Arif
Yolumuzun ve sohbetlerimizin merkezinde duran, her dem taze, her dem sırlarla dolu bir kelime vardır: “Arif.” Bu kelime, bir sıfattan çok daha ötesi, bir hâlin, bir makamın, bir varoluş biçiminin adıdır. Tasavvuf okyanusuna dalan her sâlikin nihai özlemi, bilginin kuru kıyılarından ayrılıp irfan deryasında yüzmektir. Arif, o deryada yüzen, hatta deryanın ta kendisi olan kişidir. O, kitaptan okuduğunu değil, bizzat kendi varlığında okuduğunu anlatan; Hakk’ı dilde değil, kalpte ve her zerrede bulan kimsedir. Bu yolda bize rehberlik eden, “âriflerin incisi” diye anılan Hazreti Pirimiz Necdet Ardıç Uşşâki “Terzi Baba” Efendimiz, bütün hayatını ve sohbetlerini bu “ârifane” sırrı açmaya adamıştır.
Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı
Her kelimenin bir görünen yüzü, bir de derûnî mânâsı vardır. “Arif” kelimesi de Arapça “a-r-f” kökünden gelir ve lügat mânâsıyla bilen, tanıyan, bir şeye vâkıf olan demektir. Terzi Baba Hazretleri’nin eserlerinde bu temel mânâ şöyle ifade edilir:
“Tanıyan, bilen, vâkıf ve âşina olan, halden anlayan” gibi mânalara gelen ârif, daha çok tasavvufta kullanılan bir terimdir. Ârifin bilgisine mârifet denir.
Ancak tasavvuf yolunda bu “bilme” eylemi, zihnî bir faaliyetin çok ötesine geçer. Bu, malumat toplamak değil, hakikati bizzat tatmaktır. Bu yüzden irfan ehli, arif ile âlim arasına kesin bir çizgi çeker. Âlim, bilgiyi dışarıdan alır, ezberler ve nakleder. Arif ise bilgiyi kendi iç âleminde, kalp aynasında bizzat müşahede eder. Biri haberi getirir, diğeri ise haberin ta kendisi olur. Bu ince fark, yolun en temel derslerinden biridir.
Âlim zihnî faaliyetle mutlak surette bilen, ârif ise ahlâkî ve mânevî arınma sayesinde sezgi gücü ve derunî tecrübe ile öğrenen, anlayandır. Âlimin zıddı cahil, ârifin zıddı münkirdir. Âlim örnek alınır, ârifle hidayete erilir. Âlim Allah’ı delille bilir, ârif ise Allah’ı Allah’la tanır.
Bütün sır bu son cümlede gizlidir: “Arif, Hakk’ı Hakk ile tanır.” Âlim, aklını bir alet gibi kullanarak, kâinata bakar ve deliller üzerinden bir Hâlık'ın varlığı sonucuna ulaşır. Bu, değerli bir adımdır ama henüz yolun başıdır. Arif ise kendi varlık perdesini aradan kaldırdığı için, delile ihtiyaç duymaz. Çünkü bakanın da, görünenin de, görme fiilinin de aynı Hakikat’ten ayrı olmadığını idrak etmiştir. O, Hakk’ı yine Hakk’ın kendi tecellîsi olan kalp gözüyle, yani basiretle görür. Terzi Baba Hazretleri bir sohbetinde bu ayrımı şöyle anlatır:
Bakın kaset de bu bilgileri alıyor, tekrar okuttuğunuz zaman bunu naklediyor. Yani kendine mal etmiyor, falan şöyle dedi filan böyle dedi… Nakil yapar çünkü daha kendine ulaşamamıştır, ama Arif, Arif-i Billah kendine ulaşmıştır, kendini bilen kendinde yaşayan rabbını bilen müşahede edendir. O da bilendir ama yaşayarak bilendir. Yani biri bilgiyi nakleder, biri hayatı nakleder, yaşamı nakleder.
Arifin bilgisi, hayata dönüşmüş bilgidir. Mârifet, onun her hâline, her sözüne, her sükûtuna sinmiştir. Bu yaşayarak bilme mertebesine giden yolu kutlu bir hadîs-i şerîf gösterir: “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” yani “Kim nefsini bilirse, Rabbini de bilir.”
Hakk’a arif olmanın ön koşulu, kişinin kendine arif olmasıdır. Kendi hiçliğini, acziyetini, faniliğini ve Hakk’a olan mutlak muhtaçlığını idrak etmesidir. Kişi, kendi vehmî varlığının ne olduğunu anlamadan, Mutlak Varlığı nasıl anlayabilir? Terzi Baba Hazretleri, bu ilkenin altını kuvvetle çizer:
Şimdi Râbb'ine ârif olmak için kişinin ilk önce kendi nefsine ârif olması lâzımdır. Nefsini icmâl olarak ârif olan, Rabb'ini de icmâl olarak ârif olur.
Burada “nefsini bilmek”, modern psikolojinin anladığı gibi kişilik analizi yapmak değildir. Bu, kendi varlığının hakikatini, yani Hakk’ın bir tecellî mahalli olduğunu, kendinde müstakil bir vücûd bulunmadığını anlamaktır. Bu idrak, tasavvufun en temel düsturunu beraberinde getirir: “Çık aradan, kalsın Yaradan.” İkilik perdesi ancak böyle kalkar ve Tevhid hakikati zuhûr eder. Kulun vehmî varlığı aradan çekilince, Hakk’ın mutlak varlığı bütün haşmetiyle ortaya çıkar.
İslâmın özünde bulunan “mutlak tevhid” in oluşması için ikiden, birinin ortadan kaldırılması lâzım geldiğinden bu kaldırılması gerekecek olanın da “rab” değil, tabii ki “kul” olması lâzımdır; “çık aradan kalsın yaradan” ifadesiyle çok açık, basit ve lâ-tif olarak telâffuz edilen bu kısa cümle büyük bir mânâ haki-katini ortaya koymaktadır.
Bu aradan çıkma hâli, arifin en belirgin vasfıdır. O artık “ben yaptım, ben bildim, ben söyledim” demez. Çünkü bilir ki yapan da, bildiren de, söyleten de Hakk’tan başkası değildir. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin tarifiyle arif, “kendisi sustuğu halde içinde Hakk’ın konuştuğu kişi” olur. Bu makamda arif, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili hâline gelir. Terzi Baba Hazretleri’ni tanıyanların onda müşahede ettiği sır da budur. O, sohbetlerinde aklın sınırlarını zorlayan hikmetleri anlatırken, aslında kendi nefsinden konuşmazdı. Gönlüne doğan ilhamı, vahyin bir tecellîsi olan o derûnî bilgiyi aktarırdı.
O, insân ve taşıdığı sırları Mârifetullah (Allah bilgisi) ile ârifane bir şekilde gönüllere aktarırdı. Terzi Babama bakanlar ve onu idrak edebi-lenler, “men reanî fekad reel hak” “Bana bakan Hakk'ı görür,” sırrıyla, Necm Sûresinde beyan edilen “in hüve illâ vahyun yuha” “ O’nun konuşması ancak vahiy iledir, ” vahiy hakikatinden olan il-ham sırrını müşahede ederler.
Bu hâl, yani bir İnsân-ı Kâmil’in Hakk’ın aynası olması, irfan yolunun zirvesidir. Arif, bu zirveye ulaştıkça hayreti artar. Bildiğini zannettikçe, aslında ne kadar az bildiğini anlar. Çünkü Hakk, her an yeni bir şe’nde, yeni bir tecellîdedir. O’nu bir bilgiye hapsetmek mümkün değildir. Bu yüzden arifin en son durağı, acziyetini itiraf ettiği bir hayret makamıdır.
Oysa ârifin mârifeti arttıkça hayreti artar ve bu şekilde hayreti bilgisini aşar; sonunda mârifetten âciz olduğunu idrak etmesi en yüksek mârifet olarak kalır.
Öyleyse arif, her şeyi bilen değil, her şeyde Hakk’ı gören; kendi yokluğunu bilerek Hakk’ın varlığıyla var olan; bilgiyi yüklenen değil, bilginin kendisiyle eriyip hakikat olan kimsedir. Onun yolu, akıldan kalbe, delilden müşahedeye, benlikten hiçliğe uzanan kutlu bir yolculuktur. Terzi Baba Hazretleri gibi arifler, bu yolun yaşayan meşaleleridir. Onların sohbeti, bu yolculuğa çıkan gönüllere hem azık hem de ışıktır.
Terzibaba'nın Nazarıyla Arif: Aslı ve Mertebesi
İrfan mektebinin en mühim meyvesi, seyr-i sülûkun nihai durağı olan "Arif"in hakikatine bir kapı aralamak için pusulamız, Efendimiz Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin kendi eserleri ve sohbetleri olacaktır. Zira o, bu yolun sırlarını, asrımızın idrakine en anlaşılır, en berrak lisan ile sunan bir gönül sultanıdır. O, bize arifin sadece bir bilgi sahibi değil, bilginin ta kendisi olduğu bir makamdan seslenir.
Arifin hakikatine yolculuk, varlığın hakikatine yapılan bir yolculuktur. Bu yüzden önce, arifin yetiştiği irfan bahçesinin köklerine, hangi pınarlardan beslendiğine bakmak icap eder.
İrfan Silsilesinin İki Güneşi: İbn Arabî ve Mevlânâ
Tasavvuf yolu, bir silsile yoludur. Her halka, kendinden öncekine sımsıkı bağlıdır ve feyzini oradan alır. Terzibaba İrfan Mektebi de bu kutlu zincirin son halkalarından biridir ve kökleri, tasavvuf semasının iki büyük güneşi olan Muhyiddin İbnü'l-Arabî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'ne dayanır. Bu bağ, sadece bir sevgi ve saygı bağı değil, aynı zamanda bir usûl, bir anlayış birliğidir. Efendimiz, bu iki büyük arifin, Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) mektebinin en temel hakikatlerini, asrımızın insanının idrakine yeniden sunduğunu her fırsatta dile getirir.
Sadece bahsi geçen şeyh efendiler değil, Uşşâkıyye şubesinin neredeyse bütün müntesipleri tasavvuf âleminin iki güneşi sayılabilecek Hz. Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin anlayışlarını eserlerine ve sohbetlerine yansıtmışlardır. Hatta Abdullah Salâhî Efendi, yaklaşık iki yüz kadar tasavvufî eser yazmış, Üsküdar’daki Küplüce Tekkesi’nde İbnü’l-Arabî’nin çizgisini takip eden bir Sa’di şeyhi olan Elif Efendi tarafından “Osmanlı’nın İbnü’l-Arabî’si” olarak adlandırılmıştır. Vahdet-i vücûd anlayışına yakın duran bir irfan mektebinin günümüzdeki temsilcisi olan Necdet Ardıç Efendi, ârifân ve hikmet ehlinin Kûr’ân ve hadislerden sonra en çok rağbet ettikleri eserleri yıllardan beri te’vil ve şerh edip idraklere sunmaktadır. Tasavvuf kültürünün çok önemli eserleri olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî'nin Fusûsu’l- hikem, Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf, Abdülkerîm el-Cîlî’nin el-İnsânü’l-kâmil adlı eserlerini ve daha birçok tasavvufî eseri çağımız insanının anlayacağı şekilde açıklamak gibi zorlu bir görevi yerine getirmektedir.
