İçeriğe atla
Tüm Yazılar
Tasavvuf

Arefe ve Kurban Bayramının Manası: Nefsi Bilmekten Nefsi Kurban Etmeye

M

Muharrem Avan

5 Haziran 20256 dk okuma
Arefe ve Kurban Bayramının Manası: Nefsi Bilmekten Nefsi Kurban Etmeye
#Arefe#Kurban#Kurbiyet#Nefsi bilmek#Seyr-i sülûk#Teslimiyet#Marifetullah

Her yılın belli bir gününde takvim yaprakları bize "arefe" der, ertesi sabah "bayram" der; çokları bu iki günü bir tatilin başı, bir et sofrasının bahanesi sanıp geçer. Oysa bu iki kelime, arefe ile kurban, insanın kendi hakikatine doğru çıktığı bir yolculuğun iki durağının adıdır. Fakir, bu satırlarda o yolculuğun kabuğunu değil özünü aramaya çalışacağım; zira her kabuk bir özü saklar ve kabuktan murat da özü muhafaza etmektir.

"Arefe" Ne Demektir?

"Arefe" kelimesi Arapça kökenli olup, "bilmek, tanımak" anlamına gelen arafa (عَرَفَ) fiilinden türetilmiştir. "Arefe günü" (يوم عرفة) terimi, özellikle Kurban Bayramı'ndan bir gün önceki gün için kullanılır. Bu ismin birkaç önemli sebebi ve manası vardır.

Aynı kökten gelen marifet (bilme, tanıma) ve ârif (bilen, tanıyan) kelimeleri de gösterir ki arefe, sıradan bir malumat değil, kalbin doğrudan tattığı bir tanımaya işaret eder. Bu yüzden irfan geleneğinde ilmin en yücesine "marifetullah", ona erişene de "ârif" denmiştir. Arefe günü, işte bu tanımanın günüdür.

Âdem ile Havvâ'nın Yeryüzünde Buluşması

Rivayetlerin naklettiği zâhirî cihetle başlayalım; sonra kabuğun altındaki öze geçelim.

  1. Hz. Âdem'in indiği yer: En meşhur rivayete göre Hz. Âdem, günümüzde Sri Lanka olarak bilinen Serendib (Seylan) adasına indirilmiştir. Bu adada bulunan ve "Âdem'in Zirvesi" (Adam's Peak) olarak adlandırılan dağın, Hz. Âdem'in yeryüzüne ilk ayak bastığı yer olduğuna inanılır. Bazı kaynaklarda ise Hindistan'a indiği şeklinde rivayetler de yer almaktadır.

  2. Hz. Havvâ'nın indiği yer: Hz. Havvâ, günümüzde Suudi Arabistan'da bulunan Cidde şehrine indirilmiştir. "Cidde" kelimesinin Arapçada "nine" anlamına gelmesi de bu rivayete bir dayanak olarak gösterilir ve "insanlığın ninesi" olan Hz. Havvâ'ya atfedilir. (İnternetten alınan bilgiler)

A'râf sûresinde buyrulan şu âyet gereği yeryüzünde insanlık seyri de başlamış olmaktadır:

"Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir." (A'râf, 7/24)

Bu takdir gereği Âdem ile Havvâ'nın ayrı yerlere inmesi de takdir olunmuştu. Ayrı yerlere inmeleri ise ayrı düşüncelerde olmalarından kaynaklı idi; fakat ayrı olan düşünce, ortak bir fiil neticesinde dünya sahnesinde yerlerini aldılar. Buluşmaları ise malumdur ki, Arafat tepesi diye bildiğimiz mahalde Âdem aleyhisselâmın orada Rabbine niyaz edip tevbe etmesi neticesinde Havvâ valide ile buluşma da gerçekleşmiştir. Âdem aleyhisselâmın orada ettiği tevbenin kabul olması ile oraya Cebel-i Rahme adı da verilmiştir; yani rahmet dağı.

