Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil'âlemîn(e)
(Ey Muhammed!) Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.
(Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Enbiyâ Suresi'nin 107. ayeti, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) evrensel bir rahmet elçisi olarak gönderildiğini vurgular. Ayet, peygamberliğin temel amacını ve kapsamını 'rahmet' ve 'âlemler' kavramları üzerinden derinlemesine ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' (gönderme) kelimesini, bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek ve bir yere yönlendirmek olarak açıklar. Ayetteki 'erselnâke' ifadesi, Allah'ın Hz. Muhammed'i (s.a.v.) belirli bir görev ve mesajla insanlığa ve tüm âlemlere yönlendirmesini, yani peygamber olarak tayin etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'irsâl' fiilinin mecazi olarak bir elçiyi, bir haberi veya bir emri ulaştırmak anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın kendi iradesiyle bir elçiyi, yani Hz. Muhammed'i (s.a.v.) ilahi mesajını tebliğ etmek üzere görevlendirmesini mecazi bir anlatımla ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'risâlet' (elçilik) kavramının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. 'Erselnâke' fiili, Allah'ın insanlık ile iletişim kurma ve onlara doğru yolu gösterme iradesinin somut bir tezahürü olarak Hz. Muhammed'in (s.a.v.) bu ilahi göreve atanmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesini kalpteki incelik ve şefkat duygusu olarak tanımlar ki bu da iyilik yapmayı gerektirir. Allah'tan gelen rahmet ise, O'nun lütfu ve ihsanıdır. Ayetteki 'rahmeten' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) varlığının ve getirdiği mesajın, tüm âlemler için bir lütuf, kurtuluş ve iyilik kaynağı olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, rahmeti, 'kalbin incelmesi ve şefkat göstermesi' olarak açıklar. Allah'ın rahmeti ise, O'nun kullarına yönelik lütfu ve ihsanıdır. Bu ayette 'rahmeten' kelimesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberliğinin, âlemler için bir kurtuluş, hidayet ve esenlik vesilesi olduğunu, yani ilahi lütfun bir tecellisi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel niteliklerinden biri olduğunu ve O'nun yaratılmışlara karşı olan şefkatini ve lütfunu ifade ettiğini belirtir. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) 'âlemlere rahmet' olarak gönderilmesi, ilahi rahmetin yeryüzündeki en somut ve kapsamlı tezahürü olarak yorumlanır; onun getirdiği din, insanlığa kurtuluş ve huzur vaat eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âlemîn' kelimesini, Allah'ın yarattığı her şeyi kapsayan geniş bir terim olarak açıklar. Bu ayetteki 'li'l-âlemîn' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberliğinin ve getirdiği rahmetin sadece insanlara değil, cinlere, meleklere ve tüm varlık âlemlerine yönelik evrensel bir mesaj ve fayda taşıdığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'âlem' kelimesinin, 'alâmet' (işaret) kökünden geldiğini ve varlıkların yaratıcının varlığına işaret etmesi nedeniyle bu ismi aldığını belirtir. 'Li'l-âlemîn' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) getirdiği rahmetin, Allah'ın varlığına ve birliğine işaret eden tüm varlıklar için geçerli olduğunu, yani evrensel bir kapsayıcılığa sahip olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'âlem' kelimesinin, akıl sahibi varlıkları (insanlar, cinler, melekler) ve bazen de tüm yaratılmışları kapsadığını belirtir. Ayetteki 'li'l-âlemîn' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) risaletinin ve getirdiği rahmetin, sadece belirli bir topluluk veya zaman dilimiyle sınırlı olmayıp, tüm zamanları ve tüm varlık âlemlerini kuşatan evrensel bir niteliğe sahip olduğunu açıklar.
Enbiyâ Sûresi
(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (21/107)
Hazret-i Muhammed kitabı ile devam edelim;
Hamd ve Muhabbet bu iki ilâhi kelime Muhammed ismi olarak birleştirilmiş ve âlem-i ecsama yani cisimler âlemine gönderilmiştir. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi. (Enbiya 21/107) Meâlen: “Biz seni göndermedik; ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” diye ifade edilmiştir.
Sûre ve Âyet sayı değerleri (21+107=128) di. Top-larsak (1+2+8=11) zâhir zuhur mahalli olan Hz. Muhammed’ dir. Her sevgi, özlem ve şiddetli isteğin başında (Ahhh) vardır. O’nun arkasında, bâtının da gizli duran devamı ise (medd) dir. Medd’in lügat mânâsı ise “uzatma, çıkma, yayma ve döşeme dir.” Medd ile Ahhh….birleşince, Ahhh…med olur ki; Ahad’ın muhabbetinin bütün âlemlere medd ile yayılması ve döşenmesidir ki, Hakikat-i Muhammedî dir. “Med” hecesine Hakikat-i Muhammedînin (لا) (Ha) sını eklediğimizde (Medh) olur ki, (Hamd) övgü ve övme’dir.
İşte bütün bu hakikatleri itibariyle gerçek mânâdaki (Hamd) “övgü”yü ancak Allah (c.c.) yapar. Kullar ise kendi merteblerinden bu (hamd)’ı takliden yaparlar ki; o mertebeleri itibariyle bu oluşum da yerli yerincedir.