Bu satırlar, mektebimizin irfan haritasını gözler önüne serer. Arif, bu ulu çınarların gölgesinde yetişir. Füsûsu’l-Hikem’in hikmet pınarından, Mesnevî-i Şerîf’in aşk denizinden kana kana içer. Bu eserler, arifin yol haritası, gönül aynasıdır. İbnü'l-Arabî Hazretleri varlığın vücûdî mertebelerini, Zât-ı Mutlak’tan kesret âlemine tenezzül edişin sırlarını açarken; Mevlânâ Hazretleri aynı hakikatleri aşkın, ayrılığın ve vuslatın diliyle, hikâyelerin ve sembollerin içinde anlatır. Terzibaba ise bu iki lisanı birleştirir; bir yandan aklı ikna eden hikemî izahlar yapar, diğer yandan kalbi coşturan aşk ve muhabbet dilini kullanır. Arif, işte bu iki kanatla uçan, tenzih-teşbih dengesini kurabilen kimsedir. O, varlığın birliğini hem aklıyla idrak eder, hem de kalbiyle yaşar.
Dört Kapı Kırk Makam: Arif'in Mertebesi ve Görevi
Tasavvuf yolu, mertebeler yoludur. Herkesin anlayışı, idraki ve mânevî hâli bir değildir. Cenâb-ı Hakk, bu mertebeleri bir düzen içinde halk etmiş ve her mertebeye bir görevli tayin etmiştir. Bu düzeni bilmek, arifin yerini doğru anlamak için elzemdir. Efendimiz, bu mânevî hiyerarşiyi "Dört Kapı" olarak bilinen Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapıları üzerinden şöyle açıklar:
Şeriat mertebesinde imamlar görevde, tarikat mertebesinde şeyh efendiler görevde yalnız şimdi burasını çok iyi anlamamız lazımdır, tarikat sistemindeki aksaklık neden kaynaklanıyor, veya ilerleme kayıd edememe belirli bir yerlerde dolaşma nereden kaynaklanıyor, şeriat mertebesinde imamlar görev yapıyor, tarikat mertebesinde şeyh efendiler görev yapıyor, Hakikat mertebesinde Arifler görev yapıyor, marifetullah mertebesinde Arif-i Billah’lar görev yapabiliyor. Bakın bir şeyh efendi Ariflik yapamaz. Mertebesi tarikat düzeyidir. Ama hem şeyhdir, hem ariftir o ayrıdır, o yapar, hem şeyhdir, hem ariftir hem arif-i billahtır, o kendi altındaki bütün mertebelerde eğitici olabilir. Ama imam efendi şeyhlik yapamaz, şeyh efendi Ariflik yapamaz. Arif de Arif-i billahlık yapamaz.
Bu sohbet, yolun haritasını net bir şekilde çizer. Şeriat kapısı, dinin zâhirî hükümlerinin yaşandığı yerdir ve rehberi imamlardır. Tarikat kapısı, bir mürşidin rehberliğinde nefs terbiyesine başlandığı, zikir ve riyazetle kalbin tasfiye edildiği yerdir; rehberi şeyhlerdir. Lakin yol burada bitmez. Pek çok sâlik, şeyhini son durak zanneder, ondan her şeyi bekler. Oysa Efendimiz'in uyarısı açıktır: Herkes kendi mertebesinde görevlidir. Şeyhin görevi, sâliki Hakikat kapısına getirmektir.
"Arif"in görev sahası bu kapıda, Hakikat mertebesinde başlar. Arif, eşyanın ardındaki hakikati, yani her şeyin Hakk ile kâim olduğunu müşahede etmeye başlayan kimsedir. O, şeriatın kabuğunu kırmış, tarikatın ateşinde pişmiş ve artık hakikatin meyvelerini tatmaya başlamıştır. İmamın ilmi kitaplardadır, şeyhin ilmi kalbindedir, arifin ilmi ise varlığın her zerresindedir. O, artık kâinat kitabını okumaya başlamıştır. Marifet mertebesi ise, Arif-i Billah'ın, yani Hakk'ı Hakk ile bilen ve O'nda fâni olup O'nunla baki olan kâmil insanın makamıdır. Bir mürşid, bu mertebelerin hepsini kendinde cem etmişse, her seviyedeki sâlike rehberlik edebilir. Bu ayrımı bilmek, hem sâlikin beklentilerini doğru yere oturtması, hem de mürşide haksızlık etmemesi için hayatî bir usûl ve edeb kuralıdır.
Varlık Aynasında Hakk'ı Seyretmek: Arif'in Tevhid Nazarı
Arifin en temel vasfı, onun bakış açısıdır. O, avâmın ve hatta yolun başındaki sâlikin baktığı yere bakar ama onların görmediğini görür. Kâinat, onun nazarında Hakk'tan ayrı, müstakil bir varlıklar topluluğu değil, Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği sonsuz bir aynadır. Bu bakış, Tevhid inancının en derin katmanıdır. Bu makamda "Lâ mevcûde illâ Hû" (O'ndan başka varlık yoktur) sırrı yaşanmaya başlar.
Bütün kâinat, O'nun isim ve sıfatlarının tecellî ettiği bir aynadan ibârettir. Bu tecellîleri ve sûretleri, Hakk'tan ayrı, müstakil varlıklar olarak görmek ve onlara kendiliklerinden bir değer atfetmek, hakîkat nazarında " lağv "dır; boş ve hükümsüz bir görüştür. Çünkü bu varlıklar " bizâtihî " değil, " bi'l-Hakk " (Hakk ile) kâimdirler. ... Ârif, kâinattan yüz çevirmez, aksine " kâinatalağv nazarıyla bakmaktan " yüz çevirir. Yâni, " eşyâyı eşyâ olarak görmekten " yüz çevirir. O, artık eşyâda Hakk'ın vechini (Vechullâh) seyreder, her şeyin hakîkatini Hakk'a iâde eder.
Arifin farkı buradadır. Zâhid, dünyadan ve içindekilerden yüz çevirir. Sâlik, kendisini Hakk'tan alıkoyan her şeyden (mâsivâdan) yüz çevirir. Arif ise, eşyadan değil, "eşyayı eşya olarak görmekten" yüz çevirir. O, artık bir çiçeğe baktığında sadece bir çiçek görmez; orada Hakk'ın "Musavvir" (şekil veren), "Latîf" (lütfeden), "Bedî" (eşsiz güzellikte halk eden) isimlerinin tecellisini seyreder. Her seste "Semî" ismini, her olayda "Fa'âlün limâ yürîd" (dilediğini yapan) sıfatını müşahede eder. Onun için kâinat, Hakk'tan bir an bile ayrı düşmüş değildir. Her şey, O'nun varlığıyla vardır.
Bu mutlak Tevhid idraki, insanı kendi varlığı zannettiği vehimden kurtarır. Sâlikin en büyük yanılgısı, Hakk'a varmak için "kendini yok etmesi" gerektiğini düşünmesidir. Oysa arif bilir ki, zaten yok olan bir şeyi yok etmeye çalışmak, en büyük şirktir. Çünkü bu, en başta Hakk'ın varlığının karşısına "yok edilecek bir ben" varlığını koymak demektir. Efendimiz, bu ince sırrı şöyle açıklar:
O şey ki, hiç bir şey değildir, ona bir vücûd, yâni varlık verilemez sonra o şey ki varlıktan yana bir nasibi yoktur onun için de bir fenâ hali olamaz ancak fenâ hali bu varlığın isbâtından sonra meydana gelebilir ki, fenâya müncer olacak bu varlık, bir yönüyle mevhumdur. Şimdi kendine gelmek zamanıdır, Sen ki kendini ne bir varlığa sâhip, ne de bir fenâ haline varacak biri bildin ve bu mânâda bir mârifet duygusuna sâhip oldun işte o zaman yüce Allah'ı gerçekten anladın sayılır yâni mârifet sâhibi oldun demektir bu mânânın dışında bir şey ummak boşunadır.
Demek ki marifet, bir şeyi yok etmekle değil, zaten hiç var olmamış olanın hakikatini idrak etmekle hâsıl olur. Sâlikin "benliğim" dediği şey, aslı olmayan bir vehim, bir gölgedir. Arif, bu gölgeyle savaşmayı bırakıp, gölgenin sahibi olan Güneş'e, yani Zât-ı Mutlak'a dönen kişidir. Bu idrak, Efendimiz'in (s.a.v) o kutlu hadis-i şerifinin de sırrıdır: "Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû" (Nefsine arif olan, Rabbine arif olur). Nefsinin "hiç"liğini, Hakk'a mutlak muhtaçlığını ve O'nun varlığı karşısında bir varlığa sahip olmadığını idrak eden, Rabbinin mutlak varlığını, her şeyi kuşatan Gani'liğini, Samed'liğini idrak eder.
Şunu unutma ki O’nu, ancak O görebilir, O’nu, ancak O idrâk edebilir O’nu, ancak O bilebilir yâni yüce Allah, kendisini kendi gözü ile görür, kendisini kendi özü ile anlayabilir. Burada özet olarak anlatılmak istenen mânâ şudur; O’nu, O’ndan gayrısı göremez, O’nu, O’ndan gayrısı idrâk edemez.
Arif, bu sırra eren kişidir. O bilir ki Hakk'ı müşahede eden göz, aslında Hakk'ın "Basîr" isminin tecellisidir. Hakk'ı idrak eden akıl, Hakk'ın "Alîm" isminin bir mazharıdır. Gören de O'dur, görünen de O'dur, görme fiili de O'ndandır. Bu idrak noktasında ikilik (şirk) tamamen ortadan kalkar ve mutlak Tevhid güneşi doğar.
Harflerin ve İsimlerin Sırrı: Varlığın Zuhûruna Arif Olmak
Arifin ilmi, sadece kâinatı bir ayna olarak okumakla kalmaz. O, aynanın arkasındaki sırra, yani varlığın nasıl "yokluk"tan "varlık" sahnesine çıktığının ilm-i bâtınına da vâkıf olmaya başlar. Bu ilim, harflerin, isimlerin ve mertebelerin sırrında gizlidir. Varlığın zuhûru, bir tenezzül (iniş) sürecidir. Zât-ı Mutlak, A'mâiyyet (körlük, mutlak gayb) mertebesinden, isim ve sıfatlarıyla tecelli ederek kâinatı zuhûra getirmiştir.
Efendimiz, bu tenezzül sürecini anlatırken harflerin ve isimlerin batınî anlamlarına dikkat çeker. Mesela, "Hû" ismi, Zât'ın henüz hiçbir taayyün (belirginleşme) kabul etmediği, mutlak gayb ve Hüvviyet haline işaret eder.
Bâtın âleminde ya’nî daha zuhûrun oluşmadığı âlemde ise ism-i A’zâm “Hu” ismidir. ... Bu âlemler henüz yok ve Cenâb-ı Hakk a’mâiyyette iken ki, oranın ne olduğunu bilmiyoruz, sâdece târif olarak “zât-ı mutlak kendi varlığında kendi kendine kendinde gizli iken ama kendine gizli değil iken aldığı isimdir” denilmiştir.
Varlık, bu mutlak gayb olan "Hû"dan, "Rahmân" isminin tecellisiyle zuhura çıkmaya başlar. "Rahmân" ismi, varlığa gelen umumi rahmet nefesidir, ki buna Nefes-i Rahmânî denir. Bu nefesle, eşyanın hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite (sabit özler), ilim mertebesinden varlık mertebesine çıkar. Bu zuhurun ilk merkezi, ilk taayyünü ise Hakikat-i Muhammediyye'dir.
(Mim) sıfat mertebesi Hakikat-i M uhammediyye yi, (nun) ise Esmâ mertebesi N ûr-u İlâhiyye yi ifade etmektedir. ... (Be) zâhir ve bâtın âlemlerinin arasında bir mabeyinci yani aracı olmaktadır. Bilindiği gibi Hz. Âli (r.a.) efendimizden gelen şöyle bir söz vardır. (İlim bir nokta idi câhiller onu çogalttılar.)
