Şeyhi M. Nusret Tura (Efendi Babam) ve İntisap
1953 yılında mesleğimi ilerletmek için İstanbul'a gittim ve o yıl boyunca halam Rahmiye Hanım'ın Bebek'teki evinde misafir kaldım; tasavvuf çalışmalarına başladığım yıl olarak hep bu tarihi anarım. Henüz on beş yaşındaydım. Halamla eniştemin evden çıkarken birbirlerine "Huu, Efendi Baba'ya gidiyoruz!" diye seslendiklerini duyar, bu sözün ardında ne olduğunu merak ederdim; tasavvuf dünyasıyla ilk tanışıklığım işte bu merakla başladı.
Eniştem M. Nusret Tura, tasavvufi bir hayatı olan bir insandı ve evde kalan bu genci fark etmekte gecikmedi. Namazımı hiç aksatmadığımı, azimli oluşumu görünce bana sürekli "pehlivan" diye hitap eder oldu. Erken saatte Tekirdağ'dan yola çıkıp sabah Bebek'teki eve vardığımda "Ooo, pehlivan hoş geldin" diye karşılardı beni. Bu hitabın hikmetini sonradan "nefs ve er meydanının pehlivanı" olarak anladım; iş yerimin bulunduğu caddeye de bu yüzden "Hüseyin Pehlivan Caddesi" adı verildi. Zahirde yakın akrabam olan Nusret Tura'nın, batında da üstadım olacağını o günlerde bilemezdim; çocukluğumda "enişte" bildiğim bu insanın, aslında manada babam mesabesinde olduğunu ancak sonradan idrak edebildim.
Bendeki bağlılığı gören eniştem, beni kendi mürşidi olan Uşşâkî şeyhi, Fatih dersiâmı ve Süleymaniye Kütüphanesi müdürü Mehmed Hazmi Tura'ya gönderdi; elime tanıtıcı bir pusula verdi. Fatih'teki dergâhı bulup huzura kabul edildiğimde, tasavvufi hayata, gönül yolculuğuma işte böyle başlamış oldum. Hazmi Tura Mesnevihan idi; Bayezit Camii'nde cumartesileri ikindiden sonra Mesnevî okutur, Mesnevî şerh ederdi. 1955'li yıllarda, on altı on yedi yaşlarımdayken, Fatih Keçeciler'deki Bedreddin Dergâhı'nda onu fırsat buldukça ziyaret ederdim. Bir gün beni taltif ederek "Oğlum! İki şeyinden memnun kaldım. İlki bu yolun çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise gördüğün (taç giyme ve İhlâs okuma gibi) zuhurâtlarındır" demişti. Verdiği bir öğütte de iki gözlü bir heybe alıp günlük kullanılacakları öne, sonra kullanılacakları arkaya koymamı tavsiye etmişti.
Terzi atölyesinde çalışırken bir gün duvarda Hazmi Babam temessül etti, "Hadi oğlum Necdet, Lâ ilâhe illâ Allah" diyerek beni zikre getirdi; o sırada yerde kömürle yazılı "عيد / İYD" (bayram) kelimesini gördüm. Bu zuhuratı sonradan şeyhime sorduğumda, "o gün Hazmi Babamızın bayramı imiş" cevabını aldım. Hazmi Tura, hac farizasını edâ edip döndükten kısa bir süre sonra hastalandı; 29 Haziran 1960'ta yetmiş dokuz yaşında vefat etti. Dergâha vardığımda Mürşide Anne'nin "Babanız sizindir yavrum… Efendi Babanız artık sizindir oğlum" ve "Nusret Efendi'ye gideceksiniz, efendi babanın vasiyeti bu" sözleriyle hem vefatı hem de yeni yönelişimi öğrendim.
