İçeriğe atla
Rahmân 27Cüz 27 · Sayfa 532

Rahmân Sûresi 27. Âyet

الرحمن

Sohbete sor

Ve yebkâ vechu rabbike żû-lcelâli vel-ikrâm(i)

Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.

Er-Rahmân

Terzibaba - Necdet Ardıç

ve yebka vechü rabbike zül­ celali vel ikrami ve zül­ celali vel ikram/celal ve ikram zü/sahibi rabbinin vechi ebka/baki kalacak “Celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi bakidir.” İnsanda sonradan oluşan, “şey’iyyet” ve “men’’iyyet” değerleri ortadan kalkınca, baki kalan “Rabb’inin vechi”dir.

Nasıl bir Rabb? “Celal ve ikram sahibi olan Rabb”indir.

İrfaniyet; bu hakikatlerin özelliklerini, gerçeklerini anlayabilmektir.

Bunları anlamak ise “sırat-ı müstakîm” ve “sıratullah”tır.

“Vecih” kelimesinin hakikati ile ilgili olarak diyebiliriz ki;

“Vecih” burada yüz kelimesinden öte, bütün varlığının külliyetini zerrelerine kadar kapsamaktadır.

İnsan sadece yüzünü çevirerek bir şeye baktığında, bedeni başka bir yöne, yüzü başka bir yöne dönmüş olabilir.

Ancak insan vechini bir yere döndüğünde bütün varlığı ile döner, tümüyle yüzü, göğsü, ayakları, hepsi aynı yöne bakar, tüm cephesiyle yönelir.

Mana aleminde “Vecih” bütün ruhaniyetiyle, varlığı demektir.

İşte o sonradan oluşan “şey’iyyet” ve “men’’iyyet” ortadan kalkınca, kalan sadece “vech-i baki”dir, iyi anlamaya çalışalım.

Bu ayette bir başka soru daha akla gelebilir: “Celal ve İkram” sıfatları burada birlikte zikredildi de niye “zül Cemal-i vel İkram” denmedi?

Cemal daha yumuşak bir sıfat olarak bilinir, hoş latif ve tabii bir tecellisi vardır. Bu ayette ise, şiddet ve hiddet ifade eden. Celal sıfatı kullanılmıştır.

Çünkü, Cenab-ı Hakk ikramını Celaliyyetinin altında gizlemektedir, İkramıma, yani keremine ulaşmak için, Celalinden geçmek, onu tatmak gerekir. Yani şiddetli bir arzu, şiddetli bir iştiyak, şiddetli bir çalışma, şiddetli bir muhabbet, şiddetli bir yorulma da gerekmektedir.

Yoksa Cemalin yumuşaklığı ve latifliği ile bu zatî ikramına ulaşmak mümkün olamamaktadır. Lütfedilerek ulaşılsa bile değeri bilinemez.

Kur’anı Keriym Necm Suresi 53. sure 39 - 40. ayette

مَا سَعَىَٰوَأَنْ لَيْسَ لِلإِنْسَانِ إِلَّا

ve en leyse lil insani illa ma se’a ve insan için illa/ancak say ettiği/çalıştığıdır

سعيه سوف يرىأوَأَنَّ ﴿٤٠٠﴾

ve enne sa’yehü sevfe yüra

ve enne/kesin sa’yehü/onun/kendisinin say/çalışması

ilerde/yakında rüyet edecek/görülecektir

“İnsan için çalışmasından başka bir şeyi yoktur, ancak çalışmasının karşılığı vardır.” Çalışarak elde edilenden daha güzel bir şey de yoktur. Eğitimde de böyledir, İnsan çocuğuna merhamet edip bütün işlerini onun yerine yapsa, ileride o çocuk hiçbir şey yapamayacaktır.

Onun için çocuk zorlansa da, sıkılsa da onun iyiliği için merhameti, Cemal sıfatını bir yana bırakıp, onu Celal sıfatıyla eğitmek, yönlendirmek gerekmektedir. Ayrıca bunun içinde İrade sıfatı da mevcuttur.

Başımıza bir hadise gelir, biz onu kahır olarak değerlendiririz. Fakat arkasından lütuf zuhur ettiğini görürüz.

Bir başka hadise bize lütuf gibi görünür, fakat onun da arkasından çok kere kahır zuhur ettiğini görmüşüzdür.

Bir şeyin dış yüzüne veya ilk görünüşüne bakıp da bu rahmettir, şu zahmettir deyip ayırmamamız gerekmektedir; sonu mühimdir, “Rabb’’ül alemiyn” Celal sıfatıyla hükmedip arkasından ikramını getirmektedir. Bu bir lütuftur.

Mü’min gece soğukta, sıcakta kalkacak, uykusunu veya işini bırakarak namaz vakti gelince onun hakkını vererek eda edecek; parasının bir kısmım zekat olarak cebinden çıkarıp verecek veya eğlenceyi, gafleti bırakıp gönül alemine dalarak Allah’ı hatırlayıp zikredecektir. Bunlar hep Celal sıfatının gereği ve tecellileridir, oldukça zor ve müşküldür.