Bu sırlı ifadeler, arifin bilgi haritasının ne kadar derin olduğunu gösterir. (B) harfi, besmelenin başındaki "bi", birliğin (Elif'in temsil ettiği Ahadiyet) çokluğa açılan kapısıdır. Bütün kâinat, o tek noktanın açılımından ibarettir. (M) harfi, yani Mîm, bütün varlığın özü ve ilk zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammediyye'yi temsil eder. (N) harfi, yani Nûn, bu hakikatin içinde gizlendiği ilahî nur ve ilim denizidir. Arif, Kur'an'ı okurken sadece kelimelerin zâhirî manalarını değil, bu harflerin ve isimlerin arkasındaki vücûdî mertebeleri de seyreder. O, Bezm-i Elest'te "Belâ" (Evet) diyen ruhunun, bu tenezzül mertebelerinden geçerek, perdelerle bu dünyada nasıl "ben" demeye başladığını ve aslına dönme yolculuğunun nasıl olacağını bilir.
Bu bilgi, kuru bir nazariye değildir. Bu, arifin her an yaşadığı bir hâldir. O, kendi varlığının da bu ilahi harflerin bir terkibi olduğunu, her nefesinin o Nefes-i Rahmânî'den bir pay taşıdığını idrak eder. Bu idrak ile bilir ki, varlığında Hakk'tan gayrı bir şey yoktur ve O'nun saltanatında hiçbir ortağı olamaz. Her şey, her an O'na muhtaçtır ve O'nunla kâimdir. Arifin Tevhidi, bu kadar kesin, bu kadar kuşatıcı ve bu kadar yaşanılan bir hakikattir.
Terzibaba Geleneğinde Arif'in Yaşanması
Arif olmak, bir bilgi birikimiyle ulaşılan bir sıfat değildir. O, bir hâldir; bilginin kâl ile değil, hâl ile yaşandığı, bedene ve ruha sindiği bir varlık mertebesidir. Arif, ilmi sırtında taşıyan bir nakliyeci değil, o ilmin bizzat kendisi olmuş, o ilimle dirilmiş kişidir. Arifliğin ne olduğunu anlamak için onun nasıl yaşandığına, sâlikin gündelik hayatında, zikrinde, fikrinde, mürşidine olan muhabbetinde nasıl tecellî ettiğine bakmak gerekir.
Yol, İslâm, iman ve ihsan duraklarından geçer. Terzibaba Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bu bir mertebeler silsilesidir. Kişi önce diliyle teslim olup "Müslüman" olur. Sonra salih amellerle kalbini de bu teslimiyete ortak edince "mü'min" kapısına ulaşır. Oradan da Hakk'ın her an kendisini gördüğü şuuruna, yani "ihsan" makamına erer. Lâkin bütün bunlar, henüz "ikilik" zeminindedir; bir yanda Hakk, bir yanda kul vardır.
Bunları yapan kişiye " Müslüman " denir. Bundan sonra kişi, sâlih amellerle ve temiz bir niyetle yoluna devâm ederse, daha evvel dilinde olanı kalbi de tasdîk etmeye başlar, böylece ikinci kapıya yâni " îmân " kapısına ulaşıp " mü'min " olur. Kişi yine seyrine ve çalışmalarına devâm ederse, meşhûr Cibrîl (a.s.) hadîsinde ifâde edilen, " Hakk'ın her an kendisini gördüğü bilincine " yâni " ihsân " kapısına ulaşır ve ona artık " muhsîn " derler. Buraya kadarki îmân anlayışı " isneyniyyet " yâni " ikilik" üzerinedir. "Hakk" ve "kul" olarak iki ayrı varlık vehmine dayanır. Eğer kişi, " çık aradan kalsın yaradan " hükmüne uyar da o ikiyi bire düşürür ve Hakk'a dâir şüphesiz ve tereddütsüz bir ilme, " ikân "a, yâni " yakîn "e ulaşıp Hakk'a vâsıl olursa, " ârif "lerden olur.
Arifin yaşantısı, bu "çık aradan kalsın Yaradan" sırrının hayata geçirilmesidir. İkiliği bire düşürme, kendi izâfî varlığını Hakk’ın mutlak varlığında eritme sanatıdır. Bu sanat, bir mürşidin elinde, aşkın ateşiyle ve zikrin çekiciyle icra edilir.
Sâlikin Yolculuğu: Nefsten Hakk'a Seyr-i Sülûk
Arif olma yolculuğu, bir fethi mübîndir. Bu fetih, dışarıdaki kaleleri değil, insanın kendi içindeki nefs kalesini zapt etmektir. Seyr-i sülûk (mânevî yolculuk), adımları dışa değil, içe doğru atılan bir seferdir. Sâlik, bu yolda nefsini katman katman tanır, onun hilelerini, tuzaklarını öğrenir ve bir bir temizler. Bu temizlik, beşerî sıfatların isli paslı kabuğundan sıyrılıp, aslî olan ilâhî sıfatların parlaklığına bürünmektir. Bu, bir yok oluş değil, hakiki varlığa doğuştur.
Salik seyr-ü sülûk yolunda nefsini temizleye, temiz-leye; Hakk’tan gelen mânâları idrak ederek, beşeri sıfatların-dan soyunarak, ilâhi sıfatlarla tahakkuk etmeye başlar. Bu hal ona imân yolunda çok şey kazandırır.
Bu tahakkuk etme, yani hakikat ile hakikatlenme hâli, kuru bir iddiadan ibaret değildir. Onun en güzel misallerinden birini, Efendimiz'in (s.a.v) Hz. Hârise ile olan sohbetinde görürüz. "Nasıl sabahladın yâ Hârise?" sualine "Hakkan mü'min olarak sabahladım" cevabı, sıradan bir söz değildir. Bu, taklitten tahkike, lafızdan hakikate geçişin ilanıdır. Efendimiz'in "Her şeyin bir hakikati vardır; senin imanının hakikati nedir?" diye sorması üzerine Hz. Hârise, arifin yaşantısının bir özetini sunar:
Hz. Zeyd dedi ki: "Nefsimi dünyâ-dan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî (eşit) oldu. Ve gündüz susuz ve gece uykusuz oldum ve ke-ennehû (sanki) açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum ve ehl-i cennete nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyâret ederler; ve ehl-i cehenneme nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar."
Bu cevap, arif adayının geçtiği menzilleri anlatır. "Nefsimi dünyadan uzaklaştırdım" demesi, kesret âleminin aldatıcı parıltısından yüz çevirip Vahdet'e yönelmesidir. "Taşı ve altını müsâvî gördüm" sözü, eşyanın izâfî (göreceli) değerler dünyasından sıyrılıp, her şeyin ardındaki tek hakikati görmeye başlamasıdır. "Rabb'imin arşına nazar ediyorum" beyanı ise, gayb perdesinin aralanıp imanın artık bir şuhûd (görerek tanıklık etme) hâline dönüştüğünü gösterir. Artık o, kâinatın ilâhî isimlerle nasıl idare edildiğini seyreden bir kalp gözüne sahiptir.
Bu yolculuk, benliğin el değiştirmesi yolculuğudur. Sâlik, yola "ben" diyerek çıkar ama bu "ben", nefsine ait, fısıltılarla dolu, vehimlerle örülü bir benliktir. Yolun sonunda "ben" diyen ise, Hakk'ın kendisinden konuştuğu, ilâhî benlikle dirilmiş bir benliktir. Fâtiha Sûresi'ni okurken söylediğimiz "Eûzü" kelimesinin sırrı burada yatar. Kim sığınıyor? Hangi "ben" sığınıyor?
Bir varlığın ben diyebilmesi için, evvelâ kendi benlik bilincinde olması gerekmektedir. Herkes (ben) kelimesini fıtri olarak söyler ancak genelde söylenen bu söyleyiş uykuda uyuyan bir kimsenin söylediği benliğe benzer, gerçek mânâ da ben diyebilmek için, bir Ârif, İnsân-ı Kâmil tarafından gerçek mânâ da ilim ile uyandırılmış kimseler, (euzü) sığınma hakikatini gerçek mânâ da beyanış olurlar.
"Uykuda uyuyan bir kimsenin söylediği benlik" ile "İnsân-ı Kâmil tarafından uyandırılmış kimsenin benliği" arasındaki fark, arifin yaşantısının özüdür. Biri nefsî benliğinden, diğeri ilâhî benliğinden konuşur. Biri mahlûkata bakar, diğeri her vecihte Hakk'ın vechini görür. Bu, "kendinden kaybolma hâli"dir; izâfî varlıktan fânî olup, ilâhî varlık ile bâkî olmaktır.
Mürşid-i Kâmil'in Eliyle Zikir ve Teslimiyet
Bu çetin ve dolambaçlı yol, bir rehbersiz, bir kılavuzsuz yürünemez. O rehber, Mürşid-i Kâmil'dir. Mürşid, yolu sadece haritadan gösteren değil, o yolu bizzat yürümüş ve yolun tehlikelerini, konaklama yerlerini kendi nefsinde tecrübe etmiş olan kişidir. Sâlikin elinden tutan, onu nefs girdaplarından çeken, ona mertebesine uygun mânevî gıdayı ve ilacı veren odur.
Terzibaba geleneğinde bu mertebeler ve görevliler net bir şekilde ayrılır. Herkesin vazifesi, kendi bulunduğu mertebenin idrakine göredir.
Şeriat mertebesinde hoca efendiler, Tarikat mertebesinde Şeyh efendiler, Hakikat mertebesinde Arifler, Marifetullah mertebesinde de Arif-i Billah’lar görev yapar ancak... bir Arif-i Billah hem Ariflik yapar, hem şeyhlik yapar, hem de imamlık yapar. Yani bir kimseyi imamlık yaparken gördüğünüzde bu sadece imamdır deyip onu orada bırakamayız... ama yukarıdaki aşağıdakinin işini yapar ama aşağıdaki yukarıdakinin işini yapamaz.
Bu, çok ince bir edep ve usûl dersidir. Bir arifi tanımak, bir şeyhi veya imamı tanımaktan daha zordur. Çünkü arif, bir kisveye, bir makama, bir görüntüye bürünmez. Onun işareti, irfanıdır. O, halkın içinde Hakk ile beraberdir, bir kayıtla kendini sınırlamaz. Onu ancak bir başka arif veya Hakk'ın lütfettiği bir basiret sahibi tanıyabilir.
Mürşidin sâlike en büyük hediyesi, ona mertebesine uygun zikri telkin etmesidir. Zikir, sadece dilin bir kelimeyi tekrar etmesi değildir. O, kalbin ilâhî isimlerle cilalanması, ruhun pasının silinmesi, Hakk'ı anarak O'nunla hemhâl olma sanatıdır. Her zikir aynı tesiri göstermez. İzinli ve ehil bir elden alınan zikir başkadır.
İzinli zikirlerin birinci kısmı; esma - tarikat mertebesi itibariyle “şeyh” diye isimlendirilen bazı kimselerin... telkin ettikleri “esma-i ilâhiyye” lerdir... İzinli zikirlerin ikinci kısmı; sıfat - hakikat mertebesi itibariyle “arif” diye isimlendirilen bazı kimselerin... telkin ettikleri “esma-i ilâhiyye” lerdir. Bunlar kişide çok daha geniş ufuklar açarak kendi gerçek ilâhi kimliğini bulmasına ve kendini yakıynen tanımasına sebebolur... İzinli zikirlerin üçüncü kısmı; zât – marifet mertebesi itibariyle “arif-i billâh” diye isimlendirilen bazı kimselerin... telkin ettikleri “esma-i ilâhiyye” lerdir. Bunlar kişide daha da geniş ufuklar açarak, kendi gerçek ilâhi kimliğini bulduktan sonra, oradan yola çıkarak, “hakikat-i ilâhiyye” yi, Allah’ın hakikatini gerçek mânâsıyle bulmaya başlar.
Zikir bir merdivendir. Şeyhin verdiği zikir sâliki muhabbete ve güzel ahlâka taşırken, arifin verdiği zikir, kişinin kendi ilâhî kimliğini bulmasını sağlar. Bu, ilk irfan mertebesidir. Arif-i Billah'ın telkin ettiği zikir ise sâliki doğrudan Hakk'ın hakikatini idrak etme ufkuna taşır.
