Manevi Yaşantı ve Seyr-i Sülûk
Manevî yaşantıma dair ilk hatırladığım şey bir sorudur: "Ben kimim?" Kimliğimi ararken geçirdiğim uzun yılları, ehlinin yanında çalışa çalışa bulduğumu söyleyebilirim. 16 Mayıs 1962'de kaleme aldığım ilk şiirimsi yazının adı da bu yüzden **"Arayış"**tır. Daha on beş yaşımda bir Kur'an kursu öğrencisiyken, bir cuma günü hocam bana "Oğlum Necdet, oturduğun yerden öğrendiğin bilgileri cemaate anlatıver" dedi; sohbet ve hitabet yolundaki ilk adımım işte o gün atıldı. Tasavvuf çalışmalarına ve nefis fethi yolculuğuma ise 1953 yılında İstanbul'da başladım.
O yıllardan itibaren oruca ve riyâzete büyük önem verdim. Yılın yarısından fazlasını oruçlu geçirmeyi kendime ilke edindim; üç ayların tamamını, ayrıca haftanın pazartesi-perşembe-cumartesi günlerini oruçlu geçirir, erbaîn oruçları tutardım. Bazı erbaînleri hayvani gıda almadan, yalnız bitkisel gıdayla tamamladım. "Haftanın günlerinin çoğunluğunu, senenin günlerinin yarısından fazlasını oruçlu geçirirdim." Bir defasında üç erbaîni birleştirip peş peşe yüz yirmi gün oruç tuttum; yüz on beşinci günden sonra beş gün hiç iftar etmeden geçirip yüz yirminci günün akşamı iftar ettim. Zayıflığımı gizlemek için beline ikiye katlanmış havlu koyardım. Bir bayram sohbetinde bunu anlatırken, kilo kaybımı fark eden bir çalışanımın "Usta be ya! Sen zayıf..." diye tepki verdiğini hâlâ hatırlarım. Yaşlandıkça artık yalnız Ramazan orucunu tutabilir oldum. Sürekli riyâzet oruçlarından bitkin düştüğüm bir dönemde mürşidim Nusret Tura beni bu hâlde görünce "Oğlum nafile oruçlarını bırak günahı benim olsun" demişti. Genç yaşta gaflete düşmemek için iş yerinde çalışırken ağzıma bilye koyar, düşünme ve konuşmamı böyle kontrol ederdim; sinemaya gidince artist yüzlerinin Hak ile rabıtama engel olduğunu fark edince bir daha gitmemeye karar verdim.
Mürşidim Hazmi Tura Uşşâkî Efendi'yi fırsat buldukça İstanbul Fatih Keçeciler Caddesi'ndeki Bedrettin Dergâhı'nda ziyaret ederdim. Bir ziyaretimde bana "Oğlum, iki şeyinden memnun kaldım. Birincisi tasavvuf çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise gördüğün zuhuratlarındır" diyerek taltifte bulunmuştu. Cumartesi günleri ikindiden sonra Beyazıt Camii'nde Mesnevî okutur, vaaz ederdi; ben de imkân buldukça Tekirdağ'dan gelirdim. Bir gün orada Hz. Nuh'tan okunan Mesnevî bahsinde Hz. Nuh'un sırrını öğrenmiştim. Fatih Camii vaazından sonra, bir akşamüstü Üner ile ziyaretine gittiğimizde evde yalnız olan Efendi Babam bize üç kişilik balık pişirip hazırlamıştı, hep birlikte lokma ettik. Sülûkumun başlarında bir gün terzi dükkânımda dikiş makinesinin başında dalıp, Hazmi Babamın rûhaniyetini duvarda televizyon ekranı gibi karşımda gördüm; mürşidim "Hadi oğlum, lâ ilâhe illâllah" diyerek beni uyardı. Hâl geçince ütü başında yerde kızgın ütü kalemiyle yazılmış üç Arap harfi gördüm; kısa süre sonra Hazmi Babamın vefat ettiğini öğrendim. Tahir Üner ile birlikte kabrini ziyarete gittiğimizde, akşamdan aldığı bir işaretle oraya gelen yaşlı bir zat -halifelerinden Mehmet Efendi- bizi görünce "sebebi buymuş" diyerek sevinmiş ve ağlamıştı.
