Kerbelâ ve Âşûrâ: Ef'âlden Zât'a Bir Mertebeler Okuması
Muharrem Avan

Her yıl hicrî senenin kapısı Muharrem ile aralanır ve gönül ehli bu ayı, hüzün ile tefekkür arası bir hâl içinde karşılar. Fakir de bu satırlarda hem Âşûrâ gününün dilimizdeki ve geleneğimizdeki yerine, hem de o günün gölgesinde çoğu zaman gözden kaçan asıl hâdiseye — Kerbelâ'ya — bakmak istiyorum. Lâkin bakışımız yalnızca bir tarih anlatısı olmayacak; olayı ef'âl, esmâ, sıfât ve zât mertebelerinden okumaya, yani irfan ehlinin nazarıyla temaşa etmeye gayret edeceğiz inşallah.
Muharrem: Haramın ve Hürmetin Ayı
Sözlükte "haram kılınan, yasaklanan; kutsal olan, saygı duyulan" anlamlarındaki muharrem, savaşmanın haram kabul edildiği dört aydan birinin adıdır. Bu dört haram ay Kur'ân-ı Kerîm'de de zikredilir; Tevbe sûresinde ayların Allah katındaki sayısının on iki olduğu, bunlardan dördünün "hurum" yani hürmetli aylar kılındığı bildirilir. Muharrem işte bu hürmetli ayların biri, üstelik hicrî senenin ilk ayıdır.
Bu ayın onuncu günü ise Âşûrâ günü olarak anılır. Peki bu güne neden âşûrâ denilmiştir? Kelimenin kökenine baktığımızda, Arapça ˁşr kökünden gelen ˁâşûrâ (عشوراء) "onuncu gün" sözcüğünden alıntıdır. Bunun yanında kültürümüzü epeyce etkisi altına alan "karışık aş" anlamı ve geleneği ise İran'a özgü olup, Farsça âşûr (katmak, karıştırmak) fiilinin izini taşır.
Daha yalın söyleyişle: bizler "âşûrâ gününüz kutlu olsun" dediğimizde aslında "onuncu gününüz kutlu olsun" demiş oluyoruz. Kültürümüzde ise "karışık aş" mânâsıyla kullanıldığında, o güne mahsus, karışık tahıllardan yapılan bir tatlı akla gelir ve zamanla âdeta bir ibadetmiş gibi bu ritüeller yapılır hâle gelmiş bulunmakta. Yani aslında dinsel bir yönü olmayıp, geleneksel ve folklorik bir âdet hâline gelmiş durumdadır.
Âşûrâ Orucu: Bir Sünnetin İzinde
Âşûrâ günü oruç tutma geleneğini hatırlayacak olursak, Peygamber Efendimiz sadece 10. günü değil; 9-10 veya 10-11. günlerinde oruçlu olmayı tavsiye etmiştir. Buna sebep de aslında Hz. Mûsâ aleyhisselâm ve kavminin, Firavun'un zulmünden kurtulduğu ve yahudilerin oruç tutmakla mükellef olduğu bir gün olmasıdır; yani bir yahudi geleneğidir. Onlara benzememek adına Efendimiz sadece o gün oruç tutmamış, önüne veya arkasına ilâve bir oruç daha eklemiştir.
Ramazan ayının farz kılınmasına kadar Efendimiz bu oruçları tutmuş ve tutulması için de tavsiyede bulunduğu rivayet edilir. Ramazan orucunun farz olmasıyla birlikte bu oruç, kişilerin ihtiyârına sevk edilmiştir. Bu konuda Hz. Âişe'nin rivayeti şöyledir:
"Âşûrâ Kureyş'in Câhiliye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Resûlullah da buna riayet ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmişti. Fakat ramazan orucu farz kılınınca kendisi âşûrâ gününde oruç tutmayı bırakmış, bundan sonra Müslümanlardan dileyen bugünde oruç tutmuş, dileyen tutmamıştır." (Buhârî, "Ṣavm", 69; Müsned, VI, 29-30)
Görüldüğü gibi orucun kökü sağlam bir sünnete dayanır; asıl dikkatli olunması gereken yer ise o güne atfedilen hâdiselerin kaynaklarıdır.
