İçeriğe atla
Cem
10796 kelime | 25 kaynak

Cem

Cem, kesretin, yani çokluğun gürültüsünün dindiği; her yüzde, her zerrede parlayan Vahdet güneşinin göründüğü bir makamdır. Bir kelime veya ıstılah olmanın ötesinde, bir hâldir; arifin kalbinde tecellî eden bir müşahededir. Dağınıklığın toplanması, ikiliğin kalkması, gören ile görünenin, bilen ile bilinenin bir noktada buluşmasıdır. Bu, eşyaya bakıp eşyanın Sahibini görmek, sese kulak verip o sesin ardındaki ezelî kelâmı duymaktır. Terzibaba İrfan Mektebi’nin pınarlarından akan hikmet, bu Cem makamının ne olduğunu, nasıl yaşandığını ve sâlikin hayatında nasıl bir dönüşüme vesile olduğunu anlatır.

Kavramın Aslı ve Istılah Mânâsı

Tasavvuf yolunun her adımı, bir kelimenin kabuğunu kırıp içindeki öze, hakikate ulaşma gayretidir. Arapça'da "toplamak, bir araya getirmek, birleştirmek" mânâsına gelen "Cem" kelimesi, irfan dilinde çok daha derin bir sırrı barındırır. O, dağınık görünen varlıkları, hadiseleri, tecellîleri tek bir Vücûd'un, yani Mutlak Varlığın farklı zuhurları olarak idrak etme hâlinin adıdır. Bu idrak, akılla, kitap bilgisiyle ulaşılan bir netice değil, kalbin ameliyle, ruhun seyriyle varılan bir Cem makamıdır. Bu makamda sâlik, kâinattaki her şeyi, Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer aynası olarak görmeye başlar. Çiçekte Cemîl’i, dağda Azîm’i, suda Latîf’i müşahede eder ve bilir ki, bütün bu aynalarda görünen, aynı ezelî ve ebedî Güzellik’tir.

Bu yolculuk, şeriatın dışında, ondan kopuk bir yolculuk değildir. Aksine, şeriatın temelini attığı iman binasının en üst katıdır. Her şey, Hakk’tan gelen bir çağrıya kulak vermekle başlar. Bu çağrı, bazen bir Mürşid’in dilinden, bazen bir hadisenin içinden, bazen de doğrudan doğruya insanın kendi vicdanından, fıtratından yükselir. Terzibaba Necdet Ardıç Hazretleri, bu ilk çağrının ve imanın taklitten tahkike, yani kuru bilgiden yaşanmışlığa, müşahedeye geçişini Kur’ân-ı Kerîm’in diliyle açıklar:

1 – Ef’al = Şeriat mertebesi imânı: Kûr’ân-ı Keriym Âl-i İmrân sûresi 3/193 âyetinde , نَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِى ع نَا اِذْ ع رَبُّ ل ع للإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَأَمَةٌ وَكَفَرَ مَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا ع رَبُّ نَا مَعَ الْأَبْرَارِ ع ا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّ ع عَذْ rabbenâ innenâ se­mignâ münâdiyen yünâdiy lil imâni en âminu birabbiküm feâmennâ rabbenâ fağfirlena zünubenâ ve keffir annâ seyyiatinâ ve teveffenâ meâl ebrar Meâlen : “rabbimiz gerçekten biz, rabbinize imân edin diye imâna çağıran bir çağırıcıyı duyduk imân ettik” “rabbimiz bizler için günahlarımızı bağışla bizden (çıkmış) kötülüklerimizi ört ve bizi iyilerle öldür.” Yorum; lâfzi ve taklidi imân’dan müşâhedeli imân’a geçişi gösteren bu âyet-i kerime’yi incelemeye çalışalım. “rabbenâ innenâ se­mignâ” “ey bizim rabbimiz, mutlak olarak biz gönülden ve içten işittik.” “münâdiyen yünâdiy lil imân” “gerçek imâna ulaşmak için bâtından gelen bir çağırıcıyı duyduk.” “en âminu birabbiküm” “sizin rabbinize inanın ( her ne kadar şu halde iken rabbinizi şuhûden idrak edemiyorsanız da imânen kabul edin dendiğinde ).” “feâmennâ” ( davetçiye olan güvencemizden dolayı) hemen “imân ettik,” derler. “rabbenâ fağfirlena zünubenâ” “ey rabbimiz! kendimize birer varlık vermemiz-den dolayı işlediğimiz benlik günahlarımızı bağışla.” “ve keffir annâ seyyiatinâ” ( beşeriyetimizden kaynaklanan kötü hallerimizi “settar” is-minle ört bize ait birşey kalmasın .) “ve teveffenâ meâl ebrar” “ve bizi ( berat’ını almış olan ) iyilerle birlikte vefat ettir ( dünya hayatımızı sonlandır ).” Bu âyet-i kerime’de açık olarak görülen şu ki, kişi kendi nefsi ve bireysel benliği içerisinde lâfzi ve taklidi imânı ile hayatını sürdürüyorken, herhangi bir vesile, kendisinde meydana getirdiği muhabbet ile halinin değişmeye başlama-sıyle, imânın daha ileri hal ve mertebelerini araştırmaya baş-lamasıdır. نَا (nâ), bilindiği gibi arapça’da “biz” sözcüğününü ifade etmektedir ve görüldüğü gibi âyet-i kerime içerisindeki talebler “ben” değil, hep “biz” ile belirtilmektedir.

Yolculuk, "bâtından gelen bir çağırıcıyı" duymakla başlıyor. Bu, Cem makamına giden yolun ilk adımıdır. Henüz Hakk şuhûden, yani apaçık idrak edilmese bile, o çağrıya güvenip "feâmennâ" (hemen iman ettik) demek, teslimiyetin ilk perdesidir. Asıl sır, duanın devamında gizlidir: "Kendimize birer varlık vermemizden dolayı işlediğimiz benlik günahlarımızı bağışla." İşte bu, çokluğun, ayrılığın, ikiliğin kaynağıdır: insanın kendine müstakil bir Vücûd, bir varlık atfetmesi. Bu "benlik günahı" perdesi kalkmadıkça Cem makamının hakikati tecellî etmez. Ayetteki taleplerin "ben" ile değil, "biz" (nâ) ile yapılması da manidardır. Bu, sâlikin daha yolun başında, ferdiyetini aşıp bir bütünün parçası olduğunu idrak etmeye başlamasıdır. Bütün müminler, bütün Hakk yolcuları olarak "biz" demesi, ileride varacağı o büyük Cem'in, yani bütün varlığın Hakk'ta birleştiği hakikatin bir gölgesidir.

Bu yolculuğun zirvesi, Cem makamının en kâmil şekilde zuhur ettiği mahal, İnsân-ı Kâmil'dir. O, sadece bir ismi veya sıfatı değil, bütün ilahi isimleri ve sıfatları kendinde toplamış olan, Hakk’ın Zât tecellîsine mazhar olmuş en parlak aynadır. Varlık âlemindeki her bir zerre, Hakk’ın bir isminin tecellîsiyle varlık sahnesine çıkmıştır. Bir taşta Sabûr ismini, bir fırtınada Kahhâr ismini, bir annenin şefkatinde Rahîm ismini okuyabilirsin. Lâkin bütün bu isimlerin ve sıfatların tamamının dengeli ve tam bir şekilde bir araya geldiği, toplandığı yegâne varlık, İnsân-ı Kâmil’dir. O, âlemlerin bir hülasası, kâinat kitabının Fatiha'sıdır. Terzibaba, bu hakikati şöyle dile getirir:

Kendisinde ilâhi sıfat ve isimlerin hükümleri fiilen zâhir olur. Diğer insânlarda ise, bu ilâhi sıfatların hükümleri kısmen zâhir olur. Allah’ın şehâdet âleminde tecellisi , sıfatları, isimleri ve fiilleri iledir. İnsân-ı Kâmil bütün âlemleri hülasası olduğu için O’nda, “zât-i tecelli” ile beraber, sıfatlar, isimler ve fiillerin tecellileri toplanmıştır. İnsân-ı Kâmil mertebesindeki, kemâl ve zuhur diğer mertebelerde müşahede edilemez. Varlıkların her biri “ilâhi nûr” un aynası olmakla be-raber (cihanı gösteren kadeh ve âlemi gösteren ayna) Âdem yani “ İnsân-ı Kâmil” dir. Onda ilâhi sıfatların nurları tamamiyle zâhir olmuş-tur. Nûr, kendi cemal ve celalini “İnsân-ı Kâmil” de görmüş-tür. İnsânı Kâmil’ e , yukarıda zikr edilenlerden başka da-ha birçok isim verilmiştir. Konumuz bakımından şu isimleri bilhassa zikretmemiz faydalı olacaktır. Ona, “zıll-i ilâh” (ilâh’ın gölgesi) denilmiştir, ayrıca “zıll-i memdud” (yayılmış gölge) ve “zıllullah” (Allah’ın gölgesi) isimleri de verilmiş-tir. Hz. Mevlâna mesnevisinde , “Tanrı’ya kul olan ha-kikatte tanrı gölgesidir. O, bu âlemden ölmüş, Tanrı ile dirilmiştir,” diyerek, Tanrı gölgesi, ( “Sâye-i Yezdan” ) tabi-rini “kul” hakkında kullanmıştır, ki İnsân-ı Kâmil ile aynı mânâdadır.

Bu sözler, Cem'in ne demek olduğunu yaşayan bir misal üzerinden bize gösteriyor. İnsân-ı Kâmil, "cem'iyyet-i esmâiyye" yani isimlerin bütünlüğünü kendinde toplama sırrına ermiştir. O, sadece sıfat ve fiil tecellîlerinin değil, "zât-i tecelli"nin de mazharıdır. Bu ne demektir? Hakk, kendi Zât'ını en kâmil mânâda o aynada müşahede eder. "Nûr, kendi cemal ve celalini İnsân-ı Kâmil'de görmüştür" cümlesi, bu sırrın anahtarıdır. Hakk’ın hem Cemal (güzellik, lütuf, rahmet) hem de Celal (azamet, kahr, heybet) isimleri, bu zıt gibi görünen tecellîler, İnsân-ı Kâmil'in hakikatinde birleşir, cem olur.

Ona "zıll-i ilâh" (Hakk'ın gölgesi) denmesi de bundandır. Gölgenin kendinden bir varlığı yoktur; varlığı, ışığı kesen aslına bağlıdır ve onun her hareketini yansıtır. İnsân-ı Kâmil de kendi nefsanî varlığından "ölmüş", Hakk ile "diri" olmuştur. Onun iradesi, Hakk'ın iradesinde; onun sıfatları, Hakk'ın sıfatlarının bir yansımasında fâni olmuştur. Bu sebeple onun varlığı, Hakk'ın varlığına en büyük delildir. Sâlikin yolculuğu, kendi cüz'î varlığında bu küllî Cem'i gerçekleştirmek, kendi hakikatindeki bu potansiyeli fiile çıkarmak, yani bir nebze olsun o "İnsân-ı Kâmil" ahlâkından ve hâlinden nasiplenmektir. Cem, en nihayetinde, çokluk pazarında gezerken dahi her şeyin tek bir Hazine'den geldiğini bilmek, kesret âleminde Vahdet sırrıyla yaşamaktır. Bu, kulun Rabbine en yakın olduğu, aradaki perdelerin kalktığı, "benlik günahı"nın affedildiği kutlu bir vuslat anıdır.