“Elhamdü lillâhi Rabbil âlemiyn” Her iki âlemin de aslı ve özü budur ve (Ahad) ın (Ah…….med……teki dayanılmaz İlâhi zuhuru muhabbeti ve câzibesidir. İşte bütün bunlar seçilmiş yani (Mustafa) olmuş oldu.
Kûr’ân-ı Kerîm Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde:
(Vema erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn.)
21/107.” Ve biz seni (göndermedik,) ancak, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.” Özetle Âyet-i Kerîme’yi biraz dikkatle incelersek, bir olumlu bir olumsuz iki bölümünü görürüz. Olumsuz olan baştaki bölümde, (biz seni göndermedik) diye ifade edilmektedir. Ehli zâhir meâl ve tefsirlerde bu bölüm, yukarıda da görüldüğü gibi pek dikkate alınmaz. Halbuki bu bölüm de, Allah kelâmı ve açık Kur’ân-ı Kerîmin mübarek lâfzıdır ve hükümsüz bırakmak imkânsızdır. O halde bunu anlamak için hayata ve gerçeklere çok daha geniş bakmamız gerekecektır.
(Biz seni göndermedik) İfadesinde evvelâ biz ve sen makamları vardır bu makamları yok saymak mümkün değildir. Biz, diyen, Zâtı ve sıtatları ile birlikte Zât-ı İlâhiyye’dir. Seni, diye ifade edilen ise o mertebede daha henüz halkiyyet olmadığı için muhatap olarak ilmi ma’nâda Hakikat-i Muhammedî, sıfat Ceberut makamı/mertebesidir ki, daha henüz ilmi İlâhiyyede bâtında Zât-ı İlâhiyyenin kendi bünyesinde Ahad olan “Tek” in bünyesinde ilmi olarak mevcuttur.
İşte bu Ahad/teklik mertebesinde iç bünyede ilmi olarak bulunan, Hakikat-i Muhammedî sıfat Ceberut makamı/mertebesi, kendi bünyesindeki, “seni” diye ifade edilen, daha henüz zuhura çıkmamış “sen” dir. İşte o yüzden, daha henüz vakti gelmediğinden, “göndermedik” ifadesiyle olumsuz olarak bildirilmiştir.
İllâ (ancak) ise bir şarttır, yani göndermenin bir şartıdır. O şart ise (Rahmet) şartıdır ve bütün âlemlere nefyedilen “Nefes-i Rahmânî” dir.
(Rahmeten lil âlemîn/âlemlere rahmet olması için,) Demekki âlemlere rahmet olarak gönderilen, (seni/sen) diye ifade edilen hem rahmeti ve hemde âlemlerin kendisi Hakikat-i Muhammedî, nokta zuhur ismi ise, Hazreti Muhammed olan makam imiş.
Olumlu olan yani, varlık bildiren de bu bölümdür. İşte bütün âlemlerin hakikatindeki özel seçilmişlik budur.
“Vema erselnâke” (21/107) sana da gelmez bir daha. İki deme yani Allah yukarıda Muhammed aşağıda deme bunları iki ayrı olarak görme, iki bilme, işte biz Mekke ve Medine’de yaşayan (s.a.v.) efendimizi sadece fiziki ma’nâda bilirsek onu tanımamış oluruz, iki diyen, yüziki de der. Yani “çift”liğe geçer. “Çift”likte yaşamayalım, “tek”likte yaşayalım.
İki deme, iki bilme ve iki okuma, ancak elimize gelen zahiri kitaplarda hep “iki” deniyor “iki” okunuyor. Bendeyi kendi efendisinde mahvolmuş bil, yani köleyi efendisinin yanında yok bil, kusuru fehminden dolayı, yani anlayışının kusurundan dolayı. Efendiye gayr dediğin vakit ey şaşı gayur olan şahtan utan, yani gayretli olan Hakk’tan utan yani efendiye ayrı dediğin vakit, (Enfal /8/17) “vema rameyte iz rameyte” Âyet-i Kerîmesinde ki “râmî/atan” Ahmettir. Onu görmek Hâlikı görmek olmuştur. Ramâ bilindiği gib “atma” ma’nâ’sınadır ya, âyet-i kerîme’deki râmî atıcı ma’nâsına faildir. (“mermi” atılmış demektir.) Hani tabancadan çıkan kurşuna mermi, diyoruz ya, onun ismini değil, fiilini söylüyoruz. O metal parçasının o ismi değil vasfıdır. Atılan bir şey, “atılmış” ma’nâsınadır.
Mermi, “râmî” atıcı, “mermi” atılmış ma’nâ’sına mef’ul.
İşte râmî atıcı olan yani fâil olan Ahmet’tir. Onu görmek Hâlik’ı görmek olur yani Ahmed’i görmek, şuurunda mim’i ilâve ettiğin zaman, Ahad, Ahmed’dir. Mim’i çıkardığın zaman Ahad’tır. Ahmed’i görmek ise Ahad’ı görmektir/bilmektir. Ahad görülmez şuurlanır ama vahidiyyet mertebesi itibariyle Ulûhiyyet hakikatinin zuhur mahalli olan Ahmed-i görmek Hakk’ı görmektir.
Not= İlâve işte bu yüzden Muhammed (s.a.v.) efendimizi baş ve gönül gözü ile gören sahabe-i kiram’ın üstünde makam itbariyle kıyamete kadar gelip gidecek başka hiç bir kimseler yoktur. Çünkü onlar “Ahmed”te “Ahad”-ı açık olarak gördüler.
