîlerin hangi mertebeden geldiğini, sâlikin hangi hâline işaret ettiğini ve bu tecrübenin onu bir sonraki makama nasıl taşıyacağını bilir. Feyzin devamlılığı, işte bu doğru tabir ve yönlendirmeye bağlıdır.
Terzibaba Hazretleri, bu hassas konuyu bir müridin tecrübesi üzerinden şöyle aydınlatır:
(Cem’o) ------------------- (Konuşmanın devamı.) Şimdi bu kardeşimizin, böyle bir rüyası var, ondan sonra temin anlattığım o yakaza var. Ondan sonra, eeee, temin yine size bahsettiğim, neydi * “Abdülkadir Geylani Hz. Evvelden kardeşimizin gördüğü ama o kardeş bizlerle halen beraber olduğu için demek ki o feyz devam ediyor. (k.6.m/Fark’o) ------------------- (Yukarıdaki bölümün özetle cevabı) Böyle bir yorum yapılması için, kişinin bu işlerle hiç ilgisi olmadığı ne kadar açık, ve nasıl bir hayal içinde olduğu anlaşılıyor. Bir başkasının hayali vasıtası ile bu feyzden dolayı kendisinde bir şeyler vehmetmeye çalışması ancak zan hayali ve acziyetinin ifadesidir. Bu yaptıklarından sonra herhangi bir kanaldan kendisine rahmani olarak hiçbir şey gelmez, çünkü daha evvelce Kadiriyetten atıldığı öğrenilmiştir. Daha sonra bizide inkâr etmiştir, o halde beslenecek bir kanalı kalmadığı için bu hususta yapacak hiçbir şeyi kalmamaıştır. Ancak kendine bir şeyler geldiğini halen daha zannediyor ise, gelse gelse yukarıda bahsettiği iblis pirinden gelir . (Cem’o) Ne güzel nefsin aldatması, bunlarla eğlen dur. Çook beklersin. Bazı garip insanları yalan dolan ile imanlarını bozduktan sonra. Bakalım sonunda eline ne geçecek. (Cem’o) ------------------- (Konuşmanın devamı.) Yani Abdül Kadir Geylani hz. den selam aldığımızın işareti (k.6.m/Fark’o) ------------------- (Yukarıdaki bölümün özetle cevabı) Şu hayale bakın, nasıl bir zavallılık. Hani derlerye, “sen bu abdestle çok namaz kılarsın” Bu ifade bile ona yakışmaz çünkü zaten namaz da kıldığı yoktur ki, Bu yaptığın icraatlarla “ Abdülkadir Geylani Hz.
Bu sözler, sülûk yolunun ne kadar ince bir denge üzerine kurulu olduğunu gösterir. Bir yanda, mürşidine ve cemaatine sadakatle bağlı bir müridin gördüğü rüya, feyz akışının devam ettiğine bir işarettir. Abdülkadir Geylani Hazretleri gibi bir kutbun mânâ âlemindeki tasarrufunun, o cemaat üzerinden hâlâ devam ettiğinin bir delilidir. Diğer yanda ise, aynı yoldan ayrılmış, mürşidini inkâr etmiş bir kimsenin gördüğü benzer rüyalar, artık rahmanî bir beslenme kanalından gelmez. Terzibaba’nın ifadesiyle bu, "zan hayali ve acziyetinin ifadesidir." Kişi, kendi vehmiyle, geçmişte tattığı feyzin hayaliyle avunur. Beslenecek mânevî bir kanalı kalmadığı için, gelen her türlü fısıltı ve hayal, artık nefsânî ve şeytanî bir aldatmacadan ibarettir.
Yakaza ve rüyanın tabiri bu yüzden hayatîdir. Mürşid, gelen tecellînin kaynağını, yani menbaını tespit eder. Eğer kaynak rahmanî ise, sâlike şükretmesini ve o hâli muhafaza etmesini telkin eder. Eğer kaynak nefsânî veya şeytanî ise, sâlikin nefsini hangi tuzağa düşürdüğünü ona gösterir ve tövbe ile o kanalı temizlemesine yardımcı olur. Mürşidsiz yola çıkanın rehberi şeytan olur sözü, en çok bu mânâ âleminin tecellîlerinde kendini gösterir. Zira nefs, en çok mânevî tecrübelerle gururlanmaya, kendini bir şey zannetmeye meyillidir. Mürşid, bu gurur ve vehim putlarını kıran bir İbrahim gibidir.
Dışarıyı Bırak, Kendi Nefsinin Sırrını Bil
Yakaza ile uyanan sâlikin karşılaşacağı en büyük tehlikelerden biri de, dikkatinin dağılmasıdır. Mânâ âleminin kapısı aralandığında, oradan sızan ışıklar, renkler ve sesler, tecrübesiz bir gözü kolayca kamaştırabilir. Sâlik, kendi içindeki asıl vazifeyi unutarak, dışarıdaki sırlara, büyük evliyaların makamlarına, kevnî hadiselerin ardındaki gizemlere merak salabilir. Bu, nefsin en ince hilelerinden biridir. Seni, yapman gereken asıl işten, yani kendi nefsini bilme ve terbiye etme vazifesinden alıkoyup, boyunu aşan iddiaların ve hayallerin peşine takar.