Bu yol, teslimiyet ve sadakat yoludur. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri'nin kendi hayatı, bu teslimiyetin en canlı örneğidir. Mürşidi Hazmi Tûra Uşşâkî Efendi'ye intisabından sonraki hayatı, "mücadele, çile, fedâkârlık ve riyâzet" ile geçer. İmkan buldukça Tekirdağ'dan İstanbul'a gelip mürşidinin sohbetine katılması, Mesnevî derslerini takip etmesi, bu yolun lafla değil, eylemle, aşkla ve samimiyetle yürünen bir yol olduğunu gösterir.
“Oğlum! İki şeyinden memnun kaldım. İlki bu yolun çalışmalarına devam etmen, ikincisi ise gördüğün (taç giyme ve İhlâs okuma gibi) zuhuratlarındır.”
Mürşidin bu sözleri, bir sâlik için en büyük müjdedir. Bu, hem yoldaki devamlılığın (istikamet) hem de mânevî tecrübelerin (zuhurat) mürşit tarafından tasdik edildiğini gösterir. Sâlik, gördüğü rüyayı, yaşadığı hâli kendi kendine yontmaz; onu mürşidinin önüne bir ham madde olarak koyar. Mürşit, o ham maddeyi irfan tezgâhında işleyerek sâlike geri verir.
Mânevî Hâller ve Zuhûrat: Ârifin Kalp Gözüyle Gördükleri
Yol ilerledikçe sâlikin iç dünyasında, zahir âleminin kurallarını aşan tecrübeler, yani mânevî hâller ve zuhûratlar başlar. Bunlar, gayb âleminin kapılarının aralanması, hakikatlerin birer birer kalp gözüne görünmesidir. Bu tecrübeler, arifin yaşantısının bir parçasıdır ve onu sürekli bir hayret ve tefekkür makamında tutar.
Terzibaba Hazretleri'nin bir Ramazan ayında yaşadığı hâl, bu tecrübenin ne kadar derin ve sarsıcı olabileceğini gözler önüne serer:
Sabah kalktım abdest alıp uyku mahmurluğunu giderdim, bir taraf-tan bant dinleyip bir taraftan da devamlı zikr hâli öğleye kadar sürdü, bu arada bulunduğum mahalde kabrin iki hâlini de yaşadım yani azap ve lütûf... Fakat bunun tam aksi hiç bir şeye bağlantısı kalmamış hür olmuş kişinin, kişiliksiz olarak oraya girmesi, rahatlığın en güzeli... İçeriye birtakım rûhani varlıklar gelmekte olduğu anlaşılıyordu... Sol tarafta ayakta beyaz sakal ve saçlı bir zât duruyordu Âdem (a.s.) olduğu bilinci var... İkinci olarak selâm vererek önüme yine beyaz uzunca saçlı ve sakallı buğday tenli az uzun yüzlü bir zât, İbrahim (a.s.) bilincindeyim geliyor... o hâlin tesiri ile artık ben, bende değilim o zamana kadar hiç böyle bir hâle girmemiştim; “allahu ekber, allahu ekber, allah, allah” zikr ve fikri çok dehşet bir hâl idi...
Bu, bir sâlikin iç âleminde kopan bir kıyamettir. "Kişiliksiz olarak oraya girmesi" ifadesi, nefsanî kimlikten soyunup Hakk ile var olmanın sırrını taşır. Peygamberlerin ruhaniyetleriyle hemhâl olması, zikrin ve tekbirin sâlikin varlığını aşıp kendi kendini haykırması ("ben, bende değilim"), arif olma yolundaki yaşantının ne denli canlı ve dinamik olduğunu gösterir. Bu, kitaptan okunan bir bilgi değil, ruhta yaşanan bir hakikattir.
Bazen bu işaretler, gündelik hayatın en basit anlarında zuhur eder. Necdet Efendi'nin, mürşidi Hazmi Tura'nın vefatı sonrası terzihanesinde kömür tozlarından yerde "عيد" (bayram) kelimesinin oluştuğunu görmesi böyledir. Bu, zahirde bir tesadüftür. Ama arif için kâinatta tesadüf yoktur; her şey bir mesaj, bir işarettir. Mürşidi Nusret Tura'nın bu zuhuratı yorumlaması, bu işaret dilinin nasıl okunacağını öğretir:
“Evladım! Terzihanende kömür tozlarından yerde oluşan عيد kelimesi bayram demektir. Ehlullahın vefatı onlar için bayramdır. Bu da sana mâlum olmuş” cevabını almıştı.
Bu yaşantının bir diğer boyutu da sürekli bir hayret makamında olmaktır. Bilgi arttıkça kibir artmaz, hayret artar. Çünkü arif, bildiği her yeni hakikatle, bilmediği ne kadar sonsuz bir okyanus olduğunu idrak eder. Efendimiz'in (s.a.v.) "Rabbim, senin hakkındaki hayretimi artır" duası, arifin hayat düsturudur.
İrfan ehli arifte efendimiz (s.a.v.) in bu sözünü kendisine hayat görüşü olarak kabul eder. Ve rabbinin düzeni karşında hergün yeni bir hayret içinde kalır.
Bu hayret, bir acziyet değil, Hakk'ın azameti ve sonsuz tecellîleri karşısında kalbin duyduğu bir haşyet, bir hayranlıktır. Bu öyle bir makamdır ki, sâlik âhirette bile, "keşke bir mertebe daha yukarı çıkabilseydim" diye kendini levm eder. Bu, doyumsuz bir hırs değil, ilâhî güzelliğe olan sonsuz iştiyakın bir ifadesidir.
Aşk Yolu: En Kısa ve En Çetin Güzergâh
Bütün bu yolculuğu, bu çileyi, bu zikri, bu tefekkürü yürüten bir motor, tutuşturan bir ateş vardır: Aşk. Tasavvuf, baştan sona bir aşk mektebidir. Arifin yaşantısı, bir aşk yaşantısıdır. Akıl ve mantık, insanı bir yere kadar getirir, ama "Lenterânî" (Beni göremezsin) sırrının ötesine, "Men reânî" (Beni gören, Hakk'ı görmüştür) ufkuna ancak aşk kanatlarıyla uçulur.
Hak ve hakîkate giden en kısa yol aşk yoludur. Teferruatla uğraşmak için beşer ömrü kâfi gelmez.
Aşk, gönülde yanan bir ateştir ki, Hakk'tan gayrı ne varsa (mâsivâ) hepsini yakıp kül eder. Geriye sadece Maşuk kalır. Bu yüzden arif, kâinattaki her şeyi birer tuzak, birer perde olarak görür. Ama bu, onlardan nefret ettiği anlamına gelmez. Bilakis, her birini sever, onlara sahip olur, ama hiçbirini Allah'a tercih etmez. Sevginin merkezine, gönlün tahtına sadece O'nu oturtur.
Kâinatın sebebi, zuhuru aşktır... Aşkı târif ederken (gönülde bir ateşdir ki (mâsivâ) denilen Hakktan gayri herşeyi yakar) diyorlar. Hazreti Mevlâna âşk söze gelmez diyor. (Ben ol da gör) diyor ve dönmeğe başlıyor.
Arifin yaşantısı, bu "Ben ol da gör" sırrının ete kemiğe bürünmesidir. Bu yolun bir de macunu vardır, bir şifa reçetesi. Akıl hastanesindeki o "deli" âşığın tarifi, bütün bir sülûkun özetidir:
(Gönül havanında gözyaşı, sabır kökü, Ârif sözü tohumu, hep beraber karıştırılıp, tevhid tokmağı ile dövülecek, seherden bir saat kadar evvel uyanıp bunları teenni ve tefekkür kaşığı ile her sabah birer kaşık ye, namazını kıl yat. Birebirdir. Biiznillâhi Teâlâ bir şeyin kalmaz) demiş.
Arifin yaşantısı budur: Gözyaşıyla pişmiş, sabırla demlenmiş, ariflerin sözleriyle beslenmiş ve tevhid tokmağıyla dövülerek benliği ezilmiş bir hayat. Bu hayatı yaşayan için artık ölüm korkusu kalmaz. Çünkü o, ölmeden evvel ölmüş, izâfî varlığından geçip ebedî varlığa ulaşmıştır.
Nihayetinde, arif olmak bir hedef değil, bir yöneliştir. Bilmek değil, olmak, bulmak değil, erimektir. Bu, kelimelerin bittiği, hâlin başladığı yerdir. Terzibaba mektebinin diliyle söylenecek son söz, belki de bir davettir:
Yakmak istersen eğer sen canları, gel âteş ol, Bilmek istersen eğer Allah-ı, kendin Ârif ol.
Füsûsu'l-Hikem'de Arif
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin Füsûsu'l-Hikem adlı eşsiz eseri, peygamberlerin kalbine indirilen hikmetlerin incilerini bir araya getiren bir hazinedir. Bu eserde "Arif" portresi, kuru bir bilgiyle değil, bizzat Vücûd'un, yani varlığın kendisinin sırrıyla çizilir. Şeyh-i Ekber için arif, bir şeyi dışarıdan öğrenen değil, bildiği şeyin kendisi olan, hakikat ile hakikat olmuş kimsedir.
Varlığın Birliği ve Arifin Bakışı: Her Yerde Hakk'ı Görmek
İbn Arabî Hazretleri'nin irfan mektebinin temel taşı, Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) ilkesidir. Bu ilkeye göre, var olan yalnızca Bir'dir, O da Hakk'tır. Bütün bu gördüğümüz âlemler, eşya, mevcudat; O'nun isim ve sıfatlarının farklı suretlerde zuhûra gelmesinden, tecellî etmesinden ibarettir. Çokluk, varlıkta değil, tecellîdedir. Gören göz için her zerre, O'nun bir yüzünü gösteren bir aynadır.
Arif, işte bu gözle bakandır. Mahcup, yani perdeli olan kimse, eşyaya bakar ve eşyayı görür. Arife gelince, o eşyaya bakar ve Hakk'ı müşâhede eder. Onun için mahlûk, Hakk'ın zâhir olduğu bir suretten, bir mazhardan ibarettir. Şeyh-i Ekber, Hûd Aleyhisselâm'a atfedilen hikmetin kapısını aralarken bu sırrı şöyle fısıldar:
Gözün gördüğü hiçbir mahlûk yoktur ki, onun tekil hakikati ve zâtı Hak olmasın. Ya'ni gözün gördüğü her bir mahlûkun (yaratılmışın) "ayn"ı (tekil hakikati) ve "zât"ı (özü) Hak'tır. Çünkü Hak, o mahlûk sûretinde (şeklinde) zâhir olmuştur. Ancak mahcûbun (perdelenmiş olanın) vehm ü hayâli (sanısı ve hayali) onu mahlûk tesmiye etti (adlandırdı); ve görünen suver-i halkıyyede (yaratılmış şekillerde) Hak müstetir (gizli) oldu. Fakat âriflere (bilenlere) Hak, o sûretlerde mütecellîdir (tecelli etmiştir); ve ârif Hakk'ı o sûretlerde müşâhede eder (gözlemler).
Mesele, bakılanın ne olduğu değil, bakanın kim olduğudur. Perde, eşyada değil, bakanın gözündedir. Arif, vehim ve hayal perdesini aradan kaldırmış, "görünen"in ardındaki "gören"i ve "görünür kılan"ı idrak etmiştir. Âlem, onun nazarında Hakk'ın kendini seyrettiği bir ayna, her bir varlık ise o aynanın bir parçasıdır. Bu bakış, âlemi bir ceset, Hakk'ı ise o cesedin canı olarak görmektir. Eyyûbî Kelimesi'nde bir arifin dilinden dökülen şu mısralar, bu tevhîd şuurunu özetler:
Hak, cihanın canı ve cihan ise bütün olarak bedendir. Melekler sınıfı, bu bedenin, bu tenin duyularıdır. Felekler, varlıklar ve unsurlar ise uzuvlardır. İşte tevhid ancak budur. Başka sözler hep çokluğa işaret eder.