Biz sadece Hazreti Rasûlüllah’ı fiziki şey’iyyeti yönüyle yani Mekke’de, Medine’de yaşamış “Ben de ancak sizin gibibir beşerim” “Ene beşerun misliküm” (18/110) hükmü ile görüp o kadar anlıyorsak bizim Hakikat-i Muhamme-diyye’den haberimiz bile yok demektir. Sadece Hz. Muhammed diye bilinen ve öylece hürmet gösterilen bir kimlik aklımızda, fikrimizde kalmış olur. Cenâb-ı Hakk’ın habibi olması, âlemlere rahmet olması, Hakikat-i Muhammediyye yönüyledir. Yoksa sadece Mekke ve Medine’de yaşayan bir kişiden bahsediyorsak onun rahmeti ancak Arap Yarımadası’na olur ve hadi dünya üzerinde yaşadığı için dünyaya da rahmeti olur diyelim, ama yıldızlara, gökyüzüne rahmeti olmaz. Ancak açık olarak Kur’ân’la gelen haberlerde; Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı olarak, ancak âlemlere rahmet olarak gönderilmesi Hakikat-i Muhammedî yönüyledir. “Vema erselnâke …” (21/107) Peygamberimizin bu hususiyetini çok iyi bilmemiz lâzımdır ki diğer peygamberlerden olan üstünlüğünü bu şekilde idrak etmiş ve hangi peygamberin, nasıl bir değerin ümmeti oldumuğuzu da bilerek kendimizi de gerçekten biraz şanslı ve güçlü olarak bilelim. Diğer peygamberlerin ümmetleri yoktu, sadece kavimleri vardı. Neden? Çünkü mahalliydi’ler ve sadece fiziki ma’nâda bulunduları yerde peygamberdiler.
Hakk bizim üzerimizde gâlip ve zâhir olduğundan eğer şuurumuz varsa bu varlığımızın hakkın delili olduğunu idrak etmemiz gerekmektedir. İşte bunun için (s.a.v.) Efendimiz, hem bireysel varlığının, Hakk’ın delili olduğu, hakkında şu ifadesi ile, “bana bakan hakkı görür.” demesi bunun delilidir. İşte, bireysel Muhammedî delilidir. Hakikat-i Muhammedî delili ise, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen “vemâ erselnâke illa rahmeten lil âlemîn” (21/107) “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” demesi bütün bu kevniyyet âlemi, rûhiyyet âlemi, nuriyyet âlemi, ilm-i ilâhî’de bütün âlemlerde olan delilidir.
Çünkü âyet-i kerîme iki bölümdür, bölümden biri kevniyyetten evvel biri de kevniyyetten, şef’iyyet’ten ve ruhlar âleminden sonra ikiliğin ruhlar âleminde meydana geldiği yerde “gönderdik” ama âlemlere rahmet olsun diye gönderdik. İfadesi açık olarak bunu göstermektedir. Yani peygamber efendimiz o zaman üç şekilde bize delil olmaktadır:
Birincisi, “vemâ erselnâke” deki delili. İlm-i ma’nâ’da “biz seni göndermedik”. Yani daha henüz bu âlemler faaliyete geçmemiş olduğu halinde, Ahadiyyet’in Vâhidiyete dönüşmeye başladığı yol halinde. Dönüştüğü hâli değil. Dönüşmeye uzayan Ahadiyyet mertebesi ile Vâhidiyyet mertebesi arasındaki, daha henüz şey’iyyetin var olmadığı yerde. “Biz seni” demek sûretiyle onun varlığının ilmi olarak var olduğunu bildirmektedir.
“Biz seni göndermedik.” Âyet iki bölümdür, “Ahmed olarak biz seni göndermedik” bu bölüm, âyette “vemâ erselnâ ke” Biz seni irsâl etmedik, daha henüz göndermedik. Neden? Çünkü daha henüz kendi varlığında. Yani Hakikat-i Muhammedî, Hakikat-i ilâhiyenin içinde idi ama artık programlanmıştı.
Soru: Oradaki (KE) kevniyyetine işaret olabilir mi?
Cevap: Tabii ki fiziki kevniyyetle evvela Hz. Peygamberin kendi kevniyetine “ke”, gönderdik ama rahmet olarak gönderdik. Kevniyeti külliye hâlidir. Cenâb-ı Hakk ona “sen” diyor. Ama bendeki sen. İyi bak, sendeki sen, demiyor. Biz, sendeki seni kullanıyoruz. O bendeki seni kullanıyor. Ama yine Muhammed bâtında da var, çok hamdedilen. Çok övülen. Bakın işte övüyor. Bütün âlemlerde de övülüyor. Hem de hiç kesilmeden nasıl mı?
Beş vakit ezân-ı Muhammedînin hiç kesilmeden beşi de birlikte, beşi her zaman bir yerlerde, birlikte okunuyor. Biz şimdi burada duyuyoruz. Aynı zamanda akşam, aynı zamanda yatsı da, sabah da, okunuyor, aynı anda. Dünya üzerinde döndüğü için uygun gelen yerde. Yani beş vakit ezan hiç kesilmeden beşi bir yerlerden yeryüzünde okunmaya devam ediyor. İşte bu Saltanat-ı Muhammediyye’ye, Hakikat-i Muhammediyye’ye ve her şeyin ondan çıktığı ve ona davet edildiğidir. Çünkü dâvet budur. Kim hangi mertebede ise bir mertebe üstüne dâvet ediliyor. Yani hep namaza, hep namaza değil.
