Kendi Rüya ve Zuhûrâtları
Yeni evlendiğimiz aylarda, 1964 yılında, mânâ âleminde bana burmalı iki geniş altın bilezik verildiğini gördüm; her birinin üzerinde madalyon gibi asılı, biri kalp biri kılıç şeklinde birer sarkaç vardı. O zuhûratı sonradan hem zâhir hem bâtın yönüyle yorumladım: zâhirde iki oğlum olacağına işaretti — nitekim iki erkek evladım olacağı bana evlenmeden önce de ayrıca gösterilmişti — bâtında ise ileride yetişecek mânevi evlatlarıma, talebelerime bir müjdeydi. Yıllar sonra, 1971'in sonlarına doğru bir gece yine mânâ âleminde bana taç ve hırka giydirilip bir vazife yüklendiğini gördüm; büyük, taşlık bir salonda iki muhafız beni hil'at ve tac-ı şerifle donatırken, etrafımdaki zikir halkasının genişlediğini fark ettim.
Mürşidim Hazmi Tura Uşşâkî Hazretleri, sık sık Tekirdağ'dan İstanbul'a kendisini ziyarete gittiğimi ve gördüğüm hâlleri anlattığımı bilirdi; bir defasında bana "Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. İlki bu yolda çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise gördüğün (taç giyme ve İhlâs okuma gibi) zuhuratlarındır" demişti. Onun bu iltifatı benim için büyük bir teşvik oldu. Vefatını da yine bir zuhûratla öğrendim: terzihanemde dikiş makinesinin başında, yüzüm duvara dönük çalışırken, duvardan âdeta bir ekran gibi mürşidim Hazmi Tura'nın silüeti belirdi; "Haydi oğlum, gayret oğlum… lâ ilâhe illâllah… haydi gayret" diye seslendiğini işittim. Makineyi durdurup ütü masasına geçtiğimde, yerdeki beyaz karoların üzerinde ütü kömürü parçalarıyla âdeta çizilmiş üç harf gördüm: ayn, ye, dal. Unutmayayım diye hemen kâğıda not aldım. Kısa bir süre sonra mürşidimi ziyarete gittiğimde eşi Mürşide Anne bana "Efendi Babanız artık sizindir oğlum" dedi; en nihayet bu sözdeki mânâyı anladım, mürşidim vefat etmişti. Bu hâli yeni şeyhim Nusret Tura Uşşâkî'ye anlattığımda o, gördüğüm harflerin "ıyd" yani "bayram" mânasına geldiğini, ehlullahın vefatının onlar için bayram sayıldığını açıkladı.
Nusret Baba ile aramda geçen daha nice hâl vardır. Bir sabah erken saatte İstanbul'a giderken otobüsten inip yürürken onu, üzerinde bir heybet ve üns hâliyle, sanki dünyayla hiç ilgisi yokmuş gibi gördüm; hâlini bozmayayım diye sessizce yanından geçtim. Bir başka ziyaretimde, iskeledeki odasında bana bir elma verdi; Tekirdağ'a dönüp o gece elmayı yiyip yattığımda gördüğüm zuhûratla bir ders geçtiğimi, bunu bana sonraki ziyaretimde kendisi bildirdi. Yine bir Pazar günü onu ziyarete giderken ruh âlemim çok yerindeydi; meğer o gün ev halkına "bugün nûrlu biri geliyor" demiş, ben eve vardığımda bu müjdeyle karşılaştım. Bir rüyamda onu yatakta yatarken ziyaret ettiğimi, beni yanına oturtup elindeki kitabı okuduktan sonra "Al oğlum bu mârifetname, sana veriyorum" dediğini gördüm. Bir başka defasında mânâda Efendi Babam'ı evde büyük bir koltukta otururken, yanında Hz. Ali'yi nokta kadar küçük, mürşidimi de iki karış kadar küçük gördüm. 31 Ağustos 2006'ya bağlanan gece, kitabımın ilgili bölümlerini yazdığım sırada, rüya âleminde Nusret Babam vasıtasıyla üzerinde bir yazı hattı bulunan bir sahife bana iletildi; okumaya çalışınca bunun "İLTİFAT" kelimesi olduğunu anladım.