Kabuktan Öze: Arefe'nin İçimizdeki Karşılığı

Gelelim kendimize. Bu anlatılanlar işin âfâkî, yani dışa dönük kısmı idi. Lâkin her kabuk bir özü saklar ve kabuktan murat da özü muhafaza etmektir.

Kişinin, kendi hayalî cennetinden gerçek olan beden arzına şuur olarak inmesi gerekmektedir; yani nereden geldiğini ve nerede olduğunu bilmesi ile onun ademiyeti başlar. O güne kadar yaşanmışlıkları ile nefsine, yani hakikatine zulmettiğini anlar. İşte bu idrak, yine A'râf sûresinde Âdem ile Havvâ'nın diliyle tarif edilen o yakarışın ta kendisidir:

"Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!" (A'râf, 7/23)

Sâlik bu âyeti belirli bir devre kendine vird edinir. Ve bu devrede Havvâ'dan uzak kalır; yani bedenselliğinden uzak yaşar ve sürekli Rabbine ilticâ eder. Ne vakit ki nefsine sözü geçer hâle gelir ve bedenselliği ona perde olmaktan kendini kurtarır, aslına ârif olup nefsinin hakikatini bilir; o zaman da "arefe günü" denilen hakikat kişide zuhur eder. Âdem ile Havvâ buluşması böylece sağlanmış olur.

Bu buluşma, dağınık olan düşüncenin ve dağınık olan bedenselliğin, tevbe ve niyaz ile tek bir hakikatte cem olmasıdır. İçerideki Âdem'in içerideki Havvâ ile barışması, aklın ile nefsin Hak kapısında el ele vermesidir.

"Nefsini Bilen Rabbini Bilir"

Bu açıdan bakıldığında arefe günü, kişinin nefsini bilmesidir. İrfan ehlinin dilinden düşürmediği o meşhur söz de bunu anlatır: Nefsini bilen Rabbini bilir. Nefsin hakikatine ârif olmak, aynı anda Rabbe ârif olmanın kapısıdır; çünkü bilinen nefs, aslında o nefiste tecellî eden hakikattir.

Bu biliş üzere Hz. Rasûlullah (s.a.v.) bu günü şu hadîsle de ilan etmiştir:

"Hac, Arafat'tır." (Tirmizî, Hac, 89)

Yani hac farîzasının yerine getirilmesi, kişinin nefsini bilmesi iledir. Vakfe, Arafat'ta durmaktır; içeride ise nefsin karşısında durup onu tanımaktır. Ertesi günün sabahına kadar bu hâl üzere olmak gerekmektedir; buna da Arefe Vakfesi adı verilir (vakfe, durmak demektir). Bu idrak ile sabaha kavuşan sâlik, artık kurban bayramına hazırdır.

"Kurban": Yaklaşmanın Adı

Peki özet bir ifade ile kurban kelimesi ne anlama gelmektedir? Kurban kelimesi, Arapça kökenli olup "yaklaşmak" anlamındaki karube (قَرُبَ) fiilinden türemiştir. Kurban kelimesi dilde ve dinde "yakınlık, yaklaşma, Allah'a yakınlaşmaya vesile olan şey" anlamlarını taşır. Aynı kökten gelen kurbiyet (yakınlık) ve kurbet (Hakk'a yakınlık makamı) kelimeleri de bize gösterir ki kurbanda asıl maksat, kesmek değil, kesişle yakîn hâsıl etmektir.

Kurban hadisesi ve ifadesi ile alakalı en çok bilinen iki âyet vardır. Bunlardan biri şudur:

"Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır. Allah'a ulaşacak olan yalnızca sizin takvânızdır." (Hac, 22/37)

Buradan da şu anlaşılıyor ki, fizikî bir hayvanın kesilmesi kurbiyet için yeterli değildir. O zaman kesilmesi gereken sadece bir koyun veya bir sığır değildir; sadece onların kesilmesi ile yakınlığın sağlanacağını düşünmek, işin kabuk kısmında kalınması anlamına gelir. Nitekim Mesnevî'de Mevlânâ Celâleddin şöyle der:

"Kabuk hayvan için, öz İnsan içindir."