Terzibaba Hazretleri, bu tehlikeye dikkat çekerken, abartılı ve temelsiz iddialarda bulunan bir kimsenin sözleri üzerinden tüm sâliklere şu dersi verir:
Hangisinde ben bir şey anlamadım anlayan varsa bana da bildirirse gerçekten teşekkür ederim. “ 124.000 evliyanın sırrı” çok abartılı masal kitaplarında bile bu ifadeye rastlanmaz, ama bu ifade onları çoktan aşmış. Bu cümlenin ne demek olduğunu düşünmek bile mümkün değildir. “ 124.000 evliyanın sırrı” kardeşim sen 124,000’ evliyanın sırrını bırakta, sadece kendi nefsinin sırrını bilde, söyle bakalım senin sırrın nedir, diğerleri sonradan gelsin, bunu beyanek kolaydır ancak ispatlanması lâzımdır, arkasından bu sırlardan hiç olmazsa bir tanesini açık etmişmidir. Hadi 123.999’u kendine kalsındı. Bunların galiba ne sayıdan ne de evliyalıktan nede nezaketi ilâhiyyeden haberleri bile yokmuş. Daha henüz gerçek ma’nâ da kendi sırrından bile haberi olmayan kimseye, “ 124.000 evliyanın sırrı” verilecek, bahsi geçen konunun ne olduğundan hiç haberleri olmadığı anlaşılıyor, İnsanlığın başlangıcı olan Âdem (a.s.) dan kıyamete kadar gelen ve gelecek olan bütün evliya Ullah’ın sırlarının bir yerde toplanıp bir kişiye verilmesi diye bir hususun söz konusu olması bile mümkün değildir. Sadece kendi ağırlığını bile kaldıramayan bundan bile aciz olan her hangi bir kişi, bu ağırlığı kaldırması nasıl mümkün olur. Akla ziyanlık. T.B. ------------------- “ ve dosyaları tüm enbiya ve evliya huzurunda” Nasıl bir tuzağa düşmektir bundan bile haberi yokmuş. Bahsi geçen cümlenin nasıl bir sahayı teşkil ettiğinin hiç farkında bile değilmiş, zuhurat sahasındaki cehaletin ve aldanmanın böylesine pes doğrusu. Huzurunda, dendiğinde bahsi geçen zevatı Âlinin hepsinin orada hazır olmaları lâzımdır, bunlar hangi sahaya gelmişlerdir, hepsinden bir bir tekmil alınıp varlıkları tesbit edilmişmidir.
Bu satırlar, tasavvuf yolunun ciddiyetini ve temel usûlünü özetler. Yol, dışarıya değil, içeriye doğrudur. "Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû" – "Nefsini bilen Rabbini bilir" sırrı, yolun anahtarıdır. 124.000 evliyanın sırrını merak etmek, kişinin kendi acziyetinden ve vazifesinden kaçmasıdır. Terzibaba'nın "kardeşim sen 124,000’ evliyanın sırrını bırakta, sadece kendi nefsinin sırrını bil" çağrısı, her sâlikin kulağına küpe olmalıdır. Senin sırrın nedir? Hangi ismin tecellîsisin? Nefsinin hangi tuzaklarına düşüyor, hangi hilelerine kanıyorsun? Rabbine giden yolda seni alıkoyan perdeler nelerdir? İşte yakaza sonrası sorulması gereken asıl sorular bunlardır.
Kendi ağırlığını, yani kendi nefsinin yükünü ve sorumluluğunu kaldıramayan bir kimsenin, bütün evliyanın sırrını taşıması "akla ziyanlıktır." Bu, haddini bilmemektir. Halbuki tasavvuf, baştan sona haddini bilme sanatıdır. Hakk'ın karşısında kendi hiçliğini, acziyetini idrak etme yoludur. Bu idrak olmadan yaşanan her yakaza, görülen her rüya, kişiyi İnsân-ı Kâmil makamına değil, firavunî bir "ben" iddiasına sürükler. "Tüm enbiya ve evliya huzurunda" olmak gibi iddialar, "zuhurat sahasındaki cehaletin ve aldanmanın" en bariz örnekleridir. Hakiki bir yakaza, kişiye büyüklük vehmi değil, kendi küçüklüğünü ve Cenâb-ı Hakk'ın azametini idrak ettirir.
Sülûk Yolunun Edebi: Münakaşadan Kaçınmak
Yakaza ile uyanan kalp, hassaslaşır. Dünyanın gürültüsünden, çekişmelerinden, anlamsız münakaşalarından rahatsız olmaya başlar. Bu, yolun doğru gittiğine işarettir. Zira irfan yolu, cedel ve münazara yolu değil, teslimiyet ve edep yoludur. Hakikati bulan, onu başkasıyla kavga ederek ispatlama ihtiyacı duymaz. O, hakikati yaşar ve hâli, en güzel ispat olur. Yolda yürüyen bir kervanın, etraftan havlayan köpeklere aldırmadan yoluna devam etmesi gibi, sâlik de cahillerin sataşmalarına takılıp kalmaz.
Terzibaba Hazretleri, Furkan Suresi'ndeki bir ayet-i kerimeyi merkezine alarak, bu ulvî edebi şöyle sohbetine taşır:
İşte netice olarak bütün bu hadis olarak söylenen şeyler islamiyeti hakkıyla anlayamadığımızdan ortaya çıkan sorunlar bunlar yoksa islamiyette sorun yok sorun yoktur, sorun yapmak için değil sorunları gidermek için geldi islamiyet onların da canları sağ olsun öyle diyorlarsa öyle olsun, bizim münakaşaya hiç girmeden sürtünmeye çekişmeye girmeden hani Mevlana Hz Leri Mesnevi-i Şerifte söyler Kusura bakmayın O’nun tabiridir, “ İt ürür kervan yürür ” demişlerdir. Zaten olan hadise de budur, kervanın etrafında onlar görev olarak havlarlar ama kervan da yoluna devam eder. Çevreden sataşsınlar zararı yoktur. Bakın Furkan suresinde bir ayet-i Şerife var gelince göreceğiz, “Rahman’ın kulları yeryüzünde yürürler” diyor, asaletli olarak yürürler fakat onu tanıyamayanlar kendilerine takılırlar işte yakaza takaza ederler alay ederler onlar da onlara verdiği cevap “size selam olsun derler geçerler” diyor, bakın kavga gürültü var mı, hakaret de etseler “Allah’ın selamı üstünüze olsun” siz selamette kalın diye. Bunu söylenen kişi de tabi kalkıp ta onunla kavga edecek hali kalmaz, biraz kızsa da hır gür yapsa da sesi hemen kesiliverir, bakın ne kadar güzel bir eğitim sistemidir gelen tepkiye karşı. Furkan Suresinde وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلامًا 25/63 “Rahmanın kulları yeryüzünde mütevazi yürürler bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara Selam derler” bakın ne yorum yaparlar ne de bir şey sadece selam derler. Yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan Rahmani hakikatleri bünyelerinde tatbik ederek yaşamaya çalışanlar nefislerinin değil Rahmanın kullarıdır. Kim ki nefsinin kulu ise o her şeyi yapar yani gelen darbeye de darbe yapar, hiç darbesize de darbe atar, hep kendini haklı görür, nefs-i emarenin en belirgin hali “ ben haklıyım ” demesidir.