15 Aralık 1984'te Mevlâna ihtifali için gittiğim Konya'da Hz. Şems-i Tebrizî'nin türbesini ziyaret ettim; orada bir miktar namaz kıldıktan sonra onun ruhaniyetine yönelip tefekküre daldım ve içimden bazı sorular sordum, aklıma beliren cevapları aldım. "Keşfin açılması nasıl olur?" diye sordum, cevap şöyleydi: "Ortada kapalı yok ki açılması olsun, sen ortada var oldukça kapalısın, sen kalkınca iş biter." "Salât nedir?" diye sordum, "Salât bir andır. Ezel ve ebed söz konusu olmayan bir andır" cevabını aldım.
Ömrümde bir kez, terzilik yoğunluğu sebebiyle daha önce hiç fırsat bulamadığım hâlde, 22-29 Haziran 1985'te, bugün dergâh olan evimde bir haftalık halvete girdim. Halvetin üçüncü dördüncü gecesinde, 25 Haziran 1985'te, yoğun bir zikir hâli içindeyken sırasıyla Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Abdülkādir-i Geylânî, Abdülkerîm el-Cîlî, Hz. Ali, Hz. Ebûbekir, Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan, Pîr Hasan Hüsâmeddin Uşşâkî ve en sonunda şeyhim Nusret Baba'nın ruhaniyetlerinin gelip bana selam verdiklerini gördüm; her birine tekbir ve zikirle karşılık verdim. Ardından değerli taşlarla işlenmiş bir taç ve bir taht belirdi, dolgun ve vakur bir ses üç kez "Ene Muhammed!" dedi; yeşil zemin üzerine kelime-i tevhid yazılı livâü'l-hamd sancağı yükseldi. Ben de secdeye kapanıp "Medet, yâ Rasûlullah!" diye niyaz ettim.
İsmimle ilgili de garip zuhûratlarım oldu. Kur'ân okurken bazı yerlerde "Necdetim… Necdet'in…" diye kendi ismimin geçtiğini gördüm; bunu Nusret Tura'ya anlattığımda "Gördüğün en güzel zuhûratlarından biri budur" dedi. Sonradan bu ismin Kur'ân'daki "necât" kelimesiyle ve Necm Sûresi'yle (53) ebced bakımından bağını araştırıp buldum. Bir gün Kadıköy'de banliyö arızası yüzünden vasıta beklerken, yanımdan geçen bir postacı çantasından ikiye katlı, süslü Arapça yazılı bir sûre çıkarıp bana verdi; okudum. Sonradan bunun Necm Sûresi olduğunu, yani bana has gelen sûre olduğunu anladım. Bir gece de uyku ile uyanıklık arasında "fenecceynake" — sana kurtuluş verdik — dendiğini işittim.
Kâbe ve umrelerimle ilgili de pek çok hâl yaşadım. Mânâ âleminde kendimi Harem-i Şerif'te bomboş bir hâlde, tavafın soldan sağa döndüğü bir vaziyette gördüm; Umre kapısıyla Bâb-ül Feth arasında kendime ait gizli bir kapı fark ettim, diğer hacıların dışarıdan tavaf ettiğini izledim. Sonradan Mekke'de bu kapının yerini araştırdım ve bunun elli iki ile elli dört arasındaki Bâb-ı Şâmî olduğunu tespit ettim. Bir umre öncesinde, Kâbe'nin özünü aradığım bir sırada, karşıma gelen arabadan inen kendimin elimi uzattığımı, elimi öptüğümü ve o an Kâbe'nin özünü bulduğumu hissettiğim bir rüya gördüm. 1999 umresinin son sabahı, Mescid-i Haram'da namaz sonrası bana çok benzeyen, ak sakallı bir zâtla musafaha ettim, yanağından öptüm; sonradan bunun Hızır aleyhisselam olduğunu, umremi tebrik ettiğini anladım — "buldu beni nasılsa, son günün ikramıydı" diye yazmışımdır. 2012 umresinde gece 02:05'te Kâbe avlusuna benzer bir yerde şeyhim Nusret Baba'nın yerden bir dilim patates kızartması alıp önce bana, sonra iki kişiye daha yedirdiğini gördüm; bunu "nasrun minallah", Allah'ın yardımı, olarak yorumladım. Aynı umre gecelerinde, kement ya da testereye benzer bir aletle yaralı bir ejderhayı sardığımı, ayağının yaralı olduğunu görünce bıraktığımı gördüm; ayrı bir zuhûratta da Tekirdağ'da bir ağacın altından geçerken üzerime bir şey dökülüp elbisemin kirlendiğini, bir temizlikçiye temizlettirdiğimi görüp mânasını düşünmeye çalıştım.
