İçeriğe atla
Tüm Yazılar
Tasavvuf

Bir Hadîs-i Şerîf ve Düşündürdükleri: Yükte Hafif Olmanın Sırrı

M

Muharrem Avan

10 Ekim 20246 dk okuma
Bir Hadîs-i Şerîf ve Düşündürdükleri: Yükte Hafif Olmanın Sırrı
#Muhammedî olmak#mertebeler#hafîf-ül-hâz#veled-i kalp#tevil#evlilik#seyr-i sülûk

Giriş

Kimi hadîs-i şerîfler vardır ki, zâhirî lafzıyla okunduğunda insanı bir çıkmaza sürükler; oysa aynı söz mertebeler kapısından girildiğinde bambaşka bir güneş gibi doğar. Fakir, bu yazıda böyle bir hadîsi ele almak, üzerinde birlikte tefekkür etmek istiyorum. Maksadım kimseye bir hüküm dayatmak değil; sadece bir kapı aralamak ve gerisini okuyanın zevkine, idrakine bırakmaktır.

Önce hadîsin iki ayrı rivâyetle nakledilen metnini analım:

"200 senesinden sonra en hayırlınız, zevce ve veledi olmamakla yükü hafif olanınızdır."

"Ahir zamanda sizin en iyiniz, çoluk çocuğu olmayandır."

İki Hadîs, Bir Görünürdeki Çelişki

Şimdi kısa bir tahlil yapalım. Bu hadîsin Arapça aslında hafîf-ül-hâz ifadesi geçmektedir. Lâkin zâhir ulemânın büyük bir kısmı bu hadîsi âdeta katlederek Türkçeleştirdiğinde kendi içinde bir çelişkiye düşmekte; çünkü karşısına bir başka hadîs-i şerîf çıkmaktadır ki metni şudur:

"Evleniniz, çoğalınız, çünkü ben kıyâmet gününde sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." (Beyhakî, VII/81)

Görüldüğü gibi bu ikinci hadîs, ilk yazdığımız hadîse zâhiren zıt bir durum arz ediyor. Efendimizin sünneti evlenmek olduğundan, ilk hadîs için "bu uydurma bir hadîstir" deyip onu itibarsızlaştırma yoluna gidiyorlar. Bunun sebebi de şudur: İki hadîs zıt göründüğünde, "Peygamber aleyhisselâm kendi içinde çelişiyor" denilmesinin önüne geçmek için, hadîslerden birine "uydurma" damgası vurmayı bir çıkış yolu olarak seçmişlerdir.

Hâlbuki mesele, bakış açısının darlığındadır.

Mertebe Anahtarı: Tek Pencereden Bakmanın Tuzağı

Olaylara, hadîs veya âyetlere tek bir mertebeden bakıldığında, metin kendi içinde çelişkili durabilmektedir. Oysa aynı metinler mertebeler itibariyle ele alındığında, hem olaylar hem de sözler yerli yerine oturur ve hiçbir çelişki kalmaz. İrfân geleneğinde bu, âdeta bir anahtardır: Kelâm birdir, fakat muhâtabın bulunduğu makam değiştikçe o kelâmın açtığı kapı da değişir. Zâhir ehli sözü tek katmanda okur; ehl-i irfân ise aynı sözü şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet katmanlarında ayrı ayrı seyreder ve hepsinin bir tek hakîkatte buluştuğunu görür.

Biz daha fazla uzatmadan konumuza mevzû olan hadîse dönelim.

"Hafîf-ül-hâz": Yükte Hafif Olmak

Efendimizin zuhûrundan iki yüz yıl sonrası kastedilmiş olsun ya da içinde bulunduğumuz âhir zaman kastedilmiş olsun, fark etmez. Şu kadarı açıktır: Eğer burada neslin inkıtâa uğratılması, yani insan neslinin kesilmesi kastediliyorsa, o zaman bu, "evlenip çoğalın" emrine düpedüz zıt düşer. Öyleyse mesele bu değildir; başka bir yere bakmamız gerekir.

Zevç ve Veled: Âdem ile Havvâ Sırrı

İlk hadîsteki zevç kelimesini ele alalım. Burada zâhiren kişinin eşi anlaşılıyor ve sanki bekârlığa önem verilmesi tavsiye ediliyor gibi görünüyor. Lâkin irfâniyet ile ele aldığımızda buradaki zevç, tıpkı Âdem ile Havvâ mevzuundaki gibidir.