Nusret Babam, büyük ârif ve sonsuz derecede Hak muhabbetlisi, zarif, kâmil bir zâttı; onda Allah'ın Vedûd isminin tecelli ettiğini söylerim. Bebek'teki dergâh-evinde ailemle misafir kaldığımız gecelerde şeyhimin gece düzenini gözlemlerdim: akşam yirmi bir-yirmi iki arası yatar, gece yaklaşık yirmi dört civarı kalkıp kahve yapar, yatsıyı kılıp dersini yapar, tekrar yatıp sabah namazına kalkardı. Sabah ezanıyla uyandığımda abdest alıp namazı birlikte kılar, zikir ederdik. "Bahar sabahları Bebek sırtlarında Aşiyan koruluğunda öten bülbüllerin sesiyle zikirlerimiz birbirine karışırdı. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer." Evindeki sohbet meclislerinde de bulunurdum; "Nusret Babamın dâvûdi sesi, Rahmiye Annemin latîf sesi, Rufâî şeyhi Lütfü Bey'in ince sesi, Nazan Hanım'ın nazlı sesi ve Sabri Bey'in yumuşak sesi ile orada bulunan diğer kişilerin katkılarıyla hep beraber ilâhiler okunurdu... İlâhiler bittikten sonra kısa bir zikir yapılır ve Nusret Babamın lisanından günün konusuna ve sohbetin gidişine göre Hak kelâmı başlardı.**" Gazeteci-yazar Refii Cevad Ulunay'ın mürşidime olan muhabbeti arttıkça kendisiyle görüşmek istemişti; "**Nusret Efendi ile Cevad Bey arasındaki yazışmaların devam ettiği günlerde Cevad Bey'in Nusret Efendi'ye olan muhabbeti de artmaya başlayınca kendisiyle görüşmek isteğinde bulundu... Bir cumartesi günü Bebek'teki eve ilk defa misafir olarak geldiler" -ben de o güne tanık oldum. Ulunay ile sık sık görüşür, o da zaman zaman Nusret Babamın sohbetlerine katılırdı.
Sabah erken otobüsle ziyaretine giderken, Küçük Bebek durağından yürürken karşıdan gelen Nusret Babamı "heybet ve üns" hâli üzere, dünyayla ilgisi yokmuş gibi gördüğüm bir sabah, hâlini bozmamak için ondan habersizce, sessizce yoluma devam etmiştim. Nusret Tura, Bebek vapur iskelesinde gişe memuruyken boş vakitlerini gişenin arka odasında halvette geçirirdi. Bir ziyaretimde bana bir elma verdi; o gece elmayı yiyip yattığımda bir zuhurat gördüm, sonraki ziyaretimde mürşidim bunu bildirip tarikat dersimi verdi. Gişe kapalıyken bile geldiğimi görmeden anlar, kapıyı açardı. Tatil günlerinde Nusret Babam ve Rahmiye Annemle Marmara bölgesini dolaşır, uğradığımız her beldede mürşidimin sevenleriyle karşılaşırdık. İş dönüşü Nusret Babamın kimseye belli etmeden umumi tuvaleti temizlediğini uzun süre sonra fark ettim; nefsini alçaltmak ve mü'minlere faydalı olmak isterdi, beni farkına vardırmamak için "hadi oğlum sen şu taraftan git" diyerek başka yola yönlendirirdi. 1970'li yıllarda bir Pazar, Tekirdağ'dan Bebek'e giderken, ben daha gelmeden Nusret Efendi sohbet hâlindeyken "çok nûrlu biri geliyor" diyerek gelişimi haber vermiş, kısa süre sonra ben çıkagelmiştim.