İzmir'deki son günlerimde, 12 Ekim 2013 Cuma'yı Cumartesi'ye bağlayan gece saat 05:30'da gördüğüm bir zuhûratta, camide namaz kılınıp selam verildikten sonra imamın bana "(Selim) kalk devamını sen oku" der gibi işaret ettiğini gördüm; bunun üzerine Fetih Sûresi'nin 48. âyetinin onuncusunu okuyup uyandım ve hemen not aldım. Bunu "Selâm" isminin bir tescili olarak yorumladım.
Peygamberler ve büyük zatlarla da nice rüyam oldu. Eski bir caminin merdivenlerinde ashabın oturup sohbet ettiği bir yerde, Peygamber Efendimiz'in bana bakıp yanına çağırdığını gördüm. Kıyametin koptuğu büyük bir meydanda, herkesin tek tek çağrıldığı bir sırada münadinin "Yâ Ebû Hüreyre" diye seslendiğini işittim. Büyük bir binanın, bir karargâhın önünde direğe bayrak çekip ordunun önüne geçerek savaşa başladığımı gördüm. Vefat etmiş Hacı Bekir amcayı dükkânında gördüğüm bir rüyada, oradaki biri beni göstererek "kutuplardanmış, öyle yazıyordu" dedi. Katılacağım bir Yehova Şahitleri merasiminden bir gece önce, bana İbranice yazılı "gerçek İncil" gösterildiğini gördüm; okuduğum bölüm Hz. İsa'nın Rabbine "Baba, beni yanına al, ben çok zorlanıyorum" diye dua ettiği kısımdı — hem kendim okuyordum hem de sanki Hz. İsa'nın ağzından bana okunuyordu. Üç yıl boyunca İsrâfil, Azrâil, Cebrâil ve Mîkâil'den sesler duyduğum günler oldu; bir gece kulağıma hoş sedalar gelip uyanmam söylendiğinde, baktım ki karşımdaki kendi şeyhimmiş — "Kalktım baktım şeyhimmiş… işte burdada Nusret'iz" diye yazdım. Sabaha karşı gördüğüm bir rüyada eski köyümden tanıdığım Hanife teyzeyi yakından, yazmasını çıkarıp iki saç örgüsünü göstererek, canlı gözlerle bana selam verir gibi görmüştüm.
Bir gün uyandığımda gördüğüm bir zuhûratın, beklenen Mehdi'nin zuhur zamanının geldiğine işaret edebileceğini düşündüm; aradan on yıl kadar geçtikten sonra bazılarının benzer hesaplar yaptığına şahit oldum, ben o sırada bir şey söylemeyip yalnızca dinledim. Çok daha eski bir zuhûratımda ise, çocukluğumun geçtiği Aydoğdu mahallesi Şehitler Sokak'taki baba evimin önünde dururken, sokağın üst tarafından kağnıya benzer arabalarla inen görüntüler gördüm; bunların Ye'cûc-Me'cûc olduğunu anladım.
"Cemo ve Farko" adlı kitabımın yazılmasına da bir zuhûrat vesile oldu: lâtif bir âlemde bir sahafta, kuş diliyle yazılmış bir kitaba rastladım, onu çevirdim ve tamamladım.
