Hz. İbrâhim (a.s.) Ateşe Neden Atıldı? — İrfanî Bir Tevil
Muharrem Avan

Kıssalar, sûret ehline birer tarih, hakikat ehline birer aynadır. Aynı olay birine geçmişte kalmış bir haber, bir diğerine ise kendi iç âleminde her an yeniden yaşanan bir hâl olarak okunur. Hz. İbrâhim -aleyhisselâm-'ın ateşe atılışı da böyledir: onu yalnız Nemrud'un zulmü ve bir mucize olarak okumak mümkün olduğu gibi, sâlikin kendi seyrinde tutuştuğu aşk ateşinin remzi olarak da okumak mümkündür. Bu yazıda, Terzi Babam'ın feyzinden istifâde ederek, fakir bu ikinci kapıyı aralamaya çalışacağım.
Kıssalarda Saklı İbret: Hangi Akılla Okumalı?
Kur'ân-ı Kerîm'de hayatları zikredilen Peygamberân Hazerâtı'nın tarihsel hayat seyri anlatılırken, Yûsuf sûresinin 111. âyetinde yüce Allah şöyle buyurur:
"Gerçekten de onların kıssalarında üstün akıllılar için bir ibret vardır…" (Yûsuf, 12/111)
Bu âyete baktığımızda görürüz ki, sûretâ dîn-i İslâm'ı yaşayanlardan ziyâde, İslâm'a derinlikli bir idrâk ve anlayışla bakıp, yani onu mertebeleri açısından değerlendirip âyetlerin hakikatine nüfûz etmekle, âyette geçen "üstün akıl sahipleri" tâifesine dâhil olabiliriz.
Buradaki "üstün akıl"dan kasıt, kişilerdeki beşerî akıl ile tanımlanan Akl-ı Cüz yâhut akl-ı meâd değil, Akl-ı Kül mertebesidir. Klasik irfan geleneğinde Akl-ı Cüz, parça aklıdır; hesap kitap yapan, menfaatini gözeten, dünyaya bakan yönümüzdür. Akl-ı Kül ise küllî hakikate açılan, eşyânın sûretinin ardındaki mânâyı temâşâ eden idrâktir. Kıssayı Akl-ı Cüz ile okuyan haberde kalır; Akl-ı Kül ile okuyan ise haberin içindeki hakikate uyanır.
Kur'ân'ın Katmanlı Mânâsı
Terzi Baba Hazretleri k.s, Kur'ân okuyuşunun tek düzlemli olmadığını, her âyetin katman katman açıldığını şöyle bildirmiştir:
"Kûr'ân-ı Kerîm'in 4 mâ'nâ'sı, hatta 7, hatta sonsuz mânâlarının olduğunu, ne kadar esmâ-ül hüsnâ var ise onların olduğu kadar mânâları olduğunu bildirmiştir. Ancak 4 mâ'nâ'sının:
- si: zâhirî – Şeriat
- si: bâtınî – Tarikat
- sü: haddi, hududu – Hakikat
- sü: doğuş, matlaıdır – Marifet – Ef'âl, Esmâ, Sıfat ve Zât Mertebesi.
Ayrıca tüm bunları kavrayan ve faaliyete döken İnsan-ı Kâmil mertebesidir."
Bu dört mânâ, birbirini nakzeden değil, birbirini kuşatan halkalardır. Şeriat kabuk, tarikat o kabuğa girmenin yolu, hakikat özün kendisi, marifet ise o özün kalpte doğuşu (matla')dır. Zâhiri inkâr eden bâtına eremez; zâhirde donup kalan da bâtından mahrum kalır. Nitekim İnsan-ı Kâmil, bu dört mânâyı yalnız bilen değil, hayatında "faaliyete döken", yani yaşayarak izhâr eden zâttır.