Terzibaba'nın Nazarıyla Cem: Aslı ve Mertebesi

Cem, sâlikin yolda ulaştığı bir mânevî hâl olmaktan evvel, varlığın kendi dokusudur. Vücûdun, yani var olmanın sırrıdır. Sâlikin yolun sonunda bulduğu Cem, Cenâb-ı Hakk'ın varlığı halk ederken kurduğu ilâhî nizamın kendi kalbinde ve idrakinde yeniden keşfedilmesinden ibarettir. Bu yüzden Cem makamının ne olduğunu anlamak için, önce varlığın kendisinin nasıl bir Cem olduğunu, hangi mertebelerden geçerek bu kesret, yani çokluk suretine büründüğünü anlamamız gerekir. Çünkü kesretteki, yani çokluktaki birliği (vahdet) görmek, önce o birliğin aslındaki Cem hâlini irfan ile bilmekten geçer.

Varlığın Kökü: A'yân-ı Sâbite ve Nefes-i Rahmânî

Her şeyin başı, Zât-ı Mutlak'ın kendi kendine olduğu, henüz ne isimlerin ne sıfatların ne de âlemlerin zuhûr etmediği Ahadiyyet mertebesidir. Bu mertebe, her türlü kayıttan, işaretten ve idrakten münezzeh bir Gayb'dır. Ancak Hakk, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim (veya istedim) ve bilinmek için mahlûkatı halk ettim" kudsî hadisinde beyan buyurulduğu üzere, kendi güzelliğini, kemâlini, isim ve sıfatlarını görmek ve göstermek murad etti.

Bu ilâhî murad ile, varlıkların hakikatleri, henüz dış âlemde bir vücûd kokusu almadan, Hakk'ın ilminde belirdi. İşte biz bu ilmi suretlere, bu ezelî projelere, bu ilâhî programlara A'yân-ı Sâbite (değişmez, sabit hakikatler) diyoruz. Terzibaba Hazretleri, bu derin mevzuyu bize şöyle açar:

A’yân-ı Sâbite (Değişmez ayn’lar, hakikatler, özler, asıllar.) Varlıklar, Allah’ın kelâmıdır. O’nun ilminde bulunan bu mânâlar ise, “a’yân-ı sabite” tabiri ile ifade edilir. A’yân-ı Sâbite için tabir çoktur. Aşağıda sıra ile söylenen cümlelerin hangisini istersen, onu diyebilirsin. A’yân-ı Sâbite : İnsânın hakikatleridir. A’yân-ı Sâbite : Ulûhiyyetin bir düzenidir. A’yân-ı Sâbite : Vahdet’in yaygın halidir. A’yân-ı Sâbite : Gayb âleminin tafsilidir. A’yân-ı Sâbite : Cemal Sûretlerdir. A’yân-ı Sâbite : İsimlerin ve sıfatların eserleridir. A’yân-ı Sâbite : Yüce Hakk’ın malumatıdır... “A’yân-ı sâbite” ler, mutlak lâtif vücûtta, zâtın “ilm-i ilâhi” sinde mevcûd sıfat ve esmaların ilmi sûretleri olduklarından, hariçte vücûdları yoktur... Bunlar (yaradılmış) “halkedilmiş” , mahlûk sınıfından da değildirler. Hakk’ın kendinde düzenlediği, kendinden oluşturduğu, sonradan meydana gelecek halkının, kendindeki programlarıdır. Bu hakikate işaret ile “a’yân-ı sabite varlık kokusu almamıştır,” şekliyle ifade edilmiştir. Bunlar zât-i şuunâtın gereğidir ve zât ile kadimdir.

Demek ki, sen, ben, o, şu ağaç, bu taş... Bütün bir kâinat, dış âlemde zuhûr etmeden evvel, Hakk'ın ilminde birer mana, birer hakikat olarak mevcuttuk. Bu, ilk Cem hâlidir. Bütün varlıkların hakikatlerinin, Hakk'ın ilim sıfatı altında toplandığı, "Vahdet'in yaygın hâli" olan bir mertebe. Henüz "yaratılmış" değiliz, çünkü yaratılmış olmak, dış âlemde bir surete bürünmeyi gerektirir. Bizler, o mertebede, Hakk'ın Zât'ı ile kaim olan ilmi suretleriz.

Peki, bu ilimdeki manalar nasıl oldu da dış âlemde, gördüğümüz bu kesret (çokluk) suretinde zuhûra geldi? İşte burada Nefes-i Rahmânî sırrı devreye girer. Cenâb-ı Hakk, Rahmân ismiyle, bu ilimdeki manaların "ol" emriyle dışa vurulması için, içte biriken ilâhî sevginin bir "nefes" gibi dışarı yayılmasıyla kâinatı var etmiştir. Bu nefes, A'yân-ı Sâbite denilen o ilmi suretleri, yani harfleri ve kelimeleri telaffuz ederek, onları görünür kılmıştır.

İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler. Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti . Böylece her varlık kendi aleminde varlıklarını ispat ettiler.

Varlık bir patlama ile değil, bir sevgi nefesi ile zuhûr etmiştir. Her bir varlık, kendi A'yân-ı Sâbite'sinde ne yazılı ise, hangi esmânın tecellisine mazhar olacaksa, o kabiliyet ve istidat ile bu âleme çıkmıştır. Cem idraki, bu kesret âlemine bakıp, her bir suretin ardında, onun ilm-i ilâhîdeki aslı olan A'yân-ı Sâbite'yi görmek ve bütün bu suretlerin tek bir Nefes-i Rahmânî'den çıktığını bilmektir. Bu, çoklukta birliği görmenin ilk ve en temel adımıdır.

Tevhidin Mertebeleri: Kâinat Kitabını Birlik Gözüyle Okumak

Varlığın aslının bir Cem hâli olduğunu ve Nefes-i Rahmânî ile kesret suretine büründüğünü anladıktan sonra, şimdi bu kesret âleminde o birliği nasıl bulacağımızın usûlüne, yani Tevhid ilmine gelebiliriz. Tevhid, sadece "Allah birdir" demek değil, o birliğin bütün varlık mertebelerindeki tecellilerini idrak etmektir. Tevhidin anahtarı ve en özlü ifadesi ise Kelime-i Tevhid'dir: "Lâ ilâhe illâ Hû."

Terzibaba Hazretleri, bu mübarek kelimenin sadece bir inanç beyanı olmadığını, aynı zamanda kâmil bir vücûdî hakikati ve bir idrak mizanını içinde barındırdığını şöyle izah eder:

" Lâ ilâhe illâ hû " ( O'ndan başka ilâh yoktur ): "Hû" zamîri, Zât-ı Mutlak'a işâret eder; hiçbir kayıt ve şartla sınırlanmayan, idrâk ve işârete gelmeyen saf Vücûd'a... "İllâ" edâtı ise, bu Mutlak Vücûd'un dışında müstakil bir varlığın bulunmadığını bildirirken, aynı zamanda mevcûdâtın ne olduğuna da işâret eder: Gördüğümüz her şey, o mutlak Vücûd'un, Vücûd-u Mukayyed olarak, esmâ ve sıfât perdesi ardından mahlûkât aynalarında kayıtlanmış tecellîsidir... Âyet bu iki hakîkati tek bir cümlede cem' eder: "Lâ ilâhe" ile Hakk'ı her türlü şerîkten tenzîh eder, "illâ Hû" ile de O'nun dışında gerçek bir varlık olmadığını beyân ederek tenzîh içinde teşbîhin kapısını açar. Zîrâ ârif olan, Hakk'ı ne yalnızca tenzîh ederek âlemden koparır ne de yalnızca teşbîh ederek mahlûkâtla bir tutar; "Lâ ilâhe illâ Hû"nun bütününü okur ve Mutlak Vücûd'u kayıtlı olanda müşâhede ederek her şeyi O'nun bir tecellîsi olarak bilir.

Cem makamının sırrı buradadır: Tenzih ile teşbihi, yani Hakk'ı her türlü mahlûkat benzerliğinden soyutlama (tenzih) ile O'nu her surette görme ve tanıma (teşbih) idrakini birleştirebilmek. "Lâ ilâhe" diyerek masivayı, yani Hakk'ın gayrı olarak vehmettiğimiz her şeyi yoklarız; "illâ Hû" diyerek de var olan her şeyin O'nun tecellisinden ibaret olduğunu ispat ederiz. Bu, kâinat kitabını okumanın usûlüdür.

Bu okumanın da mertebeleri vardır. Arifler, önümüzde üç büyük kitap olduğunu söylerler: Biri satırlara yazılmış olan Kur'ân-ı Kerîm (Kitâb-ı Mestûr), diğeri varlık ve olaylar şeklinde yazılmış olan kâinat kitabı (Kitâb-ı Manzûr), üçüncüsü ise bu iki kitabı kendi varlığında toplayan, cem eden İnsân-ı Kâmil'dir.

Üçüncüsü, İnsân-ı Kâmil'dir. O, Allâh'ın yeryüzündeki halîfesi olarak, hem "Kitâb-ı Mestûr"un icmâlî hakîkatlerini hem de "Kitâb-ı Manzûr"un tafsîlî âyetlerini kendi varlığında toplayıp cem' eden yegâne varlıktır. "Kitâb-ı Câmi'"dir. "Kur'ân-ı Nâtık" ya'nî "Konuşan Kur'ân"dır.

Demek ki Cem, en kâmil manasıyla İnsân-ı Kâmil'in varlığında zuhûr eder. O, sadece Cem makamını idrak eden değil, bizzat o makamın kendisi, yaşayan hâlidir. Sâlikin bu idrake ulaşma yolu ise, Tevhidin mertebelerini bir bir kendi varlığında yaşamasıyla olur. Bu mertebeler, fiillerin, isimlerin, sıfatların ve nihayet Zât'ın birliğine şahit olmaktır.

Tevhidde birlik cem demektir. Üçüncüsü “ tevhid-i sıfat ” cem-i, sıfatların birliğidir. dördüncüsü de “tevhid-i zat ” cem-i, Zatların birliğidir... Bütün bunları bünyesinde cem/tevhid etmiş olarak bulunduran da insan-ı kamildir. Aslına bakarsak her birerlerimiz zaten bu “ cem ”iyyetin içinde yaşamaktayız. Aradaki fark, “ bilmek ya da bilmemektir...”

Hepimiz zaten o Cem hâlinin içindeyiz, ancak gaflet perdesiyle farkında değiliz. Yolculuk, olmayan bir şeyi elde etmek için değil, zaten var olan hakikatimize uyanmak içindir. Bu uyanış, fiillerin tek Fâil'den, bütün isimlerin tek Müsemmâ'dan, bütün sıfatların tek Mevsûf'tan ve bütün varlıkların tek bir Vücûd'dan geldiğini idrak ederek, Cemden Cem'ül Cem'e, yani birliğin de birliğine doğru yükselmektir.

Zuhûrun Zirvesi: Hakîkat-i Muhammediyye'de Tecellî Eden Cem'iyyet

Varlığın aslındaki Cem'i ve bu Cem'in Tevhid idrakiyle nasıl anlaşıldığını konuştuktan sonra, bu Cem hakikatinin en kâmil, en mükemmel surette nerede ve nasıl zuhûr ettiğine nazar edelim. Bu sualin cevabı tek bir isimde toplanır: Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v.). Çünkü O, sadece bir peygamber değil, aynı zamanda bütün varlığın kendisinden zuhûr ettiği ilk taayyün, ilk belirlenim olan Hakikat-i Muhammediyye'nin sahibi ve en kâmil mazharıdır.