Rivayetleri Tartmak: Sahih, Zayıf ve İsrâiliyât
Bu, çok önemli ve hassas bir meseledir. Âşûrâ günü'nde yaşandığına inanılan olayların kaynaklarını incelerken, İslâm âlimlerinin kullandığı bir metodolojiyle, rivayetleri (anlatıları) güçlülük derecelerine göre ayırmak gerekir.
Kısaca cevap vermek gerekirse: bu olaylardan sadece Hz. Mûsâ'nın kurtuluşu, en güvenilir hadis kaynaklarında (Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim) açıkça yer alır. Diğer olayların büyük bir çoğunluğunun kaynağı ise, İslâm âlimlerinin "İsrâiliyât" olarak tanımladığı zayıf veya uydurma rivayetler ile tarih ve kıssalar anlatan kitaplardır.
İsrâiliyât Nedir?
"İsrâiliyât", İslâm kültürüne Yahudi (ve bazen Hristiyan) kaynaklarından giren, Kur'ân ve sahih hadislerde teyidi bulunmayan kıssa ve anlatılar için kullanılan bir terimdir. Âşûrâ günü'ne atfedilen diğer mucizevî olayların büyük çoğunluğu bu kategoriye girer. Peki İsrâîloğulları'ndan gelen bu rivayetler bizde nasıl kök saldı? Yahudi olup Müslüman olanlardan bu rivayetlerin geldiği ve sonraları da onların tesiriyle kaynaklara girdiği düşünülmektedir.
Âşûrâ Gününe Atfedilen Bazı Olaylar
- Hz. Nûh'un gemisinin Cûdî Dağı'na oturması.
- Hz. Âdem'in tövbesinin kabul edilmesi.
- Hz. Yûnus'un balığın karnından çıkması.
- Hz. İbrâhim'in Nemrut'un ateşinden kurtulması.
- Hz. Yûsuf'un kuyudan çıkarılması.
- Hz. Eyyûb'un hastalıktan şifa bulması.
- Hz. Îsâ'nın doğumu ve göğe yükseltilmesi vb.
Tüm bu vâkıaları incelediğimizde ortak olan yönleri, aslında en sıkıntılı ve en zor anlarında kurtuluşa ermeleridir; ve bunun 10. gün olması ise vahdet hâline bir geçişi remz etmektedir. Her maddeyi tek tek ele alır ve bunları kendimizle özdeşleştirirsek, belki bir anlam kazanabilir. Lâkin tüm bu vâkıaları geride bırakarak asıl hâdiseye baktığımızda, Muharrem ayını diğer aylardan ve zamanlardan ayıran ve maalesef siyasî bir malzeme hâline getirilmiş olan Hz. Hüseyin Efendimizin şehâdeti, yani Kerbelâ vâkıasıdır.
Asıl Hâdise: Kerbelâ ve Ef'âl Mertebesi
Bu türden olayları incelerken sadece ef'âl mertebesi itibariyle olaya baktığımızda, o zaman mutlak olaraktan artı ve eksi veya iyi ve kötü diye iki zıttan birine taraf olmaktayız: Sağcı-Solcu, Günah-Sevap vb. bir hâl içinde veya düşüncesinde oluruz. Yani Kerbelâ özelinde Hz. Hüseyin Efendimizin yanında oluyor ve Yezîd'in karşısında oluyoruz; veya Hz. Ali'nin yanındayız, o zaman da Muâviye'nin karşısında olacağız. Bu, ef'âl âleminin kaçınılmaz bir durumudur.
Lâkin hâdiselerin örüntülerine baktığımızda, burada da ef'âl idrâkinde olanların Yezîd'e ve Hz. Muâviye'ye küfredenleri de görmekteyiz (tamamen siyasal İslâm yaşantısında olanlar). Yeri gelmişken de büyük bir parantez açmak istiyorum.
İslâm'ı Yaşayanların Kümeleri
İslâm'ı anlamaya ve yaşamaya çalışanlar ekseriyetle şu gruplarda kümeleşmişlerdir:
-
Rivayet aktarımı ile yaşanan İslâm Dini: Taklit ile bir ömür yaşamayı seçerler ve içlerinden ancak samimi olanların bir diğer idrâke geçmeleri mümkün olabilir.
-
Siyasal İslâm: Dini siyasî çıkar ve yaşama malzeme edenler; günümüzde en bariz örneği İran ve Suudi Arabistan'dır.