Enfüsteki Âyetleri Okumak
İşte âyetleri ve peygamber efendilerimizin hayatlarını incelerken bu mertebeler itibâriyle ele aldığımızda, onlardan bize intikâl eden makamları idrâk edip, hayatlarındaki işâretleri, yani âyetleri doğru okuyup hayatımıza nakşedebiliriz. Kur'ân-ı Kerîm, Fussilet sûresinde şöyle buyurur:
"Onlara âfâkta (dış âlemde) ve enfüste (kendi nefislerinde) âyetlerimizi göstereceğiz; tâ ki O'nun hak olduğu kendilerine iyice belli olsun…" (Fussilet, 41/53)
Bu âyet-i kerîmede dikkat edilmesi gereken nokta "enfüste" (iç âlemde) kelimesidir. Yani İbrâhim a.s ile ilgili bir anlatımda veya Mûsâ a.s ile ilgili bir kıssada geçen konuların, irfan dili ile kendimizde karşılıklarını bularak hayatımızı idâme ettirdiğimizde, işte o zaman gerçek bir hayat yaşamış oluruz. Âfâk, dışarıda seyrettiğimiz âlem; enfüs ise o âlemin bizde yankılanan sûretidir. Nemrud da, ateş de, put da hem dışarıda vâki olmuş bir hâdisedir, hem de her sâlikin kendi içinde bir karşılığı olan bir hakikattir.
Rivâyetin Anlatımı: Putların Kırılışı
Bu kısa girizgâhtan sonra gelelim konumuzla ilgili olan rivâyetin anlatımına.
Keldânî kabîlesi senede bir gün toplanır, bayram yapardı. Âzer, Hazret-i İbrâhîm'e:
"–Sen de bugün bayram yapmak için bizimle gel!" dedi.
İbrâhim -aleyhisselâm-, yolda hastalığını mâzeret göstererek geri döndü. Puthâneye gitti. Orada gümüş, bakır ve ağaçtan yapılmış putlar vardı. Önlerine de, bereketlenmesi için yemekler konmuştu. En iri put, altından yapılmış bir tahtın üzerine oturtulmuştu. Sırma elbiseler giydirilip başına tâc konmuştu.
İbrâhîm -aleyhisselâm-, büyük putun dışındaki putların hepsini balta ile kırdı. Sonra da baltayı büyük putun boynuna astı. Akşam olunca Keldânî kabîlesi, bayram yerinden puthâneye döndüklerinde, gördükleri manzara karşısında büyük bir şaşkınlığa düştüler. Tahmin yürüterek:
"–Bu işi yapsa yapsa ancak İbrâhîm yapar!" dediler. Ardından hemen İbrâhîm -aleyhisselâm-'ı bularak sordular:
"–Bu işi sen mi yaptın?"
İbrâhîm -aleyhisselâm- şöyle cevâp verdi:
"–Büyük put, kendisinden başkasına tapınılmasını istemiyordu. Bu sebeple diğerlerine kızgındı. Sonunda hepsini balta ile parçalayıp baltayı da omuzuna asmış olabilir. İsterseniz bir de kendisine sorun! Durumu size o anlatsın!"
Putperest halk:
"–Putlar konuşmaz!" dedi.
Bunun üzerine İbrâhîm -aleyhisselâm- onlara:
"–O hâlde, nasıl olur da kendilerini bile koruyamayan şu âciz varlıklar, sizi korur? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" dedi.
(Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Nebiler Silsilesi, Erkam Yayınları)
İkinci Rivâyet: Ateşin Hazırlanışı
Fahri Râzî, Kâzî ve Hâzî'nin beyanlarına göre de hâdise özetle şöyle cereyân etmiştir:
Âyette beyân edildiği üzere, İbrâhim (a.s.)'ın Allah'ın indinde makbûl olan (putları kırma) fiilini, onlar cinâyet olarak kabul ederek, azâbın şiddetlisi olan ateşle yakmağa karar verdiler.
İbrâhim (a.s.)'ı tutup hapsettiler. Irak'ta Bâbil'de (Kevsâ) isminde bir kasaba civârında, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemâl-i arzularıyla bütün ahâli odun çeker, hattâ hasta olanlar şifâ bulursa bir miktar odun alacağını vaad eder, vefât edenler odun alınmasını arttırır, odun alırdı.