Seyr-i sülûk yolculuğum -nefis mertebeleri ile Hazarat-ı Hamse, tevhîd-i ef'âl, esmâ, sıfât ve zât mertebeleri- Nusret Tura'nın rehberliğinde tamamlandı ve bana tâc giydirilip kemer bağlandı. O günü şiirimde şöyle tarihledim: "Bu işi tamamlayalım, Tac takıp kemer bağlayalım, 09.04.77 pazar, Tacım giydirdi bana." Mürşidim bana "Oğlum, sebeb-i vücudum senmişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim" demiş, ömrünün sonunda maddî-manevî emanetlerini vererek beni yerine halife bırakmıştı. 1985'te asker arkadaşım neyzen Sencer Derya ile Manisa Kula'daki Seyyid Musa Kâzım Efendi'yi (Kâzım Çavuş) ziyaret ettim; bana "Madem oralarda bu işlerle meşgul oluyorsunuz, bundan sonra oralarda aynı zamanda bizim de temsilcimiz olunuz!" diyerek kelâmî hilâfet temsilciliği verdi. O yolculuğa dair başka bir hatıram da otobüsteki bir anımdır: "Bir gece Manisa Kula'ya gitmek üzere, otobüse binip yola çıkmıştım... [yanımdaki yolcu sigara içerken] 'Dervişin bir imanı bir de dumanı vardır' dedi... Aradan birçok seneler geçmesine rağmen, bu hadiseyi unutmadım."
Şeyhim M. Nusret Tura ile geçirdiğimiz, sonradan onun son Kadir gecesi olduğu anlaşılan bir gece vardı: dervişler toplanmış, sofrada birlikte yemiş, zikr-i tevhide başlamıştık; yorgun olan şeyhim az konuşup herkese tek tek gülümsemiş, "kadrinizi bilin" demişti. Şeyhimle son kadir gecesiymiş o akşam.
Terzilik mesleğindeki iş yoğunluğum sebebiyle hayatımda yalnız bir kez halvete girebildim. Yıllık iznimi buna ayarlayarak, 22.06.1985 Cumartesi gecesinden 30.06.1985 Pazar'a kadar iş yerimin bir odasında halvet yaptım. "22.06.1985 Cumartesi gecesiydi. Arkadaşım Ayhan ile birlikte hücreye girdik." İlk gece Ayhan ile gece ikiye kadar sohbet ettik; sabah o ayrılınca yalnız kaldım. Dışarıdan fark edilmesin diye camı halıyla kapattım, ışık sızmasın diye lambanın üzerine kâğıttan boru takıp ışığı tek noktaya yönelttim. O dönem on iki yaşındaki oğlum Cemal Cem, her akşamüstü bir dilim ekmek ve dört-beş zeytinden ibaret günlük yemeğimi hole bırakıp beni görmeden giderdi; ben de bunu ikiye bölerek yarısını iftarda, yarısını sahurda yerdim. Gündüzleri oruçlu, geceleri sabaha kadar uykusuz geçen bu süreçte Kur'ân âyetleri ve İnsân-ı Kâmil kitabı üzerine tefekkür ettim. Halveti "Necdet Ardıç, Tekirdağ 30.06.1985" imzasıyla, "Hücre dostlarına selâm, / Bu oldu son kelâm, / Hoşça kalın vesselâm, / Huu, uuu" dörtlüğüyle bitirdim. Zahiren bir haftalık kalışımın mânâ itibariyle yedi bin sene sürdüğünü, kırk yedi yaşında girip yedi bin kırk yedi yaşında çıktığımı, Hz. Âdem'den beri bütün peygamberlerle birlikte olduğumu hissettim.