Evvelâ ehli küfür olanları efendimizin ümmetine davet ediyor. Efendimizin iki türlü ümmeti vardır. Biri ehl-i küfür olanlar, yani inanmayanlar, bunlar “ümmet-i dâvet” tir’ler. Diğeri de inananlar, “ümmet-i icâbet” tir. Peygamberimize peygamberlik geldikten sonra dünyaya gelen insanların hepsi ümmet-i Muhammed’dir. Başka türlü olmaları da mümkün değildir. Onun için hadîs-i şerifte buyruluyor.
“Her insan İslâm fıtratı üzere, (yani Hakikat-i Muhammedî programı üzere) doğar. Ailesi onu ateşperest, Mecusi, İsevi, Musevi yapar.” Bakın, âilesi yapar deniyor. Doğuşu Hakikat-i Muhammedî üzeredir. Muhammed (s.a.v.) İslâm’ın da peygamberidir, gerçi bütün âlemlerin de peygamberidir, ama son gelen kendi ismiyle geldiği için evvelki peygamberler de onun bir zuhuru. İsimlerinden bir isimdir.
Eski peygamberlerin kendilerine ait bir varlıkları yoktur. Onlar, Hakikat-i Muhammedînin sadece o mertebedeki zuhurlarıdırlar. Ama biz onları ayrıymış gibi diyoruz. Getirdiklerine, ayrı dinler diyoruz. Ne kadar yanlış. Allah affetsin bizi. Ayrı dinler, semâvi dinler, beşeri dinler gibi ayrı bir şey yok. Semâvî kitaplar var. Bu doğru. Ama dinler yok. Biz onları din zannetmişiz. Bir programı Allah’ın dini zannetmişiz. Yahûdî dini diye bir şey geçmiyor ki! Hıristiyan dini diye geçmiyor ki!
Yahûdiler Benî İsrâîl diye isimleriyle ifade ediliyor. Biz onları din zannediyoruz. Bizim profesörlerimiz de, sağ olsunlar, semâvi dinler diye kitap yazıyorlar. Din, tek dindir, birçok din yok ki! Bütün peygamberler de Kur’ân’ı Kerîm’in ifadesinde öyle diyor. “Bizi mü’minlerden yaz. Biz Müslümanlardanız.” Hatta İbrâhîm (a.s.) Yakup (a.s.) çocuklarına söylediği vasiyetinde “Sakın ha ölmeyiniz. Ancak Müslümanlar olarak ölünüz.” (2/132) deniyor. “Yahudiler olarak ölünüz” denmiyor.
Mûsevi denmesi, Mûsevi dini diyorlar. Mûsevi dini diye bir şey yok. Mûsâ’ya mensup olduklarından Mûsevi deniyor. Nasıl Müslümanlara da “Muhammedî” diyorlar, Îsâ (a.s.) ‘ın arkasından gidenlere, İsevi’ler diyorlar. İsminden, mensubiyetten ama ortada İseviyet diye ayrı bir din yoktur. Getirmez zâten getiremez. Nasıl getirsin ki? Cenâb-ı Hakk vermeyince Peygamber nasıl getirsin? O bütün Peygamberler, İslâm dininin bir mertebesini getirdiler. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite gibi. Onlar ayrı ayrı eğitim yeri olarak müstakil mi? Hayır, değiller. Hepsi bir yere bağlılardır.
Yukarıda kaldığımız yerden devam edelim.
“Biz seni göndermedik.” Ama zahirde tefsirlere baktığımızda “Biz seni göndermedik” hükmünü göremiyoruz, sadece, ”Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye görüyoruz. Ancak, Âyet-i kerime “göndermedik” diyor, biz tefsirlere baktığımız zaman sadece, “Âlemlere rahmet olarak gönderdik” diye geçiyor. Yarısı alınıyor. Neden? Belki yukarıda bahsedilen mertebeden haberleri yok olabilir. Sadece görüneni söylüyor olabilirler. Âyet-i Kerîmenin bâtınına bakmıyorlar. Belki de okuyanların akıllarını karıştırmak istemediklerinden olabilir. Çünkü bu halin anlaşılması oldukça zor bir meseledir. Yukarıda belirtilen üç özellikten ikincisi âlemlere rahmet olarak gönderilen bütün âlemde geçerli olan Hakikat-i Muhammedî rûhu’dur.
Ne kadar açık, bakın, “Sen varsın ama daha henüz göndermedik” zuhur ve tecelli sırası gelmedi. Ne zaman gönderdik? Vakti geldiği zaman. Bakın, durduğu yerde boşu boşuna bu âleme göndermedik. Gezesin tozasın diye değil. Âlemlere rahmet olması için. İşte âlemlere rahmet olması, Cenâb-ı Hakk’ın bir başka özelliğidir. Allah’ın bu âlemdeki bütün varlıklara ilk rahmeti o dur. Rahmâniyyetinden onlara vücûd vermesidir. İşte bunun diğer ifadesi Rahmaniyet hakikati, Hakikat-i Muhammedîye ye büründüğü için, bütün âlemlere olan ilk rahmeti, rahmet-i Muhammedîyye’dir ki bu âyetin diğer ifadesiyle. “Âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Eğer gelmiş ise rahmet olarak gelmiştir. Bütün âlemlerdeki, rahmetin de, rûhların da babasıdır. Yani küldür. Küll’ün hakikatidir.
