Altı Peygamber
Tasavvuf yolunda her bir kavram, sâlikin (yolcu) önünü aydınlatan bir kandil gibidir. "Altı Peygamber" tabiri de, ilk bakışta altı büyük zâtın tarihî kıssası gibi görünse de, hakikatte insanın kendi iç âleminde yapacağı seyr ü sülûkun, yani manevî yolculuğun altı büyük mertebesini, altı dönüm noktasını işaret eden irfanî bir haritadır. Bu peygamberler, sadece geçmişte yaşamış mübarek şahsiyetler değil, aynı zamanda her birimizin nefsinde ve kalbinde potansiyel olarak var olan makamların ve hâllerin birer timsalidir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin irfan mektebinde bu altı menzil, dervişin kendi hakikatine doğru tırmanışında geçtiği kapılar, aştığı perdeler olarak talim ettirilir. i̇rfan
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
"Altı Peygamber" öğretisinin kaynağını araştırdığımızda, karşımıza bir şahsiyet, bir külliyat ve bir usûl çıkar. Bu şahsiyet, kendini "Elfakıyr-u ve aciz" (fakir ve âciz) olarak tanıtan Uşşakî yolunun günümüzdeki bir hizmetkârı, Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri’dir. Bu öğreti, onun anlık bir ilhamla değil, bir ömre yayılan irfan birikimiyle ortaya koyduğu külliyatın bir parçasıdır. "Gönülden Esintiler", "Necdet Divanı", "İrfan Mektebi" gibi eserler, bu altı mertebeli yolculuğun farklı duraklarını anlatan birer seyr defteridir.
Terzibaba Hazretleri, eserlerinin başında bu ilmin kaynaklarını üç temel direk üzerine oturtur. Bu, irfan yolunun nasıl hem ilâhî bir lütuf, hem kişisel bir gayret, hem de köklü bir geleneğin devamı olduğunu gösteren bir edep beyanıdır.
Elfakıyr-u ve aciz Necdet Ardıç Uşşaki Terzi Baba Tekirdağ 15/02/2004 K A Y N A K L A R Kur’an ve Hadis VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim KESB : Çalışılarak kazanılan ilim NAKİL : Muhtelif eserlerden ve sohbetlerden müşahade ile toplanan ilim
Bu üç kaynak, hakikat ilminin sıhhatinin de güvencesidir.
- Kur’an ve Hadis: Bütün irfanî bilginin üzerine bina edildiği sarsılmaz temeldir. Tasavvuf, Kur’an ve Sünnet’in bâtınına, özüne yapılan bir yolculuktur.
- VEHB: Bu, çalışmakla elde edilemeyen, doğrudan Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu, bir hibesi olan ilimdir. İlm-i Ledün olarak da bilinen bu bilgi, kalbe bir anda ilham edilir. Mürşidin kalbi, bu vehbî ilmin tecellî ettiği bir ayna gibidir. Bu, bilginin kaynağının ilâhî olduğunu, beşerî akıl yürütmelerin ötesinde, doğrudan Hüvviyet pınarından geldiğini tasdik eder.
- KESB: Bu ise kulun gayretidir. Okumak, araştırmak, tefekkür etmek, zikretmek, mürşide hizmet etmek gibi sâlikin yol boyunca ortaya koyduğu çabadır. Vehbî ilim bir lütuf ise, kesbî ilim o lütfa liyakat kazanma gayretidir.
- NAKİL: Bu da silsile, yani manevî soy zincirinin önemini gösterir. İrfan, bir bayrak yarışıdır. İbn Arabî Hazretleri'nden, Mevlânâ Hazretleri'nden ve nice Allah dostundan bugüne elden ele, gönülden gönüle aktarılan bir emanettir. Terzibaba Hazretleri'nin "muhtelif eserlerden ve sohbetlerden müşahade ile toplanan ilim" demesi, bu geleneğe olan sadakatini ve bağlılığını gösterir.
"Altı Peygamber" öğretisi, bu üçlü sacayağının üzerinde durmaktadır. O, hem ilâhî bir armağan (Vehb), hem yılların tefekkür ve gayretinin ürünü (Kesb), hem de bin dört yüz yıllık irfan geleneğinin bir meyvesidir (Nakil).
Hakikat ilminin aktarımı, sıradan bir bilgi aktarımı gibi değildir. Terzibaba Hazretleri, bir İnsân-ı Kâmil’in sohbetinin katmanlarını bizlere açar. Bu, "Altı Peygamber" gibi derinlikli bir konunun neden sadece okumakla değil, bir mürşidin sohbet halkasında "dinlemekle" anlaşılabileceğini gözler önüne serer.
Genel konuşma ve sohbetlerde iletişim sadece ses vasıtasıyla ve zahir bir anlayışla olur iken, irfan ehlinin sohbeti ise, dört (4) kanaldan olmaktadır. Evvelâ - “leb-i derya” olan insân-ı kâmilin ağzından çıkan bir ses vardır. - O sese yüklenmiş bir mânâ , - ve o mânâya yüklenmiş bir Rûh , - ve o Rûha yüklenmiş bir nûr vardır. Ses → mânâ → Rûh → nûr” un birlikte faliyeti “nefha-i ilâhiyye ve hubb-u ilâhiyye’dir. Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’ tır.
Bu dört kanalı, bu dört mertebeyi şöyle açabiliriz:
- Ses: Sohbetin en dış katmanıdır, zahiridir. Herkesin kulağının duyduğu, kelimelerin fiziki varlığıdır.
- Mânâ: Sesin bâtınına geçildiğinde mânâ ile karşılaşılır. Bu, aklın ve idrakin payıdır.
- Rûh: Mânânın da özüne, ruhuna nüfuz edebilenler için üçüncü bir kapı açılır. Bilgi, akıldan kalbe inmeye başlar ve bir hâl aktarımına dönüşür.
- Nûr: En derindeki sır ise Nûr'dur. Rûh'un da özünde taşıdığı o ilâhî ışık, hidayet nurudur. Bu nur, sâlikin kalbindeki karanlıkları aydınlatır, gaflet perdelerini yakar.
Terzibaba Hazretleri’nin son cümlesi bu dört katmanlı yapının sırrını açıklar: "Üfleyen zahiren İnsân-ı kâmil olmakla beraber, bâtınen İnsân-ı kâmil’in bâtını olan Hakk’ tır." Bu, Nefes-i Rahmânî'nin, yani Rahmân'ın nefesinin, İnsân-ı Kâmil'in dilinden ve kalbinden zuhûra gelmesidir. "Altı Peygamber" gibi bir öğreti de, ancak bu kanalların tamamı açık bir kalple dinlendiğinde, seste gizlenen mânâyı, mânâda gizlenen Rûh'u ve Rûh'ta parlayan Nûr'u alabilenler için bir kurtuluş haritasına dönüşür.