Bu sohbet, yakaza hâlinin sâlikin ahlâkına nasıl yansıması gerektiğini gösteren bir yol haritasıdır. "Rahmanın kulları," yani uyanmış, Rabbine yönelmiş olanlar, yeryüzünde bir vakar ve tevazu içinde yürürler. Onların yürüyüşünde bir asalet vardır. Bu asalet, dünyevî bir kibir değil, Hakk’a kul olmanın getirdiği bir izzettir. Kendilerine sataşan, alay eden, anlamayan "cahillerle" karşılaştıklarında, onların seviyesine inmezler. Darbeye darbeyle karşılık vermezler. Çünkü bilirler ki, bu yol, sorunları gidermek için gelmiştir, yeni sorunlar yaratmak için değil.
Onların cevabı "Selâmâ" olur. "Size selâm olsun, selâmette kalın." Bu, muazzam bir eğitim sistemidir. Karşısındakini yok saymak değil, onunla çatışmaya girmemek, onu kendi cehaletiyle baş başa bırakırken ona yine de esenlik dilemektir. Bu tavır, Nefs-i Emmâre'nin, yani "hep ben haklıyım" diyen o en aşağı mertebedeki nefsin panzehiridir. Nefsinin kulu olan, her darbeye darbeyle karşılık verir, hep kendini haklı görür. Rahman'ın kulu ise, nefsini aşmış, gelen tepkiyi kendi içinde eritmeyi, onu bir kavgaya dönüştürmeden selametle geçiştirmeyi öğrenmiştir. Yakaza ile başlayan yolculuğun ahlâkî meyvesi budur: Nefsinin değil, Rahman'ın kulu olmak. Bu edebi kuşanan sâlik, yolunda emin adımlarla ilerler, çünkü feyzini lüzumsuz çekişmelerle tüketmez, tamamını Rabbine doğru yürüdüğü yola harcar.
Füsûsu'l-Hikem'de Yakaza
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Yûsuf kelimesine nakşettiği hakikatler, sülûkün ilk adımı olan yakaza halinin derin bir sırrı örttüğünü ve onun nazarında nasıl bir vücûdî hakikate dönüştüğünü gösterir. Şeyh-i Ekber'in mektebinde yakaza, sadece gaflet uykusundan bir anlık sıçrayış değil, varlığın kendisinin bir rüya olduğunu idrak edip o rüyadan Hakikat'e uyanmanın ta kendisidir. Bu, uyku ile uyanıklık arasındaki perdeleri kaldıran, bütün bir ömrü tek bir müşahede anına dönüştüren bir uyanıştır.
Şeyh-i Ekber, Yûsuf Aleyhisselâm'ın hikmetinden bahsederken, hayal, rüya ve tecelli arasındaki ince sınırlara götürür. İnsanın kalbine düşen her görüntünün aynı menbadan gelmediğini, her birinin ayrı bir hükmü olduğunu öğretir. Bu, sâlikin yolunun en başında öğrenmesi gereken temel usûldür: Gelen tecelliyi veya hayali nasıl okuyacağını bilmek. Kalp bir aynadır. Eğer ayna, bedenin arzu ve ihtiyaçlarıyla, mizacın bozukluklarıyla buğulanmışsa, yansıyan suretler de karışık ve aldatıcı olur.
Mizacın bozulması veya uyku sebebiyle, aşağı âlemin sûretlerinden bir sûret insan hayâlinde belirip şekillendiği zaman, bilinmelidir ki, bu sûretler ancak bozuk hayâller veya karışık rüyâlar ve düşlerdir; ve aslâ hakikati yoktur. Örneğin bir kimse hasta olmakla kendisine birtakım hayâller gelir, sayıklar; ve aynı şekilde bir kadına muhabbet edip onun tasvvuruyla kendisine şehvet üstün gelir. Uyuduğu zaman onun hayâli ortaya çıkarak buluşmakla ihtilâm olur. Veya çok tuzlu yemek yer, uykusunda susuzluk üstün gelir. Rüyâsında birtakım akar sular ve çeşmeler görür. Fakat kalbin aynası, çeşitli riyâzât ve mücâhedât ile arınmış ve fikri yabancı şeylerden ve şehvetlerden arınmış olan bir ârifin (Allah'ı bilen kişi) hayal aynasında görünen suretler, âlem-i misâlden (misal âlemi: soyut varlıkların somutlaştığı âlem) yansımış ise, ister uyku halinde ister uyanıklık halinde olsun, hak ve sabittir. Çünkü "âlem-i misâl" Hakk'ın ilminin hazinesidir, ondan hata sâdır olmaz. Bu sebeple hayalî tasvirler iki kısım olmuş olur: Birincisi: Suver-i mahsûsâta mutâbakatı olan suver-i hayâliyyedir ki, buna “keşf-i mücerred” ve “suver-i gaybiyyeye ıttılâ” taʼbîr olunur; ve bu kısım te'vîle ve taʼbîre muhtâc değildir.
Sâlikin ilk imtihanı, gördüğü bir rüyayı veya yaşadığı bir [yakaza](/wiki/yakaza) halini neye yoracağıdır. Şeyh-i Ekber iki kapı gösterir: Biri nefsânî arzuların, bedensel ihtiyaçların ve hastalıkların açtığı "bozuk hayaller" kapısıdır. Çok tuzlu yiyenin rüyasında su görmesi gibi, bu hayallerin kaynağı fânî bedendir ve bunların hakikati yoktur.
İkinci kapı ise ariflerin kapısıdır. O kapıdan geçebilmek için kalbin [Riyâzât](/wiki/riyazat) (nefsi terbiye eden ameller) ve [mücâhedât](/wiki/mucahedat) (nefse karşı verilen mücadeleler) ile cilalanması gerekir. İşte o zaman kalp, saf bir ayna olur. Bu saf aynaya yansıyan suretler ise artık bedenin değil, [âlem-i misâl](/wiki/alem-i-misal)in, yani Hakk'ın ilim hazinesinin suretleridir. [Ârif](/wiki/arif) için uyku ile uyanıklık arasında fark kalmaz. Zira onun hayal aynası, ister gözleri kapalı olsun ister açık, doğrudan hakikatleri yansıtır. Bu yansımaya "keşf-i mücerred", yani perdesiz açılış denir. Bu, o kadar nettir ki, tabire dahi ihtiyaç duymaz. Hakiki yakaza budur; kalbin, Hakk'ın ilim hazinesinden gelen tecellilere açık hale gelmesidir.