13 Kasım 2009'da bizzat gördüğüm bir zuhûratı sonradan "Bir Zuhuratın Düşündürdükleri" adlı eserimde değerlendirdim. 28 Temmuz 2010'da gördüğüm bir rüyada, meyve ağaçları arasında yürüyordum, bana emanet edilen bir grup için aletler yapıyordum; baba evimin bulunduğu çocukluk sokağımın kenarına bodur şimşirlerden bir bahçe çevirip seyrettim. 2 Ağustos 2010'da ise kendi terzi dükkânımda olduğumu, bekleme odasında prova için sıra bekleyenlerin bulunduğunu, başka bir yerde de bir dükkânımın daha olduğunu gördüm. Bir talebemin beni sakallı bir amca ve nadir bir kuşla ilişkilendiren zuhûratından birkaç gün önce ben de bir zuhûrat görmüş, "hayırdır inşallah" diye beklemiştim; sonra talebemin gördüğünün bunun karşılığı olduğunu anladım.
Başka hâllerim de oldu: bir tepeden beyaz ve siyah koyunların yuvarlanıp önümde takla attığını gördüğüm bir zuhûratı hayra yordum, ertesi gün bir arkadaşımla bir şeyh efendiyi ziyarete gittik. Tekirdağ sahilinde muhibbim Erzurumlu Ömer Faruk benden denizden yunus çıkarmamı istediğinde "çıkarırız inşallah" demiştim; bir süre sonra 17 Temmuz 1987 tarihli, yirmi altı dörtlükten oluşan "Aşk" adlı şiirimi yazdım ve "böylece çıkardık deryadan 26 balık" dedim.
Günlük hayatımda da işaretleri okumaya çalıştım. Bir gün Tekirdağ'da Teknosa'yı ararken, tam o anda yanımdan geçen biri "üçüncü katta Teknosa var" dedi; bunu içimden sorduğum sorunun cevabı gibi yorumladım. Gördüğüm zuhûratları unutmamak için hep uyanır uyanmaz kalkıp kalemle not almışımdır, sonra onları kitabımdaki yerlerine eklemişimdir; 17 Temmuz 2021 gecesi gördüğüm bir zuhûratta da böyle yaptım.
Kaynaklar
- Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk (s.186, 199)
- Ramazan ve Oruç (s.171)
- İnşikâk Sûresi (s.7, 47)
- Terzi Baba, Cilt 1 (s.29, 33, 92, 93, 127, 127-128, 128, 129, 129-130, 241, 243, 246, 362, 369)
- Terzi Baba, Cilt 2 (s.101, 185-186, 189-192)
- Îmân ve İkân (s.152)
- Terzi Baba Necdet Ardıç — Biyografi (s.57, 85-86, 144-145)
- Aşk ve İrfân Yolunda (s.34-36, 84-90)
- DVT-C001 Ses Kaydı (s.34-36, 44, 45, 87-90)
- A'lâ ve Gâşiye Sûreleri (s.8)
- Kelime-i Tevhîd (s.487-488)
- Altı Peygamber — Hz. İsa (a.s) (s.143)
- Rüyâ ve Mânâ Âlemi 3 (s.86, 90, 108, 145, 153)
- Fâtiha Sûresi (s.90)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi, Cilt 1 (s.60)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi, Cilt 2 (s.188-190)
- Necm/Yıldız Sûresi (s.3)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 5–2001 (s.90-91)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 16 (s.91)
- Tüm Şiirlerim (s.5-6, 69-70, 159)
- Zekât ve İnfâk (s.123)
- Yûnus Sûresi (s.61)
- Bi'smi Has, Selâm 13 (s.7)
- Terzi, Elif, Terâzî, Teradî — İrfan Mektebi, Kırk Seyir (s.80)
- İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 — 2000 (s.125)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 20 (s.48)
- Rüyâ ve Mânâ Âlemi 6 (s.216, 218)
- İnci Tezgâhı 2 (s.36, 81)
- Terzi Baba'nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı — Yüksek Lisans Tezi, Canan Çalışkan (s.19, 123-124)
- Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması "Necdet Ardıç" Örneği — Yüksek Lisans Tezi, Serkan Denkçi (s.92-93, 106)