Kur’anı Kerîm Enbiya 21/107 âyeti, “ve ma erselnake illa rahmeten lil âlemin” Meâli, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Hadis-i Kudsi, “levlake levlak lema halaktül eflak” Meâli, “Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.” Hadis-i Şerif, “evvelü ma halakallahul kâlemü ve rûhiy” Meâli, “Allah evvelâ benim rûhumu ve kâlemi halketti.” Hadis-i Şerif, “ene minallahi vel mü’minine min nûriy” Meâli, “Ben Allahtanım ve mü’minler benim nurumdandır.” Hakîkat-i Muhammedî Allah’ın sıfât mertebesinde meydana geldiğinden “Ben Allah’tanım” denilmiştir.
Hadisi şerif, “evvelü ma halakallahul akli vennefsi” Meâli, “Allah evvelâ benim aklımı halketti.” Hazreti Rasûlullah (s.a.v) maksat akıldır ki o akıl olmasa Kûr’ân-ı Kerîm’i anlamak mümkün olmaz idi ve Kûr’ân-ı Kerîm olmasaydı eğer o akıl, akl-ı cüz’de kalır, akl-ı külle, akl-ı evvele ulaşamazdı. O akıl ki, dünyâ âlemine tenezzül etti ve ilim ile birleşti. İşte bu Cenab-ı Hakk (c.c)’ın yeryüzündeki zâti vüsûlüdür. Ve bu âlemlerin içerisinde bundan öte gidilecek yer yoktur ve içinde bulunduğumuz âlem seyahatin en uç noktasıdır. Aklı amel, Kûr’ân-ı Kerîmi ise ilim olarak düşündüğümüzde ilim ile amelin yani zâhir ile bâtının buluşması bu dünyâda olmaktadır. Bu nedenle bu dünyâ âlemine çok değişik bir şekilde bakmamız lâzımdır.
Nefsimize dönük yaşadığımızda Cenâb-ı Hakk (c.c)’tan en uzak noktaya düşüyoruzdur, ancak yukarıda bahsettiğimiz şekilde yaşar ve bu hakîkâtleri idrâk edersek bu âlem en yakın yer olmaktadır. Görüldüğü gibi bir irfâniyet ne kadar büyük bir dönüşümu gerçekleştirmektedir. Dünyâda kendini bu şekilde bulan kimse için artık ahiret olmaz orada doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zâtının misâfiri olur.
ON İKİNCİ BÖLÜM
“İNSÂN-I KÂMİL” İnsân-ı Kâmil: “Kâmil İnsân” anlamınadır.
Makamı: “Ahadiyyet”(Cemü’l Cem) toplamların toplamı.
Zikri:“Allah”(c.c.) dir.
Âlemi “Bütün âlemler” her âlemde gereği gibi hareket etmek Peygamberi: “Muhammed Mustafa”(s.a.v.) dir.
Lâkabı:“Abdü’hu ve Resulü’hu” Kelimesi: “Lâ ilâhe illâllah muhammedürrasûlüllah” dır.
Seyri: “Seyr-i anillâh” Allah’dan seyrdir. Hakk’tan halka’dır.
Sûresi: “Fatiha” (El hamd) dır.
İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir.
Kûr’ân-ı Kerîm; Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde bu mevzuya işaret vardır.
(Ve ma erselnâke illâ rahmetenlil âlemin)
“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmektir.
Kûr’ân-ı Kerîm; Enfal Sûresi;( 8/17) Âyetinde, bu hâle işaret vardır.
(Ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema)
“Attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”
Hâli: Hadîsteki, “men reani fekad reel hakk” yâni “Beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur” sözü bu hâli çok güzel anlatmaktadır.
Yaşantısı: Daha evvelce Hakk’ta bâki “bakâ billâh” kendi halinde âlemden habersiz iken sâlik, bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise giydirilip, tekrar eski beşeriyyet âlemine gönderilir.
Dışı, “Şeriat-i Muhammedî” içi, “Hakikat-i Muhammedî” ile bezenmiş olduğu hâlde halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır. İstidat ve kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp Mi’rac ettirmeye çalışır. Hayatı böylece devam eder gider. Dışı “Halk”, içi “Hakk” ile’dir. Son derece geniş ihatası olan bir mertebedir. Hakkını vermek oldukça zordur. Bu makamın anahtarı devamlı olarak “İsm-i celâl” ve “kelime-i tevhid” okumaktır. İşâretini ehli bilir. Mürşidinin himmeti, “irşadı”dır. “Mârifet mertebesi”dir. Buradan sonra kişi kemâl ehli olup, başkasına ihtiyacı kalmaz. Sözleri genellikle ilham’dır. İstidadı nisbetinde son nefesine kadar mertebesini geliştirebilir. Bu mertebenin sonu yoktur.
Bu hususta kısa bilgi sunmaya çalışalım.
