Allah'ın İki Eli Ne Demek? — Fâil ve Münfail Sırrı
Muharrem Avan

Kur'ân-ı Kerîm, kendi hakîkatini insana tanıtırken zaman zaman bize âşinâ olan bir dille konuşur; sonsuz olanı, sınırlı idrâkimize bir kapı aralasın diye, "el", "yüz", "arş" gibi tabirlerle anlatır. Bu tabirler bizi lafzın kabuğunda bırakmak için değil, mânânın derinliğine çağırmak için vardır. Bu yazıda, o tabirlerin en dikkat çekicilerinden biri üzerinde duracağız: Allah'ın iki eli.
Şu âyet-i kerîme, meselenin kapısıdır:
Ey İblîs! buyurdu: O benim iki elimle yarattığıma secde etmene ne mâni' oldu sana? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa âlîlerden mi bulunuyorsun?
— Sâd sûresi, 75. âyet
İlk Akla Gelen Cevap ve Ötesi
Cenâb-ı Hakk bazı âyetlerinde, yukarıdaki misalde olduğu gibi, "iki elim ile" ifadesini kullanmaktadır. Lâkin bu "iki el" kavramına, ekser tasavvufî eserlerden bir nebze okumuş olanların ilk verdiği cevap, "Sağ el Cemâl, sol el Celâl isimlerini ifade eder" şeklindedir.
Bu açıklama da doğru olmakla beraber — bunun çok daha ötesinde, hayâtımızı doğrudan ilgilendiren (ki zaten tüm âyetler bu kapsamdadır) bu "iki el" ifadesi, çok daha basit ama bir o kadar derin mânâlar taşımaktadır. Cemâl ve Celâl ile açıklamak, meseleyi iki isim çiftine hapseder; oysa fakirin idrâkine göre bu iki el, bütün esmânın tecellî ediş usûlünü anlatan bir anahtardır.
Bu meseleyi, Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'ye ait olan Fusûsu'l-Hikem adlı eserinin Şît Fassı bölümünde, Ahmed Avni Konuk şerhinde mufassalan, çok güzel bir şekilde açıklamıştır. Önemine binâen bu kısmın Blog sayfamda bulunmasını istediğimden, buraya o kısmı anladığımız şekilde sadeleştirerek aktarıyorum. Dileyenler orijinalini internette ücretsiz şekilde okuyabilir, veya Efendi Babamdan dinleyebilirler.
İlahi Tecellinin İki Eli: Fail ve Münfail Sırrı
Hakk'ın âlem ile olan muamelesini ve ilahi lütufların geliş keyfiyetini idrak etmek için arifler, "Allah'ın iki eli" şeklinde işârî (derin manalara işaret eden) bir tabir kullanmışlardır. Bu, elbette cismani bir el manasında değildir. Bu, ilahi fiillerin ve tecellilerin iki yönlü sırrını anlamak için bir anahtardır.
Bu iki eli anladığımızda, nimetlerin neden bazen saf bir lütuf, bazen de zahmetle sarılmış bir hediye olarak geldiğinin hikmetini de kavramış oluruz. Zira çoğu zaman kul, kendisine gelen bir hâli yanlış okur; saf bir rahmeti gaflet sebebiyle ziyan ederken, zahmet sûretinde gelen bir rahmete de isyan eder. Hâlbuki mesele, tecellînin kendisinde değil, o tecellînin indiği mahaldedir.
1. Birinci El: Fail (Müessir–Etken) El
Bu el, ilahi fiilin kaynağını ve başlangıcını temsil eder. Bu, her şeyi başlatan, küllî (bütüncül ve her şeyi kapsayan) ve ibtidâen (doğrudan) tecelli eden yöndür.
Örneğin, Allah'ın Rahman isminin merhameti veya Rezzâk isminin rızkı, bu el ile bütün mahlukata ayrım gözetilmeksizin bahşedilir. Bu, gökten inen küllî bir rahmet olan yağmur gibidir; menbaında (kaynağında) her varlık için saf bir hayırdır. Bu yönüyle Fail El, mutlak cömertliğin kaynağıdır; verirken kulun liyâkatine bakmaz, çünkü henüz "veriliş" safhasındadır, "alınış" safhasında değil.
2. İkinci El: Münfail (Kābil–Edilgen) El
Bu el, küllî olarak gelen ilahi tecellinin, mahlukun veya "mahal"in (tecellinin gerçekleştiği yerin) isti'dat ve kabiliyetine (özündeki potansiyel ve alıcılığına) göre nasıl bir suret kazandığını temsil eder. Küllî olan lütuf, bu el ile cüz'î (tikel, o varlığa özel) ve hususî (şahsa mahsus) bir şekil alır.