Bu hakikati anlamak için, varlığın zuhûr mertebelerini bir kez daha hatırlayalım. Zât'ın mutlak gaybından sonra gelen ilk mertebe, hiçbir ayrımın olmadığı, saf birlik olan Ahadiyyet'tir. Onu, ilâhî isimlerin ve sıfatların birbirinden ayrılarak bilindiği Vahidiyyet mertebesi takip eder. İşte bu iki temel mertebe, Ahadiyyet ve Vahidiyyet, İnsân-ı Kâmil'in, yani Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hakikatinde Cem olmuştur. Terzibaba Hazretleri bu sırrı harflerin hikmetiyle şöyle açıklar:

Âlem de devr eden Ahadiyyet “elif-i” (vücüb – vacib) Vahidiyyet “mim-i” (imkân’dır.) Ve bu mim O elif-in aynasıdır. Ve sûret-i âlem-e sûret-i Âdem kaynak olmuş ve sûret-i Âdemiyyenin dahi en kemalli sûret-i, sûret-i Muhammediyye’den istifade etmesiyle olup, imkân “mim-i” ile Ahadiyyet “elif’i” ni (cem) etmiş-toplamıştır ki; biri cem-i biri fark-ı ve biri zahiri ve biri mazharı yani zuhur yeridir. Bu mânâdandır ki; İnsân-ı kâmil cem’ül cem ehlidir ve Onun hicabı – perdesi yine kendisidir.

Ahadiyyet'in "elif"i, yani mutlak birliğin dik duruşu ile Vahidiyyet'in "mim"i, yani imkân âleminin, kesretin dairesel yapısı, Efendimiz'in (s.a.v.) hakikatinde birleşerek "Ahmed" ismini oluşturur. O, hem birliğin (cem) hem de çokluğun (fark) hakikatini kendinde toplayan, Cem'ül Cem ehli olan zâttır. O'nun perdesi yine kendisidir, çünkü O'ndan öte bir hakikat yoktur ki O'na perde olsun.

Bu Cem edicilik öylesine mutlak bir mertebedir ki, varlığın en üst mertebeleri dahi O'nun varlığında toplanmıştır.

Besmelelerde ki, üçlü özelliğin en son ve yüksek idraki şudur ki; Cenâb-ı Hakk bütün bu zuhurları Habibi’ nin varlığında cem etmiştir. (13) Hakikat-i Ahadiyye – Ahmediyye: (12) Hakikat-i Muhammediyye–İnsân-ı Kâmil. (11) Hazret-i Muhammed (s.a.v.) İşte bu en üst üç mertebe, bir zuhurda yani, Hazret-i Muhammed , sallâllahu aleyhi vesellem de toplanmış, hiç bir insân ve ya başka bir cinsten varlığa verilmesi mümkün olmamış, bu mertebeler ancak O’na verilmiş ve Onda toplanmıştır.

İşte bu yüzden O, "Âlemlere Rahmet"tir. Çünkü rahmet, varlığa vücûd veren Nefes-i Rahmânî'nin kendisidir. Efendimiz (s.a.v.) ise bu rahmetin en kâmil mazharı olarak, Hakk ile halkı, suret ile manayı, zâhir ile bâtını kendi varlığında birleştirmiş, Cem etmiştir. O'nun varlığı, Hakk ile halk arasında bir köprü değil, ikisinin ayrı olmadığının yaşayan delilidir. İkilik, bizim hayalî bakışımızdan kaynaklanır. İnsân-ı Kâmil ise bu hayal perdesini yırtıp hakikate ulaştığı için, tek olan Vücûd'u müşahede eder ve bu müşahedeyle bütün âlemlere rahmet olur.

Ey salik, Hak yolunda “Makam-ı Cem-ül Cem” e gelip, cümle “Esma-i İlahiye” nin eser ve ahkamı senden zahir olduğu vakit; sen, hakikatinle Hak ol. suret ve zahirinle de halk ol. Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı sende toplanmış olmakla, sen sureti İlahiye üzere bulunman ile bütün halka Rahman olursun. Zira “İnsan-ı Kamil” zahiri ve batını ile halka rahmettir.

Bu makama ulaşan arif, Efendimiz'in (s.a.v.) ahlâkıyla ahlaklanmış, O'nun nurundan pay almıştır. Hakikatiyle Hakk'ın bir tecellisi, suretiyle de halkın içinde bir hizmetkâr olur. İşte Cem'in ahlâkı budur: Hem Hakk ile olup hem halktan kopmamak; hem göklerde seyran edip hem yeryüzünde bir karıncanın hakkını gözetmek. Bu, Muhammedî mîzandır.

Cem'iyyet ve Tasarruf: Süleyman Mülkü Üzerine Bir Tefekkür

Cem makamı ve İnsân-ı Kâmil'in bu makamdaki Cem'iyyet (toplayıcılık) hali, bazen yanlış anlaşılıp, kâinat üzerinde mutlak bir güç ve kontrol sahibi olmak gibi algılanabilir. Sâlikin, kalbini ve himmetini (mânevî yönelişini) bir noktaya toplayarak âlemde tasarruf etmesi, yani olaylara etki etmesi mümkündür. Ancak bu, Cem makamının gayesi değil, bir neticesidir. Ve bu tasarrufun da bir edebi, bir usûlü vardır. Bu ince noktayı anlamak için, Hz. Süleyman'a (a.s.) verilen mülk ve tasarruf yetkisi üzerine yapılan irfânî izahlar bize yol gösterir.

Hz. Süleyman'a rüzgârlar, cinler ve hayvanlar itaat ettirilmişti. Bu, onun emriyle gerçekleşen, eşi görülmemiş bir tasarruf gücüydü. Ancak arifler, bu gücün mahiyetini incelerken çok hassas bir ayrım yaparlar. Bu tasarruf, Hz. Süleyman'ın kendi Cem'iyyet-i kalb'inden, yani kalbini ve himmetini toplayarak ortaya koyduğu bir güçten mi kaynaklanıyordu, yoksa doğrudan Hakk'ın bir lütfu muydu? Terzibaba Hazretleri, Şeyh-i Ekber'den nakille bu sırrı şöyle açar:

İşte bu teshirin cenâb-ı Süleyman'a has olması, onun bir şeyde "himmet' ve "cem'iyyet-i kalb" ve "taslît-i vehm" ile tasarruf etmesi değildir, bu verilen mülk Süleyman’ın (a.s.) kendisinden, kendi düşüncesinden, kendi emrinden, kendinden kaynaklanan bir oluşum değildir diyor... Belki bu teshirin mücerred onun "emr"i ile olmasıdır. Böyle olunca Hak Teâlâ "Biz ona rüzgârı itaat ettik, onun emri ile cereyan eder" (Sâd, 38/36) dedi. Ve rüzgârın cereyanını cenâb-ı Süleyman’ın emrine tâbi’ kıldığını beyan buyurdu. Şu halde onun ihtisası, itaatinde değil, belki bu teshirin onun “emr”iyle olmasındadır.

Demek ki Hz. Süleyman'a verilen, özel bir durumdu. O, himmetini ve içsel gücünü toplamaya gerek kalmaksızın, sadece "emr"i ile, yani sözüyle tasarruf ediyordu. Bu, düğmeye basmak gibiydi; mekanizmayı kuran ve çalıştıran kendisi değil, Hakk idi. Bu, ona has bir lütuftu.

Peki, diğer kâmillerin durumu nedir? Onlar da himmetleriyle, yani mânevî yoğunlaşmalarıyla âlemde tasarrufta bulunabilirler. Yağmur duası bunun en bilinen örneğidir. Ancak burada çok önemli bir edep vardır:

Zîrâ himmetle taasarruf... vasıtalı olanların şânıdır... ve tasarrufta ikilik vardır. Ve kamiller ise ulûhiyyete aykırı bir şey yapmak istemez; yani tevhid ehli yağmur duasına çıkmaz. Çünkü istemek ikilik gerektirmektedir... Meğer ki emr-i Hak vârid ola. O vakit cem'iyyet-i kalb ve himmet ile tasarrufa tasaddî eder, yani o zaman tasarrufa girişir diyor.

Kâmil insan, Cem makamının bir gereği olarak, Hakk'ın iradesi karşısında kendi iradesini yok ettiği için, bir şey "istemek"ten dahi haya eder. Çünkü istemek, isteyen bir "ben" ve istenen bir "şey" ve istendiği bir "makam" vehmini, yani ikiliği beraberinde getirir. Tevhid ehli ise bu ikilikten kaçınır. O, Hakk'ın fiilini seyreder ve razı olur. Kendi nefsinden kaynaklanan bir arzuyla âleme müdahale etmez. Ancak ve ancak, kendisine Hakk'tan bir "emr" gelirse, o iş için vazifelendirilirse, o zaman bütün himmetini ve Cem'iyyet'ini toplayarak o emri yerine getirir. O zaman onun fiili, Hakk'ın fiili olur.

Öyleyse Cem makamının zirvesi, kâinata hükmetmek değil, Hakk'ın hükmüne tam teslim olmaktır. En büyük tasarruf, kendi nefsinde ve iradende tasarruf edip onu yokluğa, yani mutlak kulluğa (ubûdiyyet) eriştirmektir. İşte o zaman sâlik, kendinden fânî, Hakk ile bâkî olur ve O'nun iradesinin tecelli ettiği bir ayna hâline gelir. Cem'in aslı budur, hakikati budur, edebi budur.

Terzibaba Geleneğinde Cem'in Yaşanması

İrfan mektebinin bilgisi kitap satırlarında değil, kalp sahifelerinde yazılıdır. Cem makamı dediğimiz o yüce hâl, kelimelerle tarif edilip akılla kuşatılacak bir nazariye değil, bizzat yaşanarak tadılacak bir hakikattir. Bu hâlin sâlikin hayatında, gündelik seyrinde, ibadetinde, mürşidiyle olan muhabbetinde nasıl bir karşılık bulduğunu, nasıl yaşandığını anlamak gerekir. Zira bu yol, "bilmek"ten ziyade "olmak" yoludur. Cem, olunacak bir makamdır; bilinip geçilecek bir durak değil.

Cem Hâli: Kitapta Değil, Kalpte Yaşanan Bir Müşahede

Tasavvuf yolunda ilerleyenler için en temel ayrım, rivayet ile dirayet, nakil ile tahkik arasındadır. Bir şeyi kitaptan okumak, birinden duymak başkadır; o şeyin hakikatini kendi varlığında bulmak, görmek, tatmak bambaşkadır. Cem makamının bilgisi de böyledir. O, kuru bir malumat değil, kalbe doğan bir ilimdir. Terzibaba Hazretleri bu ince sırra şöyle işaret ederler:

Bu halleri ancak yaşayan bilir. “Rivâyet” ve “nakil” bilgisi değildir, “müşahede” ve “vehbî” ilim dir. Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “Tekmil Tarîk” tamamlamış, kendi bünyesinde mi’rac’ını yapmış kişilerin hayatı, yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir.

Rivayet ve nakil, başkasının tecrübesinin bize aktarılmasıdır. Elbette kıymetlidir, yolumuzu aydınlatan bir fenerdir. Ancak o fenerle kendi yolumuzu kendimiz yürümeliyiz. Asıl olan, o tecrübenin bizde de zuhur etmesi, yani müşahede kapısının açılmasıdır. Müşahede, kalbin gözüyle görmektir; varlığın ardındaki birliği, kesretin içindeki Vahdet'i seyretmektir. Bu görüş, çalışarak kazanılan bir bilgi değil, Hakk'ın bir lütfu olan vehbî ilimdir. Sâlik nefsini arıttıkça, kalbini saflaştırdıkça, Hakk o kalbe kendi ilminden bir pay ihsan eder.