En baştan başlayıp nefs-i emmâreden yola çıkan sâlik nihâyet epey uzun çalışma ve gayretlerden sonra Hakkın izni ve yol göstericisinin himmetiyle eğer bu mertebeye ulaşabilirse çok değerli bir iş yapmış olur. Bu değeri madde âleminin maddi kıymetleri ile ölçmek imkânsızdır.
“Çık aradan kalsın yaradan” sözleriyle belirtilmek istenen, izâfi varlığının yukarıda gösterilen yollardan geçerek ortadan kalkması neticesinde, zâten HAK’kın olan varlığını, gerçek hâli ile idrâk edip bütün varlığında onun hareket ettiğini ve onun da kendinden başka bir şey olmadığını anlayıp bu Hakkani vasfı ile tekrar kesret/çokluk âlemine dönen kişinin, derya’ya ulaşan suyun buhar hâline gelip, bulut olup tekrar yağmur haline gelmesine benzer. Oyağmur tanesi sağda solda kalmış yağmur damlaları ile birlikte bir dere oluşturur, dere nehre, nehir tekrar denize ulaşır.
Bu böylece devam eder gider. Kim ki, bu dönüşümü idrâk eder, âlemin sırrını çözmüş demektir. İlâhi vasıflarla Zat âleminden beşeriyet âlemine dönen ilk yüce insân “İnsân-ı Kâmil” Muhammed Aleyhisselamdır. Âlemlerde onun özel mertebesine ulaşmanın kimse için yolu yoktur. Ondan veraset alan insan-ı kâmiller’den sonra bu mertebeye ulaşan kimseler ise kâmil insan’lardır. İşte, halk içinde bunları tanımak pek mümkün olmaz. Çünkü bütün vasıflarla birlikte olduklarından, belirli bir vasıfları yoktur. Bunları ancak irfân yoluyla anlamak mümkün olur. Kim ki bunları tanıyıp bulur ve uyar işte onlar, azim ve gayret ile zaman içerisinde o kervanda yol alarak menzillerine ulaşabilirler.
Bu mertebenin özelliği “Cem ül cem” yani toplamların toplamıdır. Varlığında “ef’âl” âlemi, “esmâ” âlemi, “sıfât” âlemi ve “zât” âlemi, cem edilmiştir. Dışı, her ne kadar beşeri sûreti görüntüsünde ise de; içi tamamen Hakk’ın tüm mertebelerini ihata etmiş bilinmez bir sır deryasıdır.
Hakk onda her mertebeden gerektiği gibi zuhur eder. O, âlemde HAKk’tan başka hiç bir şey müşahede edemez. Bayezid-i Bistami’nin dediği gibi “Kırk sene var ki, halk beni kendileriyle ünsiyet eder zannediyor, hâlbuki ben Hakk ile ünsiyetteyim” sözü ve yaşantısı bu mertebenin hâlini pek güzel anlatır. Bu mertebenin ehli “Nas’a akılları düzeyinde hitab ediniz” hadîs-i şerifinin hükmü ile karşısına gelen kimse hangi akıl düzeyinde ise onun mertebesini bilir ve ona oradan hitap eder. Eğer kabiliyetli görürse biraz daha üst mertebeden hitap ederek oraya doğru yükseltmeye çalışır. Eğer kabiliyet görmezse rengine boyar ve o kişiyi olduğu yerde bırakır.
Bu kimseler, “Mârifetullah”ı Allahı, Kûr’ânı ve Hadîs’leri, her mertebede idrâk eder ve her mertebenin hakkını vererek yaşar. Câmi ismiyle toplayıcıdır. Bütün varlığa faydalı ve merhametlidir.[105]
Yolumuza “Gökyüzü İnsanları Araştırması” ile devam edelim;
Kûr’ân-ı Keriym Enbiya Sûresi 21/107. âyetinde;
“ve ma erselnake” “ve biz seni göndermedik,” hükmü bu mertebeyi ifade etmektedir.
“Hakikati Muhammediyye” mevcûd fakat âlemler henüz daha mevcûd olmadığından, oralara olan rahmeti daha sonraki mertebelerde tenezzül yoluyla ortaya çıkacaktır, gönderilecektir.
Hadis-i Kudsi’de belirtilen;
“levlâke, levlâke” “eğer sen olmasaydın, olmasaydın,” hükmü de bu mertebeyi ifade etmekte;
“lema halaktül eflake” “âlemleri halk etmezdim,” bölümü ise, buradan sonraki zuhur mertebelerini ifade etmektedir.
Yine bu mertebeyi ifade eden şu hadisi şerif vardır: “Allah Teâlâ halkı zûlmette halk etmiş (yaratmıştır), sonra onun üzerine nûrundan serpmiş, zâhir olmuştur.” Burada “zûlmette halk ediliş”ten kasıd, bu mertebeyi ifade etmektedir.
İlm-i İlâhi’de bütün varlıkların “a’yânı sabite” (sabit ayn’ları) yani özleri ve programları itibariyle belirlenişleridir.
İşte bu yüzden yukarıda da ifade edildiği gibi; [tüm olarak “zâhir – bâtın” bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya “Ulûhiyyet” denir,] cümlesi geçmiş idi.
