Vemâ ḣaleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakk(i)(k) ve-inne-ssâ'ate leâtiye(tun)(s) fasfehi-ssafha-lcemîl(e)
Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.
Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki, kıyamet kopacaktır. (Ey Peygamber!) Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et.
Hicr Suresi 85. ayet, Allah'ın evreni hak ve adalet üzere yarattığını vurgulayarak kıyametin kesinliğini bildirmekte ve müminlere affedici ve güzel muamele etme çağrısında bulunmaktadır. Ayet, yaratılışın hikmetini, ahiret inancının önemini ve ahlaki bir erdem olan affetmeyi temel kavramlar üzerinden işlemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, bir şeyi ölçü ve düzen içinde meydana getirmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'خَلَقْنَا' ifadesi, Allah'ın gökleri ve yeri bir hikmet ve adalet üzere, belirli bir ölçü ve amaçla yarattığını vurgular, rastgele bir yaratılış olmadığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'da 'yoktan var etme' ve 'bir şeyi belirli bir plana göre şekillendirme' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın evreni 'hak' ile, yani bir amaç ve gerçeklik üzerine kurduğunu, bu yaratılışın anlamsız olmadığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hak' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'bi'l-hakkı' ifadesi, yaratılışın batıl veya boş yere olmadığını, aksine bir hikmet ve adalet üzere, sağlam bir gerçekliğe dayandığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hak' kelimesinin 'doğruluk, adalet, sabitlik, vacip olan şey' gibi geniş anlamlara geldiğini açıklar. Ayetteki 'bi'l-hakkı' ifadesi, göklerin ve yerin yaratılışının boş ve anlamsız olmadığını, aksine Allah'ın adalet ve hikmetinin bir tecellisi olarak, belirli bir amaç ve gerçeklik üzerine kurulduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'saat' kelimesinin Kur'an'da 'kıyamet' anlamında kullanıldığını ve bu ismin, onun aniden ve beklenmedik bir anda gelmesinden dolayı verildiğini belirtir. Ayetteki 'İnne's-sâ'ate le-âtiyetun' ifadesi, kıyametin kesinlikle geleceğini ve bunun kaçınılmaz bir gerçek olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'saat' kelimesinin 'kıyamet' için bir isim olduğunu ve bu ismin, onun çok hızlı bir şekilde gerçekleşmesinden veya insanların o anda şaşkınlık içinde kalmasından dolayı verildiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, yaratılışın hak üzere olmasının bir sonucu olarak, hesap gününün de kesinlikle vuku bulacağını pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'safh' kelimesinin 'bir şeyden yüz çevirmek, onu bırakmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fasfah' emri, müminlere, kendilerine yapılan kötülüklere karşı affedici olmayı, kusurları görmezden gelmeyi ve intikam almaktan vazgeçmeyi öğütler.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'safh' kelimesinin 'affetmek, kusuru bağışlamak ve hatta onu unutmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'fasfah' emri, kıyametin kesinliği ve Allah'ın adaletinin bilinciyle, müminlerin birbirlerine karşı hoşgörülü ve affedici olmalarını, güzel bir şekilde muamele etmelerini emreder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cemâl' kelimesinin 'güzellik' anlamına geldiğini ve 'cemîl'in de 'güzel olan şey' olduğunu belirtir. Ayetteki 'es-safha'l-cemîl' ifadesi, affetmenin sadece bir eylem değil, aynı zamanda güzel ve hoş bir tavırla, gönülden ve kınamadan yapılması gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cemîl' kelimesinin Kur'an'da 'güzel, iyi, hoş, uygun' gibi anlamlarda kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'cemîl' kelimesi, affetme eyleminin sadece zahiri bir bağışlama değil, aynı zamanda içten, gönülden ve hiçbir kınama veya sitem içermeyen, ahlaki açıdan en üst düzeyde bir affediş olması gerektiğini belirtir.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu, Zâtî bir âyettir.
Âyette, “biz gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri Hakk olarak halk ettik”, yâni “bunları Hakk’ın isim ve sıfatları yönünden zuhûr ve tecellî mahalleri olarak halk ettik”, deniyor. Böylece, her varlığın içi “Hakk” dışı da “halk” olur. İşte bu yüzden, ister “Hakk” densin, isterse “halk” densin, her ikisi de Hakk’a âittir.
“Sâat” genelde kıyâmet olarak anlaşılır. Kıyâmet üç türlüdür: küçük kıyâmet kişinin kendisinin ortadan kalkması, orta kıyâmet kavminin ortadan kalkması, büyük kıyâmet ise tüm dünyânın ortadan kalkmasıdır.
Kişinin kıyâmeti de zâhir ve bâtın iki türlüdür. Zâhirî olanı, mevt-i ızdırârî, bedenin yaşlanma ile birlikte zorunlu olarak ömrünü tamamlaması, ölmesidir. Bâtınî olanı ise mevt-i ihtiyârî’dir; Hakk yolunda güzelce seyr-ü sülûk ederek, zaman içerisinde fenâ ve bakâ yoluyla beşerî benliğinden sıyrılma ve kendindeki ilâhî benliğe kavuşma hâlidir. İşte ancak bu seyri yapmış kimseler “Hakk olarak halk ettik” sözü ile kastedilenin gerçek ma’nâsına ulaşabilir, onu müşâhede edebilir.
“Fasfehıs safhal cemîl”, güzel bir şekilde yüz çevir (ya da affet) demektir. Bu ifâdenin her mertebede farklı îzâhları vardır.
Şerîat mertebesinde, insânların kusurlarını affetmek, onlara güzellikle muâmele etmektir.
Tarîkat mertebesinde, mürşîde teslîmiyet ve riyâzât ile nefsi terbiye etmektir.
Hakîkat mertebesinde, varlık ve benlik iddiasından geçmek, her şeyi Hakk bilmektir.
Mârifet mertebesinde, kesrette vahdeti, vahdette kesreti müşâhede etmektir. Böylece, safh-ı cemîl, sûretten ma’nâya, kesretten vahdete, mahlûktan Hâlık’a yönelmek olur.
Âyetin başındaki “yerleri, gökleri ve arasındakileri Hakk olarak halk etti,” hakîkatini müşâhede eden bir kimse, hiçbir mahlûku hor görmez, her şeye hürmet ve muhabbetle bakar, halkın kusurundan yüz çevirir, onları ma’zûr görür. " T.O.C.C."
Âyet 86
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
İnne rabbeke huvel hallâkul alîm.
Şüphesiz, Rabbin hakkıyla halk edenin (ve her şeyi) bilenin ta kendisidir.