Terzibaba'nın Nazarıyla Altı Peygamber: Aslı ve Mertebesi
Her öğreti, bir köke, bir asla dayanır. Terzibaba Hazretleri’nin bizlere sunduğu bu “Altı Peygamber” mektebinin aslı, onun hakikatine, vücûd mertebelerindeki yerine ve nasıl bir inişle (tenezzül ile) âlemde görünür olduğuna bakmayı gerektirir.
Hakikat Bilgisinin Kur'ân'daki Kökleri: Fetih, Yusuf ve Mektuplar
Bir öğreti ne kadar derûnî olursa olsun, bir ayağı Kitabullah’ta, bir ayağı da Sünnet-i Resûlullah’ta sabit olmalıdır. Mürşidimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, “Altı Peygamber” mektebinin kaynaklarını işaret ederken, bizi doğrudan hakikatin merkezine götürür. Kendi eserinin girişinde, bu ilmin şifrelerini şöyle verir:
Sûre’i Fetih: **. Sûre’i Yusuf ve dervişlik: **. Mektuplar ve zuhuratlar: **. Ve bir çok diğerleri………………..
Bu üç işaret, üç büyük kapının anahtarıdır.
Fetih Sûresi, yalnızca bir şehrin fethini değil, asıl olarak kalbin fethini anlatır. “Altı Peygamber” yolu, sâlikin kendi içindeki kaleleri bir bir fethetme yolculuğudur. Her bir peygamber makamı, fethedilmesi gereken bir burçtur.
İkinci anahtar, Yusuf Sûresi ve Dervişlik’tir. Kur’ân-ı Kerîm’in “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye buyurduğu bu sûre, bir dervişin seyr ü sülûk hikâyesidir. Yusuf (a.s.), kuyuya atılan ruhun, iftiraya uğrayan kalbin, zindana atılan bedenin, ama sonunda Mısır’a sultan olan ilâhî sırrın timsalidir. Kardeşlerinin hasediyle düştüğü kuyu, ruhun kesret âlemine düşüşüdür. Züleyha’nın aşkı, nefsin ve dünyanın çekiciliğidir. Zindan, çile ve riyâzât dönemidir. Mısır’a sultan olması ise sâlikin kendi varlık ülkesine sultan olması, İnsân-ı Kâmil sırrına ermesidir.
Üçüncü anahtar ise Mektuplar ve Zuhuratlar’dır. Bütün kevn ü mekân, Cenâb-ı Hakk’ın yazdığı bir mektuptur. Peygamberler ise o mektubun en açık, en mânâlı cümleleridir. Onlar, Hakk’ın isim ve sıfatlarının en kâmil manada zuhûr ettiği, yani açığa çıktığı tecelligâhlardır. Bir ağacın yeşermesi bir zuhûr’dur, yağmurun yağması bir zuhûrdur. Ama Âdem’in (a.s.) hilâfeti, İbrahim’in (a.s.) Halîl (dost) oluşu, Musa’nın (a.s.) Kelîm (konuşan) oluşu, İsa’nın (a.s.) Rûhullah oluşu ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Habîbullah (Allah’ın sevgilisi) oluşu, ilâhî isimlerin en üst perdeden zuhûrudur. “Altı Peygamber” öğretisi, bu ilâhî mektupları okuma ve o zuhuratların hakikatini kendi öz varlığında bulma sanatıdır.
Âlemin Sırrı ve İnsanın Zuhûru: Elif, Lâm, Mîm'in Diliyle
Bu zuhûr nasıl gerçekleşir? Varlık, yokluk karanlığından nasıl çıkar da görünür hâle gelir? Terzibaba Hazretleri, bu en derin hikmet sırrını, harflerin diliyle şöyle fısıldar:
BİR ELİF -E SIĞDI ALEM, İLK ZUHURU OLDU ÂDEM. LÂM ULÛHİYYET-TİR BİLKİ, HİÇ BİR ŞEY GAYRI DEĞİLKİ. MİM MAKAM-I MUHAMMED-Î,ONDA BULDUK HEM AHMED -Î CÜMLE SIĞDI ÜÇ AZİZE , İNSAN dendi bu muhteşem ÂCİZE. LÂMELİF TOPLADI CAN-I, İNSÂN DA OLDU Mİ’RÂC -I. Elif uzandı, boylu boyunca, zuhur oldu lâm’a ulaşınca Mim- i Muhammed-î de karar kılınca, (Be) ile yaaaa Hafıııııız, anlarsın o zaman ne olduğunu.
Bu sözler, bir irfan haritasıdır.
Elif, Zât-ı Mutlak’ın, yani Cenâb-ı Hakk’ın mutlak birliğinin, Ahadiyet mertebesinin harfidir. Bütün âlem, bu tekliğin (vahdetin) içinde dürülüdür. Bu sırrın ilk zuhûru, ilk tecellîsi Âdem’dir.
Lâm, Ulûhiyyet mertebesidir. Zât’ın bilinmekliği murad etmesiyle ortaya çıkan bütün ilâhî isim ve sıfatların alanıdır. “Elif uzandı, boylu boyunca, zuhur oldu lâm’a ulaşınca” demesi, bu sırrı anlatır. O dimdik Elif, bilinmeklik ve sevgiyle (Hubb-i Zâtî) eğilmiş, Lâm şeklini almıştır. “Hiç bir şey gayrı değilki” uyarısı, bu Lâm’ın, o Elif’ten ayrı olmadığını hatırlatır. Bu, tevhid ilminin temelidir.
Mîm, Makam-ı Muhammedî’dir. Bütün ilâhî isim ve sıfatların en mükemmel şekilde tecellî ettiği yerdir. Lâm’daki potansiyel olan bütün güzellikler, Mîm’de, yani Hakîkat-i Muhammediyye’de fiiliyata çıkmıştır. Cümle âlem, bu üç azize, yani Elif-Lâm-Mîm’e sığmıştır. Bu üçünün birleştiği o muhteşem ve aynı zamanda aciz varlığa da “İnsan” denmiştir.