Arif, bu birliği sadece bilmekle kalmaz, bu birliğin içinde yaşar. Cihan bedense, kendisinin de o bedenin bir a'zâsı olduğunu, canın ise her a'zâda farklı bir fiille tecellî ettiğini bilir. Onun için "ben" ve "o" ikiliği kalkmış, geriye sadece "Hû" kalmıştır.
A'yân-ı Sâbite ve Nefes-i Rahmânî: Varlığın Ezeli Yazısı
Bu tecellî nasıl gerçekleşir? Hakk, bu âlemi nasıl zuhûra getirir? Şeyh-i Ekber, bu hikemî süreci iki temel kavramla açıklar: A'yân-ı Sâbite ve Nefes-i Rahmânî.
A'yân-ı Sâbite (sabit hakikatler), bütün varlıkların Hakk'ın ilminde, ezelde bulunan değişmez hakikatleridir. Henüz dış âlemde bir vücut kokusu koklamamış, ilmî suretlerdir. Her birimiz, her bir zerre, önce Hakk'ın ilminde bir "ayn-ı sâbite" olarak mevcuttuk. Bizim istidadımız, kabiliyetimiz, neyi ne kadar alacağımız, o ezeli hakikatimizde zaten belirlenmiştir.
Nefes-i Rahmânî (Rahman'ın Nefesi) ise, Zât'ın kendi kendine olan tecellî aşkıyla, içindeki bu ilmî suretleri, yani isimleri ve hakikatleri dışarıya "üflemesidir". Tıpkı insanın nefes vererek içindeki harfleri sese ve kelimeye dönüştürmesi gibi, Hakk da Nefes-i Rahmânî ile A'yân-ı Sâbite'yi kevnî, yani görünür varlıklar haline getirir. Bütün âlem, bu ilahi nefesin dalgalanmasından ibarettir.
Arif, bu sırra vâkıf olandır. O bilir ki, kendisine gelen her türlü bağış, her türlü ilim, aslında kendi ayn-ı sâbitesinin Hakk'tan talep ettiğinden başka bir şey değildir. Şeyh-i Ekber, Şîs Aleyhisselâm'a verilen hikmet bahsinde, ariflerin en üstün ve en keşif sahibi olanlarını şöyle tarif eder:
Ve Allah'ın ona ilmi, onun bütün hallerinde, onun varlığından önce, "ayn"ının (tekil hakikat) sübûtu (varlığı) halinde üzerinde sabit olan şey olduğunu; ve Hak Teâlâ'nın, ancak onun "ayn"ının ilimden Hakk'a verdiği şeyi verdiğini; ve o şeyin de sübûtu halinde üzerinde sabit olduğu şey olduğunu bilen kimse, onlardandır. Böyle olunca Allah'ın ilminin ona nereden hâsıl olduğunu bilir; ve ehlullahdan (Allah dostlarından) bu sınıftan daha yüce ve daha keşif sahibi bir sınıf yoktur. Bu sebeple bunlar sırr-ı kadere (kader sırrına) vâkıftırlar (erişmişlerdir).
İşte kader sırrı budur. Arif, başına gelen iyi veya kötü hiçbir şeyi tesadüf olarak görmez. Her şeyin, kendi hakikatinin ilahi ilimdeki talebinin bir yansıması olduğunu bilir. Bu bilgi, ona tam bir teslimiyet ve rıza makamı kazandırır. Şikâyet ve isyan, hakikati bilmemekten kaynaklanır. Arif ise, "Eğer isti'dâdımız olmasa idi, bu atâyı kabûl etmez idik" diyerek, her tecellîyi kendi özünden gelen bir talep olarak karşılar.
Rabb-i Hass: Herkes Kendi Rabb'inin Terbiyesindedir
Vahdet-i Vücud, her şeyin aynı olduğu anlamına gelmez. Aksine, her şeyin Bir'den geldiği ve Bir'in her şeyde farklı bir veche ile tecellî ettiği anlamına gelir. İlahi isimler sonsuzdur. Her bir varlık, bu sonsuz isimlerden bir ismin özel tecellîgâhıdır, onun mazharıdır. İşte o varlığın terbiye edicisi, onu yöneten ve sevk eden o özel isme, Rabb-i Hass (özel Rabbi) denir.
Arif, sadece mutlak olan Allah ismini değil, aynı zamanda kendisini terbiye eden, kendi ayn-ı sâbitesinin bağlı olduğu Rabb-i Hass'ını da bilen kişidir. Kur'an-ı Kerim'deki "Ey mutmain olmuş nefis! Rabbine dön!" (Fecr, 27-28) hitabını Şeyh-i Ekber bu incelikle yorumlar. Dönüş, herhangi bir Rabbe değil, seni davet eden, senin Rabb-i Hass'ın olan Rabbe'dir.
Ya'ni Hak nefs-i mutmainneye, kendisini çağıran Rabb-i hâssına rücû ile emretti. O da bu Rabb-i hâssını, sâir erbâb-ı hâssadan, ya'ni esmâdan temyîz edip, O'nun da'vetinden râzı olduğu hâlde ârif oldu; ve O'nun da'vetine icâbet eyledi.
Arif, diğer varlıkların da kendi Rabb-i Hass'larının terbiyesi altında olduğunu bilir. Bu yüzden kimseyi kınamaz, kimsenin haline şaşmaz. Bilir ki Zeyd, el-Âlim isminin tecellîsine mazhar iken, Amr el-Kâdir isminin tecellîsine mazhar olabilir. Herkes, kendi isminin gereğini yerine getirmektedir. Bu farklılıklar, Hakk'ın hüviyetinin birliğine halel getirmez. Aksine, O'nun zenginliğini gösterir.
Ve bizim "Zeyd ilimde Amr'dan aşağıdır” kavlimiz, Hakk'ın hüviyeti, Zeyd ve Amr'ın “ayn”ı olmasına ve hüviyetin Amr'da, Zeyd'de olandan ekmel ve a'lem olmasına kadh vermez. Ve esmâ-i ilâhiyye mütefâzıl olduğu gibi, taayyün de mütefâzıl olur; ve hâlbuki Hakk'ın gayrı değildir.
Bu idrak, arife müthiş bir edep ve anlayış kazandırır. Herkesin kendi seyrinde, kendi Rabb'inin hükmü altında olduğunu bilir ve herkese o nazarla bakar.
İnsân-ı Kâmil: Hakk'ın Câmî Aynası
Eğer her zerre Hakk'ın bir ismini yansıtan bir ayna ise, bütün isimleri kendinde toplayan, cilalanmış, parlak ve en mükemmel ayna nedir? İşte o ayna, İnsân-ı Kâmil (Kâmil İnsan)'dır. Âlem, Hakk'ın isimlerinin tafsilatlı, yani açılmış halidir. İnsan-ı Kâmil ise, o isimlerin icmâlî, yani toplu bulunduğu özüdür. O, "Allah" ism-i câmi'inin, yani bütün isimleri kuşatan ismin tam mazharıdır.
Bu sebeple ariflerin en kâmili olan İnsan-ı Kâmil'in kalbi, Hakk'ın rahmetinden daha geniştir. Çünkü rahmet, Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır ve Zât'ı kuşatamaz. Fakat İnsan-ı Kâmil'in kalbi, Zât'ın bütün isimleriyle tecellî ettiği bir arş haline gelir.
Ma'lûmun olsun ki kalb, ya'ni ârif-i billâhın kalbi, rahmet-i ilâhiyye-dendir; ve ondan daha geniştir. Zîrâ o, Hak (celle celâluhû) hazretlerini sığdırır. Halbuki Hakk'ın rahmeti, Hakk'a vâsi' değildir.
Arifin kalbi, Hakk'ı sığdıran yerdir. Kâinatın kendisinin sığdıramadığını, arifin kalbi sığdırır. Çünkü kâinat tafsilattır, arifin kalbi ise cem makamıdır, birlik noktasıdır. Bütün varlık, İnsan-ı Kâmil'in hakikati için bir fidye olabilir. İshak Aleyhisselâm'ın kurban edilme kıssasında, kurbanlık koçun "azîm" yani büyük bir kurban olarak nitelenmesi bu sırra işarettir. Şeyh-i Ekber, bu "azametin" sebebini bir tecâhül-i arifâne (arifçe bilmezlikten gelme) ile sorar ve cevabını da içinde gizler: Koç, İnsan-ı Kâmil makamına bedel olduğu için yücelmiştir. O, hayvan mertebesinden insan mertebesine yükselmiş, İnsan-ı Kâmil'in varlığında "o" olmuştur.
Marifetin Fıtratı: Kaynağına Göre Tatlanan Su
Arifin bilgisi, akıl yürütmeyle, kitap karıştırmayla elde edilen kuru bir malumat değildir. Onun ilmi, "ilm-i ilâhî"dir; keşf ile, zevk ile, yani tadarak elde edilen bir marifettir. Şeyh-i Ekber, bu hakikati su misaliyle anlatır:
O tek hakikat tıpkı suya benzer. Nasıl ki su, çıktığı yerin gerekliliğine göre, bazen tatlı ve lezzetli, ve bazen de tuzlu ve acı olur... İşte ilim de böyledir... muvahhid (Allah'ı birleyen) ve ârif-i billâh (Allah'ı bilen) için keşif ile hâsıl olan tevhid ilmi, tatlı ve lezzetli su gibidir ki, sahibine ızdıraptan ve telvinden (hâlden hâle geçmekten) sükûnet verir; ve susuzluğunu giderir.
Arifin kalbi, saf ve latif bir kaynaktır. İlahi ilim pınarı oradan fışkırdığında, tadı bozulmaz, aslî letafetiyle zâhir olur. Bu ilim, içenin şüphelerini giderir, hayretini değil ama hayranlığını artırır, kalbine huzur ve sükûnet verir. Aklıyla yol bulmaya çalışan feylesofun veya perdeli âlimin ilmi ise, nefsaniyet ve tabiat tuzlarıyla karışmış bir kaynaktan çıktığı için acıdır. İçtikçe susuzluğu, bildikçe şüphesi artar.
Kendini Bilmek, Rabbini Bilmektir
Bu tatlı suyun kaynağına, bu ariflik makamına giden yol nereden geçer? Yol, insanın kendisinden geçer. Efendimiz'in (s.a.v.) mübarek sözü, "Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" (Nefsini bilen Rabbini bilir), bu yolun anahtarıdır. Şeyh-i Ekber, bu hadis-i şerifin iki katmanlı manasını açar:
İmdi evvelkisi, muhakkak sen kendi nefsini ârif olmadığını ârif olursun; şu hâlde Rabb'ini ârif olmazsın. Ve ikincisi nefsini ârif olursun; binâenaleyh Rabb'ini ârif olursun.
İlk manada insan, kendi acziyetini, faniliğini, muhtaçlığını, hakikatinin ne olduğunu asla tam olarak kuşatamayacağını idrak eder. Bu acziyet idraki, onu Hakk'ın kuşatılamazlığını, mutlaklığını ve istiğnasını (hiçbir şeye muhtaç olmamasını) bilmeye götürür. Bu, bir "bilmeme" yoluyla bilmektir.
İkinci mana ise, insanın kendi nefsinin edilgen (münfail) ve terbiye edilen (merbûb) sıfatlarını bilerek, Hakk'ın etken (fâil) ve terbiye eden (Rab) sıfatlarını bilmesidir.