Her insanın bir rabb-ı hâssı, kendine özel ilâhî esması olduğunu, ancak çoğu insanın bundan habersiz olduğunu bilirim. Kendi rabb-ı hâssımın "es-Selâm" ismi olduğunu bilmeme rağmen ilâhî bir tasdik bekleyerek yıllarca açıklamadım; bunu ancak 2014'te "Bi-ismi Hâs-Selâm" kitabımda anlattım -gördüğüm bir zuhûrâtı, bana hediye edilen bir levhayı ve Kâbe'deki Selâm Kapısı'nın önemini örnek göstererek. Bir kardeşimin getirdiği, üzerinde "İlâ dâri's-selâm" yazılı hat levhayı, dergâhta tamirat olduğu için önce açmadan sakladım, sonra uygun yerini tespit edip iç kapının üstüne astım. Kimden ve ne zaman geldiğini hatırlamadığım, ortasında "Selâmün aleyküm" yazan bir kart masamın yanında bir süredir dururken, kitapla ilgilendiğim günlerin sonuna doğru sanki bana seslenir gibi dikkatimi çekmişti.
Tasavvuf yaşantımın ilk senelerinden beri kendi gördüğüm ve hakkımda görülen zuhuratları, bizden sonraki yol ehline birer kıyas ve hatıra olması bakımından bir araya toplattım ve bir evlâdıma emanet ettim. 2001 umre ziyaretimde kelime-i tevhid meselesine yoğunlaştım; kutsal topraklarda gelen ilhamları bir araya getirerek "Kelime-i Tevhid" kitabımı oluşturdum. Mi'rac konusunu işlediğim bölümün sonuna Tevrat ve İncil'den Mûsâ ile İsâ'nın Mi'rac benzeri hâllerine dair bilgiler de eklemeyi düşünmüştüm; ama bunu yazmaya başladığım anda elimdeki uçlu kalemin ucu art arda üç kez "çıt" diye kırıldı. Bunu, Mevlâ'nın kitaba başka kaynaklardan aktarma ve tartışmaya açık bilgiler konmasını istemediğine dair bir işaret sayıp yazmaktan vazgeçtim; hemen ardından 08.01.1994 tarihli "Mi'rac Gecesi" şiirimi yazdım. 1958'den itibaren yaklaşık elli yıl boyunca, sevenlerimden gelen soru ve zuhûratlara verdiğim cevapları içeren dosyaları biriktirip kayıt altına aldım; şeyhim Nusret Tura'nın mektuplaşma usûlünü önemseyerek ben de teknolojik imkânları kullandım. O yıllardan beri biriktirdiğim sohbet kasetlerini de Tekirdağ'daki dergâhımızda camekânlı bir bölmede saklarım. "İnci Tezgâhı" adlı kitabım ise 1969'da başlayıp kırk iki yıl boyunca Nusret Efendimden ve karşılaştığım sûfilerden duyduklarımı, okuduğum kitaplardan aldığım notları içerir. Tarikat virdine başlamadan önceki destur isteme bölümüne "Destur yâ Gavsü'l-âzam Hz. Abdülkadir-i Geylânî" cümlesini de eklemişimdir; "Büyükler hepimizin büyükleri, o yüzden bunda bir sakınca yok" derim.
2012 umremde bir tavaf sonrası akşam namazında imamın elli üçüncü sûre olan Necm Sûresi'ni okuduğunu duydum; kendi kitabımda geçen "53" sayısıyla örtüştürerek bunu tavafımın kabul müjdesi saydım. 21.03.2009 yatsı namazında, o gün Sûre-i Feth'i bitirmişken imamın farzın ilk iki rekâtinde tesadüfen Feth Sûresi'nin son iki sayfasını okumasına hayret ettim ve şükrettim. 2013 umremde Mescid-i Haram'da yazdığım bir şiiri Efendi Babam okudu; ardından yaptığımız sohbette şeyhim şöyle dedi: "Seyr-i sülûk, Hakk'ın kendinden, kendine, kendiyle yaptığı yolculuktur." 19.06.2012'de İstanbul'dan Düzce Aydınpınar Köyü'ndeki bir balık çiftliğine gittim; balık yedikten sonra abdest alıp bir camide yalnız kıldığım öğle namazının bitiminde gönlüme gelen ilham üzerine "76-5 Doğdular Yaşadılar" tefekkür çalışmamı (padişah hikâyesini) müritlerime ilettim.