Lâmelif (ﻻ) ise bu yolculuğun hem başlangıcı hem de sonudur. Hem “Lâ ilâhe” (hiçbir ilah yoktur) diyerek masivayı reddetmenin, hem de Elif ile Lâm’ın, yani Zât ile sıfatların iç içeliğinin, cem makamı’nın sembolüdür. İnsanın mi’râcı, bu Lâmelif sırrını çözmesinde gizlidir.
Son söz: “(Be) ile yaaaa Hafıııııız, anlarsın o zaman ne olduğunu.” Bu, ilmin sonunun edep ve teslimiyet olduğunu hatırlatan bir sırdır. “Be” (ب), Besmelenin ilk harfidir. Altındaki nokta, bütün ilmin toplandığı Nokta-i Bâ’dır. Bütün bu anlatılanlar, o tek bir noktadan ibarettir. Altı Peygamber yolu, sâliki o noktaya ulaştıran yollardan biridir.
Tenezzül ve Perdelenme: Peygamber Kıssalarının Bâtınî Mânâsı
Elif’ten Mîm’e bu yolculuk, aslında bir tenezzül, yani yücelerden aşağıya doğru bir iniş sürecidir. Saf ve mutlak olan Vücûd, mertebe mertebe inerek, şehâdet âlemi dediğimiz bu görünen dünyada madde suretine bürünür. Bu iniş sırasında her mertebede bir perde ile perdelenir.
Peygamber kıssaları, bu tenezzül ve perdelenme sürecinin en güzel anlatımlarıdır. Her bir peygamber, Vücûd-ı Mutlak’ın belli bir mertebede, belli bir isim veya sıfatın tecellisiyle perdelenerek zuhûrunu temsil eder. Yusuf’un (a.s.) kuyuya atılması, o mutlak ruhun madde bedenine inişinin bir sembolüdür. Dervişin görevi, bu perdeleri bir bir aralamaktır. Altı Peygamber makamının her biri, bir perdenin aralanması, bir hakikatin açığa çıkmasıdır. Sâlik, Âdem makamında kendi hilâfet sırrını, İbrahim makamında teslimiyet sırrını, Musa makamında nefs firavunuyla mücadele sırrını idrak ederek perdeleri kaldırır. Bu yüzden peygamber kıssalarını tarihi birer olay gibi okumak, meyvenin kabuğunu yemek gibidir. Arifler, o kıssaların özünü, yani kendi yolculuklarının hikâyesini okurlar.
Zamanın Ruhuyla İrşâd: Hakikatin Çağdaş Mektupları
Bu ilmin kaynaklarından birinin de “mektuplar ve zuhuratlar” olduğunu belirtmiştik. Mektup, bir mesaj taşıyan araçtır. Hakikat, zamanın ve mekânın getirdiği araçlara bigâne kalmaz. Terzibaba Hazretleri’nin, eserinin künyesine şu bilgileri koyması, bu açıdan mânidârdır:
NECDET ARDIÇ Büro : Etuğrul mah. Hüseyin Pehlivan caddesi no. 29/4 Servet Apt. 59 100 Tekirdağ. Ev : 100 yıl Mahallesi uğur Mumcu Cad. Ata Kent sitesi A Blok kat 3 D. 13. 59 100 Tekirdağ Tel (Büro) : (0282) 263 78 73 Faks : (0282) 263 78 73 Tel (ev) : (0282) 261 43 18 Cep : (0533) 774 39 37 Veb sayfası: Almanya: www.terzibaba.com Veb sayfası: Amerika: www.necdetardic.info MSN Adresi: Necdet Ardıç [email protected] Necdet Ardıç [email protected]
Bu bir adres listesi veya telefon rehberi değildir. Bu, irşâdın ve tebliğin, çağın idrakine ve araçlarına uygun olarak nasıl devam ettiğinin bir zuhûrudur. Bu, “mektuplar”ın artık elektronik posta, “sohbet meclisleri”nin artık web sayfaları üzerinden de kurulabildiğinin ilanıdır. Nasıl ki Cenâb-ı Hakk, peygamberlerini her kavme kendi lisanıyla göndermişse, her dönemin mürşidleri de o dönemin lisanıyla, araçlarıyla konuşur. Bu, geleneğin özündeki hakikati bugünün kalıplarına dökerek canlı tutmaktır. Mürşidin kapısı eskiden bir tekkenin kapısıydı, şimdi ise aynı zamanda bir web sayfasının adresidir.
Terzibaba İrfan Mektebi’nde “Altı Peygamber” öğretisinin dayandığı asıl ve mertebe budur. Kökü Kur’ân’da, gövdesi ilm-i bâtın’da, dalları ise bugünün dünyasına uzanan canlı bir ağaçtır bu.
Terzibaba Geleneğinde Altı Peygamber'in Yaşanması
İrfan mektebinin ilmi, sâlikin gönlünde yeşeren, her nefesinde tecrübe ettiği bir hâldir. Bu sebeple, Terzibaba İrfan Mektebi’nde “Altı Peygamber” bahsi açıldığında, maksat o peygamberlerin her birinin temsil ettiği mânâ mertebesini, bugünün sâlikinin kendi varlık toprağında nasıl yeşerteceğini anlamaktır.
“Altı Peygamber” öğretisi, duvara asılacak bir hat yazısı değil, dervişin eline verilmiş, kendi iç âleminin vadilerinde yolunu bulmasını sağlayan bir haritadır. Bu harita, bizzat sâlikin kendi vücûdunda, nefsinde ve kalbinde canlanır. Bu öğreti, sülûk yolunda atılan her adımın karşılığını bulan pratik bir kılavuza dönüşür.
Nefs Mertebelerinde Seyr ü Sülûk: Bir Yol Haritası Olarak Altı Peygamber
Her insan, bu dünyaya ham bir maden gibi olan bir nefs ile gelir. Tasavvuf yolu, bu ham madeni işleme, içindeki posayı ayıklayıp özündeki ilâhî cevheri ortaya çıkarma sanatıdır. Bu sanata seyr ü sülûk, bu işleme sürecindeki duraklara da nefs mertebeleri denir.
“Altı Peygamber”in sülûktaki ilk işlevi, bu nefs mertebelerindeki yükselişin mânâ anahtarlarını sunmasıdır. Sâlik, yola ilk adım attığında, genellikle Nefs-i Emmâre’nin, yani kötülüğü emreden nefsin pençesindedir. Derviş, mürşidinin telkiniyle zikre başladığında, Hz. Yusuf’un (a.s.) düştüğü kuyu gibi olan bu makamdan Hakk’a yakarmaya başlar.