“Allah’ın ‘Nûrdan’ ve ‘Zûlmet’ten yetmiş bin perdesi vardır.” Hadis-i Kudsi’sinde belirtilen “zûlmetten perde”, “zûlmet-i kesif”i belirtiliyor ise de, diğer bir mânâ ile “zûlmet-i lâtif”i de belirtmekte ve burayı idrak etmenin ne kadar zor olduğunu da ifade etmektedir. T.B. ---------------
“Mutlak Vücûd”, “ilâhi ilim”, “lâtif zûlmet”, bütün âlemin ve varlıkların ana kaynağıdır.
“Akl-ı Evvel” | “Hakikat-i Muhammedi” |
“Ümm-ül Kitap” | “Kâlem-i â’lâ |
“Aşk-ı Ekber” | “İsm-i A’zam” |
“Rûh-ul a’zam” | “Nûr-ı Muhammedi” |
“Hakikat-i İnsâniyye” gibi daha pekçok isim ile de ifade edilmektedir.
“Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti,” haberini bizlere bildiren Hadis-i Şerif’deki öncelikler;
“Akl”, “Akl-ı Evvel”i;
“Nefs” ise, “Hakikat-i Muhammediyye”yi ifade etmektedir.
Buradaki “nefs” kelimesi, beşeri anlamda ifade edilen kötülüğü emreden nefs değil; ilâhi mânâda, “nefs o şey’in zâtıdır” hükmüyle belirtilen “Hakikat-i Muhammediyye” nin zâtını ifade eden “Nefs-i Muhammediyye”dir.
b) Beşeri anlamda “kesif/yoğun”, “zûlmet/karanlığa” gelince o da iki kısımdır.
ba) Maddi anlamda zûlmet :
Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri gereğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, tabiatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal onların en büyük perdeleridir.
bb) İlmi anlamda zûlmet :
İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak geçirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun karanlık olmasıdır.
Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar.
Zûlm
Haksızlık kelimesi yukarıda belirtildiği gibi o da iki yönlü mânâ ifade etmektedir.
- İlâhi mânâda; “lâtif”
- Beşeri mânâda; “kesif”.
a. İlâhi mânâda; “lâtif” olan “zûlm”e misâl Kûr’ân-ı Keriym A’raf Sûresi 7/23 âyetini ve benzerlerini gösterebiliriz.
“rabbenâ zâlemnâ enfüsenâ” Meâlen :
“rabbimiz biz nefsimize zûlmettik” Yani “özümüzde, nefsimizde var olan hakikatleri perdeleyerek ortaya çıkmalarına mani olarak onlara zûlmettik,” hükmü ile bu hakikat ifade edilmektedir.
b. Beşeri mânâda da; “kesif” olan “zûlm”e gelince, misâlleri pek çoktur. İnsânlığın başlangıcından beri kuvvetlinin zayıfa baskısı, zûlmü hep görülmüştür. Müşrik ve dinsizlerin de tevhid ehline yaptıkları zulümler, kitaplar dolusu yazılsa bitmezler.
A’dem (yokluk), zûlmet ve zûlm kelimelerinin gerçek mânâlarını anlamaya çalıştıktan sonra yukarıda geçen “a’yân-ı sabite” ifadesini de kısaca anlatmaya çalışalım.
A’yân-ı Sâbite
(Değişmez ayn’lar, hakikatler, özler, asıllar.) Varlıklar, Allah’ın kelâmıdır. O’nun ilminde bulunan bu mânâlar ise, “a’yân-ı sabite” tabiri ile ifade edilir.
A’yân-ı Sâbite için tabir çoktur. Aşağıda sıra ile söylenen cümlelerin hangisini istersen, onu diyebilirsin.
A’yân-ı Sâbite : İnsânın hakikatleridir.
A’yân-ı Sâbite : Ulûhiyyetin bir düzenidir.
A’yân-ı Sâbite : Vahdet’in yaygın halidir.
A’yân-ı Sâbite : Gayb âleminin tafsilidir.
A’yân-ı Sâbite : Cemal Sûretlerdir.
A’yân-ı Sâbite : İsimlerin ve sıfatların eserleridir.
A’yân-ı Sâbite : Yüce Hakk’ın malumatıdır.
A’yân-ı Sâbite : Yüce harflerdir.
Bu son mânâya işaret olarak Muhyiddin b. Arabi (r.a.) şöyle demiştir: “Biz yücelikler vasfı taşıyan harfler gibiyiz.” *[106]
Bu kısa ifadelerden sonra “a’yân-ı sâbite”leri biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
“A’yân-ı sâbite”ler, mutlak lâtif vücûtta, zâtın “ilm-i ilâhi”sinde mevcûd sıfat ve esmaların ilmi sûretleri olduklarından, hariçte vücûdları yoktur.
“İlm-i ilâhi”de zâtına mahsus bir oluşum içindedirler. Bunlar (yaradılmış) “halkedilmiş”, mahlûk sınıfından da değildirler.
Hakk’ın kendinde düzenlediği, kendinden oluşturduğu, sonradan meydana gelecek halkının, kendindeki programlarıdır.
Bu hakikate işaret ile “a’yân-ı sabite varlık kokusu almamıştır,” şekliyle ifade edilmiştir.
Bunlar zât-i şuunâtın gereğidir ve zât ile kadimdir.
“A’yân-ı sâbite”lerin zuhur edeceği yerlere göre ezelde verilmiş istidad ve kabiliyetleri vardır. Bunlar “vü-cûd-u mutlak”ın özünden kendilerine verdiği “ihsan-ı ilâ-hi”dir.