Yani insan kendi nefsinin sıfât-ı infiâliyye (edilgen sıfatlar) ve merbûbiyye (kulluk sıfatları) ile muttasıf (vasıflanmış) olduğunu bilmedikçe, Hakk'ın sıfât-ı fiiliyye (etken sıfatlar) ve rubûbiyye (Rablık sıfatları) ile muttasıf olduğunu bilmez. Zira fâiliyet (etkenlik), münfailiyet (edilgenlik) ile zâhir (açık) olur.
Arif, kendi "hiç"liğini bildiği an, Hakk'ın "Her Şey" olduğunu idrak eder. Kendi fâniliğinde, O'nun Bâkî'liğini; kendi acziyetinde, O'nun Kâdir'liğini; kendi muhtaçlığında, O'nun Samed'liğini müşâhede eder. Arifin yolculuğu, kendinden Rabbine doğru yapılan bu sonsuz yolculuktur.
Nihayetinde, Füsûs'un arifi, varlığın birliğine şahit olmuş, her zerrede Hakk'ın tecellîsini görmüş, kendi hakikatinin ilahi ilimdeki kökünü bilmiş ve kalbini Hakk'ın tahtı kılmış kâmil bir insandır. O, artık kendisiyle değil, Hak ile bakar, Hak ile işitir ve Hak ile bilir. Onun suskunluğu da, sohbeti de hikmettir. Çünkü o, artık konuşan değil, içindeki hakikatin kendisi aracılığıyla konuştuğu bir "ney" gibidir.
Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem deryasında arifin nazarı, zıtları birleştiren, çelişki gibi görünenleri aynı hakikatin iki farklı yüzü olarak seyreden bir nazardır. Bu, Muhammedî mîzanın, yani en kâmil dengenin nazarıdır.
Hakk’ı bilme yolunda iki temel durak vardır: tenzih ve teşbih. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan, yaratılmışlara benzemekten, sınırlanmaktan, akla ve hayale gelen her şeyden soyutlamak, O’nu “Hiçbir şey O’nun misli gibi değildir” (Şûrâ, 42/11) ayetinin sırrıyla münezzeh bilmektir. Teşbih ise, Hakk’ı “O, Semi’dir, Basîr’dir” (Şûrâ, 42/11) ayetinin devamında olduğu gibi, âlemde tecellî eden isim ve sıfatlarıyla bilmek, O’nu yarattıklarında görmektir.
Bu iki kanattan sadece biriyle uçmaya kalkan, menzile varamaz. Sadece tenzihde kalan, Hakk’ı o kadar soyutlar ki, âlemle bağını koparır, O’nu ulaşılmaz ve bilinmez bir boşluğa hapseder. Şeyh-i Ekber, Nûh Aleyhisselâm’ın hikmetini şerh ederken bu tehlikeye işaret eder:
Ve Hakk'ın maʼrifetinde tenzîh ve teşbîh beynini cem'eden ve onu iki vasf ile vasfeyleyen kimse, nasıl ki kendi nefsini tafsîl üzere değil, mücmelen ârif oldu ise, Hakk'ı dahi tafsîl üzere değil, mücmelen ârif olur. Zîrâ âlemde suverden olan şeyin adem-i ihâtasından nâșî, onu iki vasf ile tafsîl üzere vasfetmek müstahîldir.
Sadece tenzihde kalanlar, ilahi kitapların ve peygamberlerin haber verdiği “Gören, İşiten, Dileyen” Hakk’ı inkâr etmiş olurlar da farkına varmazlar. Onlar, Hakk’ı bir kayıt altına alırken, mutlaklık kaydıyla sınırladıklarını bilmezler. Sadece teşbihte kalanlar ise, Hakk’ı halk ettiği bir surete, bir puta, bir şahsa benzeterek O’nu cisimlerin zindanına hapsederler.
Arif, bu iki kanadı birlikte çırpan kişidir. O, Cem makamı ehli olarak, zıtların birliğini müşahede eder. O bilir ki Hakk, Zât’ı itibariyle hiçbir şeye benzemez, münezzehtir (tenzih). Ama aynı zamanda, isim ve sıfatlarıyla bütün âlem suretlerinde tecellî etmektedir, her yerdedir (teşbih). Arif, Hakk’ı hem Zâhir hem Bâtın, hem Evvel hem Âhir olarak bilir. Bu sebeple arifin bilgisi, her bir suretin teferruatına dair değil, bütün suretlerin ardındaki temel ilkeye dairdir.
Ya'ni ârif-i muhakkik Hakk'ı, ahadiyyet-i zâtiyyesi ve hakîkat-i vâhidesi itibariyle taayyünâtın kâffesinden tenzîh eder; ve âlemin sûretlerinde zuhûru ve tecellîsi ve ism-i Zâhir cihetinden âlem Hakk'ın hüviyeti olması itibariyle de teşbîh eder; ve Hak hakkında bu sûretle tenzîh ve teşbîh beynini cem'eder; ve şu hâlde Hakk'ı, muktezâ-yı tenzîh olan butûn ve vahdet; ve teşbîhin muktezâsı olan zuhûr ve kesret vasıflarıyla tavsîf eyler.
Bu iki yönlü bakış, arifin kalbini eşsiz bir alıcı haline getirir. Kalp, zaten Arapça’da “dönmek, değişmek” manasına gelen ‘kalb’ kökündendir. Arifin kalbi, durmadan değişen ilahi tecellîleri kabul edebilmek için her an yeni bir hale bürünür. Hakk, “Her an yeni bir şe’ndedir” (Rahmân, 55/29). O’nun tecellîsi donuk ve sabit değildir. O halde, O’nun tecellîgâhı olan kâmil insanın kalbi nasıl sabit kalabilir? Bu yüzden arifin kalbi, bütün suretleri kabul eden cilalı bir ayna gibidir. O, hiçbir inanca, hiçbir surete takılıp kalmaz. Zira bilir ki her suret, Hakk’ın o andaki bir tecellîsidir. Şeyh-i Ekber, Şuayb Aleyhisselâm’ın hikmetinde bu sırrı şöyle açar:
"Kalb"den murâd, ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbidir; zîrâ o kalb ona, rahmet-i mahzadan verilen atıyye-i ilâhiyyedendir. ... Binâenaleyh Hak ancak ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbine sığar; ve bazı esmâyı ârif olan kulûb-ı cüzʼiyyeye ve gayr-ı ârifin ve âsînin ve câhilin ve şakînin kalblerine sığmaz.
Bu kalp, öyle bir genişliğe sahiptir ki, Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Arş ve içindekiler yüz binlerce defa onun bir köşesine konsa, arif bunun farkına bile varmaz. Çünkü o kalbe Zât-ı Mutlak tecellî etmiştir. O tecellînin nuru varken, başka hangi varlığın gölgesi oraya düşebilir?
Ve bunun ma'nâsı, tahkîkan kalb, Hakk'ın tecellîsi indinde, Hakk'a nazar ettiği vakit, onunla beraber gayra nazarı mümkin değildir. Ve ârifin kalbi, Bâyezîd-i Bistâmî'nin dediği gibi, genişlikten bir mertebededir ki; "Eğer yüz binlerce kerre arş ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz".
Arifin bu her şeyi kuşatan ve zıtları birleştiren nazarı, şeriatın zâhirine aykırı gibi görünen hadiselerde bile hakikati görmesini sağlar. Bunun en çarpıcı misallerinden biri, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn arasında, İsrailoğulları’nın buzağıya tapması üzerine geçen hadisedir. Zâhiren bakıldığında, Hz. Hârûn kavmini bu büyük günahtan men etmeye çalışmış, doğru olanı yapmıştır. Hz. Mûsâ ise Tûr’dan döndüğünde kardeşine çok sert çıkışmıştır. Şeyh-i Ekber, bu hadisenin bâtınına, yani hakikat ilmiyle manasına işaret eder. Hz. Hârûn, peygamber olmasına rağmen, o an için meseleye sadece tenzih ve şeriat zaviyesinden bakmış, buzağı suretinde tecellî eden Hakk’ı görememiş ve kavminin bu surete tapmasını sadece bir şirk olarak değerlendirmiştir. Hz. Mûsâ ise, marifeti daha kâmil olduğu için, meselenin daha derinini görmüştür.
Ve Mûsâ (a.s.) emri, Hârûn'dan a'lem idi. Zîrâ muhakkak Allah Teâlâ'nın kendisinden gayrı bir şeye ibâdet olunmamasını kazâ eylediğine ilminden nâșî, ashâb-ı iclin ne şeye ibâdet ettiklerini bildi. ... Zîrâ ârif, Hakk'ı her şeyde müşâhede eden, belki O'nu her şeyin "aynı" gören kimsedir.
Hz. Mûsâ biliyordu ki, varlıkta Hakk’tan başka tapılacak bir şey yoktur. İsrailoğulları’nın hatası, bir surete tapmaları değil, Mutlak olan Hakk’ı o buzağı suretine hapsetmeleri, O’nu sınırlamalarıydı. Onlar, “İşte sizin de Mûsâ’nın da ilâhı budur” diyerek, ilâhlığı o cisme hasretmişlerdi. Hz. Mûsâ’nın kızgınlığı, kardeşinin bu inceliği görememesine, kalbinin bu tecellîyi alacak genişlikte olmamasına idi. Arif, her şeyin özünde Hakk’ı görür; buzağıda da, puta da, insanda da… Bu, o fiilleri onaylamak değil, o fiillerin ardındaki vücûdî hakikati idrak etmektir. Arif, her şeyin O’ndan olduğunu bilir ve her şeyi O’na döndürür.
Marifetin bu zirvesine ulaşan arifin ahlâkı da bambaşka bir seviyeye ulaşır. Yolun başındaki sâlik, nefsini terbiye etmek, mânevî haller yaşamak ve hatta kevnî tasarruflarda bulunmak için himmetini, yani mânevî iradesini kullanır. Lakin marifet arttıkça, himmetle tasarruf azalır. Bu bir noksanlık değil, kemâlin ta kendisidir. Lût Aleyhisselâm’ın, kavminin azgınlığı karşısında “Keşke size karşı bir kuvvetim olsaydı!” demesi, bu sırra bir işarettir. Şeyh-i Ekber sorar: Peygamberlerin takipçisi olan velîlerde bile himmet gücü varken, bir peygamber nasıl bundan mahrum olur? Cevabı yine kendisi verir:
Doğru söylersin. Fakat sende başka ilim nâkıstır. Bu da şudur ki, tahkîkan ma'rifet, himmet için tasarrufa bırakmaz. Şu hâlde ârifin ma'rifeti yükseldikçe, onun himmet ile tasarrufu eksilir.
Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi, arif ubudiyet (kulluk) makamında tam bir teslimiyetle tahakkuk etmiştir. O, kendi iradesini Efendisi’nin iradesinde yok etmiştir. Kendi başına bir işe kalkışmaz, bir şeyi değiştirmeye yeltenmez. Sadece emri bekler. O bilir ki kendisi, aslı “adem-i izâfî” yani göreceli bir yokluk olan zayıf bir kuldur ve ancak Hakk’ın varlığıyla kaimdir. Bu yüzden tasarrufu sahibine bırakır.
İkincisi ise, arifin Vahdet-i Vücud müşahedesidir. O, tasarruf eden ile tasarruf edilenin aynı Vücûd-ı Mutlak’ın farklı taayyünleri, yani belirginleşmeleri olduğunu bilir. Üzerine himmetini göndereceği bir “gayrı”, bir “başkası” göremez ki!
İkinci vecih dahi budur ki: Arif, tasarruf eden ile tasarruf olunanı bir vücûddan ibaret bilir ve ikisinin ahadiyetini müşâhede eder... Binâenaleyh üzerine himmeti taslît edecek bir kimseyi göremez. Çünkü vücûd-1 mutlakın ahadiyetini müşâhede etmektedir. Onun vücudundan gayrı bir şey göremez. Şu hâlde kimin üzerinde tasarrufunu icrâ edecektir?