Zikir ve riyâzat ile nefsini dizginleyen sâlik, günahlarından pişmanlık duymaya, kendini kınamaya başladığında Nefs-i Levvâme mertebesine adım atar. Bu mertebe, Hz. Nuh’un (a.s.) gemisine binmeye niyetlenmek gibidir. Etraf, dünyanın ve heveslerin tufanıyla doludur. Gemi, mürşidin dergâhı ve talimatlarıdır.
Yolculuk devam ettikçe, kalbinde bir itminan belirmeye başlar. Bu, Nefs-i Mutmainne’nin, yani tatmin olmuş nefsin eşiğidir. Bu makam, Hz. İbrahim’in (a.s.) makamıdır. O, putları kıran Halil İbrahim gibi, kendi içindeki heves, arzu ve sahte ilâhların putlarını devirmeye başlar. Nemrud’un, yani şeytanın ve nefsin ateşine atıldığında, o ateşin kendisine bir gül bahçesi olduğunu tecrübe eder. Çünkü teslimiyet, en büyük ateşi bile serin ve selametli kılar.
Bu altı peygamberin her birinin temsil ettiği makam, sâlikin tırmandığı bir basamaktır. Hz. Musa’nın (a.s.) Firavun’la mücadelesi, sâlikin kendi benlik firavununa karşı verdiği mücadelenin timsalidir. Hz. İsa’nın (a.s.) ölüleri diriltmesi, sâlikin mürşidinin nefesiyle ölü kalbinin dirilmesine işarettir. Ve nihayet, bütün bu makamları cem eden Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) makamı, İnsân-ı Kâmil olma hedefini temsil eder. Böylece “Altı Peygamber”, dervişin hangi mânevî iklimde olduğunu bildiren, yaşayan bir pusulaya dönüşür.
Zikir, Edep ve Teslimiyet: Makamları Hâle Dönüştüren Ameller
Haritayı bilmek, menzile varmaya yetmez. Yola revan olmak ve yolun gereklerini yerine getirmek icap eder. “Altı Peygamber” makamları, belirli amellerle hakikatine dönüşür. Bu amellerin başında üç temel direk vardır: Zikir, edeb ve teslimiyet.
Zikir, bu yolun azığıdır. Her peygamber makamının kendine has bir tecellîsi olduğu gibi, o tecellîyi çekecek bir zikir anahtarı vardır. Emmâre kuyusundaki sâlikin zikri bir imdat çağrısıdır. Levvâme denizindeki sâlikin zikri bir istiğfardır. Mutmainne makamındaki sâlikin zikri ise artık bir şükür ve vuslat neşesidir. Zikir, kalbin üzerindeki pası siler ve kalp aynasını parlatır. O ayna parladıkça, sâlik hangi peygamberin makamında seyrediyorsa, o makamın nuru kendi kalp aynasında aksetmeye başlar.
Edep, yolun kendisidir. Tasavvuf, baştan sona edeptir. Her makamın kendine mahsus bir edebi vardır. Hz. Yusuf makamında imtihan edilen sâlikin edebi, sabır ve şikâyetsizliktir. Hz. Musa makamında seyredenin edebi, kendi benlik firavununa karşı cesaretle dikilmek, ama Tûr Dağı’nda Hakk’ın tecellîsi karşısında hiçliğini bilmektir. Edep, sâlikin üzerine ilâhî feyzin ve rahmetin yağmasını sağlayan bir çekim alanı oluşturur.
Teslimiyet, bu üç temel direğin en yükseğidir. Nefsin en son kalesi, kendi iradesi ve aklıdır. Teslimiyet, bu kaleyi mürşidin eliyle Hakk’a teslim etmektir. Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i kurban etme emrine tereddütsüz boyun eğmesi, teslimiyetin zirvesidir. Sâlikten de kendi “İsmail”ini, yani en çok bağlandığı varlığı, mürşidinin işaret ettiği an feda etmesi istenir. Bu feda, o şeye olan kalp bağını kesmektir. Teslimiyet, sâlikin kendi irade kayığından inip, Mürşid-i Kâmil’in gemisine binmesidir.
Mürşid-i Kâmil'in Himmeti: Güvenli Bir Seyr-i Rûhânî
Bu altı peygamberin makamlarından oluşan sarp yolda tek başına yürümeye kalkan, ya yolunu şaşırır ya da helak olur. Bu yol, kılavuzsuz gidilecek bir yol değildir. Bu yolun kılavuzu, bu makamları bizzat yaşamış olan Mürşid-i Kâmil’dir.
“Altı Peygamber” öğretisi, mürşidin elinde, sâlikin rûhânî hastalığını teşhis ve tedavi eden bir hekim reçetesine dönüşür. Mürşid, sâlikin hâline bakar ve onun hangi makamda seyrettiğini, nefsini hangi sıfatın esir aldığını Allah’ın izniyle bilir. Bir bakar, sâlikin Yusuf gibi haset içinde kaldığını görür; ona sabrı telkin eder. Bir bakar, sâlikin Musa gibi benlik firavununun karşısında aciz kaldığını görür; ona zikir ve himmet asasını uzatır.
Mürşid, bu yolculukta sadece bir rehber değil, aynı zamanda bir koruyucudur. Sâlik, bu makamlarda ilerlerken çeşitli mânevî hâllere aldanıp kendini bir şey sanabilir. Mürşid, sâlikin bu tecrübelerini dinler, hangisinin Rahmânî, hangisinin nefsânî olduğunu ayırt eder ve sâliki hedefe kilitler. Ona, “Bu gördüğün bir menzildir, maksat değil. Durma, yola devam et!” der.
Kısacası, “Altı Peygamber” makamlarını yaşamak, sâlik ile mürşidi arasında geçen, canlı ve kişiye özel bir terbiye sürecidir. Mürşid, sâlikin elinden tutar ve onu kendi içindeki peygamberî ahlâkın tecellî ettiği bu altı duraktan güvenle geçirir. Bu yolculuğun sonunda sâlik, bütün bu makamların sırrını kendi varlığında cem ederek, efendisi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ahlâkıyla bezenmiş bir “Abdullah”, yani Hakk’ın kulu olma şerefine erer.
Füsûsu'l-Hikem'de Altı Peygamber
Terzibaba İrfan Mektebi’nin irfan pınarından damıttığı “Altı Peygamber” bahsinin izini, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin ulu eseri Füsûsu’l-Hikem'e, yani "Hikmetlerin Özleri"ne doğru sürebiliriz. Terzibaba’nın sohbetlerinde canlı bir tecrübe olarak sunulan her bir makamın, vücûdî bir karşılığı, hakikat ilminde bir temeli vardır.
