Ve-iż eḣaże rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim żurriyyetehum veeşhedehum ‘alâ enfusihim elestu birabbikum(s) kâlû belâ(*) şehidnâ(*) en tekûlû yevme-lkiyâmeti innâ kunnâ ‘an hâżâ ġâfilîn(e)
Hani Rabbin (ezelde) Ademoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)" demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.
Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).
A'râf 172. ayet, 'misak' veya 'elest bezmi' olarak bilinen, Allah'ın insan ruhlarından ahit aldığı anı anlatır. Ayet, insanın fıtratında var olan tevhid inancını ve sorumluluğunu vurgulayarak, kıyamet gününde mazeret ileri sürülemeyeceğini belirtir. Anahtar kavramlar, bu ahdin mahiyetini ve sonuçlarını dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine inceler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'أخذ' kelimesinin 'bir şeyi ele geçirmek, zapt etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَخَذَ رَبُّكَ مِنۢ بَنِىٓ ءَادَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ' ifadesi, Allah'ın Âdem oğullarının sulplerinden zürriyetlerini varlık âlemine çıkarması, onları yaratması ve ortaya koyması anlamında kullanılmıştır. Bu, bir şeyi yoktan var etme ve onu kendi tasarrufuna alma fiilidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'أخذ' fiilinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Burada 'almak' fiili, fiziksel bir alma eyleminden ziyade, Allah'ın kudretiyle bir şeyi meydana getirmesi, ortaya çıkarması ve varlık sahasına çıkarması anlamında mecazi bir kullanımdır. Zürriyetin sulplerden çıkarılması, onların yaratılışını ve varoluşunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ذُرِّيَّة' kelimesinin aslen 'zerre' kökünden geldiğini ve 'küçük, dağınık şeyler' anlamına işaret ettiğini belirtir. İnsan nesli için kullanılması, onların başlangıçta küçük bir damla veya zerreler halinde olmalarından kaynaklanır. Ayetteki 'ذُرِّيَّتَهُمْ', Âdem'den kıyamete kadar gelecek tüm insan neslini, onların ruhlarını ve potansiyel varlıklarını kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ذُرِّيَّة' kelimesinin hem tekil hem çoğul anlamda kullanılabileceğini ve 'nesil, evlatlar, soy' manalarına geldiğini ifade eder. A'râf 172'deki kullanımı, Âdem oğullarının tüm nesillerini, onların ruhlarını ve Allah'a verdikleri ahdi kapsayan geniş bir anlam taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'شهادة' kelimesinin 'bir şeyi gözle görmek veya kesin bilgiye sahip olmak' anlamına geldiğini belirtir. 'أَشْهَدَهُمْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ' ifadesi, Allah'ın insanları kendi varlıklarına, fıtratlarına ve Rablerini tanıma yeteneklerine şahit tutmasıdır. Bu, sadece bir sözlü ikrar değil, aynı zamanda fıtrî bir tanıklık ve idraktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şehâdet' kavramının Kur'an'da hem 'tanıklık etmek' hem de 'bir şeyi bilmek ve tasdik etmek' anlamlarında kullanıldığını vurgular. A'râf 172'deki 'işhâd', Allah'ın insan ruhlarına kendi varlığını ve Rabliğini idrak ettirmesi, bu idrakin bir ahit olarak tescil edilmesi ve böylece insanın sorumluluğunun temelini oluşturmasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'şehâdet'in 'bir şeyin hakikatini bilmek ve onu başkasına bildirmek' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'أَشْهَدَهُمْ', Allah'ın insanlara kendi Rabliğini idrak ettirmesi ve bu idrakin bir beyan olarak onlardan alınmasıdır. Bu, insanın fıtratına yerleştirilen tevhid inancının bir teyididir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رب' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, büyütmek, ıslah etmek' anlamlarına geldiğini ve 'sahip, malik, efendi' manalarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ' sorusu, Allah'ın sadece yaratıcı değil, aynı zamanda tüm varlıkların sahibi, yöneticisi ve terbiye edicisi olduğunu, dolayısıyla kendisine kulluk edilmesi gereken tek ilah olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da 'yaratıcı, besleyici, koruyucu, yönetici' gibi geniş bir anlam yelpazesini kapsadığını açıklar. Bu ayette 'Rab' kelimesi, Allah'ın insan üzerindeki mutlak otoritesini, gözetimini ve insanı en güzel şekilde yaratıp terbiye etme vasfını ifade eder. Bu nedenle, 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' sorusu, insanın varoluşsal olarak Allah'a bağımlılığını ve O'na karşı sorumluluğunu hatırlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'غفلة' kelimesinin 'bir şeyi bilmemek, unutmak veya ondan yüz çevirmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'إِنَّا كُنَّا عَنْ هَـٰذَا غَـٰفِلِينَ' ifadesi, kıyamet gününde insanların, Allah'ın Rabliğini ve kendilerinden alınan ahdi unuttukları veya bundan habersiz oldukları yönündeki mazeretlerini reddeder. Bu, insanın fıtratında var olan tevhid bilgisini göz ardı etme durumudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'gaflet'in Kur'an'da genellikle 'Allah'tan ve ahiret sorumluluğundan habersiz olma, dünya işlerine dalma' anlamında kullanıldığını ifade eder. A'râf 172'de 'gafilîn' kelimesi, insanların 'elest bezmi'nde verdikleri sözü ve fıtratlarındaki tevhid inancını unutarak, kıyamet günü bu konuda bir mazeret ileri süremeyeceklerini vurgular. Bu, bilinçli bir ihmali ve sorumluluktan kaçışı ifade eder.
A’râf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(172) (Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn.)
“Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şâhit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "pekâlâ Rabbimizsin, şâhidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).” Tefsirlerde üzerinde ittifak olmamakla bereber genelinde bu hâdisenin Rûhlar âleminde olduğu yazılıdır. Bazı tefsirlerde de bu Âyetin dünyada tahakkuk ettiği yazılıdır.
“Ve iz” zaman ifâdesidir yâni kişiye hîtâben senin hayâtında öyle bir an gelecek ki o anı yakala ve tut, idrâk ederek onu yaşamına geçir, mânâsınadır. O insânda belirli gelişimler olacak ergenliğe ermiş olacak, Hâlik ismi onda tecelli edecek ki, bu aşamalardan sonra bu Âyetin hükümlerine tabî olmaya başlasın.
Âyette “kendi nefsileri üzerine şâhit oldular” denilmektedir, şehadet âlemi ise bu âlemdir. Ve insân ancak kendini tanımak sûretiyle nefsine şâhit olabilir. Seyri sülûk yolundaki bütün çalışmaların yapılması lâzımdır ki bizler bu Âyeti dünyada idrâk edelim, aksi hâlde lâfını eder, üzerinde tartışır fakat yaşantısına kesinlikle ulaşamayız ve bunun içinde ilk önce şuurlu birer varlıklar olarak Âdemoğlu olduğumuzu idrâk etmeliyiz. Ve bu eğitim alınmadan da kişilerin kendi nefislerine şâhit olmaları mümkün değildir çünkü bu eğitim alınmadan kişi hayâlde yaşamaktadır ve kendi varlığını henüz ortaya getirmiş değildir.
Zürriyetlerini alması, ki mânâ âleminde ortaya çıkmış bir zürriyet yoktur ancak şehadet âlemindedir. Ancak bunun karşılığı Bâtın olarak vardır o ayrı.
Makul olarak düşünüldüğünde şu an ki bilincimiz ile bu sözden haberimiz yoktur ve bilinç ile verilmeyen bir sözden kim neden sorumlu tutulsun. İşte bu kadar açık olarak bu Âyetin müşâhede yeri bu dünyadır.
Hem Rabbimizi hem kendimizi hem de müşâhede bakımından burada şaheser bir ifâde vardır.
Şu anda bu âlemde bu Âyet yaşanmaktadır yoksa geçmiş veya gelecekte değildir. Dünyadaki bu hakîkatleri irfaniyyet ile idrâk edenler bu Âyetin hakîkatini yaşamış oluyorlar diğerleri hayâlen bunları yaşıyorlar yoksa bilinç ile değildir.
Bu mertebe vitriyyet mertebesinin hakîkatidir. Kişi kendi nefsi üzerine şâhit olacak ve kendi varlığını hissedecek daha sonra kendi varlığında Hakk’ın varlığından
başka varlığın olmadığını idrâk edecek. İşte o anda hîtap hemen geliyor, sen kendi nefsin üzerine şâhit oldun ve o şâhit olduğun şey de “senin Rabbin değil mi?”. Yâni sen de, sen diye bir şey yok, aslında o sen zannettiğin şey de Rabb’in olan “Ben” im, demektir. Bunun üzerine “belâ” yâni “evet” dediler ve “varlığımızdaki Hakk’ın varlığıdır” diyerek tasdik ettiler.
Kul ve Rabb varlığının ne olduğu çok açık bir şekilde bu Âyette belirtilmiştir.
Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz için Cenâb-ı Hakk bu dünya âleminde bu sırrı size açtık, diyor.
Bütün bu âlemde ne kadar varlık varsa beşeriyet yönünden bakıldığında eksiler ve artılar olarak şeriat hükmüne göre bir hukuk meydana getiriyorlar. Hakîkat hükmüne göre ise Cenâb-ı Hakk halkettiği her bir varlığa kendi Rabbi hasları îtibarıyla “Ben sizin Rabbınız değilmiyim” dedi. İşte bu Rabbi haslarının yâni kendilerinin idarecisi olan isimlerin tecellilerinin ihtiva ettiği mânâlar hangi yönde ise onlar da o yönde “Evet, Sen bizim Rabbımızsın” dediler ve hepsi doğruyu söylemiş oldular. Şeriata göre biraz ters gibi gözükse de bu durum aslında ters değildir, basamaklar teker teker çıkıldıkça bu hakîkat anlaşılır, inkâr eden de cehâletinden inkâr eder. Şehadet âleminde Zâhiren oluşan herşeyin Bâtınen bir programı vardır, işte az önceki cümle bu durumun Bâtın hâlidir çünkü hiçbir varlığın kendi iradesiyle kendisini var edene isyan etmesi mümkün değildir. Göreceli olarak her bir kişinin Rabbi hasları farklı olduğu için birine göre ötekinde sanki isyan varmış gibi gözükür, fakat hiçbir varlık kendi Rabbı hassına isyan edemez çünkü salâhiyeti yoktur. Bu âlemleri ayakta tutan bu isimlerin zıtlığıdır, isimler tek yönlü faaliyet gösterirse bu âlemin sistemi çalışmaz. Örneğin Mudil isminin ihtiva ettiği mânâlar bu ismin hidâyetidir. Bu nedenle irfan ehli, kimse ile kavga etmez çünkü hepsinin zuhurunun ne olduğunu bilir ama kendisine bir saldırı geldiğinde kendini müdafaa eder çünkü kendisine saldıran esmâ-i ilâhîyyeye karşılık kendisindeki
esmâ-i ilâhîyyeyi ortaya çıkarması gerekir. “Herşey kendi kemâlatı üzeredir” ve “yayın eğriliği doğruluğundandır” çünkü yay eğer eğri olmaz, düz olur ise, görevini gereği gibi yapamaz.