Böylece Hazmi Tura'nın yerine halife bıraktığı M. Nusret Tura Uşşâkî'ye diğer sâliklerle birlikte intisap ettim; seyr-i sülûkümün ikinci dönemi başlamış oldu. Hazmi Tura'dan birinci esmâyı tekmil etmiştim; Kelime-i Tevhid'i ve dersin esmâsını Nusret Tura'dan talim ettim. Bana "gözümün nûru" diye hitap eder, 1960'lı yıllarda yazdığı her mektuba "Gözümün Nûr'u" diye başlardı; o mektuplar hâlen elimde saklıdır. Birinde şöyle yazmıştı: "Fakir gözlerinden de (kulaklarından da) öperim." Kulak öpmenin biraz garip görünebileceğini de eklemiş, "öpme yerine 've refahtü fihi min ruhi' hakikatini üflerim" demişti. Bir başka vesileyle bana ve derviş kardeşlerim Ahmet, Üner ve H. Bekir'e hediye ettiği bir kitaba da "Necdet, Ahmet, Üner ve H. Bekir efendilere sevgi ve saygılarımla. Okuyun, heceleyin. Nusret Tura" diye yazmıştı.
Nusret Babam hayatımda, Hakk'tan ve Peygamberimizden sonra gelen en çok sevdiğim kimse idi; halen dahi ismi ve hatırası söz konusu olunca gözlerim dolar. Büyük bir ârif, sonsuz derecede Hak muhabbetlisi, zarif ve kâmil bir zâttı; onda Allah'ın Vedûd ismi tecelli etmekteydi. Onu ve Rahmiye annemi rahmetle yâd ederim.
1960'ta, henüz yirmili yaşlarımdaki bir derviş olarak, yakın arkadaşım Çorbacı lakaplı Güner Tahir Kombak ile birlikte, üzerinde büyük harflerle "YÂ SÎN" işlenmiş bir metrekare kadar el dokuması bir halıyı 350 lira taksitle aldık ve Nusret Tura'yı bir ziyaretimizde hediye ettik. Hediyeden duygulanan şeyhim bana "Allah sende İbnü'l-Arabî'yi tecelli ettirsin", Güner'e de "Sende de Mevlânâ'yı tecelli ettirsin" diye dua etti. 1978'de bu halının, kendi vefatından sonra bana verilmesini vasiyet etti; vefatının ardından halı Rahmiye Anne tarafından teslim edildi ve özel çerçeve içinde dergâhın duvarına asıldı. 1965'te Adana'da çekilmiş bir fotoğrafın arkasına da kendi el yazısıyla bana hitaben şu beyti yazmıştı: "Kime yazmıştım bu beyti, kimlere oldu nasip / Haydi Necdet gayret eyle bekliyor zira Habip."
Nusret Babamın meclisine Kadirî, Melâmî, Uşşâkî, Mevlevî müntesipleri gelir; ilahiler okunur, kısa zikirler yapılır, sonra sohbete geçilirdi. Bu meclislerin dâvûdî, latif, hazin seslerle söylenen ilahilerinin kayıtlarını aldım ve sakladım. Onun "Erler demine destur alalım" ilahisinin TRT'de başka bir isimle kayda geçmesini düzeltmeye de çalıştım. Bir dönem eski yolcu gemilerinde iaşe âmiri olarak (on iki gün çalışıp iki gün evde), sonra Bebek iskelesinde sabah gişe görevlisi olarak çalıştı. Denizden yorgun döndüğünde sohbet isteyen eşine "Gönlünü dinle, gönlünü dinle" derdi. Gemide bir yolcunun "doğu mûsikisi mi güzel batı mûsikisi mi" sorusuna "Efendim, gönülden gelen her şey güzeldir" cevabını vermişti.
Gişe kapalıyken, Nusret Babam içeride ya istirahat eder, ya zikir yapar, ya yazılarını yazardı; ben kapıyı çalmadan beklerdim, o da beni içeri alıp sohbet ederdi. Bir gün başka bir derse gitmek için izin istediğimde, kapıdan çıkarken "Deryada yıkanıp temizlendiniz, hadi şimdi göle gidip kirlenin bakalım!" dedi; bunu, zahir ehli ile irfan ehli arasındaki fark olarak yıllar sonra idrak ettim. Şeyhimin evindeki gece rutinini de hatırlarım: gece kalkıp kahve yapması, tarikat dersi, ev halkına duyulacak sesle okuduğu sabah ezanı, Aşiyan'dan gelen bülbül sesleri. Rahmiye Anne ile "huu, geldin mi? / huu, kahve hazır mı?" diye selamlaştıklarını da hatırlarım. Bir sohbet sırasında halam "sıkıştırma çocuğu" deyince, Nusret Babam "yakalamışken (mânâ) haplarını yutturuyorum" diye latife ederdi. Küçük torunları "Necdet amca masal anlat" dediğimde ben "bir varmış bir yokmuş" derken, Nusret Babam gazetenin üstünden "kızım bir varmış iki yokmuş demek lâzımdır" diye takılırdı.