-
Duygusal İslâm: Olaylara duygusal anlamlar yükleyerek geçmişte yaşayanlar; bunlar kandırılmaya, sömürülmeye çok yatkındırlar, cemaatlerin temel müşterileridir. Sorgulamadan duygusal bir kozada yaşamayı seçerler; bir ârifin sesi veya nazarı ile bunlar uyanabilir ve muhabbet rüzgârı ile yol alabilirler.
-
Ceza Hukuku Dini: Geçmişte olduğu gibi bugün de bunlardan çokça vardır; her bir şeye günah veya sevap ölçüsü içerisinde hareket ederler ve tek muharrikleri Cennet veya Cehennem'dir.
-
Dirâyet ile, Akıl ile "İnneddîne indallâhil İslâm" şuuru ile yaşayan Ârifler: Allah sayılarını arttırsın; eğer bunlar âlemde nefes alıp vermezler ise kıyamet kopar. Bu zevât-ı kirâm, geçmişi reddetmeden onların hükümlerini günümüz şartlarında yaşanır hâle getirir; ve Allah onlarla bilinir, sevilir ve anlaşılır.
Buradaki "İnneddîne indallâhil İslâm" (Âl-i İmrân sûresi, 19) — "Allah katında din, şüphesiz İslâm'dır" — âyet-i kerîmesi, ârifin dini bir kalıp değil, teslîmiyet ve şuur olarak yaşadığının işaretidir. Evet, parantezi kapattık ve kaldığımız yerden devam edelim inşallah.
Esmâ Mertebesinden Kerbelâ
Ef'âlden bahis oldu; şimdi ise esmâ mertebesinden bakmaya çalışalım olaya. Burada Allah'ın isimlerinin zuhûra çıkması, isimler cihetinden bilinmesi ve o isimlerin istihkaklarını (haklarını) talep etmeleri vardır.
O günlere şöyle bir geriye doğru gittiğimizde: Hz. Ali Efendimizin şehit edilmesiyle birlikte, yerine halkın genelinin isteğiyle Hz. Hasan radıyallâhu anh halife seçilmişti. Fakat Muâviye — ilk düzenli orduya geçen ve büyük bir kitleye de hükmetmesiyle birlikte — Hz. Hasan Efendimiz, Medine'de savaşın olmaması için Muâviye'nin hilâfetini kabul ettiği rivayet edilir. Bunda da bir sorun yok. Ama ne vakit ki Muâviye, halife olarak oğlu Yezîd'i bıraktı, o zaman da halifelik makamı yıkıldı ve yerine saltanat geldi.
Hz. Hüseyin radıyallâhu anh Efendimiz de pençe-i âl-i abâ'dan olması hasebiyle, halkın da isteğiyle ve Kûfelilerin de gönüllerinde halife olarak Hüseyin Efendimiz vardı. Hz. Hüseyin Efendimiz, Nefs-i Emmâre Saltanatını kabul etmedi; ve Kûfelilerin kendisini yalnız bırakacaklarını bilmesine rağmen, siyasî bir figür olmadığından, halife olmasından dolayı yola çıktı.
Tekrar esmâ mertebesiyle olaya bakmaya çalışalım. Burada da ilâhî bir ikilik görmekteyiz: Akl-ı Kül – Nefs-i Kül, Celâl – Cemâl gibi. Hz. Hüseyin Efendimizde elbette tüm isimler Cemâlî olarak zuhûr etmiştir; ama o evrelerde kendisinin halife olması hasebiyle bilhassa şu isimler öne çıkar:
- El-Hâdî: Hidayete erdiren ve kendisiyle hidayete kavuşturulan.
- El-Mü'min: Güven veren, emniyete kavuşturan, inananları korkudan emin kılan.
- El-Hâfız: Koruyup gözeten; her türlü tehlikeye karşı koruyan.
- El-Fettâh: Maddî ve mânevî bütün kapıları açan, zorlukları gideren, hüküm veren.
- Eş-Şehîd: Her An Birlikte Olan Şâhit. Yani tüm hareketleri ve yaşantısıyla Hakk'a şâhitlik mertebesidir. Bir yönüyle "onu gören Hakk'ı görürdü" demektir.
