İstanbul'un Fethi 1453: Ayasofya'nın Zâhirî ve Bâtınî Mimarı
Muharrem Avan

Kimi hâdiseler yalnızca yaşanmaz; yaşanırken içeride bir kapı da aralar. İnsan bir mekâna gider de aslında kendi gönlüne varır; bir taşın, bir kubbenin karşısında durur da orada kendi bâtınına bakar. Ayasofya'nın yeniden câmi oluşu ve o ilk Cuma namazı, fakir için işte böyle bir kapı oldu. Bu satırlar, o günün hâtırasını ve o hâtıranın altından sızan zuhûratı beraberce anlatmak niyetiyledir.
Ayasofya'ya Çeken Duygu: Bir İmzanın İzinde
Ayasofya câmiinin açılışına ve ilk Cuma namazına Adana'dan iki araba olarak gittik. Hamd olsun muazzam bir kalabalık vardı; o kalabalığı ancak umrede tavaf esnasında görmüştüm. Rabbim nasip etti ve o tarihî günde oradaydık.
Oraya gitmemize öncülük eden duygu, sizin -Terzi Babamın- imzanızın orada olması düşüncesiydi. Malûmun îlânı gibi olacak ama söylemeden geçmeyelim: 1453 yılındaki Fethin mimarisi zâhirde Fâtih Sultan Mehmed Han ise de, bâtında Akşemseddin Hazretleridir. Fakiri Ayasofya'ya çeken his, işte bu bâtınî imzanın izini sürme arzusuydu.
Feth'in Zâhirî ve Bâtınî Mimarı
Bu o kadar âşikârdır ki, Fethin gerçekleşmesi neredeyse imkânsız görünmekteydi. Tüm saray erkânı -bugünkü tabirle bakanlar, bürokratlar- ve mollalar -yani diyanet işleri- "Bu kuşatmayı kaldıralım, zâyiatın neresinden dönersek kârdır" demelerine rağmen (ki bu söz aslında bu zamanı da anımsatıyor), Fâtih hiçbirine itimat etmiyor; tıpkı babası gibi gönlünü Feth edene soruyor. O da "Yarın ikindi vakti fetih gerçekleşecek" diyor. Ve Sultan Mehmed, ertesi gün Fâtih Sultan Mehmed Han oluyor.
Buradaki incelik şudur: İslâm, kuşatmayı değil Fethi emretmiştir; o da içten olur, dıştan olmaz. Zâhir surlar mancınıkla dövülürken, asıl fetih bir gönlün diğer gönle akıttığı himmetle olur. Sultanın gönlünü Feth eden zât ne söylerse, zâhir onun tasdikinden ibaret kalır. Nitekim evvelki padişahlar hep akınlar düzenlemiş, kuşatmalar yapmış ama fetih müyesser olmamıştır; çünkü bir surun düşmesi başka, bir mânânın açılması başkadır.
Bir Müjdenin Evveliyatı: Hacı Bayram-ı Velî'nin Kuvve-i Kudsiyesi
Bunun bir de evveliyatı vardır, onu ıskalamamak lâzım. Kısaca değinmek gerekirse: Fâtih Sultan Mehmed Han'ın babası İkinci Murad Han, Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerini Edirne'ye saraya davet eder; Hazret de yanına Akşemseddin'i (k.s.) alarak saraya teşrif eder. Orada epeyce mevzular yaşanır -anlatması da yazması da uzun sürer ve konumuzla bağlantısı olmadığından o kısımları meraklısına havale edelim- ve İkinci Murad Han'ın o mühim suâline gelelim. O suâl, tüm padişahların ve sultanların ortak suâliydi:
Efendim, İstanbul'u Feth etmek bize nasip olacak mı?
Evvelki padişahlar bu suâli muhtemelen kendi kendilerine sorup cevaplamış olmalılar ki hep akınlar düzenlenmiş ama fetih olmamış, sadece kuşatmalar yapılmıştır. İşte İkinci Murad Han ile diğer sultanlar arasındaki fark tam bu noktada ortaya çıkıyor: O, bu suâli kendine değil, bir mürşide, Hacı Bayram-ı Velî'ye soruyor. Hazret ise cevaben:
Size olmayacak sultanım; ama kundakta yatan Şehzâde Mehmed ile bizim köseçe nasip olacaktır.