Bu uyanıklık halinin zirvesi ve en kâmil şekli, Nübüvvet'in kaynağında, Fahr-i Âlem Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek hayatında görülür. Vahyin başlangıcı altı ay süren sâdık rüyalarla olmuştur. Lâkin İbn Arabî Hazretleri, bu hadiseyi daha derin bir hakikatin perdesini aralamak için kullanır. Ona göre bu hal, sadece altı aya mahsus bir başlangıç değil, Resûlullah Efendimiz'in bütün bir ömrünü kuşatan daimî bir idrak biçimidir.
Ve her ne kadar halleri çeşitli olsa da, Sallallahu aleyhi ve sellemin uyanıkken gördüğü her şey, bu türdendir. Şimdi Hz. Aişe (r. anhâ)nın dediği altı ay geçti. Aksine (S.a.v.) Efendimiz'in dünyadaki bütün ömrü bu mertebede idi. Ya'ni her ne kadar râîye nazaran uyanıklıkta görülen sûretlerin ahvâli ile uykuda görülen sûretlerin ahvâli muhtelif ise de, âlem-i hayâlde görülen sûretlerin her birisi âlem-i histe görülen sûretlerin misâli olduğuna nazaran, ahvâl beyninde ihtilaf olmadığından (S.a.v.) Efendimiz'in yakazalarında gördüğü her bir hâl ve fiil ve sûret, nevmlerinde gördüğü suver-i hayâliyye kabîlindendir. Zîrâ Fahr-i âlem Efendimiz hâl-i yakazayı hâl-i nevme ilhâk eyledi. Binâenaleyh Ümmü'l-mü'minîn Hz. Aişe (r. anhâ)ın “Vahyin altı ay mikdârı rüyâ ile idi” dediği hükümsüz kaldı ve bâtıl oldu. Belki onun ömrünün hepsi dünyâda rüyâ mesâbesinde idi. Zîrâ hâl-i yakazada, âlem-i histe gördüğü sûretlerden her birisinin maʼnâsına nazar edip, o sûretleri, o nazar ettiği ma'nâlar ile taʼbîr buyurur idi. Nitekim rüyâda görülen sûretler dahi öylece taʼbîr olunur. Binâenaleyh hâl-i yakaza, hâl-i nevm kabîlindendir.
Şeyh-i Ekber'e göre, Resûlullah Efendimiz için uyanıklık hali de bir nevi rüya tabiri gibiydi. Bizler, bu his âleminde gördüğümüz suretlere takılır kalırız. Ama Fahr-i Âlem Efendimiz, her suretin ardındaki manaya nazar ederdi. O, bu kevnî âlemi, tabir edilmesi gereken ilahi bir rüya gibi okurdu. Nasıl ki Yûsuf Peygamber rüyaları tabir edip ardındaki hakikati ortaya çıkardıysa, Peygamberimiz de bütün bir şehadet âlemini, yani bu görünen dünyayı, ardındaki mana ile tabir ediyordu. Bu yüzden O'nun için yakaza (uyanıklık) ile nevm (uyku) birleşmişti. Her iki halde de O, [Hakikat](/wiki/hakikat)'i müşahede eden bir [müşahede](/wiki/musahede) makamındaydı. Uykusunda gördüğü sâdık rüya ne ise, uyanıkken şahit olduğu hadiseler de aynı ilahi kaynaktan gelen ve tabire muhtaç birer [tecellî](/wiki/tecelli) idi. Bu, [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil)'in halidir; varlığı bir rüya olarak görmek ve o rüyanın tabircisi olmaktır.
Bu noktada, Şeyh-i Ekber'in en derin öğretilerinden birine vasıl olunur: Dünyanın, hatta bütün bir varoluşun bir hayal, bir rüya olduğu hakikati. "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hadis-i şerifi, bu sırrın anahtarıdır. Bizim "hayat" dediğimiz bu dünya serüveni, aslında daha büyük bir hakikatin içinde bir rüya gibidir.
O, ancak menâm içinde menâmdır; ve bu kabîlden olarak vârid olan her şey "âlem-i hayâl" ile müsemmâdır. (...) Yani âlemlerin övüncü Efendimiz (Hz. Muhammed), uyanıklık hâlini "İnsanlar uykudadırlar." sözüyle uykuya kattığından, Hz. Aişe'nin (r. anhâ) dediği "altı ay rüya" uyku içinde uykudur; ve uykuda görülen şey cinsinden olarak gelen her şey, hayâl âlemindendir. Bu sebeple Peyggamber Efendimiz'e gelen ilâhî vahiy, ister uykuda sâdık rüya ile olsun, ister duyular âleminde veya duyulardan gizli olarak kalbine meleğin nüzûlü ile olsun, hepsi hayâl âlemindendir; ve meleğin ona görünmesi dahi aynı şekilde hayâl âlemindendir.
"Menâmün fî menâm", yani "rüya içinde rüya" sırrı budur. Bizim gece gördüğümüz rüyalar, gündüz yaşadığımız "uyanıklık" rüyasının içindeki bir başka rüyadır. Bütün varlık, [Zât-ı Mutlak](/wiki/zat-i-mutlak) olan Hakk'ın [Nefes-i Rahmânî](/wiki/nefes-i-rahmani)si ile açığa çıkan bir [âlem-i hayâl](/wiki/alem-i-hayal)dir. Bu âlemde her şey, Hakk'ın isim ve sıfatlarının birer tecellisidir. Cebrail'in insan suretinde görünmesi de bu hayal âlemindendir, vahyin kelimeler ve sesler olarak inişi de. Bu, onların hakikatsiz olduğu manasına gelmez. Tam aksine, hakikatin ancak bu suretler ve hayaller perdesinden müşahede edilebileceği manasına gelir.