Bu hâli yaşayanla yaşamayan arasındaki fark, Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesiyle "bilenlerle bilmeyenler" arasındaki fark gibidir. Cenâb-ı Hakk, Zümer Sûresi'nde bu iki zümreyi ayırır:

"Kul hel yestevîllezîne ya'lemûne vellezîne lâ ya' lemûn" ( De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ): "Kul" ( De ki ), Risâlet mertebesine olan Zâtî bir hitâptır. "Bilenler" ma'rifet mertebesine ulaşmış olan irfân ehlidir. "Bilmeyenler" ise iki ayrı grup olarak ele alınabilir: Birincisi, önceki âyette belirtilen inkâr ehli kâfirlerdir. İkincisi ise, îmân ehli olmakla birlikte henüz ikilikten kurtulamamış, taklîdî îmân sâhibi kimselerdir.

Buradaki "bilenler", Cem makamının sırrına ermiş, müşahede ehli âriflerdir. "Bilmeyenler" ise ya hakikati tamamen inkâr edenler ya da sadece duyduklarına, okuduklarına iman edip o imanı kendi varlıklarında tahkik etmemiş olan taklit ehlidir. Kâfirler, peygamberlerin sadece dış görünüşlerine, beşerî hallerine takılıp kalmışlardır. Onlar, peygamberin suretinin ardındaki mânâyı, yani ona gelen vahyi ve onun yaşadığı müşahedeyi görememişlerdir.

[K]âfirler enbiyâ ve evliyânın, kendileri gibi cisim sâhibi olduğunu ve yiyip içtiklerini ve uyuduklarını ve hasta olduklarını ve evlenip öldüklerini gördüklerinden "Mâdemki onlar da bizim gibi insândır, biz de onların yaptıklarını yapabiliriz..." derler...

Bu, rivayette kalmanın, surete takılmanın en bariz misalidir. Cem ehli ise, o beşer suretinde tecelli eden Hakk'ı görür. O, kâinatın her zerresinde olduğu gibi, İnsân-ı Kâmil'in suretinde de Vahdet'i müşahede eder. Bu görüş, kitap bilgisiyle değil, kalp temizliğiyle elde edilen bir basirettir. Nitekim Nusret Baba'nın (rahmetullahi aleyh) hâlini, onu hiç görmemiş bir matbaacının, sadece şiirinden anlaması da bu sırra işarettir:

Oradaki kitabı basacak kişi, sizin efendi cem-ül cem makamındaymış dedi. Allah Allah dedim nereden bildiniz o makamda olduğunu. Kendi şiirinden okudum dedi. Orada şöyle geçiyor “ cem-ül cem’e vardım başka ihsan istemem ” demiş.

Çünkü o hâl, kişinin sözüne, özüne, her zerresine siner. Anlayan için o söz, bir hâlin kokusunu taşıyan bir çiçek gibidir.

Seyr-i Sülûk: İçsel Tâğûtları Devirip Hakk'a Yönelmek

Sâlik bu müşahede hâline, bu Cem makamına nasıl hazırlanır? Bu yolculuk, yani seyr-i sülûk, bir arınma ve yönelme sürecidir. Kalp bir ayna gibidir. O ayna paslı ve kirli iken hakikati yansıtamaz. Orayı temizlemeden Cem'in tecellisi beklenemez. Kalbi kirleten en büyük pas ise, kişinin kendi benliği, yani nefs-i emmâresidir. Tasavvuf dilinde buna "enfüsî tâğût" yani içimizdeki put denir.

Enfüsî yönden ise tâğût, nefs-i emmâredir; benlik iddiâsıyla ilâhlık taslar ve kişiyi kendi hevâsının peşinde sürükler. Bakara Sûresi 2/256'da buyrulur: " Fe men yekfur bit tâgûti ve yu'min billâhi fe kadistamseke bil urvetil vuskâ " ( Kim tâğût'u inkâr edip Allâh'a îmân ederse, sağlam bir kulpa yapışmıştır ). Kalp, bâtıl ma'bûdlardan boşalmadıkça Hakk'a yer açamaz.

Yolun başı, "Lâ ilâhe" demektir. Yani, "hiçbir ilah yoktur". Bu, sadece dışarıdaki putları değil, en başta içimizdeki "ben" putunu, yani tâğût olan nefsi reddetmektir. Nefis, "ben varım, ben bilirim, ben yaparım" dedikçe, ilahlık iddiasında bulunur. Sâlik, zikirle, riyazetle, mürşidinin himmetiyle bu sahte ilahı inkâr etmedikçe, "illâllah" diyerek Hakk'ı ispat edemez. Kalp Kâbe'si putlardan temizlenmeden, oraya Sultan olan Hakk teşrif etmez.

Bu arınma süreci, tövbeden daha derin bir anlam taşıyan "inâbe" ile gerçekleşir. Tövbe, işlenen bir günahtan pişmanlık duymaktır. İnâbe ise, günahın kökeni olan benlik iddiasından tamamen yüz çevirip, bütün varlığıyla Hakk'a yönelmektir.

Tövbede kul, yaptığı bir hatâdan pişmân olur ve o hatâya dönmemeye söz verir. İnâbede ise kul, hatânın kaynağının bizzât kendi benlik iddiâsı olduğunu görür ve o iddiânın kendisinden döner. Birinde fiilden döner, diğerinde fiilin kaynağından döner.

Bu yöneliş, sâlikin takvâ mertebelerinde yükselmesini sağlar. Takvâ, sadece haramlardan kaçınmak değildir; o, yolun her mertebesinde farklı bir anlama bürünür.

Takvânın üç mertebesi vardır: Birincisi: Avâmın (sıradan insanların) takvâsıdır ki, Hakk'ın nehy ettiği şeylerden ittikâ (sakınma) ve ictinâbdır (kaçınmadır). İkincisi: Havâssın (seçkinlerin) takvâsıdır ki, kemâlâtı kendi nefsine ve mezâmimi (yerilen/kötülenen şeyleri) Hakk'a isnâd etmekten ittikâdır. Üçüncüsü: Ehassu'l-havâssın (seçkinlerin en seçkinlerinin) takvâsıdır ki, zâten ve sıfaten ve fiilen Hakk'ın vücûdundan gayri bir vücûd isbâtından çekinmektir.

Avâmın takvâsı, şeriatın sınırlarını korumaktır. Havâssın takvâsı, iyi işleri kendinden, kötüleri Hakk'tan bilme gafletinden sakınmaktır. Ehassu'l-havâssın, yani Cem makamına yaklaşanların takvâsı ise en incesidir: Hakk'ın Vücûdu'ndan başka bir varlık görmekten, böyle bir vehme kapılmaktan bile sakınmaktır. İşte bu, tâğûtu kökünden söküp atmak ve kalbi tamamen Hakk'a teslim etmektir.

Mürşidin Gönlünde Cem Olmak: Esmâ Demetini Toplamak

Sâlik, bu çetin yolda yalnız değildir. Cenâb-ı Hakk, bu yolculuk için bir rehber, bir İnsân-ı Kâmil olan mürşidi vesile kılmıştır. Mürşid-mürid ilişkisi, Cem makamına giden yolun kalbidir. Mürşid, sâlikin kendi varlığında dağınık halde bulunan ilahi isimleri (esmâ) toplamasına, yani "cem" etmesine yardımcı olur. Sümbül Efendi Hazretleri'nin dervişlerinden çiçek istemesi kıssası, bu sırrı ne güzel anlatır:

O miskler saçan çiçeklerle gönlümüz, gözümüz aydınlanacak Mürşid o çiçekleri topla derken, toplu halde cem makamı itibariyle esma/ isimleri bir anda talibe yükledi. Arz /topraktan bunlar fışkırıyor. Adem arzında Rabbımın rahmet tecellisinle namütenayi isimler fışkırıyor, onlardan bir top çiçek bize getireceksiniz diyor.

Buradaki "arz", sâlikin kendi varlık toprağıdır. "Çiçekler" ise, o toprakta potansiyel olarak bulunan, Hakk'ın güzel isimlerinin tecellileridir: Şâfî, Rezzâk, Alîm, Basîr... Mürşidin istediği, bu çiçekleri ayrı ayrı, dağınık bir şekilde getirmek değildir. İstediği, "toplu halde", yani bir "demet" halinde getirmektir. Bu demet yapma işi, Cem'in ta kendisidir.

Toplu olması, herbir ismin aslının Allah olduğunu tasdik ile isimlere Allah gayrısı olarak kuvvet vermemektir. İsim her biri ilah/ilahedır ama aslı Allah olarak cem edilirse o zaman top halinde ve Cem-ül Cem makamı olarak Allah tasdik olur.

Sâlik, "Ya Şâfî" derken şifayı o isimden ibaret sanırsa, o ismi Allah'tan ayrı bir güç gibi görürse, çiçekleri tek tek toplamış olur. Bu, bir nevi şirk-i hafîdir (gizli ortak koşma). Ama "Allah Şâfî'dir" idrakiyle, yani Şâfî isminin tecellisinin de aslı itibariyle Allah'tan geldiğini bilerek zikrederse, işte o zaman o çiçeği demete eklemiş olur. Bütün esmâyı bu şekilde tek bir Vücûd'a, Allah isminin hakikatine bağladığında, elinde bir "Cem demeti" tutmuş olur. İşte mürşidin gözünü aydınlatan, gönlünü hoş eden budur.

“ Ya şafi ” zikri ile “ şafi ” ismine Allah gayrı olarak kuvvet atfetmekle mürşidin gözü aydınlanmaz . Allah şafidir (Şafiyullah) tadiği ile mürşidin gönlü gözü aydınlanır. Böylece Allah kulundan Nuru Muhammed müşahade edilir.

Mürşid, sâlikin aynasında Hakikat-i Muhammediyye'nin nurunu görmek ister. Bu nur, bütün isimlerin "Allah" ism-i câmi'inde toplanmasıyla parlar. Bu, mürşidin sâlikine en büyük hizmeti ve sâlikin mürşidine en güzel hediyesidir.

İbadetin Sırrı: Namazda Fenâdan Bekâya, Secdeden Kıyâma Geçiş

Cem makamının yaşandığı en mühim tecrübe sahalarından biri de ibadetlerdir, özellikle de namazdır. Namaz, mü'minin miracıdır. Miraç ise, kulun Hakk'a yükselip O'nda fâni olması ve O'nunla bâkî kalarak geri dönmesidir. Namazın her bir rüknü, bu mânevî seyrin bir mertebesine işarettir. Özellikle secde ve kıyam, fenâfillah (Hakk'ta yok olma) ve bekâbillah (Hakk ile var olma) hallerinin, yani Cem tecrübesinin en yoğun yaşandığı anlardır.

Bakâ billâh'ın karşılığı ise secdeden sonraki "kâimen" (kıyâm) hâlidir. Secdeden kalkıp kıyâmda durmak, fenâdan sonra Hakk ile bâkî olarak ayağa kalkmaktır. Artık o, kendi benliğiyle değil Hakk ile kâimdir; yeryüzünde O'nun isimlerinin tecellîgâhı ve halîfesi olarak durur. Âyette önce secde, sonra kıyâm zikredilmiştir. Hâlbuki salâtta kıyâm secdeden önce gelir. Bu tertîb, ma'nevî seyre işârettir: Sâlik önce secde eder, ya'nî kendi izâfî varlığını Hakk'ın varlığında yok eder; ardından kıyâma kalkar, ya'nî fenâdan bakâya geçer.

Secde, "ben"liğin toprağa serildiği, izâfî varlığın Mutlak Varlık karşısında hiçliğini idrak ettiği fenâ anıdır. Sâlik, secdede adeta ölür. Kıyâm ise, o ölümden sonra Hakk ile dirilmedir. Artık ayakta duran, kişinin kendi gücüyle duran cüz'î varlığı değil, Hakk'ın varlığıyla kâim olan küllî hakikatidir. Bu yüzden mânevî tertipte secde (fenâ) kıyamdan (bekâ) önce gelir.