Bu hâl belirli bir müddet devâm etti ve yaptıkları yer fazlasıyla odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar, sekizinci günü İbrâhim (a.s.)'ı mancınık ile ateşin ortasına attılar. İbrâhim (a.s.), "Hasbünellah ve ni'mel vekîl" (Allah bana yeter ve ne güzel vekildir) virdine, zikrine devâm eder. Cenâb-ı Hakk'ın "yâ nâru…" hitâbı ateşe gelince, ateşin içi İbrâhim (a.s.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud'un yüksek bir yerden bunu seyrettiği rivâyet edilmiştir. O makamda İbrâhim (a.s.)'ın yedi gün kaldığı ve "dünyada en çok lezzet duyduğum o yedi gündür" buyurduğu da rivâyet edilmiştir. O günde dünya yüzünde bütün ateşlerin sönüp yanmadığı da rivâyet edilmiştir.
(Kaynak: Fahri Râzî, Kâzî ve Hâzî beyanları)
İbrâhim a.s'ın diline aldığı "Hasbünallâhu ve ni'mel vekîl" kelâmı, Kur'ân'da da müminlerin teslimiyet mührü olarak zikredilir:
"Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" (Âl-i İmrân, 3/173)
Ve ateşe gelen o ilâhî hitâb, Enbiyâ sûresinde şöyle beyân buyrulur:
"Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve selâmet ol, dedik." (Enbiyâ, 21/69)
Evet, iki ayrı ve benzer rivâyet ile konu anlaşılmıştır. Bu hâdisenin bu şekilde cereyân etmiş olması hakkında bir şüphe veya tereddüdümüz yoktur. Lâkin irfan ehli, her olayı kendi zâviyesinden değerlendirip tevil etmekte de serbesttir ve buna "zevk-i ilâhî" de diyebiliriz. Kendi zâviyemizden bu olaya şu şekilde bir yorum getirebiliriz.
İrfanî Zâviyeden Bir Tevil
İbrâhim a.s'ın hayatı ve onun irfanî olarak bize kattıkları ile alâkalı olarak, Terzi Babam'ın 6. Peygamber serisi Hz. İbrâhim Halîlullah adlı kitabında ayrıntılı şekilde ele alınmıştır; fazlası için o kitabı indirip okuyabilirsiniz. Fakirin de feyizlenip bu yazıyı kaleme alması, efendi babamın kitaplarına dayanmaktadır.
Putların Kırılışı: Küçük Putlar ve Benlik Putu
Hâdisenin ilk bölümünde geçen, İbrâhim a.s'ın puthânedeki tüm putları kırması, en büyüğünü kırmayıp putları kırdığı baltayı da onun boynuna asması hâdisesidir. Buradan yola çıkacak olursak: İbrâhimiyet seyrinde olan bir sâlik, hayatındaki küçük putlarını zikir ile, riyâzât ile ve tefekkür ile kırabilmektedir. Bu putlar kimisinde dünya sevgisi, mal toplama hırsı, şehvet, gazap gibi duygular ve benzerleri olabilmektedir.
Lâkin en büyük putu kıramaması, sâlikteki benlik duygusunun, yani varlık duygusunun kırılamayışıdır diyebiliriz. Zira küçük putlar benliğin dışa vuran gölgeleridir; asıl put ise "ben" diyen o varlık iddiâsıdır. İnsan mal sevgisini, şehvetini, öfkesini gemleyebilir; fakat bunların hepsinin altında duran, "ben varım, ben yapıyorum" diyen benlik putunu balta ile kıramaz. Onu ancak yanmak eritir. Hadîs-i şerîfte "vücûduke zenbike" (senin varlığın, öyle bir günahtır ki…) denilmesi de bundan müphemdir; kulun en büyük perdesi, kendi varlığını Hakk'ın karşısında bir varlık olarak görmesidir.
Yedi Gün, Yedi Nefis; Sekizinci Gün Tevhîd-i Ef'âl
Ardından, İbrâhim a.s'ın ateşe atılması için hayvanların odun çekmesi, bu taşınan odunların yedi gün boyunca yakılması ve sekizinci gün mancınık ile ateşe atılması bahsi gelmektedir.