“Debbağ” (ham deri terbiyecisi) iyi bir deriyi, sevdiği deriyi yerden yere vurur ki; iyice yumuşasın, değer kazansın:

Üzerindeki fazlalıklarını ve yağ zerreciklerim sıyırmadıkça, o deri, değerli güzel bir deri haline gelemez.

İşte insan postu da böyledir. Ne kadar nefs tortularından, yağ masiva parçalarından temizlenirse, o kadar güzelleşir, latiflesin; bunun için de Celal tecellisi gerekir ki onun altında ikramı vardır.

Cenab-ı Hakk da kendine çekmeyi dilediği kullarına böyle Celal terbiyesiyle ikramını sunar.

Allah lafzı söylendiği zaman, (celle celalühü) dendiği bilinen bir gerçektir.

(55/27)وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ

ve yebka vechü rabbike zül­ celali vel ikrami ve zül­ celali vel ikram/celal ve ikram zü/sahibi rabbinin vechi ebka/baki kalacak “Celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi bakidir.” Burası ikinci, yani Esma mertebesidir. Burayı idrak eden kişi Ef’al aleminden sıyrılıp. Esma aleminden çıkıp, idrakinde daha latif bir aleme geçer.

Burasını Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 115. ayet anlatır ki;

وَجْهُ اللَّهُعوا فثموفَأَيْنَمَا تُوَلُّوا

feeynema tüvellu fesemme vechullahi “bu halde nereye tevelle/dönerseniz artık Allah’ın vechi semme/oradadır.”

“Nereye baksanız Hakk’m vechi oradadır.” İşte, “külli şey’’in halikün” eşyanın helak olduğunu idrak eden, sonra da “küllü men aleyha fan” bütün kimliklerin helak ve yok olduklarım müşahede eden kimsenin yolu buraya ulaşır.

Burada artık kişi nereye yönelse, neye baksa, ancak ve ancak Hakk’ın vechini müşahede etmiş olmaktadır.

Böyle olmakla birlikte “seyr-i suluk”ta burası son mertebe değildir. Çünkü bir bakan bir de bakılan olduğundan ikilik üzere olan bir görüştür. Henüz daha “vahdet” “teklik” oluşmamıştır.

Vahdet mertebesine ve idrakine ulaşmak için (ki çok zor bir aşamadır) kişi kendini de ortadan kaldırması gerekmektedir.

Bu yaşantıyı Fahri alem Efendimiz Mi’rac gecesinin sabahı, sahabe-i kiramına “men reani fekad reel Hak”

“kim ki beni rüyet etti, gördü bu halde gerçekten Hakk’ı rüyet etti/gördü

“kim ki beni gördü ancak Hakk’ı gördü” yani “bana bakan Hakk’ı görür” sözleriyle bu sırrı ifşa etmiştir.

Burada “ikilik” yani “sen”lik kalkmış sadece “ilahi ben”lik kalmıştır.

Burada artık manzaramız, seyrettiğimiz, karşı taraf dediğimiz varlığın hakikati idrak edilmiş. Eşya helak, kimlikler fani olmuş; kişi artık nereye baksa Hakk’ın vechini müşahede eder hale gelmiş, gayr kalmamış, sadece Hak baki kalmıştır.

Rasülüllah (S.A.V) Efendimiz “Bana bakan göz” demiştir, “her gören” dememiştir.

Ona bakan sahabenin dışında da bir çok insanlar vardı; kafirler, münafıklar, vs. Bunlar sadece bakıyorlardı onun hakikatini göremiyorlar, ancak o bir ayna olduğundan gafletle bakanlar kendi iç hallerini görmüş olmaktaydılar.

Kim ki beni gördü, yani benim hakikatimi gördü, benim “Muhammed” ismi altında Hakk’ın zuhurundan başka bir şey olmadığımı anladı; işte o sadece Hakk’ı görmüş oldu.

İşte burası teklik alemidir ve Vahdaniyyet hükmüdür.

Birinci basamakta “eşya” yok olmakta, ikinci basamakta “kim”likler yok olmaktadır.

Bunun neticesinde varlıkta “Hakk’ın vechi”nden başka bir şey görünmemesi bunun da sonunda, kendinde de Hakk’ın vechini müşahede etmesi ile kişi, bu ve konuyla bağlantılı diğer ayetlerin hakikatin idrak etmiş olmaktadır.

Bütün bu idrak ve yaşantılar ancak mücahede ve müşahede ile “Celal”den geçmektedir.

Celal sıfatından, celal süzgecinden kişi geçmedikçe, bu hakikatleri idrak etmesi mümkün değildir.

Zaten bu nedenle Cenab-ı Hak ikramını Cemal değil “Celal” sıfatına bağlamıştır.

Ne zaman “Allah” lafzı söylenmiş olsa, karşılığında tabii olarak celle celalühü dediğimiz aşikardır.

Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:

[Ey muhatap! Rabbinin yüzü ise baki kalır, O celal ve ikram sahibidir. Deki; (vechin) O’nun zatından başka her şey helak olacaktır.” (Kasas 29/88) ayetinde olduğu gibi, Allah-u Teala’nın Zat’ı manasına olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü “zül celali vel ikram” sıfatı “zü” diye merfu (ötreli) olarak “vech” kelimesine sıfat yapılmıştır. Kadi Beydavi “vechi” zat ile tefsir etmiştir, ila ahır...]

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)