Şöyle ki: Âdem, aklı temsil eder — aklın küllîsini, yani aklımızı; Havvâ ise nefsi, nefsin küllîsini, yani bedenselliğimizi, varlığımızı simgeler. Bu, tasavvuf ıstılâhında sıkça işlenen bir remizdir; ilk çift, insanın iç âlemindeki iki temel unsurun sûretidir. Buna göre "evli olmayan"dan kasıt, kendisini bir beden kabulü içinde olmayan kişidir. Yani varlığını bu et-kemik kalıba hasretmeyen, kendini bedenden ibaret görmeyen.

Çocukları olmayan kısmı ise şudur: Kendisini bir beden kabulü içinde bulan kişinin, zihninde ve gönlünde ürettiği her şey onun veled-i nefsleri, yani nefsinin doğurdukları olmaktadır. İşte bu, aynı zamanda Hızır aleyhisselâm ile Mûsâ aleyhisselâm kıssasındaki öldürülen çocuğun yerindedir.

Kehf sûresinde anlatılan bu kıssada, Hızır aleyhisselâm bir genci öldürür; Mûsâ aleyhisselâm buna itiraz eder, fakat sonradan bu fiilin ardındaki hikmet açıklanır.

Peygamber Efendimiz aleyhisselâm burada bize kökünden kesme yöntemini öğretmektedir. Eğer "evli olmayan", yani bedenden ibaret olma hâline düşmeyen kişi olursak, o zaman hafîf-ül-hâz olmuş oluruz. Bu kelime "yükte hafif" anlamına gelirken, çeviride onu "eş ve çocukların yük olması" durumuna hasretmişler ve böylece hadîs-i şerîf asıl mânâsından uzak bir yöne çekilmiştir.

Hâlbuki asıl yük, kişinin kendini var kabul etmesi yüküdür. Bu yükten kurtulan ve varlığını Hakk'a bağlayan kişi, "yükte hafif, pahada kıymetli" olmuştur artık.

Hazlardan Hafiflemek

Bu kelimeye bir diğer yönüyle baktığımızda ise şunu görüyoruz: Hazları itibariyle hafiflemiş olanın daha hayırlı olduğu anlatılmaktadır. Yani yemenin, gezmenin, üremenin, giyinmenin hazlarıyla hayat süren değil; aksine:

  • yemesi şükür sebebi olan,
  • gezmesi müşâhede sebebi olan,
  • üremesi sünnet-i seniyyeden olması sebebiyle olan,
  • giyinmesi ise örtünme sebebiyle olan kişidir makbûl olan.

Dünyâ hayatının devamı için her ne gerekiyorsa, kişi bunu ya nefsine, yani hazlarına bağlayarak kabir azâbı yahut cehennem azâbı içinde yaşar ve ölür; ya da aklı külle bağlayarak Kur'ân ve sünnete uygun yaşar ve ölümsüz olur. Fark, aynı fiili hangi kapıya bağladığındadır.

Kesretle İftihar: Hangi Çokluk?

İkinci hadîs-i şerîfte ise, Efendimizin ümmetinin çokluğundan övünç duyması vardır. Zâhir ehli bunu da çok evlilik yapıp evini çocuk yuvasına döndürenler için bir mesnet yapmaktadır. Bu da aslî mânâsını zâhir olarak ele alanların kendi meselesidir.

İrfâniyet ile bakıldığında ise olay bambaşka bir boyuta taşınır. Burada "ümmetimin çokluğu" ile kastedilen, Muhammediyet mertebesine tâbi olanların çokluğudur. Yani tarîki tekmîl eden, tüm mertebeleri Hak üzere edâ edip anlayan ve yaşayandır bu çokluk.

Peki, kendi Âdemiyetinden bîhaber olan kişilerin Muhammedî olması nasıl mümkün olabilir? Sûretâ taklîd edildiğinde, bunun hayvanların taklîdî davranışlarından ne farkı olabilir ki?

