Nimetin Bizde Görülmesi Ne Demek?
Muharrem Avan

Nimet bahsi, tasavvuf yolunun en ince kapılarından biridir. Çünkü nimeti görmek, onu vereni görmenin kapısıdır; nimete şükretmek ise varlığın kime ait olduğunu ikrar etmenin en sade hâlidir. Fakir bu yazıda, kısacık bir hadîs-i şerîfin gölgesinde, nimetin "bizde görülmesi"nin ne mânâya geldiğini birkaç yönden tefekkür etmeye çalışacağım. Rabbim ufkumuzu genişletsin inşâllah.
Ebû Hüreyre'den rivâyetle Hz. Rasûlullâh (a.s.) şöyle buyurmuş:
"Allah kuluna verdiği nimeti üzerinde görmek ister."
Bu kısa cümlenin içinde koca bir irfan denizi saklı. Şimdi bu hadîs-i şerîfi birkaç yönden değerlendirmeye çalışalım.
Birinci Yön: Şükür ile Nimetin Hayat Bulması
Allah, kuluna ihsân ettiği nimetlerin kulu tarafından görülüp bilinmesini istemektedir. Kul o nimeti gördüğünde, ona şükreder; şükrettiğinde ise nimetin üzerinde bir faaliyette olduğunu ve o nimeti asıl verenin kim olduğunu bildiğini ikrar etmiş olur.
Bu ikrar, aynı zamanda bir kalkandır. Zira şeytan, yol kesicilik yaparak "sen onları şükreder bulamayacaksın" demişti. Kur'ân bize bu tuzağı bizzat haber verir:
"Sonra (onlara) önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen, onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın, dedi." (A'râf sûresi)
İşte Allah'ın sâlih kulları, bu şükürsüzlük tuzağına düşmeden, nimetlerinin şükür sebebiyle onlarda hayat bulmasını yaşarlar. Nimet, ancak şükürle diri kalır; şükürsüz nimet ise sahibinin elinde donuklaşan, farkına varılmayan bir ölü hükmündedir.
İkinci Yön: Esmânın Bizi Kuşattığının İdraki
Allah Celle Celâlühû, âlemde kevnin zuhûrunu sıfat ve esmâsı ile açığa çıkarmaktadır. Bu nazarla bakan kul, kendinde ve âlemde faaliyette olan her türlü şe'nin Allah'a ait olduğunu, kendinde fâilin O olduğunu bilip idrâk eder.
Bize verilmiş olan bu nimet, İbrâhimiyet mertebesi itibâriyle "giyinilmesi" gereken bir esvaptır; yani bu esmâların bizi kuşattığının idrâkiyle bir yaşam sürmektir kişinin murâdı. Nasıl ki Halîl İbrâhim (a.s.) yıldıza, aya, güneşe bakıp "ben batanları sevmem" diyerek her zuhûrun ötesindeki Vâhid'e yöneldiyse, kâmil kul da her esmânın tecellîsinde onu giydiren Müsemmâ'yı görür.
Ve işte Allah, kulunda bu idrâki görmek ister. Nimetin "bizde görülmesi", öncelikle bu esmâ elbisesinin bizde giyinilmiş olmasıdır.
Üçüncü Yön: İdrâkten Müşâhedeye
Nimetin üzerimizde görülmesini istemesi, artık kulun faaliyete geçmiş, idrâk etmiş; ardından idrâk ettiğini müşâhede sahasına çıkarıp Allah'ın işlerini kendinde seyretmesini istemesidir.
İdrâk, henüz akıldadır; müşâhede ise gözle, hâlle, yaşayışla olandır. Kul, bildiğini yaşama taşıdığında nimet onda "görülür" hâle gelir. Buna işâreten Cenâb-ı Hakk Fussilet sûresinde bir vaadde bulunur:
"Biz onlara hem ufuklarda hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (Kur'ân'ın) gerçek olduğu kendilerine iyice belli olsun." (Fussilet, 53)
Cenâb-ı Hakk burada bize göstereceğini vaad etmektedir. "Ufuklar" (âfâk) dış âlemdir, "nefisler" (enfüs) iç âlemdir; ve gösteren de görülen de, gösterdiğini seyrettiren de O'dur. Nimetin bizde görülmesi, bu vaadin kulda tahakkuk etmesidir.