Hayatım boyunca pek çok farklı kimseyle karşılaştım, pek çok imtihandan geçtim. Kendisini "Amerika'daki bir Mehdî'nin İstanbul temsilcisi" ilan eden bir kişiyle on iki-on dört saat süren bir sohbetim oldu; adam bana bağlanmamı, hatta Peygamber Efendimizin onun Mehdîsi arkasında namaz kıldığını iddia etti. Mantık sorularımla adamın acziyetini itiraf ettirip görüşmeyi sonlandırdım, bir daha görüşmedim. 1997'de yeni tanıştığım "B... Bey" isimli bir kişi de kendisini "zamanın mehdîsi" olarak tanıtmıştı; bunu îmân-ikân farkını anlatmak için bir hatıra olarak paylaşırım. Terzihanemde kendimden keramet göstermemi isteyen bir misafire "Allah'ın fiilinin, esmâsının, sıfatının, zâtının zuhur ettiği bu mahalden daha büyük keramet mi olur?" diye cevap vermiştim; o misafir bir süre sonra dervişliğe kabul talep etti. Benzer bir istek 1987'de sahilde de gelmişti: komşularımızın misafiri "Esrar Baba" bana "Necdet Bey, hadi bakalım şu denizden bir balık çıkar da bir keramet göster!" deyince, ona yirmi yedi kıtalık "Olmaz" başlıklı bir şiir yazıp hediye ettim.
Ahmet Bey isimli bir Yehova Şahidi ile yaklaşık üç ay teolojik mülakatlar yaptım; cennet-cehennem, Hz. İsa'nın günahsızlığı gibi konuları tartıştık, davetleri üzerine iki arkadaşımla bir Îsâ (a.s.) doğum gecesi merasimine katıldım, karşılıklı ikna sağlanamadan vedalaştık. 1996'da Tekirdağ'da da kendilerini Yehova Şahitleri olarak tanıtan başka kişilerin görüşme teklifini kabul etmiş, yaklaşık altı ay süren görüşmelerde soru-cevap yapmıştım. "Satih İnce" denen kişinin sınırları aşması ve yaşanan nahoş bir hadise yüzünden Kasımpaşa'daki sohbetlere gitmeyi bıraktım.
Değişik meşreplerden zâtları da ziyaret ettim. Halveti Uşşâkî Şeyhi Ahmet Yüksel Özemre kalp ameliyatı olduğunda geçmiş olsun ziyareti için Üsküdar'daki evine gittim, "Hz. Âdem'in hakikati nedir?" diye sordum; "Âdem insanlığın prototipidir" cevabını aldım. Balıkesir'de Halveti Uşşâkî Şeyhi Sıddık Naci Eren Efendi'yi evinde ziyaret ettim; "Sıddık Naci Eren Efendi'yi evinde ziyarete gittik. Selamlaşma ve hal hatır sormadan sonra... yaklaşık on dakika süren görüşmemiz sona erdi." Edirne'de Havlucu Ahmet Efendi'nin sohbet halkasına katılıp sorular sordum; sorduğum son soru üzerine, "Peki Efendim, denizde fırtına çıksa veya başka bir şekilde duman çıksa o halde ne olacak?" diye sorunca bu zat oldukça kızıp hakaret içeren sözler söyleyerek beni camiden çıkmamı çok kaba bir şekilde söyledi. Büyükçekmece'de Nakşibendi şeyhi Muhammed Osman Sirâceddin Efendi ile görüşüp fenâ ve beka konusunu sordum; "Bilmiyorum ama kitaplarda anlatılıyor" cevabını aldım. İstanbul Samandıra'da bir Kur'ân kursunda Nakşibendî şeyhi Cizreli Ömer Faruk Seyda ile görüşüp ezan hakkında bir soru sordum; "Bilmiyorum ancak araştırırım" dedi.