Bir misâl verelim: Kişinin sevdiği küçük bir maymunu vardır ve her türlü taklîdi yapar; yahut kedilere, köpeklere bakarsınız, çeşit çeşit yetenekler sergilerler, insanların yaşadığı gibi evlerde, yataklarda yatıp yaşarlar. O hayvanların cenneti, burada insanların yanında olmalarıdır. Fakat insan ile aynı evde yaşayan hayvanı, bu birliktelik insan yapar mı? Yapmaz. İşte aynı şekilde, taklîd üzere yaşayan; içi maymun, merkep yahut kelb olan kimseyi de bu kalıp insan yapmaz. Zira bu kalıba, bu heykele "insan" denilmiyor. İnsan olan mânâdır ve onun mânâsı Allah'ın katındandır. Bu beden ise hayvandır.

Sûret İnsan, Sîret Hayvan

Bu hakîkati âşikâr etmek için, ehlullah, yola gelemeyen ve başlarında bulunanlara hitâben "hayvân-ı nâtık" (konuşan hayvan) demişlerdir. Niyâzî-i Mısrî kaddesallâhu sırrahû da aynı hakîkati şu beytiyle anlaşılır hâle getirmiştir:

Sûreti insan, sîreti hayvan olursa kişinin

Taşlarla dövünüp insanı bulmazsa ne güç

Bu kısa özet dâhilinde şu anlaşılıyor ki, ümmet-i Muhammed olabilmek herhâlde çok da ucuz bir şey olmasa gerek. Nitekim bundan dolayıdır ki İsâ aleyhisselâm dahi Efendimizin ümmetinden olmayı murâd etmiştir.

İsâ Aleyhisselâm'ın Muradı: Fenâ'dan Bekâ'ya

İsâ aleyhisselâm bahsi içinde, onun temsil ettiği makâm fenâfillâh makâmıdır. Onun, ümmet-i Muhammed'den olmayı istemesi ise bekâbillâh mertebesinin yaşantısını remz etmektedir. Yani fenâ makâmının, kendisinden daha ileri olan bekâ hâline duyduğu bir iştiyâk gibidir bu.

Dolayısıyla kişilerin sûretâ Muhammedî olmaktan öte, bâtınen de Muhammedî olmaları; şerîat, tarîkat ve hakîkatten sonra mârifet mertebesi ile olabilmektedir. Bu mertebeler ise âfâkta duran bir ilim veya kuru bir anlayış değildir:

  1. Şerîatını yaşaması,
  2. Tarîkatını oluşturup, bulup yaşaması,
  3. Hakîkatini anlaması ve müşâhede etmesi,
  4. Ve nihayet bütün bunlarla mârifet sahibi olup, tüm mertebelerde Hak cânibinden yaşam sürmesidir.

İşte Peygamber Efendimizin çokluğuyla övüneceği ümmet, bu tâifedir.

Veled-i Kalp: Doğurulan Asıl Evlât

Şimdi başa, "veled" yani çocuk meselesine bir daha dönelim. Bu Hak üzere yaşayan kişilerin oluşturduğu faâliyetler, birer veled-i kalp meydana getirmektedir. Yani çocuktan murâd, kişilerin kalplerinin doğurduğu mânevî evlâtlardır. Nefsin doğurduğu veledler kökünden kesilirken, kalbin Hak'tan doğurduğu veledler bâkî kalır. İlk hadîsteki "yükü hafif olan" ile ikinci hadîsteki "çokluğuyla iftihar edilen" böylece tek bir hakîkatte buluşur: Biri nefsin veledinden hafifleyendir, diğeri kalbin velediyle çoğalandır. Zıtlık, sadece pencerenin darlığındaymış.

Kapanış

Bu konuda daha çok şey yazılabilir; ama gerisi de okuyanların zevkine havâledir. Belki de en güzel yük, insanın omuzundan indirdiği "ben varım" yüküdür; ve en bereketli çokluk, kalbin Hak'tan doğurduğu evlâtların çokluğudur. Bu satırları okurken kendi gönlümüze bir dönüp bakalım: Taşıdığımız yük, bedenimizin mi yoksa mânâmızın mıdır? Doğurduğumuz veledler, nefsimizin mi yoksa kalbimizin midir?

Tabiî ki tüm bu yorum ve anlayışlar kimseyi bağlamaz; indî ve zevkî bir idraktir. Doğrusunu Allah bilir ve Allah'ın ilhâm ile bildirdikleri bilir.

Henüz oy yok

Yorumlar (0)