Terzilik Mesleği ve "Terzi Baba" Lakabı
İlkokulu on iki yaşında bitirdiğimde ailemin beni okutacak maddi imkânı yoktu; boşta kalmayayım diye amcam Mehmet Efendi beni Tekirdağ'da Hüseyin Kuymu'nun — çevrede Kara Hüseyin diye bilinen terzinin — yanına çırak verdi. Ustam benim için sık sık "Bu çocuk bir cevher ve çok mârifetli" derdi; onun yanında çıraklık ve kalfalık dönemimi üç yılda tamamladım. Çalıştığım o ilk terzihanenin bir köşesinde, terzilerin piri sayılan Hazreti İdris aleyhisselâma atıfla yazılmış bir tablo asılıydı: "Her seherde besmele ile açılır dükkânımız, Hazreti İdris aleyhisselâmdır pirimiz üstadımız." Bu mısralar beni o yaşımda derinden etkilemişti; sırrını yıllar sonra idrak edecektim.
Çıraklık yıllarım hem dükkân hem din eğitimi yükünün bir arada taşındığı yıllardı. Bir gece odama kapanmış, boğaz talimi için besmeleyi tekrar tekrar okuyordum; dışarıda beni Kur'an okuyor sanıp bekleyen annem içeri girdi, "Kur'ân okuyacaksın diye dışarıda bekliyordum, arkası yok mu bunun?" dedi. Yine bir gece, saat on iki civarı yatsıyı kılarken aşırı yorgunluktan secde hâlinde uyuyakalmışım; eve gelen babam Sadık Efendi beni öyle görünce telaşlanmıştı. Kıraat derslerimi sesli çalışabilmek için müezzin Ali Efendi'nin dışarıda bıraktığı anahtarla iş çıkışı camiyi açar, kimi zaman Paşa Camii'nin son cemaat yerinde kendi kendime ders yapardım.
On beş yaşındayken, 1953'te, ustamın yanında öğreneceğim bir şey kalmayınca ailemin izniyle İstanbul'a gittim. Beyoğlu'nda usta terzi Bursalı Ekrem Temelöz'ün atölyesinde bedelsiz çalıştım, geceleri Bebek'te halam Rahmiye Hanım'ın evinde misafir kaldım. Halamın eşi, sonradan mürşidim olacak M. Nusret Tura, bana o günlerden itibaren sürekli "pehlivan" diye hitap ederdi. Yaklaşık bir yıl sonra Tekirdağ'a döndüm. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu söyleyebilirim: tasavvuf yaşantım, mesleğimi geliştirmek için gittiğim 1953 senesinde, İstanbul'da başlamıştır.
Tekirdağ'a dönünce önce Abdurrahim adlı terzinin yanında, ardından Mehmet Arabacı'nın "Nur El" bayan terzihanesinde iki yıl çalıştım. Bu arada Arapça öğrenmeye ve hafızlığa da başlamıştım, fakat vakit yetmeyince hafızlığı bırakmak zorunda kaldım. Henüz askere gitmeden, on sekiz yaşımdayken bir arkadaşımla ortak küçük bir bayan terzihanesi açtık. Aslında erkek terziliğini de bilirdim, ama Tekirdağ'da bu alanda ihtiyaç olduğunu gördüğüm için bayan terziliğini tercih ettim. Bu yıllarda babam Sadık Efendi'nin ani vefatı ailemizi derinden sarstı.
1956'lı yıllarda arkadaşımla ortak açtığımız işyerine "Servet" adını verdik; askerlik dönüşünde müstakil olarak açtığım kendi dükkânıma da aynı ismi koydum. Uzun yıllar "Servet Terzisi" olarak tanındım, müşterilerim beni "Servet Bey" diye çağırırdı; çalışanlarımın sayısı zamanla on beşe ulaştı. Çevre illerden gelen müşterilerim, Fransız terzi Christian Dior'a atfen bana "Tekirdağ'ın Dior'u" lakabını taktılar; mesleğimde iyice uzmanlaşıp Tekirdağ'da bayan terzisi olarak önemli bir yer edinmiştim.
Askerlik dönüşü çarşıda ikinci katta bir dükkân, sonra belediye iş hanında daha geniş bölmeli bir yer kiraladım. Yeni yerde bir biçki masasına ihtiyacım doğdu; Ankara'da terzi olan bir arkadaşımın masasını örnek alarak — eni seksen, boyu yüz altmış, yüksekliği seksen santim ölçülerinde — bir masayı ağabeyimin atölyesinde tasarlayıp 1962'de yaptırdım. O masayı elli üç yıl sonra hâlâ yazı masası olarak kullanıyordum; bugün ise yıllarca üzerinde terzilik yaptığım bu masa, Tekirdağ'daki dergâhımızın kütüphanesinde ve küçük müzesinde muhafaza edilmektedir.
Bayan terziliği benim için bir nefis terbiyesi, bir perde oldu. Avama karşı kendimi mesleğimle perdeleyip gizledim ve nefis mücadelesine ömür boyu devam ettim; çünkü bana göre asıl olan dağ başında değil, halk arasında yaşayıp mendilden sütü damlatmamaktı. Mesleğimin dinî uygunluğundan endişelendiğim bir dönemde Nusret Tura'ya sormuştum, o da bana "Çok dikkatli ol, nefsin seni aldatmasın. Hemen evlen!" demişti. Kimi zaman dervişi olan müşterilerime, riyazet yapsınlar diye elbiselerini kasıtlı olarak dar dikerdim. Terzilik, yalnızca makine sesinin olduğu bir iş olduğundan bana tefekküre de fırsat verirdi; okumak istediğim âyeti veya beyti çalıştığım yere koyar, bir yandan okuyup tefekkür eder, bir yandan işime devam ederdim.