O zaman en evvel kurban edilip kesilmesi gereken, takvâ kılıcı ile sâlikin içindeki hayvanlardır. Yol ehli olanların zuhûratlarından bu anlaşılmaktadır. İçimizdeki hayvanlar da o irfânî sözle vurgulanmıştır:

"Ne var âlemde, o var âdemde."

Yani dış âlemde ne kadar tabiat, ne kadar huy, ne kadar hayvânî sıfat varsa, hepsinin bir numunesi insanın içinde mevcuttur. Öfke bir canavar, hırs bir yırtıcı, tamah bir doymak bilmez hayvan gibidir. Takvâ kılıcı, işte bu içerideki sürünün üzerine kalkar.

"Rabbin İçin Namaz Kıl ve Kurban Kes"

"O hâlde Rabb'in için namaz kıl ve kurban kes." (Kevser, 108/2)

(Bu âyet-i kerîmenin geniş tefsiri efendi babamın eserlerinde mevcuttur, oraya bakılmasında fayda vardır.)

Bu âyet-i kerîme ile kişi, artık nefsini arındırıp temizlemesi ve âriflik şuur ve bilinci ile, faaliyetleri ile Rabbine namaz kılmaktadır. Ve bu kişi artık nefsini kurban etmeye hazırdır. Bilindiği gibi kurban edilen hayvanın şah damarı kesilir ve artık onda bir hareket ve faaliyet oluşmaz. Kurb-an, yani "an"da yakınlık ile yakîn hâsıl olunca, kişi artık nefsini kurban etmiş olmaktadır. Nefsini kurban edenler de bayram etmezler de ne yaparlar!

İrfan ehli bu hâli "ölmeden önce ölmek" diye de anmıştır; nefsin damarı takvâ ile kesilince, bencilliğin hareketi durur ve geriye Hakk'ın dilediği bir kul kalır. İşte hakiki bayram, bu ölümün ardından doğan diriliktir.

Bir Yanlışın Düzeltilmesi: Kesmek, Katletmek Değildir

Yaygın bilinen bir yanlışı da zikretmeden geçmeyelim: Hayvanların kesilmesi, katledilmesi değildir ve kan dökücülük de değildir. Peki nedir o zaman? Bu söylemleri dillendirenler ekseriyetle Allah'ı ve O'nun muazzam sistemini bilmeyenlerden çıkmaktadır. Kesilen ve yenilen her türlü gıda, insanda kemâle erer; bu sayede o madenler, nebatlar ve hayvanlar insan ile mîracını tamamlar.

Yani varlık, cansızdan bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan insana doğru bir yükseliş içindedir. İnsanın sofrasına gelen her lokma, insanın bünyesinde daha yüksek bir mertebeye taşınır; bu, bir yok etme değil, bir yükseltme, bir kemâle erdirmedir. Kâinatı bir katliam sahnesi gibi görmek, bu ilâhî sistemi hiç sezmemektir.

Kapanış: Tefekküre Bir Davet

Bu konu ile ilgili söylenecek ve yazılacak elbette daha birçok nokta vardır ki, bunlardan biri de İbrahim aleyhisselâm ile İsmail aleyhisselâm hadisesidir. Allah ömür eder ve de nasip ederse, bir başka zaman onu tefekkür etmeye çalışırız; veya sizler de bu konuyu tefekkür edersiniz.

Şimdilik şu kadarını gönlümüze nakşedelim: Arefe, nefsini tanımaktır; kurban, o tanıdığın nefsi takvâ kılıcı ile Hakk'a yaklaştırmaktır. Bir sonraki arefe geldiğinde, dışarıda bir hayvan ararken içeride kesilmeyi bekleyen sürüyü unutmayalım. Zira asıl bayram, o içerideki hayvanlar susup gönül Rabbi ile buluştuğu an başlar.

Henüz oy yok

Yorumlar (0)