Marmara bölgesine birlikte birçok seyahat yaptık. Bir gün Naip köyünde çay bahçesinde, denizci kıyafetli Nusret Babamı gören bir köylü "bu kimse hangi paşadır?" diye sormuştu. Bir vapur seferinde ise onun deniz yolları kartı ve evrakı yelekte, araçta kalmış; kimliksiz, ceketsiz güçlükle eve dönebilmiştik. Mesleğimin kadınlarla ilgili olmasının dini açıdan uygunluğu beni bir ara endişelendirdiğinde bunu şeyhime sordum; bana "Çok dikkatli ol, nefsin seni aldatmasın. Hemen evlen!" dedi.
Ondan aldığım en büyük irfan dersi şudur: bir gün kitaplardan derlediğim evliya menkıbelerini, notlarımı okumak istediğimde, gazetesini indirip "Daha ne kadar bu dedikodular ile uğraşacaksın, Rabbin sana ne söyledi, onu söyle" demişti. Bu sözü hep "dedikodu" değil "verdikodu" diye hatırlarım. Bana "Oğlum ilim istiyorsan cehil kapısından, zenginlik istiyorsan fakr kapısından gireceksin" derdi; "Oğlum gündüz sen O'nu bekle, gece O seni bekler" diye de öğütlerdi — sen uyanıkken Rabb'ini beklediğin gibi, uyurken O da seni bekler. "Anladınsa ebsem (dilsiz-kulaksız) ol" ve "Yolumuz yürüsün, darılan darılsın" derdi. "Ya bir gönül ol, olamıyorsan bir gönle gir", "Yüz derdin varsa onu bire indir, o da Hakk derdi olsun", "Biz at tımarcısı değiliz" sözleri de hep kulağımdadır. İpin dokuma tezgâhındaki ileri geri gidişini örnek verip "o geri gelmen geride kalış değil, geriye gittiğin hâlde ileriye gidiştir" derdi. Önündeki kitap gazete yığınını gösterip "hepsinin arasında bir bilgi vardır; önemli olan teferruata boğulmadan iskeleti, ana bilgiyi kavramaktır" diye anlatırdı. "Zahir esması hüküm sürmektedir, insanlar maddeleşmekte… bir gün bâtın tecellisi ortaya çıkacaktır" derdi; sıcak bir günde ziyaretimde ise "İçerisi sıcak, dışarısı sıcak" demişti.
Bir gün izniyle zuhuratlarımı okurken Kur'ân'dan gelen bir zuhuratta "Necdet" ismi geçince, "Oğlum şimdiye kadar getirdiğin zuhurâtların en iyisi budur" dedi. Bebek bilet gişesinde bana verilen bir elmayı yedikten sonra bir zuhurat görüp ders geçtiğimi anladım; "iki ayna bir elma nedir?" sorusunu da hep hatırlarım. Yanına yeni geldiğim yıllarda gördüğüm bir zuhuratımı (havuzlu villada eski tarikat grubunun oyunu, Nusret Babamın gelip sakalımı çekmesi) sorduğumda, "dikkatini çekmek için böyle davranıldı" cevabını aldım; bunu, hayalî oyunu bırakıp hakikî tarîkat ve vahdet mertebesine girmem için bir uyarı olarak yıllar sonra anladım.