Karşı tarafa baktığımızda ise, orada en temelde Cenâb-ı Hakk'ın Celâl isimleri zuhûra çıkmıştır (Mudill, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir vb.). Nedeni ise, Yüce Allah'ımızın "Zülcelâli ve'l-İkrâm" ism-i şerîfinin — ki Rahmân sûresinde geçer — ancak bu şekilde açığa çıkmasındandır. Yani Hz. Hüseyin'in temsil ettiği mânâların ve isimlerin zıttı olan Celâlî isimlerin karşısında açığa çıkması lâzım ki, Hüseyin Efendimizdeki Cemâlî isimler açığa çıksın. İşte bu sahnenin yaşanması, bu zıt isimlerin açığa çıkışlarıyladır.
Sıfat Mertebesi: Fenâfillâh ve Şefâat Nidâsı
Bunun üstünde ise sıfat mertebesi vardır ki, bu fenâfillâh yaşantısıdır. Hz. Hüseyin Efendimize o gün de "Bu şecaat günü değil, Şefaat (feragat diyenler de var) günüdür" diye, gaybından bu nidâyı işittiği ifade edilir. Yani esmâ âlemi itibariyle bunları birlemek, sıfat âlemine de intikal edip fenâfillâh hâli içinde şâhitlik etmesi istenilmiştir; ve bunun için de beden-i şerîfinin şehit düşmesi gerekmekteydi.
Sıfat Mertebesinde hiçbir zıtlık yoktur; burada tam bir mahviyet vardır ve burası hakikat mertebesidir. Bu idrâkte ve yaşantıda olanlar, olayların akışına müdahale de etmez; kendi başına gelse mücadele de etmez; dışarıdan umursamaz veya gamsız gibi görünürler. Lâkin bâtınlarındaki kuvve-i kudsiyenin şiddetli olmasından dolayı müdahale etmezler; ve "kün fe yekûn" azamî şekilde tezâhür eder onlarda. Onlar için şu tabir yerinde olur: "Onlar, Allah'ın işine karışmayıp, Allah'a karışan (O'nda benliklerini yok eden)lerdir." Ondan dolayı burası, râzı olan ile râzı olunanın birlendiği makamdır da diyebiliriz. Burada isimlerin artık ne tesiri ne de hükmü vardır.
Zât Mertebesi: Ulûhiyet'in Hakları
Ve buradan bir adım daha ileri giderse kişi, artık Zât Mertebesine erişmiş olur. Bu olayda — yani Kerbelâ olayında — tüm bu sahnenin, yani esmâ-i ilâhînin faaliyete geçmesi için haklarını onlara veren Ulûhiyet makamının bir diğer adıdır bu yaşantı diyelim; ve bunu ehli bilir.
Şimdi de Terzibabam'ın (Necdet Ardıç) bu konu ile ilgili Reşahat sohbetinde geçen sohbet kaydını buraya aktarıyorum; ve olayın irfan ehli olanlar tarafından nasıl okunduğunu da anlamış oluruz inşallah.
Terzibabam'ın Diliyle: Reşahat Sohbetinden
Nisâ sûresi 69. âyetinde:
"Ve men yutııllâhe ve'r Rasûle feülâike maallezîne en'amAllâhu aleyhim mine'n Nebîyyîne ve's Sıddîkîne ve'ş Şühedâi ve's Sâlihîn. Ve hasüne ülâike rafikâ; (4/69) Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!"
Bu âyeti bildirmemden maksat bir mesele daha var. Hani şehâdet mertebesi itibariyle Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Hz. Ali hatta Peygamber Efendimiz dâhil, şehîd edilerek hayatlarına son verildiği tarihi ve dini bir gerçektir. Biliyorsunuz Kerbela'da aşûra gününde, bazı gruplar Hz. Hüseyin Efendimizin şehâdetlerini güya yaşamak için zincirlerle kendilerini dövmekteler, böylece bedenlerine eziyet edici hallere girişmekteler, kan çıkartmaktalar, güya onların hatırâsını tekrardan yaşamış oluyorsun zannıyla. Tabi onlar yaptıkları bu fiillerinde kendilerine göre haklıdırlar, ona diyecek bir şey yok. Ancak bu fiilleri meydana getirenlere çok fazla küfür hükmüyle bakmak, küfürlerine kâil olmak ve onları büyük bir şekilde suçlamak pek doğru değildir. Sadece geçmişte olan bir hâdise olarak hatırlanır. Rûhlarına ihlâs, fatihâ okunur, böylece tarihte kalmış olan bir mesele güncelleştirilmez. Kendi aklında, düşüncesinde o günlerde yaşayan kimse, hâlâ daha 1400 sene gerilerde yaşamaktadır.