Bu sırra binaen, ibadet mekânlarımız olan mescit ve cami de farklı mertebeleri temsil eder.

Mescit ne demek kelime manasıyla secde yeri mahal yani manasına ve secdenin hakikati İseviyete hastır. Yani secde İseviyet mertebesidir. Diğer ifadeyle fena fillah mertebesi secde mertebesidir. ... cami ise toplam ismi olduğundan Muhammediyet yeridir.

Mescit, "secde edilen yer" olarak fenâ makamını, yani varlıktan geçmeyi simgeler. Cami ise, "toplayan" manasına gelen "cem" kökünden, bütün hakikatleri kendinde toplayan Muhammediyet mertebesini, Cem makamını simgeler. Sâlik mescitte fenâ bulur, camide cem olur. Bütün ibadetlerin gayesi de zaten bu toplanmaya, bu birliğe ulaşmaktır.

İslam dininde bütün ibadetler ise yaklaşmak yani kendini kendinde bulmak için, kendi miracını tamam etmek için verilmiştir ki, burası cem-ül cem mertebesidir.

Cem-ül Cem: Hakk ile Hak, Halk ile Halk Olma Makamı

Seyr-i sülûkun zirvesi, cem-ül cem makamıdır. Bu, "toplanmanın toplanması" demektir. Cem makamında sâlik, çoklukta Bir'i görür, halkta Hakk'ı müşahede eder. Bu, bir yükseliş (urûc) halidir. Cem-ül Cem ise, bu müşahedeyle birlikte tekrar halkın arasına iniş (nüzûl) ve her mertebenin hakkını vererek yaşama halidir. Bu makama eren İnsân-ı Kâmil, hem Hakk ile beraberdir hem de halk ile beraberdir.

Ancak en kemâlde olan irfân ehli, “cem-ül cem” e ulaşanlardır. “Cem-ül Cem” demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demek tir. Bu mertebeye eren kişinin iki (2) vechi/ yönü vardır. Biri halka, diğeri Hakk’a bakar. Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.

Bu öyle bir haldir ki, ârifin bir yüzü daima Hakk'a dönüktür; O'nunla olan vuslatı bir an bile kesilmez. Diğer yüzü ise halka dönüktür; onlara rahmet olur, yol gösterir, dertleriyle hemdert olur. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir insan gibidir, yer, içer, uyur, beşerî gerekleri yerine getirir. Ama bâtınında, hakikatinde, Hakk ile Haktır. İşte bu, "hakikatinle Hak ol, suretinle halk ol" sırrıdır.

Ey salik, Hak yolunda “Makam-ı Cem-ül Cem” e gelip, cümle “Esma-i İlahiye” nin eser ve ahkamı senden zahir olduğu vakit; sen, hakikatinle Hak ol. suret ve zahirinle de halk ol. Hakk’ın bütün mertebelerinin ahkamı sende toplanmış olmakla, sen sureti İlahiye üzere bulunman ile bütün halka Rahman olursun.

Bu makam, tenzih ile teşbihin, fenâ ile bekânın, şeriat ile hakikatin kâmil bir dengeyle yaşandığı yerdir. Ârif, demirin ateşte kor olup ateş kesilmesi gibi, Cem makamında Hakk'ın sıfatlarıyla bezenir ve O'ndan ayrı değildir. Fakat "fark" makamına, yani halkın arasına indiğinde, kulluk edebini asla unutmaz. Hakk'ın Vücûb-i Zâtî'si (zorunlu varlığı) ile kendi fakr-ı zâtî'sini (özündeki muhtaçlığı) bilir ve makâm-ı ubûdiyette sabit durur. O, hem "O"dur, hem "O'nun kulu"dur. Bu, zıtların birliğinin en kâmil tecellisidir ve ancak yaşayanın bileceği bir sırdır.

Füsûsu'l-Hikem'de Cem

Cem makamının sırlarına doğru seyahatimizde, şimdi hikmet pınarlarının en derûnî olanlarından birine, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu'l-Hikem’ine kulak vereceğiz. Bu eser, bir hikmet kitabıdır; harflerden ve satırlardan ibaret bir metin değil, mânâların tecellî ettiği bir kalb aynasıdır. Şeyh-i Ekber, bu eseri nasıl aldığını şöyle ifade eder: Bir sadık rüyada, elinde bu kitapla Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'i görmüş ve Efendimiz, "Bu Füsûsu’l-Hikem kitabıdır, bunu al ve insanlara çıkar, ondan faydalansınlar" buyurmuştur.

Hz. Rasullullah (s.a.v.) Efendimiz bana bunları sadık rüyada şifaen söyledi, ben oradan aldım bu hikmetleri hakikatleri demektir. Yani okuduğumuz bu şerhler Muhyiddini Arabi Hz.lerinin gönlüne indirilmektedir. Bu hakikatler M. Arabi Hz.lerinde zuhura çıkması daha sonra şerh edilerek ancak bize geliyor.

Bu sebeple Füsûs, doğrudan doğruya Hakikat-i Muhammediyye kaynağından feyz alan bir irfan hazinesidir. Her bir "Fas" yani bölüm, bir peygamberin hakikatine, onun "kelime"sine tahsis edilmiş bir hikmetin mührünü taşır. "Cem" kavramını bu eserde aramak, haritalarda bir şehri aramak gibi değildir; bilakis, eserin dokusuna, her bir peygamberin hakikatine sinmiş olan o birleştirici ruhu, o vahdet sırrını müşahede etmektir. Cem, Füsûs'un anahtarıdır; çünkü eserin kendisi, bütün peygamberlik hakikatlerini tek bir İnsân-ı Kâmil potasında cem etme gayretidir.

İnsân-ı Kâmil: Cem'iyyet-i Esmâiyye'nin Zuhur Mahalli

Şeyh-i Ekber'e göre Cem sırrının en kâmil tecellîsi, İnsân-ı Kâmil olan Âdem'in (a.s.) hilkatinde gizlidir. Melekler, kendi mertebelerine mahsus esmâlar ile Hakk'ı tesbih ederler. Cebrail, Rıdvan, Mikail her biri bir ilâhî ismin mazharıdır ve o ismin hükmü altındadır. Kendi mertebelerinden ötesini bilemez, kendi tesbihlerinin dışına çıkamazlar. Onların bilgisi, kendi varlıklarının hudutlarıyla sınırlıdır.

Halbuki melâike için cem'iyyet-i Âdem yoktur. Ve onlar, kendilerine mahsûs olan esmâ-i ilâhiyyenin gayrisine vâkıf olmadılar. Ve Hakk'ı onlar ile tesbîh ve takdis ettiler. Halbuki onlar, Allah Teâlâ için, kendilerinin ilmi vâsıl olmayan esma olduğunu bilmediler. Binâenaleyh onlar ile Hakk'ı tesbîh ve takdis etmediler.

İşte bu noktada Âdem'in farkı ortaya çıkar. O, tek bir ismin değil, bütün ilâhî isimlerin, yani esmâ-i ilâhiyyenin tamamının bir ayna gibi tecellî ettiği bir "Cami" isminin mazharıdır. Ona "halife" denmesinin sırrı da budur. Halife, asıl olanın bütün sıfatlarını kendinde toplayan, O'nun namına tasarruf edendir. Meleklerin secdesi, bu cem'iyyet-i esmâiyye (isimlerin bütünlüğünü toplama) özelliği karşısında bir teslimiyettir. Onlar, Âdem'in şahsında, kendi bildikleri tekil esmâların ötesinde, bütün isimleri kendinde toplayan o ilâhî sureti gördüler.

İmdi sûret-i ilâhiyyede olan esmanın kâffesi bu neş'et-i insâniyyede zahir oldu. Böyle olunca onun rütbesi bu vücûd ile ihatayı ve cem'i hâiz oldu. Ve Allah Teâlâ'nın hücceti melâike üzerine, onunla kâim oldu.

Âdem'in hilafeti, bu "ihata" ve "cem" rütbesi sebebiyledir. O, varlık mertebelerinin en âlâsını da en esfelini de kendi varlığında toplamıştır. Bu yüzden İnsân-ı Kâmil'e "kevn-i câmi" (toplayıcı varlık) denir. Mûsâ (a.s.) Kelimesi'nde Şeyh-i Ekber, bu cem'iyyetin bâtındaki üstünlüğünü Fir'avun karşısında şöyle izah eder:

Velâkin sûret-i bâtınede rütbe-i Mûsâ (a.s.). rütbe-i Fir'avn'dan elbette a'lâdır. Çünkü ondaki cem'iyyet-i esmâiyye Fir'avn'da yoktur. Ve işte bu tefevvuk-i bâtını neticesidir ki, Mûsâ (a.s.) akıbet Fir'avn'ın kudret-i zahiresini hükümsüz bıraktı.

Zahirdeki güç ve saltanat Fir'avun'da idi; fakat bâtındaki toplayıcılık, yani ilâhî isimlerin hakikatini kendi varlığında taşıma kabiliyeti Mûsâ'da (a.s.) idi. Sonunda galip gelen de bu bâtınî cem'iyyet oldu.

Her Peygamber: Tekil Bir Hikmetin Cem Makamındaki Zuhuru

İnsân-ı Kâmil bütün esmâyı cem ederken, diğer peygamberlerin her biri, bu küllî cem'iyyetin içinden belirli bir hikmetin, belirli bir ismin tecellîsi olarak parlar. Füsûs, bu tekil hikmetlerin nasıl birer "cem" hali olduğunu gösterir.

Yahya (a.s.) Kelimesi'nde Cem: Hz. Yahya'nın ismi, Cenâb-ı Hakk tarafından özel olarak verilmiştir. Bu isim, bir işaret ismi olmakla kalmaz, aynı zamanda bir sıfatı da içinde barındırır. "Yahya", hem "yaşar" demektir, hem de babası Zekeriyyâ'nın (a.s.) zikrinin onunla "yaşayacağını" müjdeler. İşte burada isim (alem) ile sıfat, tek bir kelimede cem edilmiştir.

Şu halde Allah Teâlâ hazretleri Yahya (a.s.)ı Yahya ismiyle isimlendirmekle Zekeriyyâ (a.s.)ın nübüvvet ve sâire gibi terk etmiş olduğu sıfat ile onun bakâyı zikri arasını cem' etti. ... Fakat Allah Teâlâ hazretlerinin Yahya (a.s.)dan evvel peygamberlerden hiç birisine kendi cânib-i ilâhîsinden bir isim vererek o ism-i alem ile bu ismin mutazammın olduğu sıfat beynini cem' etmesi vâki' olmadı.

Bu, sıradan bir isimlendirme değildir. Genellikle bir çocuğun ismi anıldığında, o ismin kök manası akla gelmez. "Ahmed" dendiğinde "hamd" düşünülmez. Fakat "Yahya" ismi, hem bir şahsı işaret eder hem de o şahsın varlık sebebini ve hikmetini kendi içinde taşır. Bu, işaret ile mananın, lafız ile hakikatin cem'idir ve Zekeriyyâ'nın (a.s.) duasındaki edebe bir ikramdır.

Îsâ (a.s.) Kelimesi'nde Cem: Hz. Îsâ'nın (a.s.) varlığı, tam bir zıtların birliği, bir cem makamıdır. Onun halkı, Cebrail'in (a.s.) üflemesiyle (nefh) meydana gelir. Burada Şeyh-i Ekber, iki tür "su"dan bahseder: Hz. Meryem'in bünyesindeki hakiki su (mâ'-i muhakkak) ve Cebrail'in insan suretinde temessül etmesiyle oluşan, şehvetin olmadığı, ilâhî emrin taşıyıcısı olan hayalî, tevehhüm edilen su (mâ'-i mütevehhem).