Dördüncü Yön: Nimeti Görmek İçin Kişileri Kaldırmak
Yukarıda kurduğumuz nimet-şükür bağına bir de şu noktadan bakalım. Şükredebilmek için nimeti görmemiz, bilmemiz gerekir; fakat nimeti hakkıyla görebilmek için de araya giren "kişileri" kaldırmak gerekir.
Bir misalle açalım. Adam bir ay boyunca çalışır ve maaşını eline aldığında onu patronundan bilirse kime şükreder? Elbette Allah'a değil. Yahut bir kadın eline geçenleri kocasından bilirse? Bu misalleri çoğaltabiliriz ama kuru kalabalık olur. Sebepler perdesinde takılıp kalan göz, Müsebbibü'l-Esbâb'ı göremez.
Şimdi câhil sofu şöyle düşünebilir: Hadiste geçiyor ya,
"İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmiş olmaz."
Evet, burada "halkın eliyle halk edenin Allah olduğu" yazılıdır; ama bunu anlayana. Yahut "Allah'tan gayrı mı var da böyle bir tasnife giriyoruz" diye düşünen de olur; onlar zaten bu hâlden muaftır. Zira gayrı görmeyenin teşekkürü de şükrü de doğrudan Hakk'adır — halka teşekkür ederek Hakk'a. İki hadis arasında çelişki yoktur; biri şükrün edebini, diğeri şükrün hakîkatini gösterir. Kul, teşekkürü halka yapar ama şükrü Hakk'a bilir.
Beşinci Yön: Zâhir Mânâda İtidal
Bu hadîs-i şerîf, zâhir mânâda ise zenginlerin tüm imkânları ile diledikleri gibi yaşamalarını söylemiyor. Peki ne diyor? Zengin isen fakir gibi görünme, fakir isen zengin gibi görünme, diyor.
Zenginlik ne kadar bir nimet ise, fakirlik de o kadar bir nimettir. Nimet, üzerinde göründüğü hâle uygun bir edeple taşınmalıdır. Ne isrâf et, ne cimri ol. Nitekim Cenâb-ı Hakk kullarını iki uçtan da sakındırmış, orta yolu emretmiştir. Nimetin üzerinde görülmesi, gösterişe kaçmak değil; verilenin şükrünü hâl ile îzhar etmektir. İşte itidal, bu hadîsin zâhirdeki hikmetidir.
Altıncı Yön: Vücut Ülkesinde Nimetin Şükrü
Şükür sebebi olarak kişi kendi vücut ülkesini de ele aldığında, her uzvun şükrü kendi cinsindendir:
- Göz nimetinin şükrü, güzel görmek iledir.
- Kulak nimetinin şükrü, güzel duymak iledir.
Açıklamak gerekirse: Güzel görmek, zuhûrda olanın Allah'ın esmâsı olduğunu bilmek ve o mahâlden açığa çıkanın O olduğunu görmek sûretiyle, kimseye varlık vermeden olayları görmektir. Göz, gördüğünü Hakk'ın tecellîsi olarak gördüğünde şükrünü edâ etmiş olur; başka bir varlığa hüküm biçtiğinde ise nimeti zâyi eder.
Bu makāma Niyâzî-i Mısrî hazretleri ne güzel işâret buyurmuş:
Ben sanırdım 'âlem içre bana hiç yâr kalmadı
Ben beni terk eyledim bildim ki ağyâr kalmadı
Kul, kendi benliğini terk edince "ağyâr" (yabancılar, gayrılar) diye bir şeyin kalmadığını bilir; her yerde ancak Yâr'ı görür. İşte güzel görmenin hakîkati budur. Güzel duymayı ve diğer âzâların, yani sıfat ve esmâların şükrünü de sen bununla kıyas edersin.
Kapanış
Görüldüğü üzere, "Allah kuluna verdiği nimeti üzerinde görmek ister" cümlesi, şükrün edebinden Tevhîd-i Ef'âl'in derinliğine, itidal ahlâkından müşâhede makāmına kadar uzanan bir yol haritasıdır. Nimeti üzerinde taşımak; onu vereni bilmek, gördüğünü O'ndan bilmek ve yaşayışını bu idrâk üzere kurmaktır.
Bu ve benzeri daha nice mânâlar da vardır içinde; onu da okuyanların zevkine havâle ediyoruz. Belki senin gözün, fakirin görmediği bir yönü daha açığa çıkarır. Nimeti üzerinde görülen kullardan olmak duâsıyla — muhabbetle kalın.