Füsûsu'l-Hikem, yirmi yedi peygamberin her birine atfedilmiş bir "fass," yani bir "hikmet yüzüğü" üzerinden, ilahi hakikatlerin nasıl tecellî ettiğini anlatan bir şaheserdir. Her peygamber, Cenâb-ı Hakk'ın bir "Kelime"si, yani O'nun Zâtî hakikatlerinden birinin, âlemde özel bir surette zuhûr etmiş hâlidir. Peygamberler, Vücûd mertebelerinin canlı birer timsali, ilahi isimlerin tecellî ettiği birer ayna, birer tecelligâh'tır. Her birinin getirdiği hikmet, Zât-ı Mutlak'ın bir isminin âlemdeki en kâmil yansımasıdır.
İbn Arabî Hazretleri'ne göre her peygamber, bir "kelime"dir. Nasıl ki sözlerimiz iç dünyamızdan haber verirse, peygamberler de Hakk'ın sonsuz kelimelerinden bir kelimedir ve her biri, Hakk'ın bir yönünü, bir ismini en kâmil şekilde izhar eder. Füsûs'taki her bölüm, "Falanca Kelime'deki Filanca Hikmetin Yüzüğü" diye adlandırılır. Bu, o peygamberin varlığının, o ilahi hikmetin tecellî ettiği mükemmel bir "yüzük taşı" mesabesinde olduğunu anlatır. Sâlikin yolculuğu da bu hikmetleri kendi kalbinde bir bir bulup, kendi varlık yüzüğüne takarak İnsan-ı Kâmil olma yolculuğudur.
1. Âdem Aleyhisselâm: İlâhî Hikmetin Kapsayıcılığı Füsûs'un ilk bahsi, Âdem aleyhisselâm'a ayrılmıştır ve ona "Hikmet-i İlâhiyye" yani İlâhî Hikmet atfedilir. Çünkü Âdem, "bütün isimleri" öğrenen, yani ilahi isimlerin tamamını kendinde cem eden ilk numunedir. O, hilâfet sırrının kendisine verildiği kapsamlı (cem'î) varlıktır. Âdem'in hikmeti, diğer tüm peygamberlerin hikmetlerini tohum hâlinde içinde barındırır. Sâlik için Âdem makamı, kendi varlığının potansiyelini fark ettiği, kendisinin de "bütün isimleri" öğrenme kabiliyetine sahip bir "küçük âlem" olduğunu idrak ettiği ilk büyük uyanış mertebesidir.
2. Nûh Aleyhisselâm: Tenzih ve Arınmanın Subbûhî Hikmeti Nûh aleyhisselâm'ın kelimesindeki hikmet ise "Hikmet-i Subbûhiyye"dir. "Subbûh," her türlü noksanlıktan münezzeh demektir. Bu, tenzih ilkesinin en saf hâlidir. Nûh Peygamber'in kıssası, iman ile küfrün birbirinden net bir şekilde ayrıldığı bir tufan ile neticelenir. Nûh'un gemisi, tenzih akidesine sarılarak şirk ve küfür tufanından kurtulanların sığınağıdır. Sâlik için Nûh makamı, kalbini masivadan, yani Hakk'tan gayrı her şeyden temizleme, zihnini ve inancını şirk tortularından arındırma mertebesidir.
3. İbrâhîm Aleyhisselâm: Dostluğun ve Aşkın Mehemî Hikmeti Füsûs'ta İbrâhîm aleyhisselâm'a "Hikmet-i Mehemiyye" atfedilir. Bu kelime, "heyecanlı ve tutkulu aşk" anlamına gelen "heyâm" kökündendir. İbrâhîm, "Halîlullah," yani Hakk'ın Dostu'dur. Onun hikmeti, akıl yürütmelerin ötesinde, saf bir sevginin ve tam bir teslimiyetin hikmetidir. Yıldızlara, Ay'a ve Güneş'e bakıp "Ben batanları sevmem" demesi, fânî olandan yüz çevirip Bâkî olan Sevgili'ye yönelmesinin ifadesidir. Sâlik için İbrâhîm makamı, aklın sınırlarını aşıp aşkın ateşine atıldığı, sadece Sevgili'nin iradesine razı olunduğu mertebedir.
4. Mûsâ Aleyhisselâm: Ulvî ve İlâhî Emirlerin Hikmeti Mûsâ aleyhisselâm'ın kelimesindeki hikmet, "Hikmet-i Ulviyye" yani Yücelik Hikmeti'dir. Mûsâ'nın yolculuğu, Hakk ile vasıtasız konuşması (Teklîm) gibi ulvî tecrübelerle doludur. "Rabbim, bana kendini göster" niyazı, beşerî varlığın Zât'ı görme arzusunun zirvesidir. Ancak dağa tecellî eden nurun dağı paramparça etmesi, Zât'ın bu kesif âlemde doğrudan idrak edilemeyeceğine dair en büyük derstir. Sâlik için Mûsâ makamı, ilahi emirlere (şeriat) titizlikle uymanın ve aynı zamanda kalbini ilahi tecellîlere açmanın dengesini kurma mertebesidir.
5. Îsâ Aleyhisselâm: Rûh'un ve Kelime'nin Nûrânî Hikmeti Îsâ aleyhisselâm'ın kelimesi, "Hikmet-i Nûraniyye" veya "Hikmet-i Fardiyyah" olarak anılır. O, "Rûhullah" ve "Kelimetullah"tır. Babasız zuhûru, onun doğrudan ilahi "Kün!" (Ol!) emrinin bir tecellîsi olduğunu gösterir. Ölüleri diriltmesi, Rûh'un madde üzerindeki mutlak hâkimiyetinin bir ispatıdır. Îsâ'nın hikmeti, bedenin esaretinden kurtulup ruhanî bir varlığa bürünmenin hikmetidir. Sâlik için Îsâ makamı, kalbinin ilahi nefha ile yeniden dirildiği, ruhunun kanatlarıyla manevî semalarda uçmaya başladığı bir "yeniden doğum" mertebesidir.