Yağmur misaline dönersek:
- Yağmur, kabiliyeti yüksek, verimli bir toprağa (mahal) düştüğünde, bu ikinci el onu çiçeklere ve ekinlere dönüştürür.
- Aynı küllî rahmet, çorak bir araziye düştüğünde onu çamur haline getirir.
- Bir kayanın üzerine düştüğünde ise üzerinden akıp gider.
Tecelli aynı tecellidir (Fail El), ancak tecellinin indiği mahal'in hali, neticenin ne olacağını tayin eder (Münfail El). Yağmurun niyetinde çamur da yoktur, çiçek de; o sadece iner. Farkı doğuran, üzerine indiği zemindir.
İşte Hakk'ın bütün isimleri, bu iki elin ahengiyle tecelli eder. Bir isim küllî olarak sunulur, sonra o isim, kulun hâlinde kendine bir sûret bulur. Şimdi bunu isimler üzerinden misallerle açalım; göreceğiz ki aynı sır, esmânın her birinde ayrı bir renkle parıldar.
Rahman ve Hakim: Saf Lütuf mu, Hikmetli Zahmet mi?
Allah, Rahman ismiyle lütufta bulunduğunda, ekseriyetle iki el de tam bir muvafakat (uyum) ile saf bir hayır ortaya çıkarır. Fail El ile küllî merhametini sunar. Münfail El ise bu merhameti, aç bir insanın midesi gibi tam da ihtiyacı olan kābil (alıcı) bir mahalde şekillendirir ve netice, lezzetli bir taam gibi atâ-yı halis (saf bir lütuf) olur.
Bu, ilahi rahmetin aslî hâlidir; nitekim rahmet, gazaba her dâim tekaddüm eder, onun önünde yürür. Rahman ismi, varlığın zeminini döşeyen o küllî şefkattir ki, biz daha talep etmeden sofra kurulmuştur.
Fakat Allah, lütfunu Hakim (Her Fiili Hikmetli Olan) ismiyle verdiğinde durum farklılaşır:
- Fail El, yine küllî bir hayır olan hikmeti ve nihai çözümü sunar.
- Münfail El ise kulun haline bakar: Vücudun selametini tehdit eden çürük bir diş. Bu mahalde hikmet, o dişin çekilmesini iktiza eder (gerektirir).
Dişin çekilmesi, o an için daha büyük bir elem verir. İşte bu, içinde zahmet barındıran karışık (mümtezic) bir lütuftur. Lâkin neticesi sıhhat ve selamet olduğu için, bu da özü itibarıyla bir rahmettir. Burada Hakim ismi, o hale en muvafık (uygun) olanı hükmetmiştir.
Görüldüğü gibi, aynı sevgi bazen bal, bazen ilaç olarak gelir. İkisinin de kaynağı birdir; fark, kulun o an hangi ele muhtaç olduğundadır.
Vehhab: Karşılıksız Veren El
Allah'ın Vehhab (Karşılıksız Hibe Eden) ismi, çoğunlukla Fail El'in mutlak bir tecellisidir. Bu isimle gelen hibeler, mahal'in yani kulun şükür, amel veya iman gibi hususî bir haline bağlı değildir.
Nefes alıp vermemiz bunun en âlâ misalidir. Bizden bir mukabele (karşılık) beklenmeksizin, hayatımız boyunca bize sunulan mutlak bir hibedir. Kalbin atışı, gözün görmesi, aklın idrâki — bunların hiçbiri bir bedel karşılığında verilmemiştir; hepsi Vehhâb isminin, biz istemeden ve hak etmeden akan lütfudur. Bu isme dikkatle bakan kul, üzerindeki nimetlerin çokluğundan değil, o nimetlerin hiçbirini talep etmemiş olduğundan hayâ eder.
Cebbar: Zorlayarak Islah Eden El
Cebbar (Kırıkları Onaran, Eksikleri Tamamlayan, Dilediğini Zorla Yaptıran) ismi, Münfail El'in hikmetini açıkça gösterir:
- Fail El, küllî bir ıslah ve denge kanunu sunar.
- Münfail El, kuldaki bir "noksanlığa" veya "kırıklığa", yani kibir hastalığına odaklanır.
Bu durumda Cebbar ismi, kibrin sebep olduğu manevi marazı (hastalığı), kulu zillete (alçakgönüllülüğe) mecbur bırakarak "onaran" bir lütuf olur. Bu, hekimin hastanın şifası için acı bir ilacı vermesi gibidir. Gaye, ıslah etmektir.
