Sükûn Devresi ve Diğer Hatıralar
On beş yaşımda başladığım tasavvuf hayatımın, hakkımda hazırlanan bir yüksek lisans tezine yazdığım önsözde ifade ettiğim üzere, o gün itibariyle altmış beşinci senesindeydim; bunun yedi senesi vekillik, kırk senesi ise asil -yani bağımsız- mürşidlik olmak üzere toplam kırk yedi yılı eğitim ve irşadla geçmişti: "on beş yaşında başladığım tasavvuf hayatımın yaklaşık şu an altmış beşinci senesindeyim... toplam kırk yedi sene hem eğitim hem de irşad ile geçmiştir." Seksen yaşımı doldurmuştum; hedefim seksen üç yaşına ulaşıp irşad süremi elli yıla çıkarmaktı. Eşim Nadide Nüket Hanım yıllarca yol arkadaşım oldu; birlikte iki yüzü aşkın kitap yazdık ve pek çok gönül evladı yetiştirdik.
Beni yakından tanıyanlardan biri, Hüsameddin Çelebi lakaplı Şerif Kır, dış görünüşümü şöyle tasvir etmiştir: "Boyu orta boyludan biraz uzunca olup, beyaz tenlidir. Orta uzunlukta aklaşmış sakalı, parıldayan yüzü ve bütün vücuduna akseden bir güzelliği vardır."
Sevenlerimle buluşmak için yaptığım seyahatlerin çokluğunu ben de itiraf etmeliyim: o güne dek on araba paralamış, en az bir milyon kilometre yol yapmışımdır: "şimdiye değin bu yollarda on tane araba paralamış ve en az bir milyon kilometre yol yapmıştır." Manevî eğitimde disiplinli çalışmayı bir gereklilik sayarım; sevenlerime örnek olmak üzere günde en az on iki, kimi zaman on iki-on dört saat çalışırım. İlerlemiş yaşıma rağmen bu tempoyu hep korudum: her yıl düzenli olarak İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Balıkesir ve Kütahya'ya gidip sohbetler düzenler, sorular cevaplar, eserler yazarım.
Evlerimin ve adreslerimin sayılarına hep sembolik bir anlam yükledim. Uzun süre Tekirdağ Yüzüncü Yıl Mahallesi Atakent A Blok, daire 13, kat 3'te oturdum. Şu anda dergâh olarak kullandığımız eski evin numarası 35'tir; bir önceki evimin numarası 13, katı ise 3'tü; aracımın plakası (59 DV 133) da 133 sayısını taşır: "Terzi Babamın şu anda iş yeri dergâh olarak kullandığı eski evinin numarası 35 tir." Daha önce oturduğum evin eski kapı numarası 35, dairem 5 idi; aynı bina şimdi 29 numaralı, 4 numaralı daire olarak yazıhane ve dergâh olarak kullanılıyor. 1968 yılında Tekirdağ Serdar Mahallesi'nde on üç arkadaşımla geniş bir arazi almış, kendime bir ev yaptırmıştım; yirmi beş yıl boyunca yaz aylarında ailemle burada kaldık, sonra evi sattım.
İlk mürşidim Hazmi Tura'nın Fatih Keçeciler'deki Mahmud Bedreddin Dergâhı'nda az kişiye yaptığı Fusûs derslerini bugün de sürdürüp tamamına erdirdik hamd olsun. Hasan Hüsameddin Uşşâkî türbesinin bulunduğu yerde yıllarca sohbet ettik; türbenin hukukî sahibi dernek engel olunca sohbetlerimiz karşıdaki "Der Saadet" binasında bir süre devam etti. 2015'te başlayan, yaz hariç her ayın üçüncü haftası yaptığımız bu sohbetler 2016 Mayıs'ında sona erdi, ardından Cevizlibağ'da bir dairede sürmeye başladı.
Merhum Ahmet Yüksel Özemre'yi kalp ameliyatı sonrası Üsküdar'daki evinde geçmiş olsun ziyaretine gittim; "Hz. Âdem'in hakikati nedir?" diye sorduğumda "Âdem insanlığın prototipidir" cevabını aldım. Balıkesir'de Halvetî-Uşşâkî şeyhi Sıddık Naci Eren'i evinde ziyaret ettim; ev sahibinin ağabeyine bayram ziyaretine gitmesi gerektiğini söylemesiyle görüşmemiz yaklaşık on dakika sürdü. Arkadaşım Nail Bey ile Edirne'de bir camide Havlucu Ahmet Efendi'nin sohbet halkasına katıldım; imanın hakikatini sordum, gemi-duman-baca benzetmesini aldım, ardından "denizde fırtına çıksa veya başka bir şekilde duman çıksa o halde ne olacak?" diye sorunca zat kızdı ve beni kaba bir şekilde camiden çıkmaya çağırdı.
Melâmî şeyhi Mahmud Sadeddin Bilginer ile Nusret Tura'nın sağlığında sık görüştüm; Nusret Babamın vefatında cenaze hizmetlerinde birlikte bulunduk: "Nusret Babamın naaşını beraber gaslettik." Büyükçekmece'de, Irak'tan gelen Nakşibendî şeyhi Muhammed Osman Sirâceddin Efendi ile görüştüm; "Fenâ ve bekânın hâli ve sınırları nelerdir?" diye sorduğumda "Bilmiyorum ama kitaplarda anlatılıyor" cevabını aldım.