Ama hayat her gün bir adım, bir adım süratle ilerlemekte. Yâni artık bunların münâkaşasının yapılmaması ve kişinin kendini tanımaya doğru yönelmesi gerekmektedir, çünkü zamanlarımız daralıyor. Bazıları da şöyle düşünüyorlar: O günlerde Cen'ab-ı Hakk'ın işi vardı, başka yerlerde meşguldü de Habîbinin damadını, amca çocuğunu, yeğenini ve torunlarını korumaya vakit bulamadı. Hâşâ. Cen'ab-ı Hakk sanki onları korumasız bırakmış gibi birkaç tane eşkiya veya bir kaç tane eli silahlı kişiler o günlerde fırsat bilerek onları öldürdüler. Böyle bir şeyin olması söz konusu değildir. Onların takdirleri böyle olduğu için ve âyet-i kerîmede belirtilen sıralamanın onlar üzerinde de tamamının tahakkukunun meydan gelmesi için, onlar böylece şehâdet ile yeryüzünden ayrıldılar.
Bu şekilde can vermeleri onlar için bir zahmet, bir küçüklük değil, onlar için bunlar birer büyük lütuftur. Şimdi Cenâb-ı Hakk'ın övdüğü dört mertebeden birisi Nebîler, bunun üzerinde bir başka mertebe yok zaten. Bundan sonra gelen mertebe sıddîkiyet yâni tasdik ehli olmak. Âyet-i kerîme'de de belirtilen de o zaten. "Vekûnü meassâdikîne" yâni sıddîk ehli olanlarla birlikte olun, sâdıklarla birlikte olun. Öyle olalım ki sıddîkiyetin ne olduğunu hep birlikte anlayalım ve o halde yaşayalım. Dışarıdan tasdik ehli olmuş gibi gözükmeyelim, içten de dıştan da her yönden tasdik ehli olmuş olalım. Üçüncüsü de şehîdlik. Eğer Aleyhissalâtu ve's Selâm Efendimizin mübarek ehli beytinde, "âlî âbâ" diye kendisinin kucakladığı, sardığı ehli beytinde de bu mertebelerden birinin eksik olması, o ailenin eksik olması demektir. O da mümkün değildir. Yâni Peygamber Efendimiz'in ailesinde, ehli beytinde burada bahsedilen, Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği dört mertebenin de hepsinin olması lâzım gelmektedir. Ümmetin diğer fertlerinde birisi olur, birisi olmaz; ikisi olur üçü olmaz ama o ailede bunların hepsinin olması lâzımdır.
Yâni asâleten Nübüvvet mertebesi kendilerinde vardır. Diğer taraftan sıddîkiyet hepsi sâdık kimseler, evvelâ Peygamber Efendimiz sâdık ki kendisine gelen vahyi ilâhinin hakîki olduğuna dair, diğer ehli beyt sıddîk, tasdik eder ki, Hz. Peygamber ve gelen Kûr'ân-ı Kerîm haktır ve gerçektir diye. Ve bir ömür boyu yapmış oldukları işlerin tamamı da sâlihliktir. Yâni bütün fiilleri salâh üzeredir. Sâlihliğin ifadesini, tarifini nasıl yapıyorduk: Mâ'nâsı Hakk'tan fiili kuldan olan ameller, ameli sâlih. Cen'ab-ı Hakk kuluna namaz kıl diyor, mâ'nâsı Hakk'tan yâni programı Hakk'tan, tatbik eden kul da, onu tatbik ettiği için ehli salâh oluyor. Uyum sağlayan bir kimse ve tatbik eden bir kimse hâline dönüşmüş oluyor. İşte ehli beyt hazerâtının hepsi Peygamberlerinin bildirdiği, Cenâb-ı Hakk'ın lutfettiği, nâzil ettiği ilimlere, bilgilere, yaşantılara hepsine uyduklarından ve tatbik ettiklerinden hepsi ehli salâh, ehli sâlihtir. Hepsinin yaptıkları fiilin kurgusu, programı Hakk'tan, tatbik edicileri kendileri idi. Eğer bir kimse Cenâb-ı Hakk'ın yapmış olduğu, kurguladığı bu programı tatbik etmezse bu sâlihin zümresine katılamamış oluyor. Peki, o zaman bu gruba ne deniyor. Gâfilin grubu deniyor. Bunlarda bir fiil yapıyorlar ama yaptıkları fiil o zaman mâ'nâsı nefislerinden tatbikatı da kendilerinden olmuş oluyor, bunu da gayrı salâh, sâlih olmayan, salâh olmayan fiiller diye böylece ayırabiliyoruz. İşte her birerlerimiz kendimizi bu mâ'nâda tefekkür edip hâlimize baktığımız zaman açık olarak anlarız ki biz ne durumdayız.