Hakiki yakaza, bu rüya içinde rüya olduğunun farkına varmaktır. Kendi varlığının, çevrendeki eşyanın, yaşadığın olayların, hepsinin [a'yân-ı sâbite](/wiki/ayan-i-sabite) denilen ilahi ilimdeki hakikatlerinin birer gölgesi, birer hayali olduğunu idrak etmektir. Bu idrak başladığı an, insan "ölmeden evvel ölür" ve hakiki hayata uyanır. Artık o, rüyanın içinde çırpınan bir oyuncu değil, rüyanın sahibini bilen ve rüyayı O'nun nazarıyla seyreden bir şahittir.
Şeyh-i Ekber'in Füsûs'taki bu bakışı, yakaza kavramını sülûkün ilk basamağı olmaktan çıkarıp, hem ilk adımı hem de son durağı haline getirir. İlk adımdır, çünkü her şey bu fani hayatın bir rüya olduğunu sezmekle başlar. Son duraktır, çünkü en kâmil mertebe, Peygamberimiz'in hali gibi, bu rüyayı her an, her surette Hakk'ın bir tecellisi olarak okuyabilme, uyku ile uyanıklığı [Tevhid](/wiki/tevhid) potasında eriterek daimî bir [müşahede](/wiki/musahede) halinde yaşama halidir. Yolun başındaki sâlikin bir anlık parıltı gibi yaşadığı yakaza hali, yolun sonundaki [ârif](/wiki/arif) için kalıcı bir makama, varoluşun ta kendisine dönüşür. Artık o, uyanık değildir; uyanıklığın ta kendisidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Yakaza bahsi, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'inde açtığı engin deryada daha da derinleşir. Bu uyanış, sadece bir anlık bir sıçrama mıdır? Yoksa bu hal, sâlikin bütün bir ömrünü kuşatan, baktığı her yerde, duyduğu her seste Hakk'ı bulduğu sürekli bir müşahedeye dönüşebilir mi?
Bu sorunun cevabı, Tevhid sırrının en ince noktalarından birinde, zıtların birliğinde gizlidir. Yakazanın kemâli, âlemi "iyi-kötü", "güzel-çirkin", "yüce-aşağı" diye bölen ikilik nazarından kurtulup, her ne varsa hepsini Hakk'ın birer tecellîsi olarak görme makamında tecrübe edilir. Bu, aklın sınırlarını aşan, ancak kalp gözüyle idrak edilen bir haldir. Füsûs şârihleri bu hali şöyle izah ederler:
Efendimiz'in "فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ" (Bakara, 2/115) [Ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah'ın vechi (yüzü, varlığı) oradadır.] ve "وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ" (Sebe', 34/47) [O, her şey üzerine şâhittir.] âyet-i kerîmesi hükmünce, bütün yüce ve aşağı mertebelerde Hakk'ın hüviyetini (kimliğini, varlığını) hazır ve bütün eşyada Hakk'ın vechini (yüzünü, varlığını) açıkça beliren olarak müşâhede (gözlemlediğini) ettiğini kuşatmadı. Zirâ Cenâb-ı Fahr-i âlem Efendimiz bir an bile Hakk'ı müşahede etmekten gâib (uzak) olmaz idi. وكلُّ ما يَرَى في حالِ اليَقَظَةِ فَهُوَ مِن ذلك القَبِيل، وإِنِ اخْتَلَفَتِ الأحوال، فَمَضَى قَولُهَا سِتَّةَ أَشْهُرٍ ، بَلْ عُمْرُه الله كله في الدُّنْيَا بَتِلكَ المَثَابَةِ. Ve her ne kadar hâlleri muhtelif ise de, Sallallahu aleyhi ve sellemin, hâl-i yakazada gördüğü her şey, bu kabîldendir. İmde Hz. Aişe (r. anhâ)nın dediği altı ay geçti. Belki (S.a.v.) Efendimiz'in dünyâda bütün ömrü bu mesâbede idi. Ya'ni her ne kadar râîye nazaran uyanıklıkta görülen sûretlerin ahvâli ile uykuda görülen sûretlerin ahvâli muhtelif ise de, âlem-i hayâlde görülen sûretlerin her birisi âlem-i histe görülen sûretlerin misâli olduğuna nazaran, ahvâl beyninde ihtilaf olmadığından (S.a.v.) Efendimiz'in yakazalarında gördüğü her bir hâl ve fiil ve sûret, nevmlerinde gördüğü suver-i hayâliyye kabîlindendir.
Her Yönde Beliren Vech-i Hakk
Bakara Sûresi'ndeki "Nereye dönerseniz dönün, Allah'ın vechi oradadır" ayeti, bu bahsin mihrabıdır. Vech, yani yüz, Hakk'ın Zât'ının değil, Zât'ının tecellîsinin, yani âlemdeki görünümünün adıdır. Vücûd birdir, o da Hakk'ın Vücûdu'dur. Âlemde gördüğümüz her ne varsa, O'nun Vücûd denizinin birer dalgasıdır. Dalga, denizden ayrı bir varlığa sahip değildir. Bu yüzden arifler, "Nereye baksam, Senden başka bir şey görmem" derler.
Yakazanın ilk basamağındaki sâlik, gafletten uyanır ve yönünü tek bir cihete çevirir. Bu, şeriatın ve sülûkün başlangıcının edebidir. Fakat sülûkünde derinleştikçe anlar ki, hakikat makamında her cihet Kâbe olur. Çünkü her zerre, Hakk'ın Vech'inin bir aynasıdır. Baktığı her yer, secde edilecek bir mihraptır. Çünkü her yerde hazır ve nazır olan Hakk'ın "yüzünü", yani Zâtî tecellîsini müşahede etmektedir. Bu, ikilikten kurtulmuş bir bakıştır. Bu bakış, "O'ndan başka fâil (iş yapan) yoktur" idrakine varan bir görüştür. Bu, yakazanın sıradan bir uyanıklıktan, daimî bir huzur ve müşahede haline dönüşmesidir.
Yüce ve Aşağı Mertebelerin Birliği: Cem Makamı
Alıntıda geçen "bütün yüce ve aşağı mertebelerde Hakk'ın hüviyetini hazır... müşahede etmek" ifadesi, tasavvufun en zirve makamlarından birine, Cem makamı'na işaret eder. Akıl, eşyayı zıtlıklar üzerinden anlar: uzun-kısa, aydınlık-karanlık, lütuf-kahır. Bu, Fark makamının görüşüdür ve gereklidir.