6. Muhammed Aleyhisselâm: Tekliğin ve Kapsayıcılığın Ferdî Hikmeti Füsûs'un son bahsi, Efendimiz Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) ayrılmıştır. Ona atfedilen hikmet, "Hikmet-i Ferdiyye" yani "Teklik ve Benzersizlik Hikmeti"dir. Onun hikmeti "ferdî"dir, çünkü o tektir ve bütün hikmetleri kendinde toplamıştır. Âdem'in kapsayıcılığı, Nûh'un tenzihi, İbrâhîm'in dostluğu, Mûsâ'nın kelâmı, Îsâ'nın ruhaniyeti ve diğer bütün peygamberlerin kemâlâtı, en mükemmel hâliyle onda bir araya gelmiştir. O, hem abd (kul) hem de Hakk'ın en sevgili aynasıdır. Onun varlığı, Ahadiyyet sırrının, mahlûkat suretinde en kâmil zuhûrudur. Sâlik için Muhammedî makam, yolculuğun nihai hedefidir.
Şeyh-i Ekber'in Füsûs aynasından bakıldığında "Altı Peygamber"in sırrı, böyle bir vücûdî temel üzerine oturur. Onlar, İnsan-ı Kâmil olma yolundaki her sâlikin, kendi iç âleminde tecrübe etmesi gereken altı temel mertebe, altı ilahi hikmet pınarıdır.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem’i, hakikatin zıtların birliğinde gizli olduğunu öğretir. “Altı Peygamber” seyrinin Füsûs penceresinden görünen en derin manası da burada, cem'u'l-addâd yani zıtların bir araya gelmesi sırrında yatar.
Cenâb-ı Hakk, Zât-ı Mutlak itibariyle hiçbir şeye benzemez. Kur’ân-ı Kerîm’in “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) buyurduğu sır budur. Buna tasavvuf lisanında tenzih deriz. Hakk’ı her türlü kayıt ve suretten tenzih etmek, O’nun aşkınlığını ikrar etmektir.
Fakat aynı Hakk, yine Kur’ân-ı Kerîm’de “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (Hadîd, 4) buyurur. Bu da gösterir ki, O, yarattığı her şeyde isim ve sıfatlarıyla tecelli etmektedir. Buna da teşbih deriz. Hakk’ı, tecellileri ve eserleri üzerinden bilmektir.
Kâmil arifin bakışı, bu iki kanadı birleştiren bakıştır. Hem tenzih eder, hem teşbih. Hakk’ın hem her şeyden münezzeh ve aşkın olduğunu (tenzih), hem de her şeyde isimleriyle mevcut ve içkin olduğunu (teşbih) aynı anda idrak eder. Bu, Muhammedî mîzan denilen hassas dengedir.
Her peygamberin hikmeti, sâlikin kalbinde bu iki kutup arasındaki dengeyi kurma sanatının bir aşamasını temsil eder. Onların kıssaları, bu zıtlıkların nasıl bir araya geldiğini, nasıl Cem makamı’nda buluştuğunu gösteren canlı misallerdir.
Mesela, bir peygamberin hayatında Hakk’ın Celâl tecellisi, yani kahredici tenzih yönü ağır basar. Sâlik, bu kıssayla kendi nefsindeki isyanları hatırlar ve Hakk’ın Celâl’i karşısında acziyetini idrak eder. Bir başka peygamberin hayatında ise Cemâl tecellisi, yani lütuf, merhamet ve yakınlık ön plandadır. Sâlik bu kıssayla hemhal olurken, Hakk’ın rahmetini her zerrede görmeye başlar.
“Altı Peygamber” yolculuğu, sâliki bu iki kutup arasında bir salıncak gibi sallanmaktan kurtarıp, denge ve vahdet makamına ulaştırmayı hedefler. Sâlik bu peygamberlerin makamlarından geçerken, aslında kendi içinde tenzih ile teşbihi dengeleme alıştırması yapar.
Bu yolculuğun menzili, sâlikin kendi kalbidir. Zıtların birleştiği yer, arifin kalbindir. Bu öyle bir makamdır ki, arif oraya vardığında Hakk’a bakar ve “Leyse ke-mislihî şey’un” (O’nun gibi bir şey yoktur) der, tenzih eder. Sonra halka bakar ve “Ve huve’s-semî’u’l-basîr” (Ve O, işitendir, görendir) der, teşbih eder. Aynı ayetin içinde hem tenzihi hem teşbihi birleştirir.
Bu makamda sâlik, Hakk’ı ne sadece “ötede ve aşkın”, ne de sadece “burada ve içkin” olarak görür. O, Hakk’ı “hem O, hem gayrı; ne O, ne gayrı” sırrıyla müşahede eder. Füsûsu’l-Hikem’in ışığında “Altı Peygamber” kavramı, sâliki bu idrake hazırlayan ilahi bir terbiye programıdır. Her peygamber, bu büyük bilmecenin bir parçasını çözer. Sâlik, onların izinden giderek, kendi varlığındaki zıtlıkları – korku ve umut, celâl ve cemâl, kahır ve lütuf – bir potada eritmeyi öğrenir. Bu pota, mürşid-i kâmilin sohbetiyle ısınan, zikirle cilalanan, edeple korunan kendi kalbidir.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Altı Peygamber
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin mânevî deryâsı olan Mesnevî-i Şerîf'e daldığımızda, karşımıza sistemli bir şekilde "Altı Peygamber" diye sıralanmış bir öğreti çıkmaz. Zira Mesnevî, bir usûl kitabı değil, bir ilham ve aşk pınarıdır. O, hakikatleri hikâyelerin içine gizleyerek sunar. Terzibaba İrfan Mektebi'nde "Altı Peygamber" olarak ifade edilen seyr-i sülûk mertebelerinin ruhu, Mesnevî'nin her bir beytinde nefes alıp vermektedir. Mevlânâ, bu peygamberlerin her birini, sâlikin manevî yolculuğunda aştığı bir menzil ve büründüğü ilâhî bir ahlâkın timsali olarak anlatır.
Mesnevî, bir "vahdet dükkânı"dır; orada her şey tevhidi göstermek için satılır. Peygamber kıssaları da bu dükkânın en kıymetli incileridir. Onlar, tarihî birer anlatıdan ibaret değil, her an sâlikin kalbinde yeniden yaşanan, ezelî ve ebedî hakikatlerdir.
Kıssaların Dili: Hakikatin Suret Giymesi
Hazret-i Mevlânâ, hakikati kıssaların diliyle anlatır çünkü hakikat, soyut hâliyle beşerî idrakin dar kalıplarına sığmaz. O, bir surete bürünmedikçe idrakimiz onu kavrayamaz. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın Zât-ı Mutlak iken, isim ve sıfatları aracılığıyla âlemler suretinde tecellî etmesi gibi, mânâ da bir kıssa suretine bürünerek idrakimize tenezzül eder.