9 Nisan 1977 günü, ağabeyim Ahmet Ardıç, Güner Tahir Kombak, Erol Gılbaz ve Fehim adlı kardeşlerimle bir Anadol marka arabayla Tekirdağ'dan İstanbul Küçük Bebek'teki dergâh-eve gittik. Rahmiye Anne emanetleri bohça içinde getirdi; Nusret Babam tekbirlerle tâc-ı şerîfi üç kez öptü, alnına koydu, sonra bana öptürüp başıma koydu, cübbeyi giydirdi, kemeri beline taktı; silsile ve tarikat derslerini gösteren daktilo nüshalarını verdi. "Tac Giyme" başlıklı şiirimde bu süreci anlatırım: "9.4.77 Pazar / Tacım giydirdi bana / Bundan bir müddet sonra / Verdik onu toprağa." Görevi, tarikat derslerinin bitmesiyle önce vekâleten, Nusret Babamın vefatından sonra asâleten yürüttüm. Emaneti devretmeden önce bana "Oğlum, varlık nedenim/benim sebeb-i vücûdum sen imişsin. Ben seni yetiştirebilmek için bu âleme gönderilmişim" demişti. Nusret Babamın en genç, en küçük halifesiydim; vefatından önce "Bu iş bundan sonra sana kaldı evlâdım Necdet" diyerek görevi bana bıraktı. Benden önde, daha yaşlı ağabeyler bulunmasına rağmen bu seçim yapıldığı için o günlerde bunu kabul edemeyip fitne çıkaranlar da olmuştu.
Nusret Babam 1979'da vefat etti; mânevî emaneti ve sorumluluğu kırk bir yaşında üstlendim ve şeyhimin dergâh olarak kullanılan Bebek'teki evinde sohbet ve irşadı kaldığı yerden sürdürdüm. Vefatının ardından Rahmiye Anne bana Yâsîn halısını, tâc-ı şerîfi, yeşil cübbeyi, kemeri, gömleği, Hazmi-Nusret Tura fotoğraflarını, şecere ve el yazma evrakı, Uşşâkî tarikatı silsilesini içeren icâzet belgesini ve 500'lük beyaz tespihi teslim etti; bu tespihten 33'lük tespihler yaptırıp İzmir'deki dervişlerime hediye ettim. Bu emanetlerin hepsi hâlâ bende korunmaktadır — yalnız, 1925 kanunu gereği resmî bir hilâfet icâzetnâmem yoktur. Vefatını anlatan bir şiirimde "Boşaldı bir gün tenden ev, dolmuş şeyhimin müddeti, lûtfettiler o gün görev, Hak ile kullar arası" derim; şeyhimin kabri Pendik Yayalar mevkiindedir, ruhunun Cennet-i âlâda olduğunu, on dokuz sene onun yolunda yürüdüğümü dile getiririm.
Şeyhimin ağır hastalığında hastanede ziyaretinde, yarı dalgın hâlinde dahi bana "eşhedü en lâ ilâhe illallah ne demektir?" diyerek irşada çalışmıştı; bir prostat ameliyatının ertesi günü de aynı fedakârlığı göstermişti. Âhiret yolculuğunun cenaze hizmetlerinde, Melâmî şeyhi Mahmud Sadeddin Bilginer ile birlikte bulunmuş, Nusret Babamın naaşını beraber gaslettik. Vefat sonrası Bebek'teki evde sohbetler sürerken, çocukların patlattığı çatapatlardan çıkan yangında evin üst katına çıkıp yangını söndürmeye çalıştım, güçlükle indirildim. İrşadımı yalnız Tekirdağ'da değil, Hz. Pîr Hasan Hüsameddin Uşşâkî dergâhında da sürdürdüm. Rabıta hakkında şeyhimden şunu naklederim: gerçek mürşitlik makamına oturan sâlik, şeyhi vefat edince rabıtasını kendi kendine yapmalıdır.
Halvetî-Uşşâkî silsilesinde Mustafa Sâfî (50), Hazmi Tura (51), Nusret Tura (52)'den sonra elli üçüncü sırada yer alırım ve Asitâne-i Uşşâkiyye'nin merkez halifesi sayılırım. Tarikat virdindeki destur bölümüne Hz. Ali'den sonra "Destur yâ Gavsü'l-âzam Hz. Abdülkādir-i Geylânî" cümlesini ekledim; sebebini soranlara "Büyükler hepimizin büyükleri" derim. On beş yaşında başlayan tasavvuf hayatımın, altmış yedinci senesinde, yedi yılını vekil, kırk iki yılını asil görevli olarak toplam kırk dokuz yılını eğitim ve irşadla geçirdiğimi anlatırım. 1969'dan itibaren kırk iki yıl boyunca Nusret Babamdan ve karşılaştığım sûfîlerden duyduklarımı, okuduğum vecizeleri ve gönlüme geleni not aldım; bu notlar sonradan İnci Tezgâhı adıyla kitaplaştı. Şeyhimin isteğiyle üstlendiğim Tuhfetü'l-Uşşâkî sadeleştirmesini ise, onun vefatından sonra 1998'de tamamlayabildim.