Buradaki "köseç" -seyrek sakallı demektir- ile kastedilen Akşemseddin'dir. Hazret bunu kendindeki kuvve-i kudsiye ile görmüş; dahası, daha o yaşlarda her ikisini de o mânevî kuvvetle donatmıştır. Kuvve-i kudsiye, evliyânın kalp gözüyle zaman perdesinin ötesini müşâhede etmesi, olacak olanı olmuş gibi görmesidir. Bu tarihî vâkıanın ayrıntılarını ilgili kitaplara havale edip, biz bizi ilgilendiren kısma yavaş yavaş geçelim inşâallah.
Fakirin Yaklaşımı: Ayasofya'nın İsmindeki Sır
Tüm bu tarihî kayıtlar doğru olmakla beraber, fakirin bu konuya farklı bir yaklaşımı var. Bunun için Ayasofya'nın tarihi hakkında Wikipedia'dan bir alıntıyı buraya koymak isterim:
Ayasofya (Yunanca: Aγία Σοφία; Latince: Sancta Sophia; Osmanlı Türkçesi: آياصوفيه) veya resmî adıyla Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi, eskiden Azize Sofya Kilisesi, İstanbul'da yer alan bir cami, eski bazilika, katedral ve müze. Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında İstanbul'un tarihî yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup 1453 yılında İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethedilmesinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye dönüştürülmüştür. 1934 yılında yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile müzeye dönüştürülmüş, 1935-2020 yılları arasında müze olarak hizmet vermiştir. 2020 yılında ise müze statüsünün iptal edilmesiyle tekrar cami statüsü kazanmıştır.
Şimdi asıl işaret etmek istediğim noktaya gelelim. Ayasofya adındaki "Aya" sözcüğü "kutsal, azize" anlamına gelir. "Sofya" sözcüğü ise Eski Yunancada "bilgelik" anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. Yani Ayasofya, "Kutsal Bilgelik" demektir.
Bu isim tesadüf değildir. İrfan lisanında hikmet -yani bilgelik- ilâhî bir emânettir; nitekim Kur'ân'da hikmetin "çok büyük bir hayır" olduğu haber verilir. Fetih öncesinde kilise olarak ibadethâne olan Ayasofya, fetih sonrasında -ki fethin sembolü olarak görülür- Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi'ne dönüşmüştür. Böylece "Kutsal Bilgelik" ismi, kendi hakikatine, tevhid ve irfâniyetin mânâsına kavuşmuş oldu.
Ebced'in Diliyle: 106 ve 53
Efendi babamın bir sünneti olarak, Ayasofya kelimesinin bir de rakamsal değerlerine baktığımızda -ki bunu Türk alfabesine göre değerlendirdim- ve bu değerleri topladığımızda 106 rakamını görmekteyiz. İkiye böldüğümüzde 53 rakamı ortaya çıkıyor. Yani zâhir kısmını çıkardığımızda, bâtınında yine Efendi Babamın izi orada görülüyor.
Harflerin sayısal diliyle konuşması, fakirin kendi indîliği değil; bir mürşidin öğrettiği bir bakış, bir sünnettir. Zâhirin altında bir bâtın, ismin altında bir mânâ arayan bu nazar, 1453'ün rakamlarında da o tanıdık izi bulur.
Zaman mı, Dehr mi? — An'da Olup Biten
Peki 1453 yılı... Zaman kavramı insanîdir, ölçülebilirdir: asırlar, yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler gibi. Bu, Vahdetin Kesret olarak açığa çıkmasıdır. Fakat Dehr veya An olarak ifade edilen kavramlar ilâhî olan kelimelerdir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur:
Dehr'e sövmeyin; Dehr Allah'tır.
Buhârî ve Müslim'de rivâyet edilen bu hadîs-i kudsîdeki Dehr, bizim ölçtüğümüz zaman değildir. Dehr veya An'da her şey çoktan olup bitmiştir; zaman şeridinde ise kazâ-kader programınca, sırası geldikçe açığa çıkmaktadır. İrfan geleneğinde dikkat çekicidir ki Kur'ân-ı Kerîm'de bir sûre hem ed-Dehr hem el-İnsân adıyla anılır (76. sûre) — sanki Dehr'in sırrı ile insanın sırrı aynı kapıya bakmaktadır.