Dervişim Tarık Bey'in oğlunun sünnet düğününde Ömer Tuğrul İnançer ile ilk kez karşılaşıp sohbet ettim; sigara ikram ederken "Tenezzül buyurur musunuz?" deyişini çok nazik buldum. Sonra Karagümrük'teki Cerrâhî âsitânesine davetle gittim, özel karşılama merasimini nazikçe reddettim, yatsıyı kıldım ve "Nedir bu" başlıklı şiirimi okudum. 1987'de tanıştığım, kendini "Esrar Baba" diye tanıtan bir zat sahilde bana "Necdet Bey, hadi bakalım şu denizden bir balık çıkar da bir keramet göster!" deyince, "Çıkarırız inşallah" dedim ve yirmi yedi kıtalık "Olmaz" başlıklı şiirimi yazıp kendisine takdim ettim.
1996'da Tekirdağ'da kendilerini Yehova Şahitleri olarak tanıtan kişilerin görüşme teklifini kabul ettim; Ahmet Bey adlı biriyle yaklaşık altı ay süren karşılıklı soru-cevaplarımız aynı adlı eserimin içeriğini oluşturdu. Bazı arkadaşlarımın götürmesiyle Cemalnur Sargut'u da ziyaret ettim; sadece bir ziyaretçi olarak yaklaşık yarım saat bulundum, ayrıca birkaç kez televizyonda tesadüfen kendisine rastladım. Oradaki konuşmaların klasik fıkhî anlayışın biraz dışında fikirler içerdiğini fark ettim, ama bunları değerlendirecek vaktim olmadı.
Yol hatıralarımdan biri hâlâ zihnimdedir: bir gece Manisa Kula'ya gitmek üzere otobüse binip yola çıkmıştım; yanımdaki yolcu sigara yakıp "Dervişin bir imanı bir de dumanı vardır" dedi. Ben bir şey söylemedim, ama onun dumanından öylesine etkilendim ki bu olayı yıllar sonra da unutmadım. Doğum günümde eşimle Küçük Çamlıca'ya gitmek istedik: "Anne karnından doğum günüm olan bugün eşim Küçük Çamlıcaya bel-tur a gidelim" demiştim. Tesis kapalı çıkınca Paşalimanı'na, oradan Fethi Paşa sosyal tesislerine yöneldik; yolda bir su motoru aracının yanından geçerken lastik kaldırıma değip patladı — bunu Mekke fethiyle ve Nusret Tura/İz Efendi Babamla ilişkilendirerek manevî bir anlam yükledim. Bir gece müntesiplerimin devam ettiği bir kahveye sohbete davet edildim; orada dinleyicilerden biri sigaranın hükmünü sordu, ben de cevabımı verdim. Bursa'dan İstanbul'a geçtiğimizde Fransa'dan gelen iki ihvanla buluştuk; perşembe günü seyahatten dönüp eve yerleştikten, temizlik-çamaşır-ütü işlerini de bitirdikten sonra ancak maillerime bakabildim.
Vasiyetim gereği, "Necdet'ten dinle bu sözü / Hak'tan ayırma hiç özü / Bu dünyanın gerçek tadı / Ölmeden ölmekmiş meğer" dizeleriyle başlayan beş kıtalık şiirimin tabutumun bir tarafına asılmasını istedim. Tekirdağ'daki ilk yol arkadaşlarımdan Tahir Üner'in 1994'te genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmesine çok üzülmüş, bu üzüntümü "Bir Dosta" başlıklı bir şiirle dile getirmiştim. Uzun yıllar bulunduğum tasavvuf sahasında, kendini Hak ile bir sayıp namazı terk etmeyi meşrulaştıran kişilerin azımsanmayacak sayıda olduğuna şahit oldum: "bu tür kanaat sahiplerinin azımsanmayacak derecede olduklarına şahit oldum." Halifelerimden birinin talebeler üzerinde kendi hükmü gibi hareket ettiğini araştırmak zorunda kaldığımda, zaten kıt olan vaktimin bu tür işlerle meşgul edilmesine üzüldüğümü söylemeliyim: "Bu kadar kıt zamanım içinde birde bunlarla uğraşmak zorunda bırakılmışız..."
Kaynaklar
- Terzi, Elif, Terâzî, Teradî — İrfan Mektebi (s.13, 74)
- DVT-C001 (Ses Kaydı) (s.56, 64, 70, 71, 72, 74, 76-77, 130, 303, 343, 344, 348)
- Aşk ve İrfân Yolunda (s.130, 344, 348)
- Bendeki Terzi Babam (Cilt 2) (s.137)
- Terzi Baba (Cilt 2) (s.168)
- Terzi Baba — Biyografi (s.61, 64, 113)
- Bir Sâlikin Seyr Yolu Hikâyesi (Cilt 2) (s.51, 143, 145)
- Zekât ve İnfâk (s.117-119)
- Terzi Baba (Cilt 1) (s.212, 244)
- Uşşâkî Kültürünün Günümüze Yansıması 'Necdet Ardıç' Örneği — Yüksek Lisans Tezi (Serkan Denkçi) (s.67-68, 71)
- Terzi Baba'nın Tasavvuf Anlayışında Namaz Kavramı — Yüksek Lisans Tezi (Canan Çalışkan) (s.28)