İnsanların İbrâhim a.s'ı ateşe atmak istemeleri, o kişilerin de aslında bir yönden ateşe mensup olmalarını göstermektedir. Hayvanlara bu odunları taşıtmaları ise, hayvanî duyguların bu varlık duygusu ateşini çoğaltmalarını gösterir. Yedi gün yakmaları, yedi nefis mertebesini geçmek isteyen sâliki anlatıyor. Sekizinci gün ateşe atılması da hiç tesadüf değildir: irfan mektebinde bir yolcunun seyrindeki ders sıralamasında Tevhîd-i Ef'âl dersi 8. sıradadır ve bu makamın zuhûra getiricisi ise İbrâhim a.s'dır.
Burada nefsin yedi mertebesi (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziyye, sâfiye/kâmile), sâlikin tek tek aşması gereken menzillerdir. Yedi günün ateşi, bu yedi menzildeki nefsânî tesirleri yakmaktadır. Sekizinci gün ise artık nefis mertebelerinin ötesine, fiillerin hakiki fâilinin Hakk olduğunun müşâhede edildiği Tevhîd-i Ef'âl makamına açılıştır. "Lâ fâile illâllah" — Allah'tan başka fâil yoktur — sırrının yakîn hâline geldiği yerdir burası.
Kül Olmak, Gül Olmak: Aşk Ateşi
Şöyle bir toparlayacak olursak: yedi gün boyunca yakılan ateş ile Nefs-i Emmâre'nin diğer mertebelerdeki tesirleri yakılmak istenmiş ve hayvanî duyguların tesirleri kişiden kalkmıştır. Yıkayamadığı o beden putunu ise artık kul olmak yetmiyor; yanmak ve kül olmak gerekiyor ki, yok olup var olunabilsin. Bunun olması da ancak kişinin aşk ateşine düşüp kül olarak Gül olmasından geçmektedir.
İşte İbrâhim a.s, 8. gün ateşe atıldığında, yani şiddetli aşk ateşine tutulduğunda, tüm benliği yandı ve kül oldu; külleri de gül oldu ve orası selâmet yurdu olmuş oldu İbrâhim a.s için. Cenâb-ı Hakk'ın "Ey ateş, İbrâhim'e serin ve selâmet ol" hitâbıyla, benliğin yandığı o ateş, yakıcı olmaktan çıkıp bir gülistâna dönüşmüştür. Çünkü aşkın ateşinde yanan varlık, kendi vehmî varlığından geçer; geriye Hakk'ın selâmeti kalır. O anlarını tarif ederken de "dünyada en çok lezzet duyduğum o yedi gündür" demesi, bu aşk hâlinin tadışıdır. Zira benliğin yandığı yer, âşık için azap değil, en büyük lezzettir.
Farka Dönüş ve Babalık
Sonra farka dönüp insanlık âlemine babalık etmesi gerekti. Ondan dolayıdır ki İbrâhim a.s, sadece bir mertebenin değil, doğrudan tevhidin babası diye anılmıştır. Fenâda kalan, âleme fayda veremez; kâmil olan, cem'den farka döner ve halkın içinde Hakk ile yürür. İbrâhim a.s da aşk ateşinde yanıp Hakk'ta yok olduktan sonra, o selâmet ile insanlığa döndü ve "Halîlullah" (Allah'ın dostu) olarak, tevhidi tâlim eden bir baba oldu.
Ateşe neden atıldı sorusunun sûret cevabı Nemrud'un zulmüdür; hakikat cevabı ise şudur: benliğin ancak aşk ateşinde yanıp kül olması, kulun ancak o külden Gül olarak dirilmesi içindir. Her birimizin içinde bir Nemrud, bir puthâne ve tutuşmayı bekleyen bir ateş vardır. Sorulacak asıl soru, kendi benlik putumuzu balta ile mi avutuyoruz, yoksa onu aşk ateşine teslim edip yanmayı mı göze alıyoruz? Kül olmayı göze alan, gül olmanın da müjdesini alır. Vesselâm.