Cebbâr isminin bu iki yönü mânidardır: Bir yandan kırığı sarar, bir yandan da diretileni zorla eğer. Kul için görünen çoğu zaman ikincisidir — bir darlık, bir mecburiyet, bir kırılma. Oysa o kırılmanın altında, cebren gelen bir tamir vardır; nefsin kibri kırılmadan, kalbin doğrulması mümkün olmaz.
Gaffar: Mahalle Göre Örten El
Gaffar (Çokça Örten, Mağfiret Eden) ismi, Münfail (Kābil) El'in ne kadar hassas çalıştığının bir başka delilidir:
- Fail El, küllî bir setr (örtme) ve mağfiret prensibi sunar.
- Münfail El ise günah işleyen mahal'in, yani kulun halini ve isti'dadını "okur".
Bu okuyuşun neticesi iki türlüdür:
- Eğer kul, fiilinden nadim olup utanma kabiliyeti (haya) taşıyorsa, bu el Gaffar isminin örtücülüğünü tecelli ettirir ve ayıbı örter.
- Lâkin kul, pervasızca günah işliyor ve haya etmiyorsa, hikmet gereği bu el örtüyü kaldırabilir. Zira o ayıbın ifşası, belki de kişinin o günahtan men edilmesine bir vesile olacaktır.
Burada ilahi lütuf, kulun manevi haline en muvafık surette tecelli eder. Dikkat edilirse, örtmek de rahmettir, örtüyü kaldırmak da; çünkü her ikisinin de gayesi, kulu günahtan alıkoymak ve ona dönüş kapısını göstermektir. Setr bir dâvet, ifşâ ise bir îkazdır.
Adl ve Hakem: Herkese Hakkını Veren Adalet
"Neden o zengin de ben fakirim?", "Neden o sağlıklı da ben hasta?" gibi suallerin cevabı, Adl (Mutlak Adalet Sahibi) isminin bu iki el ile nasıl işlediğini anlamakta gizlidir:
- Fail El, küllî adalet ve hakikat düsturunu ortaya koyar.
- Münfail El, her varlığın ayan-ı sabitesine, yani onun ezeldeki hakikatine, özündeki isti'dadına ve lisan-ı haliyle yaptığı talebe bakar.
İlahi adalet, her varlığın kendi hakikatinin talep ettiği şeyi ona vermesidir. Ayân-ı sâbite, İbn Arabî'nin ıstılâhında, her mevcudun ilm-i ilâhîdeki ezelî sûreti, değişmez hakîkatidir. Hakk, o hakîkate zorla bir şey giydirmez; sadece o hakîkatin lisân-ı hâl ile istediğini ona verir. Dolayısıyla âlemdeki farklı suretler, bir haksızlık değil, her isti'dadın kendi talebine en layık cevabın verilmesidir.
Hakk, fiillerinden sual olunmaz; zira O, sadece her varlığın kendi öz talebine mutlak bir adaletle icabet etmiştir. Asıl mesul olan, hayır dururken şerri talep eden kabiliyetin kendisidir. Bu incelik anlaşıldığında, kalpteki "niçin ben?" sorusu yerini, "acaba benim istidadım neyi talep ediyor?" tefekkürüne bırakır. Şikâyetin kapısı kapanır, muhâsebenin kapısı açılır.
Kapanış: Her Halin Altındaki İki El
Şu hâlde, başımıza gelen her hâle bu iki elin ahengiyle bakmayı öğrenirsek, hayâtın çehresi değişir. Bir nimet geldiğinde onu Fail El'in küllî cömertliğinden bilir, şükrederiz. Bir zahmet geldiğinde ise ona küseceğimize, "Bu, hangi ismin Münfail El'i? Bendeki hangi noksanı onarmak, hangi kırığı sarmak için indi?" diye sorarız.
Böylece sağ ile sol, Cemâl ile Celâl, lütuf ile kahır arasındaki zâhirî ikilik, ârifin nazarında tek bir rahmete dönüşür. Zira iki el de aynı Zât'ın elidir; biri verir, öbürü terbiye eder — ve ikisi de sevginden gayrı bir şey murâd etmez. İblîs'in secde edemediği, işte bu iki elin birlikte yoğurduğu hakîkatti; bizim bugün önünde eğilmemiz istenen ise, kendi hâlimizde tecellî eden o iki elin sırrını görebilmektir.
Rabbim, cümlemizi iki elinin de altında edeple duran, verdiğinde şükreden, aldığında râzı olan kullarından eylesin.