Ancak irfan yolcusu, bu zıtlıkların ardındaki birliği görmeye başlar. Anlar ki, lütuf da Kahhâr olan Hakk'tandır, kahır da. Güzellik Cemîl isminin tecellîsidir, celâl ve heybet ise Celîl ve Kahhâr isimlerinin. Cem makamı, bu zıtlıkların aslında aynı Hakk'ın farklı isimlerinin tecellîleri olduğunu kalp gözüyle görme halidir. Bu makamda sâlik, sadece gül bahçesinde değil, dikenlerin arasında da Hakk'ı müşahede eder.
"Yüce" mertebeler, Arş, Kürsî, melekût âlemi gibi ulvî gerçekliklerdir. "Aşağı" mertebeler ise bu görünen âlem, hatta en hor görülen şeylerdir. Cem makamındaki arif, Arş'ta tecellî edenin de, bir çöp tanesinde tecellî edenin de aynı Hüvviyet, aynı Zât-ı Mutlak olduğunu bilir. Bu, her mertebede, her surette Hakk'ın "Ben her an yeni bir şe'nde (işte, tecellîde)yim" (Rahmân, 29) sırrını idrak etmektir. Bu idrak, yakazanın en derin şeklidir.
İki Kanatlı Uçuş: Tenzih ve Teşbih Dengesi
Her şeyde Hakk'ı görmek, O'nu halk edilmişlere benzetme tehlikesini barındırır. İşte burada Şeyh-i Ekber'in bize öğrettiği o muazzam denge, Muhammedî mîzan devreye girer: tenzih-teşbih dengesi.
Tenzih, Cenâb-ı Hakk'ı her türlü noksanlıktan, halk edilmişlere benzemekten münezzeh kılmaktır. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" (Şûrâ, 11) âyeti, tenzihin temelidir.
Teşbih ise, "O, işitendir, görendir" (Şûrâ, 11) âyetinin devamında ifade edildiği gibi, Hakk'ın isim ve sıfatlarının âlemde tecellî ettiğini idrak etmektir. "Nereye dönseniz Allah'ın vechi oradadır" âyeti de teşbihin delilidir.
Hakiki Tevhid, bu iki kanatla uçmaktır. Arif, bir yandan Hakk'ın Zât'ının hiçbir şeye benzemediğini (tenzih) bilir; diğer yandan da bütün eşyanın O'nun isim ve sıfatlarının birer aynası olduğunu (teşbih) müşahede eder. O, kesrette (çoklukta) Vahdet'i (birliği) görür, Vahdet'in kesret suretinde nasıl zuhûr ettiğini anlar. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) hali, bu dengenin zirvesidir. O'nun yakazası, bu iki bakışı birleştiren kâmil bir müşahedeydi. Bu yüzden O, bir an bile Rabbini müşahede etmekten gâfil olmamıştır.
Âlem, Bir Müşahede Alanıdır
"O, her şey üzerine şâhittir" (Sebe', 34/47) ayetine göre Hakk, her şeye Şehîd'dir. Şâhid, sadece gören değil, gördüğü şeyin varlığına bizzat kendi varlığıyla delil olandır. Âlemdeki her zerre, her olay, her an, Hakk'ın ilmindedir ve O'nun şahitliğinin bir tecellîsidir.
Bu sırrı anlayan sâlik için artık kâinat, ölü bir nesneler yığını değildir. Bütün varlık, Hakk'ın kendine şahitlik ettiği dev bir sahneye dönüşür. Yakazanın kemâli, bu şahitliğe ortak olmaktır. Sâlik, kendi cüz'î varlığından sıyrılıp Hakk'ın küllî nazarıyla bakmaya başladığında, kendisinin de bu ilahî müşahedenin bir parçası olduğunu idrak eder.
O zaman anlar ki, uyanıklık dediğimiz bu dünya hayatı da, uyku dediğimiz rüyalar da, "rüya içinde rüya"dır. Hakiki yakaza, bu rüyadan uyanıp her şeyin tek bir Vücûd'un, yani Hakk'ın Vücûdu'nun farklı tezahürleri olduğunu görmektir. Bu öyle bir uyanıştır ki, ondan sonra bir daha gaflet uykusu gelmez. Bu, İnsân-ı Kâmil'in daimî halidir; zıtların cem olduğu, tenzih ile teşbihin dengelendiği ve her an, her yerde, her şeyde Vech-i Hakk'ı müşahede ettiği kâmil bir yakaza halidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Yakaza
Anadolu'nun kandili, gönüller sultanı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin eseri Mesnevî-i Şerîf'in ikliminde, bu uyanıklık halinin hangi temsil ve hikâyelerle sezdirildiği görülür. Hazret-i Mevlânâ bir usûl kitabı yazmamıştır. O, hakikati hikâyelerin, kıssaların ve sembollerin kanatlarında ruhumuzun en derin noktalarına taşıyan bir gönül eriydi. Onun için yakaza, bir terimden çok, yaşanan, tecrübe edilen bir haldir. Mesnevî'nin her beyti, her hikâyesi, bu uykudan uyanışa bir davettir.
Zahirî Uyanıklık, Bâtınî Uyku: Gaflet Perdesi
Hazret-i Pîr'in nazarında, bu dünya hayatı büyük bir uyku, bir rüyadır. Çarşıda pazarda gezen, ticaret yapan, yiyip içen insanların çoğu, gözleri açık olduğu halde derin bir uykudadır. Bu, gaflet uykusudur. Onlar, gölgeler âleminde, hayallerle oyalanmaktadırlar. Tıpkı bir çocuğun tahtadan atına binip kendini gerçek bir süvari sanması gibi, dünya ehli de makamı, mevkii, malı, mülkü gerçek sanır ve bu rüyanın içinde kaybolur gider.
Mevlânâ Hazretleri'ne göre, "Uyuyanların halleri farklıdır." İki kişi yan yana uyuyor olabilir. Biri rüyasında bir yılan tarafından sokulduğunu görüp azap içinde kıvranırken, diğeri kendini bir gül bahçesinde görüp huzurla tebessüm edebilir. Dışarıdan bakan için ikisi de sadece uyumaktadır. Dünya hayatı da böyledir. Dışarıdan bakınca herkes "uyanık" görünür. Fakat birinin ruhu dünya hırsıyla yanarken, diğeri aynı mekânda Hakk'ın zikriyle meşguldür. Biri rüyasında çer çöp toplar, diğeri ise hazineler bulur.