Yeryüzünde rastgele hiçbir şeyin olmadığını, her şeyin bir ilâhî program ve âhenk içinde açığa çıktığını bilmekteyiz. O hâlde 1453 de bir "rastlantı tarihi" değil, An'da olup bitmiş bir hakikatin zaman şeridine düşmüş gölgesidir.
Câmi'nin Mânâsı: Toplayan ve Bir Araya Getiren
"Câmi" kelimesinin anlamına baktığımızda, "toplayan, bir araya getiren" mânâsını içerir. Bu haslet, mürşid-i kâmillerde daha belirgin bir hâl olarak görülür. İnsanları irşat etmeleri neticesinde, birbirini hiç tanımayan insanlar bile bir araya geldiklerinde, aralarında yıllarca bir arada yaşadıkları kardeşlerinden bile öte bir sevgi ve muhabbet sergilerler. İşte bu, mürşid sevgisinde gark olmuşluğun, içteki değişimin Âfaktaki -yani dış âlemdeki- bir yansımasıdır.
Enfüsteki -yani iç âlemdeki- yansımasına gelince: Mürşid, kişideki dağınık olan kesret bakışını kendi içinde toparlayıp onu vahdet bakışına ve şuuruna sahip kılar. Böylece "câmi" ismi, dervişte de enfüsî olarak yaşar. Bu Âfak-enfüs ikilisi, aslında Kur'ân'ın işaret ettiği bir sırdır:
Onlara âyetlerimizi âfakta (ufuklarda) ve kendi nefislerinde göstereceğiz. (Fussilet sûresi, 53)
Bu noktadan baktığımızda, asıl "câmi" olan bina değildir; câmi, mürşitlerdir; yani insân-ı kâmil mertebesinin vârisi olan Kâmil İnsanlardır. Bir mürşidin gönlü, dağınık kalpleri vahdette toplayan asıl mesciddir.
Camilerin görüntüdeki bir mimarı olduğu gibi, mânâsının da bir mimarı ve o câmii temsil eden bir insân-ı kâmil vardır. Caminin mimarı bir kişidir -mânâsını inşâ eden de bir kişidir, bu vahdettir-; onu kullanan ise binlerce kişidir, bu da kesrettir. Bir'den çokluğa, mimardan cemaate; tıpkı Vahdetin Kesret olarak açığa çıkışı gibi.
İseviyetten Muhammediyete: Fettâh İsminin Tecellîsi
Toparlayacak olursak: 1453'te Feth edilip İseviyetten Muhammediyete geçiş yapılan caminin mânâsını, o "Kutsal Bilgelik"in mimarını, tevhid ve irfâniyetinin mimarını Efendi İz-Babam olduğu, âşikâr bir biçimde gözümüzün önünde durmaktadır.
Burada İseviyetten Muhammediyet mertebesine dönüşümün yaşandığı görülmekte. Fettâh (Fâtih) ismiyle, İsevî şuurlara bir esenlik, bir Selâmet olmuştur bu fetih. Nitekim Fâtih unvanı fetihten, fetih ise Esmâ-i Hüsnâ'dan olan el-Fettâh -"açan, hükmeden, feth eden"- isminin tecellîsinden gelir. Zâhirde bir surun açılması, bâtında bir şuur mertebesinin açılmasıdır: İsevî muhabbetin, Muhammedî kemâlde selâmete ermesi. Kılıçla değil, o kılıcın ardındaki himmetle; ordu ile değil, o ordunun gönlünü Feth eden mürşid ile.
Daha yazılıp çizilecek çok konu vardır; her isim bir kapı, her tarih bir işaret. Lâkin bir mürşidin izini bina taşlarında değil, kalplerin vahdetinde aramayı öğrendikten sonra, gerisi tefekküre kalır. Mevlânâ'nın (k.s.) dediği gibi:
Sözü kısa kesmek gerek, Ves-Selâm.