Çocukluk ve Eğitim
Çocukluğuma dair aklımda kalan ilk hâdiselerden biri, boncuk ararken başıma gelendi. Bir kireç kuyusunun kenarında sopamı uzatmışken ayağımın altındaki toprak kaydı ve ben baş aşağı kuyuya düştüm. Beni hemen soyup üstümdeki kireci yıkadılar; ama gözlerim bir hafta boyunca kapalı kaldı, o günlerde doktor imkânı da yoktu. Annem beni okula götürdüğünde başöğretmenimiz "aç bakayım gözlerini" diye bağırınca gözlerim açılıvermişti.
Bizim çocukluğumuzda dergâhlar çoktan kapanmıştı. Tekirdağ'ın yüksek kesiminde, eskiden Kırklar Tekkesi'nde görev yapmış "Saatçi Hafız Celal" adında bir amcamız vardı; tekkeler kapanınca o da saatçiliğe geçmişti. "Bizim çocukluğumuzda dergahlar kapanmış daha evvelce… saatçi Hafız amcamız vardı," diye anarım o günleri.
1945'te ilkokula başladım. O yılların zor şartlarında ancak ilkokulu bitirebildim; "(1945-1950) seneleri içinde ancak ilk okulu o günün şartlarında zor bitirmiş bir kimseyim," derim kendimi anlatırken. Aile bütçesine katkı sağlamam gerektiğinden örgün eğitime devam edemedim, ilkokul mezunu oluşumu sonraki yıllarda da tevazuyla dile getirmişimdir. Yedi yaşında başladığım okulda zeki, çalışkan ve ahlâkımla dikkat çekiyordum; başöğretmenim ve matematik öğretmenim beni diğer öğrencilere örnek gösterirlerdi. Çocukluk arkadaşlarım da benim onlara benzemediğimi söylerlerdi: "yahu sen nasıl bir çocuksun? Bize hiç benzemiyorsun, biz o kadar küfür ettiğimiz hâlde senin ağzından hiç küfür duymadık," derlerdi bana.
İlkokulu bitirdiğim o çocukluk döneminde iş hayatına amcamın ve ağabeyimin çalıştığı ağaç-kereste-marangoz atölyesinde marangoz çırağı olarak başladım; bizim ailede marangozluk yaygın bir meslekti, amcam da ağabeyim de yeğenim de kardeşim de oğlum İzzet de marangozdur. "…amcam, ağabeyim, yeğenim, kardeşim, oğlum İzzet… merangozdur, bende ilk olarak amcamın yanın da marangoz çırağı olarak iş hayatına başlamış idim," derim o günleri hatırlarken. Ağabeyim marangozlukta kalınca beni terzi mesleğine verdiler, ben de bu meslekten sonraki elli beş-altmış yıl boyunca rızkımı kazandım.
İlkokuldan sonra dinî hayata ilgim arttı, beş vakit namaza başladım; Hz. Ali menkıbelerini okumaktan da çok hoşlanırdım. Terzilik çıraklığının yanında Tekirdağ Çiftlikönü Camii imamı Ahmet Elitaş Hoca'dan Kur'ân-ı Kerîm ve dinî bilgiler dersleri almaya başladım. Her sabah çok erken kalkar, evime yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki camiye fecrin karanlığında yürüyerek giderdim; sabah namazını cemaatle kılar, hocamla o günkü dersimi çalışır, saat sekiz civarı dersi bırakıp dükkânı açardım. "İşte bende bu Ahmet hocadan evvelâ yüzünden Kur'an okuma dersleri daha sonra da Arapça dersleri almaya başlamıştım," diye anlatırım o dönemi. İbadetlerime çok düşkündüm; bir gün sabah namazına kalkamadığım için nefsimi terbiye maksadıyla peş peşe üç gün oruç tutmuştum.
Boğaz talimi yapmak için bir gece odama kapanıp durmadan eûzü-besmele tekrarlarken, dışarıda beni bekleyen annem, Kur'ân okuduğumu sanıp dayanamayıp içeri girmişti: "Kur'ân okuyacaksın diye dışarıda bekliyordum, arkası yok mu bunun oğlum?" demişti bana. Gençlik çağımda da işten gelip gece yarısı yatsı namazı kılarken aşırı yorgunluktan secde hâlinde uyuyakalmıştım; eve gelen babam Sadık Efendi beni bu hâlde görünce telaşlanmış, seslenip cevap alınca ancak rahatlamıştı.
Kıraat talimime yeterli vaktim olmadığından, müezzin Ali Efendi her akşam yatsıdan sonra cami anahtarını dışarıda belli bir yere bırakırdı; ben de gece yarısı işimi bitirince anahtarı alır, camiyi açar, kıraat talimi yapardım. Bir gece Paşa Camii'nde çalışırken sesleri duyan bekçi kontrole gelmişti. Tekirdağ'da hafızlık çalışmalarına da başlamıştım, fakat zamanımın yetersizliği yüzünden bu çalışmayı yarıda bırakmak zorunda kaldım.