Bu sebeple asıl yakaza, bu dünya rüyasının farkına varmaktır. Gördüğümüz, dokunduğumuz, adına "gerçek" dediğimiz her şeyin, asıl Hakikat'in bir gölgesi olduğunu idrak etmektir. Bu idrak başladığı an, kişi gaflet yatağından doğrulmaya başlar. Gözleri açıkken uyuduğunu anlayan kimse, artık gerçek uyanıklığın peşine düşer. Bu, sülûkün ilk adımıdır; çünkü kişi, uyuduğunu fark etmeden uyanmayı isteyemez.
Akl-ı Cüz'înin Rüyası ve Akl-ı Küllînin Uyanıklığı
Bizi bu gaflet uykusunda tutan nedir? Hazret-i Pîr, bu noktada iki akıldan bahseder: Akl-ı cüz'î (parçacı akıl) ve Akl-ı küllî (küllî akıl).
Akl-ı cüz'î, bizim gündelik hayatta kullandığımız, hesap kitap yapan aklımızdır. O, karanlık bir odada elimizdeki küçük bir fener gibidir. Sadece fenerin aydınlattığı dar bir alanı görür. Bu akıl, eşyanın hakikatini değil, sadece dış yüzünü algılar. Bu yüzden sürekli şüpheye düşer, kendi dar mantığına uymayan her şeyi inkâr eder. Mesnevî'deki meşhur fil hikâyesinde olduğu gibi, karanlık bir ahırda file dokunanların her biri, sadece dokunduğu parçaya göre fili tarif eder. Hepsi kendi akl-ı cüz'îsiyle haklıdır ama hakikatten uzaktır. Bu aklın hâkimiyeti, en derin uyku halidir.
Akl-ı küllî ise, o odayı dolduran Güneş'in ışığı gibidir. O, Vahiy'den, ilhamdan beslenen, doğrudan Hakikat ile bağlantılı olan Tevhid şuurudur. O geldiğinde, küçük fenerin ışığına ihtiyaç kalmaz. O zaman filin sadece bir sütun veya oluktan ibaret olmadığı, bütün bir varlık olduğu görülür. Akl-ı küllî, parçaları değil, bütünü; gölgeleri değil, aslı müşahede eder.
Yakaza, akl-ı cüz'înin saltanatından kurtulup akl-ı küllînin diriliğine göz açmaktır. Sâlik, akl-ı cüz'înin "Neden? Nasıl?" diye sorduğu yerde, akl-ı küllînin teslimiyetiyle "Peki" demeyi öğrendiğinde uyanmaya başlar. Bu, aklı inkâr etmek değil, aklı ait olduğu yere, yani Hakk'ın hizmetine vermektir.
Ney'in Feryadı: Uyanışa Bir Çağrı
Uyuyan birini genellikle dışarıdan bir ses, bir dokunuş uyandırır. Mevlânâ Hazretleri'ne göre, insanı bu derin gaflet uykusundan uyandıran da böyle bir ilâhî "çağrı"dır. Bu çağrı, bazen bir Mürşid-i Kâmil'in nefesi, bazen gönle dokunan bir Kur'an ayeti, bazen yaşanan bir musibet olabilir.
Mesnevî-i Şerîf'in daha ilk beytinde bu çağrıyı duyarız: "Bişnev ez ney çün hikâyet mîküned / Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned." (Dinle neyden, nasıl hikâye ediyor; ayrılıklardan nasıl şikâyet ediyor.)
Buradaki ney, kamışlıktan, yani asıl vatanından koparılmış İnsân-ı Kâmil'in sembolüdür. Onun içli feryadı, aslında ruhumuzun derinliklerinden gelen, Bezm-i Elest'teki vuslatı hatırlatan bir hasret çığlığıdır. Bu feryat, ruhumuza, "Ey gurbette uyuyakalan yolcu! Asıl vatanını unuttun mu? Kalk, uyan, yola düşme vakti gelmedi mi?" diye seslenir.
Yakaza, işte bu sesi işitip ona kulak vermekle başlar. Herkes bu sesi duyar ama herkes işitmez. Ruhu uyanmaya hazır olan sâlik için bu ses, bir şimşek gibi çakar ve gaflet perdesini yırtar. O sesle birlikte kişi, içinde bulunduğu rüyanın anlamsızlığını, geçiciliğini fark eder. Dünyanın en parlak görünen nimetlerinin aslında bir serap olduğunu anlar. O an, ney'in feryadı, sâlikin kendi feryadına dönüşür ve uyanış başlamış olur.
Mevlânâ Hazretleri'nin dilinde yakaza, bir kavramsal çerçeveden ziyade, bir diriliş senfonisidir. Bu senfoni, dünyanın bir rüya olduğunu idrak etmekle, akl-ı cüz'înin esaretinden kurtulup akl-ı küllînin kanatlarına tutunmakla ve en nihayetinde, ruhu asıl vatanına çağıran o ilâhî sese, ney'in feryadına icabet etmekle tamamlanır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Yakaza
Tasavvuf yolunun kapısı olan yakazayı, etrafındaki diğer duraklarla birlikte anlamak gerekir. Yakaza tek başına bir ada değildir; birbiriyle konuşan, birbirini doğuran ve birbirini besleyen haller zincirinin ilk halkasıdır.
Yakazanın neye karşı bir uyanış olduğunu bilmek gerek. Bu uyanış, Gaflet uykusuna karşıdır. Gaflet, kalbin dünya işlerine dalıp sahibini, yani Cenâb-ı Hakk'ı unutmasıdır. Yakaza, bu mânevî uykudan, bu perdelilik halinden bir anlık sıyrılış, kalbin "Ben neredeyim? Bu gidiş nereye?" diye kendine sormaya başladığı o ilk silkiniş anıdır.
Bu şimşek çoğu zaman Tefekkür ile çakar. Tefekkür, yani derin ve manalı düşünüş, yakaza halinin ebesi gibidir. Sâlik adayı, kâinatın işleyişini, kendi acizliğini ve faniliğini, ölümün mutlaklığını düşünür. Bu tefekkür bir kıvılcıma dönüşür ve yakaza ateşini tutuşturur.