Bu, tam bir teslimiyet ve hiçlik makamıdır. Arif, bir şey yapmaktan değil, Hakk’ın kendisi üzerinden yapmasına izin vermekten lezzet alır.
Bu teslimiyet, pasif bir bekleyiş de değildir. Arif, kulluğun edebini en iyi bilendir. Mesela, Eyyûb Aleyhisselâm’ın başına gelen büyük belalar karşısındaki tavrı, arifin kulluk anlayışını gösteren en güzel örnektir. Yaygın kanı, sabrın, şikâyet etmeden, acıyı sineye çekerek beklemek olduğu yönündedir. Hâlbuki Şeyh-i Ekber, hakikatin daha derin olduğunu söyler. Beladan kurtulmak için Hakk’a duâ ve tazarru etmemek, ilahi kahra karşı bir tür direnç, gizli bir kibir ve cehalettir. Sanki kul, “Ben bu belanın altından kendi gücümle kalkarım” demektedir.
Ve Eyyûb (a.s.) bildi ki, durrun ref'i hakkında tahkîkan Allah Teâlâʼya şekvâdan nefsin habsinde [19/33] kahr-ı ilâhîye mukavemet vardır; ve o da şahsı ile olan cehildir...
Asıl kulluk edebi, bela geldiğinde acziyetini ve ihtiyacını itiraf ederek Rabb’ine yönelmek, O’ndan yardım dilemektir. Çünkü kulun hakikati, iftikâr, yani mutlak muhtaçlıktır. Dua, bu muhtaçlığın en samimi ilanıdır. Hatta mesele o kadar incedir ki, Şeyh-i Ekber’e göre, kul Hakk’ın “zâhir sureti” olduğu için, kula gelen bir eziyet, bir manada Hakk’a gelen bir eziyettir. Kul, dua ederek o belanın kaldırılmasını istediğinde, aslında Hakk’tan o eziyeti kaldırmış olur.
Zîrâ sâhib-i keşf olan ârif indinde bu, Cenâb-ı İlâhîden izâledir. Çünkü Allah Teâlâ, muhakkak nefsini ezâ olunmakla vasfetti. ... Netîcede de, senden onun ref'i hakkında, O'na suâlin sebebiyle, Hak'tan ezâ mürtefi' ola. Zîrâ sen O'nun sûret-i zâhiresisin.
Füsûs’un penceresinden bakınca arif, zıtları birleştiren, tenzih ile teşbihi cem eden, kalbi her an yeni bir tecellîye açık olan, marifeti arttıkça tasarrufu terk edip tam bir ubudiyete bürünen ve kulluğun en ince edebini yaşayan kâmil bir insandır. O, şeriatın kabuğunda kalmaz, hakikatin özüne dalar. Her şeyde Hakk’ı görür, ama Hakk’ı hiçbir şeyle sınırlamaz. Onun yolu, hayret içinde bir teslimiyet yoludur.
Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Arif
Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (k.s.) o engin deryasına daldığımızda, arif kişisinin kim olduğuna dair kuru, kitâbî tarifler bulmayız. O, hakikati bir ressam gibi çizer, bir mûsıkîşinas gibi besteler, bir kıssahan gibi anlatır. Arif, O’nun dilinde bir hâldir, bir makamdır, bir koku, bir sestir. Mesnevî-i Şerîf, arifin ne olduğunu anlatmaktan ziyade, arifin nasıl hissettiğini, âlemi nasıl gördüğünü ve nasıl yaşadığını bize sezdirir. O, arifi anlatmak için kamışlıktan koparılmış bir "ney"i konuşturur; aşk şarabından içen bir sarhoşu gezdirir; padişahların saraylarındaki sırlı hikâyeleri fısıldar. Çünkü arif, bilgiyle dolmuş bir sandık değil, o bilginin kendisiyle yandığı bir ateştir.
Ney'in Feryadı: Aslına Hasret Çeken Arifin Sesi
Mesnevî-i Şerîf’in daha ilk nefesi, bir ayrılık feryadıdır. Bu, kamışlıktan koparılmış neyin feryadıdır ve aslında arifin ta kendisinin sesidir. Arif, bu kesret âlemine, bu çokluk dünyasına gelmiş ama aslını, geldiği o Birlik vatanını bir an olsun unutmamıştır. Onun her sözü, her nefesi, o vatanın hasretidir. Hazret-i Pîr, bu sırrı bir gece sohbetiyle açıklar:
Ve "gece"den kastedilen, ikilik ve bedenin yoğunluğu (maddi yoğunluk) âleminin karanlığıdır. Yani, eğer ney konumunda olan insân-ı kâmile İlahi Zât ile bu yoğunluk âlemi gecesinde sohbet ve gece sohbeti olmasaydı, o "ney" ve o insân-ı kâmil bu kesret âlemini ilahi bilgiler ve ilahi hikmet şekerinden doldurmazdı. Ondan ortaya çıkan bu sırlar ve ilahi bilgilere bakılırsa, insân-ı kâmilin iç dünyasının Hak ile konuşması olduğu anlaşılır.
Arif, bu “yoğunluk âlemi gecesinde” Hakk ile gizli bir sohbeti (semer) olan kişidir. Dışarıdan bakınca o da bizim gibi yer, içer, konuşur. Ama onun bâtını, iç dünyası, daima o sohbettedir. Dünyaya söylediği her söz, dağıttığı her hikmet şekeri, o gizli sohbetin bir yansıması, bir meyvesidir. O, âleme kendi aklından konuşmaz; o sohbetten ne duyduysa onu fısıldar. Bu yüzden onun sözleri hem bu âlemdendir, hem de bu âlemin ötesinden. Bu fısıltı, bu “nâle”, ancak onu duymaya hazır bir kulak tarafından çekilip çıkarılabilir. Nitekim Mesnevî’nin varlık sebebi de, Hüsameddin Çelebi gibi kâmil bir muhatabın bu nâleyi talep etmesidir:
Yani, işte bizim bu açıklamalarımız, Hüsameddin Çelebi hazretlerinin bizim içimizden çekip dışarıya çıkardığı nâledir. Bu sırlar içinde gizli kalması gereken şeyi yâ Rab sen sakla!
Arifin içindeki o sır deryası, talibi olmadan coşmaz. O, sırrı ifşa etmek için değil, saklamak için vardır. Ancak bir “Hüsameddin” gelip o deryaya bir kova uzattığında, sırların incileri dışarı saçılır. Bu alışverişin temelinde ise sayıların, hesapların, çokluğun değil; birliğin ve çekimin olduğu Aşk vardır. Arifin yolu, beş cildin mi, altı cildin mi yazılacağının hesabı değildir. Onun tek bir hesabı vardır: Maşuk’un cezbesi.
Yani, Mesnevî-i Şerîf'te aşk konu edilmiştir; ve aşkın hâline sayı ve rakam uygun değildir. Aşk mutlaklık üzerinedir. Bu sebeple Mesnevî'nin cildi ister beş, ister altı olsun fark etmez. Çünkü aşkın amacı, sevgilinin onu ve onun sevgiliyi kendisine çekmesidir. Onun işi birlik iledir; çokluk ile değildir.
Arif, Aşk ile var olan, Aşk ile konuşan ve Aşk ile susan kişidir. Onun için âlemdeki her şey, o tek Sevgili’nin bir tecellîsidir. Bu yüzden onun işi kesretle, yani çoklukla değil, vahdet iledir. O, her yüzde O’nu görür, her seste O’nu duyar. Bu makamın sırlarını ise ancak ilâhî bir ruhsat geldiğinde, lâyık olana fısıldayabilir.
Hikâyelerin Aynasında Arif: Ayaz'ın Postu, Lokman'ın Dikeni
Hazret-i Mevlânâ, arifin hâlini doğrudan anlatmak yerine, onu bir hikâyenin içine gizler. Sultan Mahmud’un kölesi Ayaz’ın hikâyesi, bu sırlı anlatımların en güzellerinden biridir. Ayaz, sultanın en gözde kulu olup nice lütuflara mazhar olduğu halde, eski, yıpranmış çarığını ve kürkünü bir odaya asmış, her gün oraya girip onları seyrederdi. Diğerleri bunu anlamayıp onu kınarken, Ayaz aslında arifin en temel vasfını yaşıyordu: Aslını unutmamak.
Yani Ayaz der ki: "Benim bu çarık ve kürkümü böyle saklamamdaki sır ve hikmet; bir himmet sahibinin (manevî gayret ve yüce istek sahibi kişi) yanında canın sırları gibidir. Çünkü can, yaratıcısını bilir. Hakk'tan başkasına iltifat etmez. Bu sebeple ruh, çarık ve post gibi olan bedenin lezzetini idrak eder. Fakat nefsanî ve cismanî olan alçaklardan bu sır ve hikmet, madenin lâl cinsinden olan cevherinden daha gizli ve örtülüdür. Onların akılları ancak altın ve gümüş ile meşguldür."
Arif, Ayaz gibidir. Cenâb-ı Hakk ona ne kadar irfan, ne kadar makam lütfederse etsin, o kendi “çarık ve postunu”, yani hiçliğini, topraktan gelen beşeriyetini, Hakk’a olan mutlak muhtaçlığını asla unutmaz. Bu onun en kıymetli hazinesidir. Çünkü o bilir ki, sahip olduğu her şey bir lütuftur, kendinden değildir. Ahmaklar altını candan üstün tutarken, arif olan “şahlar” katında altın, can uğruna saçılan bir şeydir.
Bu hâl, arifin dünya ile ilişkisini de belirler. O, bu âlemin nimetlerinden faydalanır ama onlara esir olmaz. Onun için bu bedenin ve dünyanın gıdası, bir devenin yediği dikene benzer. O, bedeni bir deve gibi bu diken yiyici dünyada yürütür, ama ruhu, yani “Mustafa-zâde” olan hakikati, o devenin üzerindeki binicidir. O, devenin yediği dikenden etkilenmez.
"Bir Mustafa-zâde"den kasıt, kendileri ve bütün insân-ı kâmillerdir. Ve "deve"den kasıt, bedendir. Bedene "deve" denilmesi dikenle olan ilgisindendir... Bu şerefli beyit de, yukarıdaki varsayılan sorunun cevabının tamamlayıcısıdır.
Ancak noksan bir insanın yediği lokma, arifin huzurunda bir “diken” olur. Çünkü [insân-ı kâmilin](/wiki/İnsân-ı Kâmil) kalbi ayna gibidir; müridin nefsânî hevesleri ve dünyevî dertleri o aynaya yansır ve arifin canını incitir.
Bu ıstırap, bir lokmanın hevesindendir; Lokman'ın avucundan dikeni çıkarın... İnsân-ı kâmilin şerefli kalbi, bütün nefsanî heveslerden arınmış ve saftır. Onun huzuruna noksan bir insan geldiği zaman, o noksan insanın kalbindeki nefsanî heves ve dünyevî düşünceler derhal yansır. İşte bu yansımadan mürşid (manevî rehber), müridin (manevî yolcunun) hâlini bilir.
Bu yüzden arifin asıl gıdası, bu dünyanın ekmeği ve kebabı değildir. Onun sofrası akıl, yemeği ise marifet nurudur.
"Asıl yemek sofrası akıldır ki, o sofra üzerinde maddî ekmek ve kebap yoktur. Onun yemeği aklın nurundan meydana gelen ilahi marifetlerdir ki bu yemek canın gıdasıdır."
İnsanın asıl gıdası bu nurdur. Bu nurdan uzaklaşıp sadece bedenin gıdasına yönelen kimse, insanlığını zayıflatır, hayvanlığını kuvvetlendirir. Arif ise canını sadece bu nurla besleyen, böylece insanlığının hakkını verendir. O, bu dünyada yaşar ama rızkı göklerden, mânevî sofralardan gelir. Bu sofranın şarabı ise, iyilerin (ebrâr) ahirette içeceği şarabın tâ kendisidir ki, Hakk’ın has kulları olan arifler onu bu dünyada, gizlice içerler.