Tekirdağ'da daha önce hem ev hem terzihane hem sohbet yeri olarak kullandığım "Servet Terzisi" tabelalı dükkânım, bir dönem haftalık Çarşamba sohbetlerine ev sahipliği yaptı; dışarıdan dikkat çekmemek için bodrum kat camlarını kumaş ya da gazetelerle kapatırdık. Aynı mekânda, her yıl Ekim-Kasım ile Ramazan arasında, Çarşamba akşamları Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî şerhini okuyup şerh ederdim. Bir bayram ziyaretinde evlatlarıma, yüzük takıp iğne kullanarak elbise dikmenin parmaklarıma verdiği zorluğu anlatmış, parmaklarımı göstererek "yerinden kesilsin" diyecek hâle geldiğimi aktarmıştım.
İlkokul mezunu ve yıllarca terzilik yapmış biri olarak, anlaşılması zor bir eser olan Fusûsu'l-Hikem'i ders konusu edinip dinleyenlerin anlayacağı şekilde anlatabildim.
Dükkânımda yaşadığım birkaç hâli de anlatayım. Bir yaz günü terzihanede bana tasavvufta aşkın ne olduğu soruldu; önümdeki kumaşla meşgul olup bir süre sustum, sonra mürşidim Nusret Tura'nın 10.4.1965 tarihli mektubunu çıkarıp gösterdim. Yine dükkânda makine başında dikiş dikerken bir an dalmışım; Hazmi Baba'mın ruhaniyeti karşımda belirip "hadi oğlum, hadi oğlum, Lâ ilâhe illâllah" diyerek beni uyardı. Ütüye geçtiğimde ütü kömürüyle yazılı "ayın-ye-dal" (iyd/bayram) harflerini yerde gördüm; sonradan bunun Hazmi Baba'nın vefat anına denk geldiğini anladım. Bir başka gün müşterimin çocuğunun rüyasını sorması üzerine "Yakınlarda Kıbrıs'ta bir çatışma olacak, fakat kısa sürecek" demiştim; kısa süre sonra Kıbrıs'a hava hücumu oldu ve gerçekten kısa sürdü.
Sohbetlerimde şunu söylemişimdir: "Bu Tekirdağ'a iki şeyi getirdik. Birincisi, bu yaptığım (kadın terziliği) sanat. İkincisi ise, irfaniyet... Kestiğim kumaşı hesaplasam, Marmara denizine örtü olurdu." Hayatım boyunca hep hakkı giydirdim, fakat avam bunu anlamayıp yalnız kendilerini giydirdiğimi sandı.
Kendi mesleğimi örnek vererek şunu anlatırım: bir kişi mesleğe çırak girer, birçok ustayla tanışır, sonunda en kemalde gördüğü ustanın yanına gider ve onun ahlâkıyla, sanatıyla ahlâklanır. Önce ustasının adıyla "terzi" denilir ona, sonra bu isim kendisine de verilir. Benim de "Terzi" ve "Terzi Baba" ismim böyle geçmiştir.
Genç yaşta terzi çırağı olarak başladığım ve en iyi şekilde öğrenmeye çalıştığım bayan terziliğinden elli beş yıl — kırk beş yılı yoğun, on yılı az yoğun olmak üzere — rızkımı temin ettim. Konfeksiyonun yaygınlaşmasıyla büyük terzihanemi küçük bir dükkâna indirdim, vakti gelince mesleği tabii olarak bıraktım. Bu çalışma olmasaydı, imkânsızlıktan manevi hizmetleri yapamazdım.
1973'te işlerim bozulunca, İstanbullu arkadaşım konfeksiyoncu Muammer Hasırcılar'ın Bakırköy'deki atölyesinde işletme müdürü olarak yaklaşık bir yıl çalıştım. Tekirdağ'a dönmeden önce, Eyüp Sultan türbedarı Tekirdağlı arkadaşım Şekerci Ali ile aynı gün sırasıyla Mahmud Efendi'nin (İsmail Ağa Camii), Nusret Baba'nın (Bebek) ve Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin (İskender Paşa Camii) sohbetlerine katıldım.
Gençlik yıllarımda birlikte camiye gidip ezan okuduğumuz arkadaşım Şehabettin, sonradan aile sorunları yaşayıp içki bağımlısı oldu ve çevresince dışlandı. Ben dostluğumu sürdürdüm; onun samimi hâlini görünce "acaba Hakk âşıkları nasıl içerler" diye düşündüğümü hatırlarım.
Kaynaklar
- Terzi Baba (Cilt 1) (s.24-27, 28, 116-118, 124, 211, 245)
- Terzi Baba (Cilt 2) (s.34-35, 65-66, 74, 130)
- Aşk ve İrfân Yolunda (s.28-29, 29, 31, 32, 64, 78, 134)
- DVT-C001 (Ses Kaydı) (s.28-29, 29, 31, 78-79, 345)
- Sohbet Arası Sohbetler-26 (s.58)
- Sohbet Arası Sohbetler-25 (s.54)
- Sohbet Arası Sohbetler CD 18 (s.71)
- Biyografi (s.1-2)
- Genç ve Elmas Dosyası (s.7)
- İrfan Mektebi-Kırk Seyir (s.155)
- Kıyâmet Sûresi (s.89)
- Reşahât-Aynü'l-Hayât (s.140)
- Necdet Divanı (s.8)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi (Cilt 2) (s.31)
- UŞŞÂKÎ KÜLTÜRÜNÜN GÜNÜMÜZE YANSIMASI 'NECDET ARDIÇ' ÖRNEĞİ — Yüksek Lisans Tezi (Serkan Denkçi) (s.32, 278)
- Terzi Baba'nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı — Yüksek Lisans Tezi (Canan Çalışkan) (s.17)