Böylece başkalarının bize herhangi bir şekilde şöyle ettin, böyle ettin gibi ikazlarına gerek kalmaz. Yukarıda belirtilen üç özellik ehli beytte zâten asâleten vardır vekâleten değil. Bir eksik kalan şehâdet mertebesi idi. Onların hayatlarının son bulması, yâni şehâdetle son bulması bu hakîkate binâen olmaktadır. Yoksa bir kaç tane eli silah tutan kimsenin gelip te onları şehîd etmesi mümkün değildir. Çünkü onlar zâten Allah'ın koruması altında ve Melâike-i Kirâm onları her zaman korumakta idi. Ama Cenâb-ı Hakk'ın murâd-ı âli'si, bütün bu mertebelerin o ailede bulunmasını arzu ettiğinden ve onların hayatları böylece sona ermiş olmaktadır. Yâni bunlar, onlar için bir zayıflık, bir züll hâdisesi değil, bir gurur ve lütuftur. Cenâb-ı Hakk'ın lütfu hâdisesi. Hz. Hüseyin Efendimiz Kerbela'ya gece vakti gelmişler, Kerbela'dan geçip daha başka yerlere gitmek için sabaha kadar at koşturmuşlar. Fakat sabah uyandıklarında bakmışlar ki, gidiyoruz diye zannettikleri hep o sahada dönmüşler, o sahanın dışına çıkamamışlar. İşte karşı ordu, müfreze karşılarına geldiği zaman küçük bir savaş olmaya başlıyor. Bir hafta Hz. Hüseyin Efendimiz'in yanına kimse yaklaşamıyor. Önüne gelene kılıç sallıyor. Hz. Ali Efendimiz kendisine 700 türlü kılıç oyunu öğretmiş. Arkadan, sağdan, soldan, önden nereden kim gelirse yanına yaklaşamıyorlarmış. En sonunda bir nidâ işitiliyor: "Ey Hüseyin! Bugün şecâat vakti değil, ferağat vakti." Sözünü duyduğu zaman kılıcını bırakıyor. Ondan sonra gelip yakalıyorlar onu, yoksa onu kolay kolay yakalamaları mümkün değildi. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın kurmuş olduğu program üzere onun hayatı sona eriyor. Yoksa onların şehâdetleri kendilerine bir eksiklik değil, lütuf kazandırmakta. Burada belirtilen dört mertebenin, onların hepsinde kemâl üzere olması bakımından hayatları böylece son buluyor.
Sözün Özü: 1400 Sene Geride Değil, Kendi Hâlimizde
Bu satırlar boyunca Kerbelâ'yı önce ef'âl mertebesinden — yani taraf tutmanın, "sağcı-solcu, günah-sevap" ikiliğinin kaçınılmaz olduğu bakıştan — sonra esmâ, sıfât ve nihayet zât mertebesinden okumaya çalıştık. Görüldü ki mesele, birinin karşısında birinin yanında saf tutmaktan çok daha derindir: âyet-i kerîmede sıralanan nübüvvet, sıddîkiyet, şehâdet ve sâlihlik mertebelerinin, Efendimizin âl-i abâsında kemâl üzere tahakkuk etmesidir.
O hâlde fakire düşen, bu hâdiseyi 1400 sene gerilerde bir hüzün olarak dondurup her yıl yeniden kanatmak değil; Terzi Babam'ın işaret ettiği gibi, o dört mertebeyi kendi hâlimizde tefekkür edip "biz ne durumdayız?" diye sormaktır. Zira hayat her gün bir adım süratle ilerlemekte ve zamanlarımız daralmaktadır. Ruhlarına bir Fâtiha, bir ihlâs okuyalım; sonra da yüzümüzü asıl mesele olan kendimizi tanımaya çevirelim. Vesselâm.