Erken dönemimde her sabah bana yeni bir haber getiren bir "meleğim" olduğunu, ziyaret yerlerinden de haber alabildiğimi fark etmiştim; ama bunların birer perde, birer hicap olduğunu kendi kendime görüp -o dönemde beni uyaracak kimsem yokken- verdikleri zevke rağmen bu hâlleri terk ettim. İrşad görevime başladıktan çok yıl sonra Füsûs-ül Hikem ve benzeri konularda sohbet etmeye başladım; önceki dönemde sohbetlerim daha halka yönelikti. Bir bayram günü, annemden öğrendiğim Uşşâkîliğe dair bir kitabın (Tuhfetü'l-Uşşâkiye çevirisi) Bakırköylü Ahmet Efendi'de olduğunu öğrenip ziyaretine gittiğim gün, tesadüfen onunla karşılaşıp kitabı rica ederek aldım. Efendi Babam ziyaretten çıkarken bana "Deryada yıkanıp temizlendiniz; hadi gölde gidip kirlenin" demişti; bunun mânâsını çok yıllar sonra anladım. Ondan "Bu âlemi, güneşi, ayı, yıldızları gönlüme sokuyorum, gene de çok boş yer kalıyor" gibi sözler de dinlemişimdir. Mevlevî dervişi arkadaşım merhum Sencer Bey'den yaklaşık bir ay ney çalma talimi aldım, belli bir seviyeye geldim; ama bu işin vakit alacağını düşünerek ilgimi kestim. Yaklaşık altmış sekiz senelik tasavvuf hayatımda çok farklı kimselerle tanıştım, kimisi beni tahkir kimisi takdir etti, ama bu beni ilgilendirmedi; önemli gördüklerimi "ibretlik hatıra dosyaları" hâlinde tuttum.
Kaynaklar
- Tüm Şiirlerim (s.4, 84-85, 89-90, 172)
- Terzi Baba, C.1 (s.32, 33, 49, 109, 121, 213, 227, 234, 242, 243, 247, 334)
- Terzi Baba, C.2 (s.195)
- Terzi Baba Necdet Ardıç — Biyografi (s.4, 62, 71, 144)
- DVT-C001 (Ses Kaydı) (s.83, 84, 120-121)
- Aşk ve İrfân Yolunda (s.33, 40, 43, 44, 45, 46, 73, 83, 126, 137-138)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi, C.1 (s.1)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi, C.2 (s.1, 40, 184, 198-199, 205)
- Ramazan ve Oruç (s.47, 97-98)
- Rüyâ ve Mânâ Âlemi — Zuhûrât (3) (s.107, 108)
- Rüyâ ve Mânâ Âlemi — Tuzak, Mekr (6) (s.161)
- Tûr Sûresi (s.79)
- Bendeki Terzi Babam, C.1 (s.54, 72)
- Bendeki Terzi Babam, C.2 (s.194)
- Bi'smi Has, Selâm (13) (s.7, 71)
- Yûnus Sûresi (s.86)
- Feth Sûresi (s.105)
- Doğdular, Yaşadılar — Hikâyesi (s.155, 177-178)
- İnşikâk Sûresi (s.85)
- Terzi, Elif, Terâzî, Teradî — Kırk Seyir (s.56, 78-79)
- Mutaffifîn Sûresi (s.34)
- Cem'o ve Fark'o (s.13)
- İnci Tezgâhı (1) (s.77)
- Divan 3 (s.18, 19)
- SON DÖNEM UŞŞÂKÎ ŞEYHLERİNDEN MEHMET NUSRET TURA — YÜKSEK LİSANS TEZİ (Yusuf Yücel) (s.46-47, 49-50)
- UŞŞÂKÎ KÜLTÜRÜNÜN GÜNÜMÜZE YANSIMASI 'NECDET ARDIÇ' ÖRNEĞİ — YÜKSEK LİSANS TEZİ (Serkan Denkçi) (s.62, 64, 65, 66, 68, 69, 70, 104-105, 107-108, 132, 262, 278)