İşte İsa (a.s.)ın hakikati ve varlığı bu iki suyun birlikte faaliyete geçmesinden meydana geliyor. Yani Cebrail’in (a.s.) üflemesinin rutubetinde mündemiç olan gerçek olmayan sudan (mâ'-i mütevehhemden) mahlûk olmuş oldu.

Bu ikili kökenden dolayı, Hz. Îsâ'nın fiilleri de ikili bir mahiyet taşır. Ölüleri diriltmesi (ihya), hem hakikattir hem de bir yönüyle tevehhümdür. Hakikattir, çünkü fiilin aslı Hakk'a aittir. Tevehhümdür, çünkü fiil, Îsâ'nın (a.s.) nefsinden (üflemesinden) zuhur ediyor gibi görünür.

İşte cenâb-ı İsâ mai mütevehhem ile mai muhakkaktan (hakikatı ve gerçeği belli olmuş sudan) halk olunduğunu cihetle, Ancak kendisinin bir şeye dayanan olduğu bu hakikatten nâşî, ihyayı muhakkak (hakikatı belli olmuş diriltme) ile ihyayı mütevehhem (gerçek olmayan diriltmeyi) cem' etti.

Âyet-i kerimedeki "Bi-iznillâh" (Allah'ın izniyle) kaydı, bu sırra işarettir. Fiil Îsâ'dan, halk etme Hakk'tandır. Böylece Hz. Îsâ, kendi varlığında hem beşerî sureti hem de ilâhî ruhu, hem hakikati hem hayali, hem fiili hem de izni cem eden bir "Rûhullah" olur.

Süleyman (a.s.) Kelimesi'nde Cem'iyyetin Zıddı: Bazen bir hakikati anlamanın en iyi yolu, onun zıddını tefekkür etmektir. Süleyman (a.s.) kıssası, bize "cem'iyyet"in ne olduğunu, onun yokluğu üzerinden anlatır. Sâlikler, evliyalar, bir tasarrufta bulunmak istediklerinde, bütün himmetlerini, kalplerini ve ruhsal güçlerini bir noktada toplarlar. Buna "makam-ı cem" veya "cem'iyyet-i kalb" denir. Yağmur duası, böyle bir himmet ve cem'iyyet ile yapılır. Ancak Süleyman'a (a.s.) verilen mülk ve tasarruf, böyle bir çabaya muhtaç değildir.

İmdi eğer anladın ise, cenâb-ı Süleyman ancak cem'iyyetsiz ve himmetsiz emre, belki mücerred emre muhtass kılındı. ... Zîrâ himmetle taasarruf, işte yağmur duası himmetle tasarruftur, vasıtalı olanların şânıdır; işte yağmur duası bu cemiyettendir, yani himmetini ve tasarrufunu kullanarak emr etmek, Süleyman’ın (a.s.) emrine benzemiyor bu yüzden.

Onun emri, arada bir himmet toplama çabası olmaksızın, doğrudan doğruya ilâhî kudretin bir yansıması olarak tecellî eder. Rüzgâr onun emriyle eser. Bu, ona has kılınmış bir özelliktir. Bu durum, Hakk'ın bir kuluna "cem'iyyet" zahmetine girmeden, doğrudan doğruya "emr" ile tasarruf yetkisi verebileceğini gösterir. Bu, aynı zamanda kâmillerin, kendi himmetleriyle bir şey yapmaktan imtina edip her şeyi Hakk'ın emrine bırakma arzusuna da bir işarettir.

Vücûdun Temeli: İsti'dâd ve Tecellî

Peki, bütün bu farklı tecellîler, bu farklı hikmetler nasıl ortaya çıkar? Neden bir peygamber "Ruhullah" olurken diğeri "Halilullah" olur? Neden birinin hikmeti "Ferdiyye" iken diğerininki "Fütûhiyye" olur? Şeyh-i Ekber, bu sorunun cevabını isti'dâd (kabiliyet, potansiyel) kavramında bulur.

Her varlık, var olmadan evvel Hakk'ın ilminde bir hakikat olarak mevcuttur. Bunlara a'yân-ı sâbite (sabit özler) denir. Bu sabit özler, kendi kabiliyetlerinin dilince, Hakk'tan varlık talep ederler. Hakk'ın tecellîsi, bu talebe ve kabiliyete göre zuhur eder. Yağmur birdir, ama gül bahçesine de, dikenliğe de, çöle de yağar. Her toprak, kendi isti'dâdına göre o yağmurdan bir hayat çıkarır.

Hak onun irâde ile gayr-ı mec'ûl olan isti'dâd-ı zâtisi suretiyle zuhurunu irâde etmiş ve hükmünü dahî ancak o mevcudun lisân-ı isti'dâd ile taleb ettiği şey üzerine vermiştir. O halde her bir kimseye hayır ve şerden ne gelirse, kendinden gelir. Bu hususta hiçbir müessir-i haricî yoktur.

Bu, derin bir sırdır. "Hayır" ve "şer" dediğimiz şeyler bile, varlığın kendi isti'dâdına uygun olanı (hayır) veya uygun olmayanı (şer) almasından ibarettir. Sâlih'in (a.s.) devesi, bir mucize olarak zuhur ettiğinde, iman isti'dâdı olanların iman kapısı açılırken (feth), küfür isti'dâdı olanların da küfür kapısı açılmıştır.

Devenin gelmesiyle hepsinde açılım meydana getirdi. Bazılarında iman ortaya çıktı, bazılarında da küfür ortaya çıktı.

Bu, "Hikmet-i Fütûhiyye"nin (açılım hikmeti) sırrıdır. Tek bir tecellî, farklı isti'dâd aynalarında farklı suretlerde yansır ve her bir varlığın içindeki gizli hakikati ortaya çıkarır.

Vahdet ve Kesret: Bir'in Sayıları Cem Etmesi

Cem makamının en vücûdî temeli, Birlik (Vahdet) ile çokluk (kesret) arasındaki ilişkide yatar. Âlem, sayısız suret ve varlıktan oluşan bir kesret meydanıdır. Peki bu çokluk, mutlak Bir olan Hakk'ın birliğini nasıl zedelemez? Şeyh-i Ekber, bu sırrı "Bir" ile "sayılar" arasındaki ilişkiyle açıklar.

Böyle olunca vâhid, lâ-büddür ki adedi inşâ ede. Şu halde aded, vâhid sebebiyle zahir olur. Ve her ne kadar meselâ dokuz, on gibi aşağıya ve ilâ-gayri'n-nihâye eksere kadar olan adedin her bir mertebesi hakîkati vahide ise de o, mecmu' değildir.

İki, üç, on, bin... Bütün sayılar, "Bir"in tekrarından başka bir şey değildir. "İki", bir'in bir kere tekrarıdır. "On", bir'in on kere tekrarıdır. Hakikatte "iki" veya "on" diye ayrı bir vücûd yoktur; sadece "Bir"in farklı mertebelerdeki tecellîsi vardır. Sayıların varlığı, Bir'in varlığını ortadan kaldırmaz; tam aksine, O'nun varlığını ispat eder. Çünkü "Bir" olmasaydı, hiçbir sayı var olamazdı.

Âlemdeki çokluk da böyledir. Her bir varlık, o mutlak Vücûd olan "Bir"in bir tecellîsidir. Bu yüzden arif, "Halkın bu ta’ dadı fitnedir" yani çokluğu görmenin bir imtihan olduğunu bilir. O, kesret suretlerinin arkasındaki Vahdet'i müşahede eder. O, bütün sayıları "Bir"de cem eder.

Bu cem idraki, Hakk'ı hem Evvel, hem Âhir, hem Zâhir, hem Bâtın olarak bilmektir. O, Zâhir olan her şeyin aynıdır; Bâtın olan her şeyin de aynıdır. Bu, zıtların birliğidir.

Muhakkak Allah Teâlâ ancak onu ezdâd beyninde cem' etmekle, onun üzerine onunla hükm etmekte bilinir. Böyle olunca Hak, Evveldir, Âhir'dir, Zâhir'dir ve Bâtın'dır. Binâenaleyh O, zahir olan şeyin "ayn"ıdır. Ve O, zuhuru hâlinde bâtın olan şeyin "ayn"ıdır.

İşte Füsûsu'l-Hikem, bu cem makamının kitabıdır. Her bir peygamberin hikmet mührünü açarak, o tekil tecellînin ardındaki küllî hakikati, yani bütün isimleri ve hikmetleri kendinde toplayan Hakikat-i Muhammediyye'yi gösterir. Çünkü bütün peygamberler, bütün veliler ve bütün hikmetler, O'nun "Cevâmi'u'l-kelim" (bütün kelimeleri toplayan) hakikatinin tafsilatından, yani açılımından ibarettir. Füsûs'u okumak, bu dağınık gibi görünen parçaları aslı olan "Bir"de cem etme talimidir.

Füsûs Işığında Derinlik: Zıtların Birliği

Şeyh-i Ekber İbn Arabî Hazretleri’nin Füsûsu’l-Hikem deryasının daha derinlerine dalarak zıtların nasıl birleştiğini, iki görünenin nasıl bir olduğunu anlamak gerekir. Kâmil marifet, bu iki kanadı bir edip uçabilmektir.

Hakikat yolunda iki temel bakış vardır: Tenzih ve teşbih. Tenzih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü suretten, kayıttan, benzerlikten ve noksanlıktan uzak tutmaktır. “O, hiçbir şeye benzemez” demektir. Teşbih ise, “Nereye dönseniz Hakk’ın vechi oradadır” ayetinin sırrınca, her surette, her zerrede O’nun tecellîsini görmektir. Biri O’nu ötelerin ötesine koyarken, diğeri “Ben ona şah damarından daha yakınım” sırrıyla yanı başımızda, hattâ içimizde bulur.

Bu iki bakış, ayrı ayrı tutulduğunda insanı ya soyut bir ilah fikrine ya da her şeyi ilahlaştıran bir karmaşaya götürür. Hz. Nûh’un (a.s.) kıssasında bu ayrımın hikmetli bir işareti vardır. O, kavmini hem “gece” (isrâren) hem de “gündüz” (cihâren) davet etmiştir. Şeyh-i Ekber Hazretleri bunu şöyle yorumlar: Gece daveti, ruhların ve akılların gaybî yönüne, yani tenzihe bir işarettir. Gündüz daveti ise, görünen suretlere, yani teşbihe bir davettir. Fakat bu iki daveti birleştirmediği, cem etmediği için kavminin firarı artmıştır.

Eğer Nûh, kavmi için iki da'vet arasını cem' edeydi, elbette onlar ona icabet ederlerdi. Böyle olunca, onları cihâren da'vet eyledi; ba'dehû onları isrâren da'vet etti... Ve Nûh (a.s;) "Yâ Rab ben, kavmimi gece gündüz da'vet ettim, benim da'v etim onlara firardan gayrı ziyâde etmedi" (Nûh, 71/6) dedi.

Onlar, kesret perdesi arkasındaki vahdeti göremediler. Çünkü tenzihi anlamak için evvela teşbihi, yani zuhurdaki her şeyin O’nun esmâsının bir sureti olduğunu bilmek gerekir. Hz. Nûh’un daveti bir “Furkan” yani ayırıcı idi. Onların ise “Kur’an”a, yani cem edici, toplayıcı hikmete ihtiyaçları vardı.