Yani, Yüce Allah kendi has kulları olan âriflerine (Allah'ı bilenlere), iyilerin ahiret âleminde içeceğini vaat ettiği manevî şarabı bu dünya âleminde gizlice içirir... Ayet-i kerimedeki "kadeh"ten maksat, sıfatlarla nitelenen Hakk'ın Zât'ının tecellisinden (ilahi varlığın görünür hale gelmesi) kinayedir; ve bu tecellîden âriflerin kalplerine ledün ilimleri (Allah katından gelen gizli ilimler) gelir ve bu dünya âleminde kalbin susuzluğu onunla diner.
Bu şarabı içmeyenler, kendi benliklerinin ıstırabı içinde çırpınırken, arifler bu dünyada iken o Zât tecellîsinin kadehinden içerek kalp susuzluklarını giderirler. Onların sözleri, bu mânevî şarabın lafız kadehleri içinde sunulmasıdır. Perde ardında olanlar ise bu kadehten sadece lafzı, kelimelerin sesini duyar, mananın sarhoşluğuna eremezler.
Mürşidin Baharı ve Sâlikin Teslimiyeti
Arif, sadece kendi içinde yaşayan bir derviş değildir. O, aynı zamanda bir mürşiddir; etrafına hayat veren bir bahar mevsimi gibidir. Toprak, baharın hükmüne teslim olduğunda nasıl binlerce çiçeğe ve yeşilliğe bürünürse, sâlik de kâmil bir arifin huzurunda teslim olduğunda, onun toprağa benzeyen varlığında marifet çiçekleri açar.
Ya'ni "Ey sâlik, sen her türlü tasarruftan ârî ve sâkit olan topraktan daha aşağı mısın? Zîrâ bir toprak bahâr mevsimine yâr ve mukārin ve o mevsimin hükmüne münkād olduğu vakit, kendisinden yüz binlerce çiçekler fışkırdı. Binâenaleyh sen dahi bahâr meşrebinde olan veliyy-i kâmilin huzûrunda sâkit ve tasarruftan ârî olursan ve ona kemâliyle teslîm olur isen, senin hâkî olan vücûdunda yüz binlerce maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye çiçekleri biter."
Arif, “gel benden bir şeyler öğren” demez. “Gel, benim huzurumda toprak gibi sessiz ve teslim ol, bahar kendi işini görecektir” der. Çünkü hikmet ve marifet, arifin malı değildir; baharı getiren gibi, o da sadece bir vesiledir. Asıl işi gören, Hakk’ın rahmetidir. Sâlike düşen, kendi aklını, fikrini, itirazını bir kenara bırakıp o rahmetin tecellî ettiği mürşidin önünde toprak olmaktır.
Mesnevî-i Şerîf’in yazılışı da tam olarak bu sırra dayanır. Hazret-i Mevlânâ bir ilim deryasıdır, fakat bu deryanın coşması için Hüsameddin Çelebi gibi bir “bahar”ın, yani kâmil bir isti'dâdın (kabiliyetin) gelmesi gerekmiştir. O gelene kadar Mesnevî gülistanının goncaları açılmamıştır.
"Hakikatler" ile sabit hakikatlere, "mi'rac" ile de ilâhî kazâdan ibaret olan sabit hakikatlerin hükümlerine ve tesirlerine, "bahar" ile Hz. Çelebî'nin oluş ve bozuluş âlemine ilişkin kılınmış yatkınlığının (sonradan kazanılan kabiliyetinin) gelişmesine ve "goncalar" ile de ilâhî bilgileri içeren Mesnevî-i Şerîf'in beyitlerine işaret buyrulur.
Hüsameddin Çelebi, “Hakk’ın ziyası”dır, “safâ üstadlarının üstadı”dır. O, sadece bir dinleyici değil, bir cezbedicidir. Onun mânevî cazibesi, Hazret-i Pîr’in içindeki sırları çekip çıkarmış ve Mesnevî’yi bir “Hüsâmî-nâme” (Hüsameddin’in Kitabı) yapmıştır.
Yani ey Hüsâmeddîn Çelebi! Senin gibi bir âlimin yüce ruhu çektiği için bu görünen âlemde bir Hüsâmî-nâme ellerde dönüp dolaşır oldu.
Ancak arif, bu sırları herkese aynı şekilde açmaz. Çünkü her kulak, her kalp, bu manaları kaldıracak genişlikte değildir. Avamın idrak boğazları dardır. Bu yüzden arif, onların anlayacağı dilden, hikâyelerle, misallerle konuşur. Eğer muhataplarının kalbi daha geniş olsaydı, o da başka bir ağız açar, sırları daha açık söylerdi.
Eğer halk mahcup ve yoğun olmasa idi ve eğer boğazlar dar ve zayıf olmasa idi; Senin övgünde anlamın hakkını verirdim; bu sözden başka bir ağız açardım.
Sonuç olarak, Hazret-i Mevlânâ’nın dilinde arif; aslına hasret çeken bir ney, maşukunun cezbesiyle dönen bir âşık, hiçliğini unutmayan bir Ayaz, bedeni deve gibi kullanan bir Mustafa-zâde, etrafına hayat veren bir bahar ve sırlarını ancak ehlinin duyabildiği bir hazinedir. O, bilginin hamalı değil, bilginin kendisiyle piştiği, yandığı ve nura dönüştüğü bir ocaktır.
Mesnevî Ciltlerinden İzler
Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Arif kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:
- Cilt 10: "Zîrâ can mûcidini âriftir. Mâsivâ-yı Hakk'a mültefit değildir. Binâenaleyh rûh, çarık ve posteki mesâbesinde olan cismin lezze…"
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Cilt 2, 3, 9, 10, 11, 12, 13) — Konuk efendinin şerhinde ârif kavramı en geniş ve en sık biçimde ele alınır. Özellikle Hüsâmeddin Çelebi'nin "ârif ve söz söyleyici" sıfatlarıyla anılması, ârifin sohbet halkasındaki rolünü gösterir.
Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme
Kavramlar Ağında Arif
Arif, tek başına bir adada yaşayan bir kimse değildir; o, hakikatler okyanusunda seyr eden, her biri birbiriyle bağlı nice kavramın merkezinde duran bir kutup yıldızıdır. Bu kavramlar ağı, arifin kim olduğunu ve ne yaptığını anlamamıza vesile olur.
- Arif, İrfan denizinden içen, o ilimle hâllenen kimsedir. İrfan, arifin gıdası ve aynasıdır; arif ise irfanın canlı şahidi ve dilidir. Biri bilginin kendisi ise, diğeri o bilginin tecelli ettiği gönüldür.
- Arif, Hakk'ı bilendir ve bu biliş, kaçınılmaz olarak O'na dost olmayı, yani Veli olmayı beraberinde getirir. Her arif velidir, zira marifetullah (Allah'ı bilmek), velâyetin (dostluğun) ta kendisidir. Velâyet, arifin Hakk ile olan muhabbetinin ve yakınlığının mührüdür.
- Arifin ulaştığı menzil, Marifet makamıdır. Marifet, kuru bir bilgi yığını değil, tadılan, yaşanan, kişiyi dönüştüren bir haldir. Arif, marifet sahibi olandır; marifet ise arifin kalbinde parlayan ilahi bir nurdur. Biri hal, diğeri o hali yaşayandır.
- Arifin bütün ilmi, bütün nazarı, bütün varlığı Tevhid sırrını çözmek ve yaşamaktır. Arif, kesrette (çoklukta) vahdeti (birliği) gören, her zerrede Hakk'ın birliğini müşahede eden kimsedir. Tevhid arifin nazarı, arif ise tevhidin yeryüzündeki canlı delilidir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Bu kütüphanenin üç temel direği olan Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri, arif kavramını kendi meşreplerinin rengiyle boyayarak önümüze sermişlerdir. Her biri, hakikatin farklı bir yüzünü aydınlatır.
Terzibaba Hazretleri’nin sohbet ve şerhlerinde arif, varlık mertebeleri haritasında yerini bulmuş, hakikat basamağının bir rehberi olarak karşımıza çıkar. O, şeriatın imamından, tarikatın şeyhinden sonra gelen, marifet ilminin sözcüsüdür. Kâinatı, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir ayna gibi okur ve Mutlak Tevhid’in, yani Hakk’ın varlığında ve saltanatında hiçbir ortağı olmadığının canlı ispatıdır. Terzibaba’nın dilinde arif, varlığın sırrını “Mim” harfinde, “Nun” kaleminde, “Hu” isminin derinliğinde bulan; kâinat kitabını harf harf, sır sır okuyabilen kimsedir. O, “kendini bilen Rabbini bilir” sırrına ermiş, kendi hiçliğini idrak ederek Hakk’ın varlığına ayna olmuştur.
Şeyh-i Ekber İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem’inde ise arif, Vahdet-i Vücûd hakikatinin en kâmil müdrikidir. Bütün mevcudatın, Zât-ı Mutlak’ın Nefes-i Rahmânî’si ile zuhûra çıkmış birer taayyün ve tecelli olduğunu bilir. Arif, en çetin yollardan birini aşmış, tenzih ile teşbih kanatlarını dengelemiş kişidir. Hakk’ı hem her şeyden sonsuz derecede yüce ve münezzeh (tenzih) görür, hem de her zerrede hazır ve nâzır olduğunu (teşbih) müşahede eder. Bu zıtların birliğini, yani Cem makamı’nı kalbinde taşıyan arif, Şeyh-i Ekber’e göre İnsân-ı Kâmil olarak “Allah” isminin en bütüncül mazharı, Hakk’ın Kendisine baktığı cilalı bir ayna olur. Onun ilmi, eşyanın ilahi ilimdeki ezeli hakikatleri olan A'yân-ı Sâbite’ye vâkıf olmaktır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî-i Şerîf’i ise arifi, aklın sınırlarından çıkarıp aşkın ateşine atar. Arif, “ney”in dilinden anlatılır. O, asıl vatanı olan kamışlıktan koparılmış, ayrılık ateşiyle yanıp pişerek içli feryatlarla sırlar fısıldayan kâmil insandır. Onun yolculuğu hesapla kitapla değil, aklı kurban eden aşkla kat edilir. Mevlânâ’ya göre arif, Sultan Mahmud’un gözdesi Ayaz’ın, padişahın lütfuna eriştikten sonra bile her gün eski çoban postunu ve çarığını sakladığı odaya girip kendi aslını unutmaması gibi, kendi hiçliğini ve aslına olan sadakatini asla unutmayandır. O, bir bahar gibidir ki, huzuruna teslimiyetle gelenlerin gönlünde marifet çiçekleri açtırır; onun sohbeti, ölü kalpleri dirilten bir İsa nefesidir.
Değerlendirme
Bu uzun sohbetimizden sonra görüyoruz ki arif, kitaplardaki bilgiyi ezberleyen bir âlim değil, hakikati kendi varlığında tadan ve yaşayan bir kimsedir. Onun nazarı, Hakk'ı hem âlemlerden tenzih eden, hem de her zerrede müşahede eden Muhammedî bir mîzana sahiptir. Terzibaba'nın mertebeler haritasından Şeyh-i Ekber'in vücûd deryasına, Mevlânâ'nın aşk ateşine uzanan bu yolculuk, bize arifin "bilen" değil, bildiği ile "olan" kişi olduğunu gösterir. O, kendi varlık iddiasından vazgeçerek, varlığın sadece Hakk'a ait olduğu sırrına ermiş, bu sır ile yaşayan ve bu sırrı yaşatandır. Nihayetinde arifin bütün davası, kendi nefsine arif olarak Rabbine arif olmaktır. Yol da, yolcu da, menzil de bu sırdan ibarettir.