İstidad ve kabiliyetler belirli tenezzül mertebelerinden sonra fiiller ve oluşumlar halinde zuhura çıkınca “mahlûk” olur. Kendi asli varlıkları üzere zâtın varlığında var olduklarından, mahlûk hükmü orada onların üzerinde yürümez.
Ey kendini bulmaya ve irfan ehli olmaya çalışan kişi; bilesin ki, sen de “a’yân-ı sâbiten” üzere “özün”de “mahlûk” değilsin, fakat “sûr”i varlığının zuhuru yönünden “mahlûk”sun, iyi anlamaya çalış.
Hadis-i Kudsi’de belirtilen; “Allah var idi, onunla birlikte hiç birşey yok idi,” kelâmı; peygamberi, bir yönüyle bu mertebeyi ifade etmektedir.
Bütün varlıkların mahiyetleri, ilmi sûretler olarak Hakk’ın varlığında mevcûd fakat zuhurları olmadıklarından a’demde zûlmette ve yok hükmündedirler.
Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmran Sûresi 3/97 âyetinde;
“innallahe ganiyyün anil âlemiyne” Meâlen :
“kuşkusuz Allah âlemlerden müstağnidir.”
“âlemlere ihtiyacı yoktur; âlemler olmasa da o yine Allah’tır,” hükmü de bir yönüyle bu mertebeyi ifade etmekte’dir.
Bu bölümde de ifade etmeye çalıştığımız kısa izahlardan sonra vücûd tecellilerindeki yolculuğumuza “Rahmâniyyet” mertebesi ile devam etmeye çalışalım.
Rahmâniyyet : (Sıfat Mertebesi) Rahmâniyyet; isimlerin ve sıfatların gerçek yüzleri ile meydana gelişinden ibarettir. Rahmâniyyet mertebesine verilen zâhiri isim “Rahmân”dır.
Bu mertebede “Rahmân” ismi ile bir özellik almasının sebebi, Hakk’a ve halka bağlanan bütün mertebeleri “rahmet” kapsamına almasıdır.
Yüce Allah’ın ilk rahmeti odur ki, onunla bütün âleme rahmet tecellisi ile onları kendi özünden yarattı (halk etti).
Varlık, zerrelerinden herbir zerreye sirâyet etti. Bu sirâyetin başlıca sırrı, bu âlemi kendi özünden yaratmış, var etmiş olmasıdır. Ama kendisi hiçbir şekilde bölünüp parçalanmadan.
Yüce Hakk, bu âlemin temel maddesi ve aslıdır. Bu mânâyı şu âyet-i kerime bize anlatır.
Kûr’ân-ı Keriym Ahkâf Sûresi 46/3. Âyeti mâ halaknessemavati vel arda ve ma beynehüma illâ bil hakkı ve ecelin müsemma Meâlen :
“Gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakilerini ancak hakk sebeble ve belirlenmiş bir süre ile yarattık.” Bu âyetin meâli, zâhiri tefsirlerde bu veya benzeri ifadelerle belirtilmektedir. Biz biraz daha açmaya çalışalım.
Âyetin başında “mâ” ifadesi burada “hayır” gibi olumsuzluk mânâsınadır. Hal böyle olunca âyetin baş tarafının mânâsı :
(semavatı, yeryüzünü ve aralarında olanları yaratmadık/halk etmedik,)
“daha henüz halk etmedik,” çünkü bu mertebe yukarıda belirtilen a’dem/yokluk, “zûlmet” ve “ilim” mertebesiydi, orada gizli idiler.
Zât-ı Mutlak, onların birer elbise giyerek, zuhur etmelerini diledi. “illâ bil hakk” ancak hakk olarak, “hak” esmasının tecellisiyle zuhura gelmelerini sağladı.
Bu oluşum da “Rahmâniyyet” ile başladı ve “ve ecelin müsemma” (kendilerine tanınan bir süreye kadar) “Rahmân” varlıktan rahmetini çekinceye kadar. T.B.
Rahmâniyyet, en büyük zuhur yeridir.[107]
Kûr’ân-ı Keriym Tâhâ Sûresi 20/5. Âyetinde “er rahmânü alel arşisteva” Meâlen :
“Rahmân arş üzerine istiva etti.” Varlıkların herbirinde, yüce ve sübhan Allah’ın zâtı vardır. O’nun zâtının bulunduğu varlıklar ise, doğrudan doğruya “arşı”dır. Çünkü onlar varlıklarını yüce Hakk’ın zâtından almaktadır. Çünkü mevcûdatın özü aynen kendisidir.
Kudretin menşei aslında “Ahadiyet”tir. Lâkin “Rahmân” tecellisi yolundan gelir.
İlmin kökü “Vahidiyyet” sıfatına dayanır, ne var ki, bu da “Rahmân” tecellisi yolundan gelir.
Rahmân, umumi bir mânâ taşır. Rahiym ise, özel bir mânâ taşır “Rahmân” ismi yönünden gelen rahmet, “azab” ile karışıktır.
“Rahiym” ismi yönünden gelen rahmet ise, “sırf nimet”tir.” *[108]
Rahmâniyyet mertebesi yukarıda da ifade edilmeye çalışıldığı gibi “yaratılış”; zuhur – tecelli’nin halkıyete dönüş başlangıcıdır.