Kaynaklar
- DVT-C001 (Ses Kaydı) (s.28, 30, 32-33, 33, 43, 52, 53, 63, 127, 133, 153, 306, 318, 319, 345)
- Aşk ve İrfân Yolunda (s.28, 32-33, 37, 52-53, 54, 63, 110, 127, 133, 136, 295-296, 318-319, 334-335, 345)
- Terzi Baba Necdet Ardıç — Biyografi (s.2, 67, 72, 81-82, 133, 143)
- Terzi Baba (Cilt 1) (s.28, 30, 32, 34, 41, 109, 110-111, 111, 111-112, 141, 143, 146, 146-147, 241, 242, 367)
- Terzi Baba (Cilt 2) (s.85-86, 153)
- İzmir İrfan Sohbetleri CD 1 (s.376)
- İzmir İrfan Sohbetleri CD 2 (s.197-198)
- Târık Sûresi (s.101)
- Kelime-i Tevhîd (s.294-295, 485-487)
- Tüm Şiirlerim (s.14, 85-86, 153, 173)
- Necdet Divanı (s.64-65)
- Rüyâ ve Mânâ Âlemi (3) (s.106-107)
- Altı Peygamber – Hz. İsa (s.142-143)
- A'yân-ı Sâbite (s.53)
- Salât (Namaz) (s.71, 78)
- Bakara Sûresi (s.204)
- Terzi, Elif, Terâzî, Teradî (s.3, 18, 60, 112, 136, 138)
- Kıyâmet Sûresi (s.87, 138, 183, 195)
- Divan 3 (s.16)
- A'lâ ve Gâşiye (s.8, 9)
- Saff Sûresi (s.149)
- Bendeki Terzi Babam (Cilt 1) (s.57)
- Bendeki Terzi Babam (Cilt 2) (s.40, 144, 171, 173, 190, 203-204)
- İlâhîler Derlemesi (s.1)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi (Cilt 2) (s.5, 182)
- Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (27) (s.29, 74)
- Muhtelif Sohbet Arası Sohbetler (29) (s.29)
- Mutaffifîn Sûresi (s.13)
- Namaz Sûreleri (Cilt 1) (s.20-21, 189)
- Namaz Sûreleri (Cilt 2) (s.115)
- Reşahât – Aynü'l-Hayât (s.97)
- Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk (s.48, 59, 122-124, 238)
- Tûr Sûresi (s.7, 8)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 12 (s.159, 161)
- Doğdular, Yaşadılar (s.216)
- Nahl Sûresi (s.43)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 14 (s.37, 154)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 13 (s.32)
- Risâle-i Gavsiyye (s.28, 30)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 1 (s.178)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 4 (s.178)
- Muhtelif Mevzular Sohbetleri (s.82)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 11 (s.83)
- Meryem Sûresi (s.8)
- Neml Sûresi (s.20)
- İbretlik Bir Hikâye – Ustadan Uranos'a Tavsiyeler (s.21)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 5 (s.56, 66-73, 283)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 16 (s.57, 74)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 7 (s.106)
- Tevbe Sûresi (s.155)
- Necm Sûresi (s.118)
- Bürûc Sûresi (s.18)
- Sohbet Arası Sohbetlerden Seçmeler (31) (s.70)
- Son Dönem Uşşâkî Şeyhlerinden Mehmet Nusret Tura — Yüksek Lisans Tezi (Yusuf Yücel) (s.53, 77, 145, 146)
- Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması "Necdet Ardıç" Örneği — Yüksek Lisans Tezi (Serkan Denkçi) (s.33, 34, 43, 55, 65-66, 228, 278)