Peygamber kıssaları, işte bu ilâhî tenezzülün en kâmil örnekleridir. Her bir kıssa, ilm-i bâtın hakikatlerinin, sâlikin anlayacağı bir dille suretlenmiş hâlidir.
Meselâ, Hazret-i Yusuf'un kuyuya atılması, sadece geçmişte yaşanmış bir hadise değildir. O kuyu, sâlikin nefs-i emmâre zindanıdır. Kardeşlerinin kıskançlığı, insanın kendi içindeki nefsanî sıfatların, ruhunu nasıl bir karanlığa hapsettiğinin remzidir. Yusuf'un o kuyudan çıkarılıp Mısır'a sultan olması ise, mürşid-i kâmilin lütfuyla nefs zindanından kurtulan ruhun, kendi varlık ülkesinin sultanı hâline gelmesinin, yani İnsân-ı Kâmil mertebesine yürüyüşünün hikâyesidir.
Bu bakımdan Mesnevî'deki her bir peygamber, sâlikin kendi iç âleminde buluşacağı bir arketip, bir mürşid-i mânevîdir. Onların hayatı, bizim hayatımızın manevî haritasıdır.
Peygamberler: Nefs Mertebelerinin Timsalleri ve Mürşidleri
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin "Altı Peygamber" ile işaret ettiği makamların her birinin izini, Mesnevî'nin sembolik dilinde sürebiliriz.
-
Hazret-i Âdem (a.s.): Tövbe ve Hilâfet Makamı Hazret-i Âdem, Mesnevî'de insanın aslî hâlini, cennetteki yakınlığını ve ardından unutarak yaptığı zelle ile bu yakınlıktan uzaklaşmasını temsil eder. Fakat Âdem aynı zamanda "tövbe"nin de babasıdır. O, hatasını anladığında "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik" diyerek acziyetini ikrar etmiş ve Hakk'ın rahmetine sığınmıştır. Bu, sâlikin yolculuğundaki ilk ve en temel adımdır.
-
Hazret-i Nûh (a.s.): Sabır ve Teslimiyet Gemisi Hazret-i Nûh, "sabır" makamının pîridir. Tufan, nefsin azgın isteklerinin ve şüphelerin her yanı kapladığı o boğucu hâldir. Bu tufandan kurtuluşun tek yolu, Nûh'un gemisine binmektir. Mesnevî'nin dilinde o gemi, bir Mürşid-i Kâmil'in irşadı ve himayesidir. Mürşide teslim olan kurtulur. Aklını ve kendi görüşünü mürşidine teslim etmeyen ise, Nûh'un oğlu gibi, kendi aklına güvenir ve dalgalar arasında kaybolup gider.
-
Hazret-i İbrahim (a.s.): Tevhid ve Tevekkül Ateşi "Putkıran" lakabıyla anılan Halîlullah İbrahim, tevhid mücadelesinin sembolüdür. Mesnevî'ye göre asıl putlar, insanın kendi içinde taşıdığı, Hakk'tan gayrı sevdiği her şeydir: mal, makam, şöhret, benlik... Nemrut'un yaktırdığı ateşe atılması ise "tevekkül"ün zirvesidir. Ateşin ortasında "Hasbünallah ve ni'mel vekîl" diyerek Hakk'a tam bir teslimiyet göstermiştir. Bu teslimiyet, ateşi gül bahçesine çevirmiştir.
-
Hazret-i Mûsâ (a.s.): Kelâm ve Mürşid Arayışı Hazret-i Mûsâ'nın hayatı, sâlikin yolculuğunun tüm vechelerini barındırır. Firavun'la mücadelesi, ruhun benliğe karşı verdiği savaştır. Tûr Dağı'nda Hakk ile konuşması, kelâm sıfatı tecellisine mazhar olma arzusunu temsil eder. En öğretici kıssası ise Hızır'ı (a.s.) aramasıdır. Mûsâ, bir peygamber olmasına rağmen, kendisinde olmayan bir ilmi, ilm-i ledün öğrenmek için Hızır'a talebe olmuştur. Bu, zâhirî ilmin bir noktada yetersiz kaldığını ve sâlikin mutlaka bir bâtın mürşidine ihtiyacı olduğunu gösterir.
-
Hazret-i Îsâ (a.s.): Ruh ve Zühd Makamı Rûhullah olan Hazret-i Îsâ, maddeden arınmışlığın, ruhânîliğin ve zühd hayatının timsalidir. Mesnevî'de o, ölüleri dirilten nefesiyle anlatılır. Bu, mânevî bir mürşidin, dünya sevgisiyle ölmüş kalpleri, ilâhî aşk nefesiyle nasıl yeniden canlandırdığının bir remzidir. Derviş, Îsâ gibi "hafif" olmalıdır ki mânevî mertebelere kolayca yükselebilsin.
-
Hazret-i Muhammed (s.a.v.): Cem ve Kurbet Makamı Hazret-i Mevlânâ için bütün peygamberler ve hikmetleri, Hazret-i Muhammed Mustafa'da (s.a.v.) birleşir ve kemâlini bulur. O, "Sen olmasaydın, âlemleri halk etmezdim" hitabına mazhar olmuş Habîbullah'tır. O, bütün peygamberlerin getirdiği ahlâk ve makamların toplayıcısı, yani Cem makamı'nın sahibidir. Mi'râc hadisesi, bir beşerin Hakk'a olan yolculuğunun varabileceği en son noktayı, kurbet (yakınlık) makamını gösterir. O, sâlik için hem yolu tarif eden bir rehber, hem de yolun sonunda ulaşılacak olan "Muhammedî ahlâk"ın en mükemmel örneğidir. Muhammedî mîzan, sâlikin tenzih ve teşbih arasında kurması gereken hassas dengeyi ifade eder.
Mesnevî Şerh Geleneği: Her Asra Bir Peygamber Nefesi
Mesnevî, yazıldığı günden bu yana kapalı bir metin olarak kalmamıştır. Her devirde gelen arifler, o deryadan kendi kapları miktarınca inciler çıkarmış ve zamanın insanının idrakine sunmuşlardır. Bu "şerh geleneği", Mesnevî'nin ruhunun çağlar boyunca taze kalmasını sağlamıştır.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin "Altı Peygamber" öğretisi de bu canlı şerh geleneğinin günümüzdeki bir tezahürü olarak görülebilir. O, Mesnevî'nin ve diğer irfan kaynaklarının içinde dağınık hâlde bulunan bu peygamberlik makamlarını, günümüz sâlikinin daha kolay anlayıp takip edebileceği sistemli bir yol haritasına dönüştürmüştür. Bu, hakikatin özünü değiştirmek değil, onu asrın idrakine uygun yeni bir kapta sunmaktır.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Altı Peygamber
Hakikat ilminin kavramları birbiriyle görünmez iplerle bağlıdır, hepsi aynı Vücûd denizinin dalgalarıdır. "Altı Peygamber" meselesi de bu gözle seyredilmelidir. Onlar, İnsân-ı Kâmil olma yolunun işaret taşlarıdır.