Bir yaz istirahatimde İstanbul Nûruosmaniye Camii imam-hatibi, meşhur kıraat imamı Hasan Akkuş'a ders almak için başvurdum; ama o beni "Üç beş gün benden ders aldıktan sonra bırakıp gideceksin, başka yerlerde de Hasan Akkuş'ta okudum diye hava atacaksın!" diyerek geri çevirdi. Buna çok üzülmüştüm ki Bakırcılar Camii imamı "Üzülme gel, bizim camide ben sana ders vereyim" diyerek bana kısa süreli bir kıraat dersi verdi.
Askere gitmeden önce, on altı-on yedi yaşlarımda çok dar vaktim olduğu hâlde önce Kur'ân okumamı, sonra hurufat-boğaz talimini, ardından da Arapça'yı çalışmaya başlamıştım: "Askere gitmeden evvel 16-17 yaşlarında iken çok dar zamanlarım olduğu halde evvelâ Kur'an okumasını sonra bir miktar hurufat boğaz talimi daha sonra da biraz Arapça okumaya başlamıştım," derim o yılları anlatırken. Her sabah beşte kalkıp yaklaşık iki kilometre uzaktaki mahalleye yürür, camide sabah namazını kılıp dersimi alır, saat sekiz civarı aynı yolu -günde dört kilometre- yürüyerek dönerdim. İmam Ahmed Hocam bana ayrıca fıkıhtan "sular" konusunu, Râmûzü'l-Ehâdîs'i -yaklaşık yedi bin hadis- ve kalın bir fıkıh kitabını okutmaya başlamıştı; bunları her gün dört kilometre taşıdım ama çalışacak vaktim yoktu. Babam ben on yedi yaşlarımdayken kalp krizinden vefat etmiş, ağabeyim de askerde olduğundan anneme ve kardeşime bakmak zorunda kalmıştım. Bu yüzden hocama ancak Kur'ân'ı anlamaya vakit ayırabildiğimi söyleyip diğer dersleri bırakmak zorunda kaldım.
1953'te İstanbul'dan Tekirdağ'a geldikten sonra, evimize yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki Çiftlik Önü Camii'ne her sabah beş-beş buçuk gibi Arapça okumaya giderdim: "…İstanbuldan geldikten sonra o günkü evimize yaklaşık iki kilometre kadar uzakta olan 'Çiftlik önü Camiine' Arapça okumak için her sabah (5/5,30) da kalkıp giderdim," diye hatırlarım o günleri. Bir sabah yorgunluk ve uykusuzluktan sendelerken, yoldan geçenler "şu serhoşa bak, sabah sabah içmiş" diye konuşup geçmişlerdi; ben bu benzetmeden -manevî, aşk sarhoşluğunu çağrıştırdığı için- memnun olmuştum. Arapça hocam Ahmet Elitaş ile ders bitiminde yaptığımız sohbetleri de anarım; bir defasında hocam bana İmâm-ı A'zam hakkında gördüğü bir rüyayı, bir zuhuratı anlatmıştı.
Askere gidene kadar, Tekirdağ'ın tanınmış kıraat imamı merhum Behçet Toy Hoca'dan kıraat, tashih-i hurûf ve tecvid tahsil ettim; ne var ki hıfzımı tamamlayamadım. İlerleyen yıllarda -1970 ile 90 arasında- Tekirdağ merkez eski camide imam-hatiplik yapan Hâfız Behçet Toy Hoca Efendi de böylece Kur'ân hocalarımdan biri olmuştur.
Şiirlerimin toplandığı Terzi Baba Divanı'm, 1962'de ilk kez yazdığım "Arayış" başlıklı şiirle başlar.
Kaynaklar
- Sohbet Arası Sohbetler (CD 10, s.46; CD 19, s.89; CD 17, s.39; CD 20, s.23)
- Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (30, s.75)
- DVT-C001 Ses Kaydı (s.25-27, 109)
- Aşk ve İrfân Yolunda (s.25-27)
- Terzi Baba, C.1 (s.23-25, 113-114)
- Terzi Baba, C.2 (s.58, 60-61)
- Dur Rabbın Namazda, C.1 (s.116)
- Dur Rabbın Namazda, C.2 (s.334)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi, C.1 (s.74-75)
- Terzi Baba Necdet Ardıç — Biyografi (s.213)
- Zekât ve İnfâk (s.132)
- Hz. Peygamber'i Rüyada Görmek (s.42)
- UŞŞÂKÎ KÜLTÜRÜNÜN GÜNÜMÜZE YANSIMASI 'NECDET ARDIÇ' ÖRNEĞİ — Yüksek Lisans Tezi, Serkan Denkçi (s.28-31)
- Terzi Baba'nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı — Yüksek Lisans Tezi, Canan Çalışkan (s.14-15)