Bu cem edici hikmet, en kâmil şekliyle Kur’an-ı Kerîm’de ve onun vârisi olan Hz. Muhammed Mustafa’da (s.a.v) zuhur etmiştir. Kur’an, tenzih ile teşbihi tek bir nefeste birleştiren bir mucizedir. Bunun en parlak misali Şûrâ Sûresi’ndeki şu ayet-i kerimedir:

Binâenaleyh لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ (Şûra, 42/11) emri, emr-i vâhidde cem' etti.

Bu ayet, tevhidin bütün sırrını içinde saklayan bir mücevher kutusu gibidir. Ayetin ilk kısmı, لَيْسَ... شَىْءٌ (“…hiçbir şey yoktur”), mutlak bir tenzihtir. O’nun Zât’ına benzeyen, O’nu kayıtlayan hiçbir şeyin olmadığını ilan eder. Fakat hemen ardından gelen كَمِثْلِهِ (“O’nun misli gibi”) ifadesindeki “kâf” harfi, bir teşbih, bir benzerlik kapısı aralar. Sanki, “O’nun gibi bir şey yoktur, ama O’nun bir ‘misli’ vardır ki, bütün bu gördüklerin o mislin suretleridir” der gibidir. Böylece ayetin yarısı tenzih, diğer yarısı teşbih ederek kâmil tevhidin formülünü, yani Muhammedî mîzan’ı kurar. Ârif, bu ayetin sırrıyla baktığında, Hakk’ı hem her şeyden münezzeh, hem de her şeyde mütecellî olarak müşahede eder.

Peki, bu müşahede sâlikin hayatında nasıl gerçekleşir? Hakk, sâlikin kalbine nasıl tecellî eder? Şeyh-i Ekber Hazretleri, Hz. Musa’nın (a.s) Tûr Dağı’ndaki tecrübesini bu sırrı açmak için kullanır. Hz. Musa, ailesi için bir ateş arayışındaydı. Bütün himmet’ini, yani mânevî yoğunluğunu ve niyetini ateşe yöneltmişti. Cenâb-ı Hakk da ona tam olarak aradığı şeyin suretinde, bir ağaçta parlayan ateş suretinde tecellî etti.

Ateş cenâb-ı Musa'nın muhtâc olduğu bir şey bulunduğu için Allah Teâlâ hazretleri ona istediği ile tecellî etti; ve bu tecellîyi de ona teveccüh etmesi ve ondan yüz çevirmemesi için yaptı... Zîrâ cenâb-ı Musa'ya, o sırada istediği olan ateş suretinden gayri bir surette tecelli ede idi. Mûsâ (a.s.) himmetini ateş aramak gibi bir hâs isteği üzerine cem' ettiği için, istediğinin gayri olan sûretdekl tecellîye iltifât etmez idi.

Eğer Hakk, o an için Musa’nın ihtiyacı olmayan başka bir surette tecellî etseydi, Musa Peygamber bile “Hele şu ihtiyac��m olan ateşi bulayım da, sonra bu acayip hale bakarım” deyip yüz çevirebilirdi. Demek ki Hakk, kulunun yönelişine, kalbinin aynasına, isti'dâd’ının (kabiliyetinin) diline göre tecellî eder. Sen neyi arıyorsan, O sana o surette görünür. Bu, Hakk’ın suretlere hapsolduğu anlamına gelmez; bilakis, lütfunun ve rahmetinin her talebe cevap verecek kadar sonsuz olduğunu gösterir. O, tenzihiyle suretlerin ötesindedir ama teşbihiyle arayanın himmetine bürünür.

Bu idrak seviyesine ulaşan ârif, artık “Hakk” ve “halk” (yaratılmışlar) arasında bir duvar görmez. Onların bir vecihle bir, başka bir vecihle ayrı olduğunu anlar. Bu, akıl için bir çelişki, gönül için ise bir vuslattır.

Yani Hakkın bir vecih ile halk olduğunu bir vecih ile olmadığını bilen kimsenin basireti Allah’ın yardımına nail olur... “Cem” et ve “Fark” et, zira ayn vahidedir ve o kesirdir bırakmaz.

“Cem et ve fark et!” emri, sâlikin bu makamdaki düsturudur. Cem makamında her şeyin tek bir Vücûd’un, tek bir “ayn”ın tecellîsi olduğunu bilirsin. Bütün çokluk (kesret), o tek hakikatin aynalardaki yansımalarından ibarettir. Bu, “cem”dir. Fakat sonra “fark” makamına dönersin. Bilirsin ki, ayna yansıma değildir; yansıma da ayna değildir. Kul, Rab olmaz; Rab de kul olmaz. Abdin fakrı ile Hakk’ın gınâsı (zenginliği) daima bâkîdir. İşte kâmil ârif, bu iki makam arasında seyahat eden, hem birliği hem de farkı yerli yerine koyabilen kişidir.

Bu yolculuğun zirvesi, kulun kendi vehmî varlığının Hakk’ın Vücûdu’nda yok olmasıdır. Buna fenâ derler. Bu, sâlikin en büyük kıyametidir. Beden kabrinden çıkıp, kendi hususi inançlarının ve kayıtlarının daracık zindanından kurtulduğu gündür. O gün, onun için haşir günüdür, yani Hak ile cem olduğu, toplandığı gündür.

Kulun vücûdu vücûd-ı hakkânîde muhtefî ve mestur olduğu vakit, bu neş'et-i dünyeviyyede, neş'et-i âhiret üzre mahşûr olur. Zîrâ vücüd-ı abdânîsinin helak olduğu bir gün olmakla bu vakit, onun kıyâmet-i kübrâsıdır ve Hak'la cem' olduğu gündür.

Bu hâli yaşayan ârif, demirin ateşe girip kıpkırmızı kesilmesine benzer. O anda demir, ateşin rengini, sıcaklığını, yakıcılığını alır. Ona bakan ateş görür. “Ben ateşim” dese, o hâl içinde doğru söyler. Bu, demirin ateşle “cem” olduğu andır. Ama hakikat ehli bilir ki, demir yine demirdir, ateş de ateştir. Bu da “fark”tır. İşte bu yüzden kâmil insan, bir vakit Rabbin sıfatlarına mazhar olarak konuşur, bir vakit de kendi kulluğunu, acziyetini ikrar ederek susar.

Şeyh-i Ekber, zıtların birliğine dair bu derinlikli müşahedenin en kâmil ve en ekmel tecellî mahallini göstererek Füsûs’un Muhammediyye Fassı’nda bahsi zirveye taşır. Bu, Hakk’ı kadında müşahede etmektir. Bu söz, zahir kulağıyla işitenler için ağır gelebilir, fakat hakikat gözüyle bakanlar için en büyük sırlardan birini açar. Çünkü burada Hakk, hem fâil (etken, yapan) hem de münfail (edilgen, etkilenen, kabul eden) olarak aynı anda müşahede edilir.

Böyle olunca, erkeğin Hak için olan şuhûdu, kadında eksiksiz, tam ve ekmeldir. Çünkü erkek üçüncü vech üzere Hakk'ı kadında hem fail ve hem de münfail olarak müşahede eder.

Erkek, Hakk’ı kendi nefsinde müşahede ettiğinde, O’nu daha çok fâil olarak görür. Fakat kendisi, Hakk’ın “Kendi sureti üzere halk ettiği” bir varlık olduğu için aslen münfail, yani edilgendir. Lakin erkek, kadınla olan vuslatında, Hakk’ın tecellîsine hem bir kanal (fâil) olur, hem de bu tecellînin zuhur ettiği mahalli (kadını) karşısında görür. Kadın ise, bu tecellîyi kabul eden, içinde yeni bir hayat suretini var eden mutlak bir münfail, yani alıcıdır. Tıpkı kuru toprağın (sâfil olan kadın), gökten inen yağmuru (âlî olan erkekten gelen) alıp içinde hazineler bitirmesi gibi. Böylece erkek, kadına baktığında Hakk’ı hem kendi fiilinde (fâil) hem de kadının kabul edişinde (münfail) bir arada görür. Faaliyet ve edilgenlik, etki ve tepki gibi iki zıt kutup, tek bir müşahedede cem olur. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v), “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Nisa (kadınlar)…” buyurmuştur. Çünkü onlarda Hakk’ın müşahedesi en kâmil şekliyle mümkündür.

İşte Cem makamı budur. Tenzih ile teşbihin, vahdet ile kesretin, fâil ile münfailin, Hakk ile halkın aynı anda, tek bir bakışta idrak edilmesidir. Bu, “gören göze” açılan bir sırdır.

Mesnevî-i Şerîf'in Diliyle Cem

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin Mesnevî-i Şerîf'i, bir hikmet deryasıdır. Bu deryada kavramlar, kuru ve soyut tanımlar halinde değil, canlı hikâyeler, nefes alan temsiller ve gönle dokunan kıssalar içinde gizlidir. O, hakikati bir ders gibi anlatmaz; bir gül bahçesi gibi sunar ki, her sâlik kendi isti'dâdınca bir koku, bir renk, bir mânâ devşirsin. Mesnevî, "kalbin cennetleri"dir ve bu cennetlerin pınarlarından akan, doğrudan doğruya zevk ve hâl ilmidir.

Ya'ni "Mesnevî-i Şerîf kalbin cennetleridir"; ve kalbin cennetlerinden murâd "cennât-ı sıfât" olup, bu da abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfi ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet, ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefavitdir; ve abd bu cennete, kalbinde ulûm-i ledünniyye husûlünden sonra dâhil olur.

Bu sebeple Mesnevî'den Cem bahsini okumak, bir lügat karıştırmak gibi değil, o "kalbin cennetleri"nde bir gezintiye çıkmak gibidir. Hazret-i Pîr, bize Cem'in ne olduğunu beyanekten ziyade, o hâlin yaşandığı gönüllerde nasıl bir bahar başladığını, o makâma erenin nazarının nasıl keskinleştiğini, o birliğe ulaşamayanın ise nasıl bir ayrılık ve savaş içinde kaldığını gösterir. O, kelimelerin sûretine değil, mânânın rûhuna davet eder.

Mesnevî'nin Remiz Dili: Sûretten Mânâya Yolculuk

Mesnevî'de hakikat, çoğu zaman bir kıssanın perdesi ardından tebessüm eder. Hz. Mevlânâ, en derin hikemî meseleleri, bir çalgıcının, bir peygamberin veya bir hayvanın dilinden anlatarak, aklın sınırlarını aşan mânâları kalbe sezdirir. Cem makâmı da bu remizli dilin içinde, farklı vechelerle zuhûr eder. Bazen bir meclisi coşturan nağmedir, bazen kâinatla birlikte Zebûr okuyan bir peygamberin sesidir, bazen de insanın kendi varlık bayrağı altında toplanan sıfatlar ordusudur.

Ömer devrinde yaşamış ihtiyar bir çalgıcının kıssası, bu duruma bir misaldir. O çalgıcının nefesi, bir topluluğu bir araya getiren, onları kendinden geçiren bir kudrete sahiptir.

Onun nefesi meclisi ve cem'iyyeti süsler idi; ve onun nağmesinden kıyamet kopardı.

Burada geçen [cem'iyyet](/wiki/cemiyyet) kelimesi, sadece insanların bir araya toplanması değildir. O, bir kalbin etrafında, bir mânânın cezbesiyle birleşen ruhların hâlidir. Çalgıcının nefesi, bir mürşid-i kâmilin feyzine, onun sohbetine işarettir. Nasıl ki o nağmeler, dağınık kalpleri bir araya getirip "cem" ediyor ve onları dünyevî kaygılarından koparıp bir "kıyamet" coşkunluğuyla ayağa kaldırıyorsa, Hakk dostunun sohbeti de sâlikleri kendi benliklerinden soyarak Hakk'ta birleştirir. Bu, Cem makâmının dünyadaki küçük bir misalidir. Meclis, o tek nefesin etrafında vahdete erer.