-
Hz. Adem (a.s.): O, bu kevnî ağacın ilk tohumudur. Onun cennetten tenzili, ruhun bedene inişinin hikmet dilindeki ifadesidir. Sâlikin yolculuğu, kendi Âdemiyetini tanımakla başlar. O, Nefes-i Rahmânî'nin ilk taayyününde beliren "insan" sırrının kapısıdır.
-
Hz. Nuh (a.s.): Yolculuk başlayınca, sâliki Nefs-i Emmâre'nin tufanı karşılar. Hz. Nuh (a.s.) ve onun gemisi, mürşidin himayesi ve şeriatın koruyucu sınırlarıdır. O gemiye binmeyen, nefsinin azgın dalgalarında boğulur.
-
Hz. İbrahim (a.s.): Tufandan kurtulan sâlik, kendi içindeki putları kırma vaktinin geldiğini anlar. Hz. İbrahim (a.s.), kalbe yerleşmiş olan dünya sevgisi, benlik davası gibi putları kıran Tevhid eri'dir. Onun makamı, Hullet (Dostluk) makamıdır. Bu, Hakk ile pazarlıksız bir dostluk kurmaktır.
-
Hz. Musa (a.s.): Putlar kırıldıktan sonra sâlik, Hakk ile doğrudan bir bağ kurma arzusuyla yanar. Hz. Musa (a.s.), bu "görme" arzusunun ve ilâhî kelâma muhatap olmanın timsalidir. Tur Dağı'ndaki tecellî, sâlikin kendi benlik dağının Hakk'ın tecellîsi karşısında nasıl paramparça olacağını gösterir. Musa makamı, tenzih-teşbih dengesini kurma talimidir.
-
Hz. İsa (a.s.): Benlik dağı parçalanınca, geriye saf bir kalp kalır. Hz. İsa (a.s.), bu arınmış kalbe üflenen Rûh'un tecellîsidir. O, ölüyü diriltir; yani kâmil mürşid, onun makamından bir nazar ile manen ölmüş kalpleri irfan ile diriltir.
-
Hz. Muhammed (s.a.v.): Yolculuğun zirvesi, bütün makamların kendisinde toplandığı okyanustur. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz, Cem makamı'dır. O, hem Âdem'in saflığını, hem Nuh'un sebatını, hem İbrahim'in dostluğunu, hem Musa'nın celâlini, hem de İsa'nın ruhâniyetini kendi Vücûd'unda birleştirmiştir. Sâlikin nihai hedefi, kendi ahlâkını O'nun ahlâkıyla bezemek, kendi varlığını O'nun nurunda yok etmektir.
Bu altı peygamberin yanı sıra, Hz. Yahyâ (a.s.) gibi zâtlar da bu büyük tablonun ince nakışlarıdır. O, riyâzatın ve zühdün sembolü olarak sâlike refakat eder. Bütün bu yolculuğun günümüzdeki rehberi ise, bu geleneğin bir hizmetkârı olarak Necdet Ardıç (Terzibaba) Hazretleri olmuştur.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu altı peygamberin sırrını açan üç temel kaynağımız vardır. Her biri aynı hakikat denizine dökülür ama farklı yataklardan akarlar.
Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin külliyatı, bu meseleyi bir "yol haritası" olarak önümüze serer. Onun sohbetlerinde bu makamlar, sâlikin nefs tezkiyesindeki basamaklar olarak ele alınır. Dili, doğrudan dervişin kalbine hitap eden, pratik ve yaşanılır bir dildir. O, bu makamları "yaşamanın" usûlünü öğretir.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem'i ise meseleye vücûdî bir pencereden, varlığın yapısı üzerinden bakar. Onun için her peygamber, bir "fass" yani bir ilâhî ismin tecellî ettiği eşsiz bir prizmadır. Füsûs'ta peygamberler, Zât-ı Mutlak'ın kendi isim ve sıfatlarını âlemde açığa çıkarmasının hikmet dolu sahneleridir. Terzibaba'nın "nasıl yaşanır?" sorusuna karşılık İbn Arabî, "neden böyledir?" sorusunun cevabını verir. Onun şerhinde A'yân-ı Sâbite ve Hüvviyet mertebeleri gibi kavramlar öne çıkar.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i ise bu hakikatleri aşkın ve muhabbetin diliyle birer hikâyeye dönüştürür. Mevlânâ için peygamber kıssaları, aklın katı zemininden kalbin coşkun iklimine geçiş yapmak için birer vasıtadır. Terzibaba'nın pratik rehberliği ve İbn Arabî'nin hikemî izahları, Mevlânâ'nın gönül potasında eriyerek sâlikin gözyaşı ve tebessümü olur.
Bu üç kaynak, birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Biri yolun pratiğini, diğeri ilmini, üçüncüsü ise aşkını öğretir.
Değerlendirme
"Altı Peygamber" öğretisi, tasavvuf yolunun omurgasını teşkil eden canlı ve dinamik bir haritadır. Bu harita, peygamberler tarihini geçmişte kalmış bir anlatı olmaktan çıkarıp, her bir sâlikin kendi iç âleminde yeniden yaşadığı bir seyr-i sülûk serüvenine dönüştürür. Bu yolculuk, Âdem'in tövbesiyle başlayıp, Muhammedî ahlâkın ve hakikatin zirvesinde kemâle ermeyi hedefler.
Terzibaba Hazretleri'nin bu kadîm öğretiyi günümüz insanının anlayacağı bir sohbet diliyle yeniden sunması, yolun pratik yönünü aydınlatırken; İbn Arabî ve Mevlânâ gibi iki büyük zirvenin eserleri, bu pratiğin hikemî derinliğini ve aşk mertebesini gözler önüne serer. Sâlike düşen, bu üç kanadı da kullanarak kendi varlığının semâsında, kendi hakikatinin mirâcına yükselmektir. Zira bu altı peygamberin makamı, dışarıda aranacak birer menzil değil, her birimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen ilâhî emanetlerdir.