Kalp yakaza ile uyanınca, gaflet uykusunda Rabbinden ne kadar uzak düştüğünü fark eder. Bu fark ediş, derin bir pişmanlık doğurur. İşte bu pişmanlığın adı Tevbe'dir. Tevbe, "dönmek" demektir. Yakaza ile yönünü fark eden kalp, tevbe ile yanlış istikametten döner ve yüzünü Hakk'a çevirir. Hakiki tevbe, ancak hakiki bir yakazadan sonra gelir.
Uyanmak bir an, uyanık kalmak ise bir ömür sürer. Murâkabe, bu uyanıklık halini, yani yakazayı devam ettirme sanatıdır. Murakabe, "gözetlemek" demektir. Sâlik, yakaza ile kazandığı farkındalığı kaybetmemek için sürekli nefsini, kalbini ve düşüncelerini gözetim altında tutar. Yakaza bir defalık bir tecelli olabilir, ama murakabe o tecellinin feyzini ömre yayma gayretidir.
Bu çetin yolda insan yalnız kalırsa yolunu şaşırabilir. Gördüğü rüyayı, yaşadığı zuhuratı yanlış yorumlayabilir. İşte bu noktada Mürşid devreye girer. Mürşid, bu yollardan daha önce geçmiş, uyanmış ve uyanık kalmayı öğrenmiş kâmil bir rehberdir. Sâlikin yakaza ile başlayan mânevî tecrübelerini o yorumlar, ona yol gösterir. Hangisi Rahmânî, hangisi nefsânî, onu ayırt eder.
Yakaza ile başlayan bu yolculuğun sonunda varılan yer, Hikmet pınarıdır. Hikmet, eşyanın ardındaki ilahi sırrı idrak etmektir. Yakaza, hikmet kapısının tokmağına ilk dokunuştur. Gaflet içindeki insan, olayların sadece dış yüzünü görür. Yakaza ile uyanan kalp ise kabuktan öze, suretten manaya geçmeye başlar. Bu yeni bakış açısı, bu derin anlayış, hikmetin ta kendisidir. Bu hikmetin en yoğun şekilde dile geldiği eserlerden biri de, adında bile bu manayı taşıyan Fusûsu'l-Hikem'dir.
Yakaza, bu kutlu yolculuğun ne başıboş bir başlangıcı ne de tek başına bir hedefidir. O, gafletten bir kopuş, tefekküre bir netice, tevbeye bir sebep, murakabeye bir zemin, mürşide bir ihtiyaç ve hikmete bir kapıdır.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu dijital kütüphanede, yakaza bahsi üç temel pınardan beslenerek ele alındı. Her biri, bu uyanış halinin farklı bir yüzünü bize gösterir.
İlk ve temel kaynağımız, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin sohbetleri ve eserleridir. Terzibaba'nın dilinde yakaza, kitaplarda kalan kuru bir bilgi değil, bir müridin yaşayabileceği canlı, somut bir tecrübedir. Onun sohbetleri, yakazayı "zuhurat" ile, yani Hakk'ın kuluna bir takım mânevî işaretler göstermesiyle birlikte ele alır. Bu yaklaşım, konuyu teoriden pratiğe, kitaptan hayata taşır. Terzibaba külliyatı, mânevî tecrübelerin ham bir şekilde bırakılmayıp, bir mürşidin terbiyesinde yorumlanması gerektiğinin altını çizer.
İkinci pınarımız, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin eseri Fusûsu'l-Hikem'dir. Eğer Terzibaba'nın sohbetleri yakazanın "yaşanmasını" anlatıyorsa, Füsûs da uyanılan o hakikatin "ne olduğunu" anlatır. Füsûs, yakazanın vücûdî mertebedeki yerini ve hakikatini ortaya koyar. Dünya hayatının "rüya içinde rüya" olduğu ve hakiki yakazanın ancak bu rüyadan uyanmakla kemâle ereceği ilkesi, Füsûs'un temel öğretilerindendir. En önemlisi, Füsûs, yakazanın nihai hedefini gösterir: Cem makamı. Yani zıtların birliğinin idrak edildiği, "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" ayetinin sırrının yaşandığı o tevhid müşahedesi.
Üçüncü pınarımız ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'idir. Mesnevî, Füsûs'un yüksek hikmetini ve Terzibaba'nın canlı tecrübesini, kalbin diliyle, yani hikâyeler ve misallerle anlatır. Mevlânâ, "uyku" ve "uyanıklık" kelimelerini sürekli olarak gaflet ve idrak manasında kullanır. Mesnevî'ye göre, bu gaflet uykusundan uyanmak için çoğu zaman dışarıdan bir "ses," bir "çağrı" gerekir. Mesnevî, yakazanın teorisini yapmak yerine, onun ruhlarda bıraktığı sarsıntıyı, o uyanışın getirdiği hasreti ve aşkı terennüm eder.
Bu üç kaynak, birbirini tamamlayan üç kanat gibidir. Biri tecrübeyi, diğeri hakikati, üçüncüsü ise hikâyeyi anlatır. Üçü birleştiğinde, yakaza mefhumu hem sâlikin hayatında, hem varlık mertebelerinde, hem de gönül dilinde tam bir manaya kavuşur.
Değerlendirme
Yakaza tasavvuf yolunun sadece bir durağı değil, bizzat yolun kendisinin başlamasıdır. O olmadan ne yol vardır ne de yolcu. Bu uyanış, dünyadan ve hayattan bir kaçış değil, tam aksine, hayatın ve varlığın hakikatine uyanmaktır. Sâlik, yakaza ile eşyaya değil, eşyanın ardındaki ilahi manaya nazar etmeyi öğrenir. Bu uyanış hali, kendi başına bırakılacak bir hal değildir; bir Mürşid'in rehberliğinde, Tevbe ve Murâkabe ile beslenerek bir ömür boyu sürecek bir Hikmet yolculuğuna dönüştürülmelidir. Nihai hedef, her an ve her zerrede Hakk'ı müşahede etme uyanıklığına erişmektir. Cenâb-ı Hakk, cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın ve daimî yakaza haliyle rızıklandırsın.