Bu birlik sadece insanlar arasında değil, bütün varlıkta mevcuttur. Sadece bunu görecek bir kalp, işitecek bir kulak lazımdır. Hz. Dâvûd'un (a.s.) kıssasında bu sır daha da âşikâr olur:

"Ey nebiyallah, dağlar, Hakk'a ziyâde şükredici oldukları halde seninle hem-zebân ve hem-âvâz olup insan cinsinden olan bir okuyucu gibi seninle beraber Zebûru okudular."

Dağların, o cansız ve katı görünen varlıkların, bir peygamberle aynı dili konuşup aynı nağmeyi seslendirmesi nedir? Bu, varlığın özündeki tevhidin, birlik sırrının ilanıdır. Hz. Dâvûd, kalbi Hakk ile "cem" olmuş kâmil bir insandır. Bu Cem hâliyle baktığında, kâinattaki her zerrenin aynı zikri, aynı tesbihi seslendirdiğini duyar ve onlara katılır. Dağlar ona, o dağlara eşlik eder. İşte bu, çoklukta birliği görmenin, kesret perdesini yırtıp vahdetin sesini işitmenin en güzel temsilidir. Cem, varlık senfonisinde kendi sesini değil, bütün orkestrayla birlikte o tek besteyi duymak ve ona iştirak etmektir.

Hz. Pîr, Fîhi Mâ Fîh'te bu Cem hâlini insanın kendi varlığına taşıyarak daha da yakınlaştırır:

“İnsanın vücûdu bir bayrak gibidir. Bayrağı evvelen havâya kaldırırlar; ondan sonra her taraftan akıl, fehm, hışım, gazab, hilm, kerem, havf ve recâ ahvâl-i bî-pâyân ve bî-had sıfât, askerlerini o bayrağın altına cem' ederler. Uzaktan bakan kimse yalnız bayrağı görür, amma yakına gelen kimse bayrağın altında sayısız halkı görür."

İnsan, zıt gibi görünen nice sıfatın toplandığı bir "cem" meydanıdır. Hilm ile gazap, korku ile ümit, kerem ile hışım... Hepsi o tek vücut bayrağı altında toplanmıştır. [İnsân-ı Kâmil](/wiki/insan-i-kamil), bu ordunun kumandanı olandır. O, bu zıtlıkları birbiriyle savaştırmaz; hepsini Hakk'ın isimlerinin birer tecellîsi olarak yerli yerinde kullanır ve onları tek bir gaye, tek bir irade altında birleştirir. Cem, insanın kendi içindeki bu dağınık orduyu, Hakk sancağı altında bir araya getirmesidir.

Kesret Cenginden Vahdet Sulhuna: Unsur ve Duyuların Ötesi

Cem makâmının zıddı, fark ve [kesret](/wiki/kesret) (çokluk) âlemidir. Bu âlem, zıtların birbiriyle bitmeyen savaşının yaşandığı yerdir. Hz. Mevlânâ, bu durumu, dünyayı oluşturan dört temel unsurun (toprak, su, ateş, hava) ilişkisi üzerinden anlatır. Bu dünya, bu savaşla ayakta durur.

Bu cihân bu cenkten kāim oluyor. Hallolmak için anâsıra bak!

Su ateşi söndürür, ateş suyu buharlaştırır, hava toprağı dağıtır, toprak havayı sınırlar. Her biri diğerini kırıcı ve yıkıcıdır. İnsan bedeni de bu dört unsurdan halk edildiği için, onun tabiatında da bu ayrılık ve savaş potansiyeli vardır. Nefsin arzuları, aklın hükümleri, kalbin meyilleri sürekli bir çekişme içindedir. Bu, "cem'den önceki fark" hâlidir. Sâlik, bu savaş meydanında yolunu bulmaya çalışan bir asker gibidir.

Bu cenkten kurtuluş nasıl mümkündür? Hz. Mevlânâ, yolu yine kendisi gösterir:

Yâhud, meğerki, Hak Teâlâ seni bir cezbe-i inâyeti ile bu âlem-i kesâfet ve cismâniyyetin unsuru olan cenklerden kurtarsın ve seni besâitten ve bir renkten ibâret ve sulh âlemi olan ervâh ve vahdet âlemine götürsün.

Kurtuluş, bu zıtlıklar âleminden, "renksizlik ve ittihad âlemi" olan [vahdet](/wiki/vahdet-i-vucud) âlemine bir ilâhî cezbe ile çekilmektir. Orası, zıtların savaşının bittiği, her şeyin "tek renk" olduğu sulh diyarıdır. Oranın güzelliği, parçaların birleşiminden değil, "besâitin cem'inden" yani basit ve bölünmez bir bütün olmasından kaynaklanır. Bu yüzden fânî ve zâil değildir. İşte Cem makâmı, bu sulh âlemine açılan kapıdır. O kapıdan giren, artık unsurî bedenin kavgasından kurtulur, rûhânî birliğin sükûnetine erer.

Bu âleme geçiş, ancak idrak vasıtalarımızı değiştirmekle mümkündür. Bizler dünyayı beş zâhirî duyu (görme, işitme, koklama, tatma, dokunma) ile algılarız. Fakat Hz. Mevlânâ, bu duyuların bizi hakikate ulaştırmada yetersiz, hatta birer engel olduğunu söyler.

Bu beş histen başka bir beş his vardır; o kızıl altın gibi ve bu hisler bakır gibidir.

Dış duyular "bakır" gibi değersizdir, çünkü onlar sadece kesret âlemini, yani zıtlıkları ve ayrılıkları algılar. Güneşi bir tepsi gibi küçük gösteren göz, hakikatin değil, sûretin tanığıdır. Bu duyularla "hayvanlar topluluğunda kalabalık" olmaktan öteye geçemeyiz. Hakikate ulaşmak için "kızıl altın" gibi kıymetli olan beş bâtınî (iç) duyuya ihtiyaç vardır. Bu iç duyular, ancak "Mahşer ehli" olan, yani Cem ve Cem'ü'l-Cem makamına ulaşmış kâmil insanların pazarında bir değer ifade eder. Onlar, bu bâtınî hislerle varlığın hakikatini, birliğini idrak ederler. Cem'e ermek, bakır hislerden altın hislere terfi etmektir.

Cem'in Mazharı ve Yolu: İnsân-ı Kâmil ve Teslimiyet

Peki, bu unsurî savaş alanından çıkıp vahdetin sulh âlemine nasıl girilir? Bu bakır hisler, nasıl altın olur? Hz. Mevlânâ'nın cevabı nettir: Bir rehberle, bir İnsân-ı Kâmil'in eliyle. Sâlikin kendi başına bu yolu kat etmesi mümkün değildir. O, işlenmeyi bekleyen bir toprak gibidir.

Ey sâlik, sen her türlü tasarruftan ârî ve sâkit olan topraktan daha aşağı mısın? Zîrâ bir toprak bahâr mevsimine yâr ve mukārin ve o mevsimin hükmüne münkād olduğu vakit, kendisinden yüz binlerce çiçekler fışkırdı. Binâenaleyh sen dahi bahâr meşrebinde olan veliyy-i kâmilin huzûrunda sâkit ve tasarruftan ârî olursan ve ona kemâliyle teslîm olur isen, senin hâkî olan vücûdunda yüz binlerce maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye çiçekleri biter.

Mürşid, "bahar meşrepli"dir. Sâlikin çorak toprağını yeşertir, içindeki potansiyel çiçekleri, yani ilâhî bilgi ve hakikatleri açığa çıkarır. Bunun tek şartı, toprağın bahara tam teslim olması gibi, sâlikin de mürşidine "kemâliyle teslîm" olmasıdır. Bu teslimiyet, sâlikin dağınık olan bütün güçlerini, istidatlarını mürşidin terbiyesi altında "cem" etmesidir.

İnsân-ı Kâmil'in bu merkezî rolü, onun Hakk'ın bütün isimlerini kendinde toplamasından, yani [cem'iyyet-i esmâiyye](/wiki/cemiyyet-i-esmaiyye) mazharı olmasından ileri gelir. Hz. Âdem (a.s.), bu cem'iyyetin ilk ve en kâmil misalidir. Melekler sadece belirli isimlerin tecellîsine mazhar iken, Hz. Âdem bütün isimleri kendinde cem etmiştir. Bu yüzden hilâfete lâyık görülmüştür.

Abd-i mahz olan insân-ı kâmil yalnız "Alim" ism-i şerîfinin mazharı değildir. Binâenaleyh mücerred ilm ile mümtâz değildir. Cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyyeti hasebiyle dibi bulunmayan sıfat-ı ilâhiyye deryasıdır ve nihâyeti olmayan esmâ-i ilâhiyyenin meclâsıdır.

İnsân-ı Kâmil, sadece bir sıfatın değil, bütün ilâhî sıfatların tecellî ettiği bir deryadır. O, tek bir dağ değil, "birçok muhkem olan dağların ittihâdından hâsıl olan bir dağdır." Uhud'da mübarek dişi kırıldığında beddua etmeyip "Allah'ım, kavmime hidâyet eyle, çünkü onlar bilmiyorlar!" diyen Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) hilmi, bu cem'iyyetin en yüce tezahürüdür. Onda Kahhâr ile Rahmân, Adl ile Gaffâr isimleri bir denge içindedir. İşte mürşid, bu cem'iyyet sırrına vâris olduğu için, müridinin dağınık varlığını da bu birlik potasında eritip yeniden şekillendirir. Sâlikin nefs köpeği, ancak böyle bir şeyhin yoldaşlığında terbiye olur ve aklın emrine girer.

Hâlin Dili, Kelâmın Sûreti: Zevk Olmayan Bilginin Hamlığı

Tasavvuf yolu, bir kelime ezberleme, bir terim öğrenme yolu değildir. O, bir hâl yoludur, bir zevk (tatma) yoludur. Cem, Cem'ü'l-Cem, Fenâ, Bekā gibi kavramlar, ancak yaşandığında mânâsı anlaşılan sırlardır. Bunları kitaplardan okuyup dillerine dolayanlar, hakikatten en uzak olanlardır.

Oysa o söz ve terim, evliyânın kuş mesabesinde olan insan ruhlarının sesinin biçimidir. Henüz hayvani ruhlarının hükmü altında zayıf ve ham olan adam, bu yüce ruhların halinden habersizdir. Örneğin "cem" ve "cem'u'l-cem'" sözleri evliyânın koydukları terimlerdir. Bunların anlamlarını da kitaplarda yazmışlardır. Fakat bu haller içinde bulunan kimsenin zevki ve keşfi nasıl olduğunu bilmek mümkün değildir. Bu sebeple, kendi hali olmadığı halde bunlardan bahseden kimse o sözün biçimini beyanış olur. Bu hal, ömrü boyunca bal yememiş olan kimsenin balı tarif etmesine benzer.

Cem, bir kelime değil, bir hâldir. O hâle ermeyen için "Cem" demek, balın tadını bilmeden "bal" demek gibidir. Sadece kelimenin sûretini, kabuğunu beyanış olur. Bu yüzden Hz. Mevlânâ, bu sırları ehli olmayana açmanın bir "gabn" (zarar) olduğunu, aşk sırrı gibi gizlenmesi gerektiğini söyler. Bu hakikatler, beden zindanına hapsolmuş, nefsânî sıfatlarına mağlup olmuş "zindanîler" için değildir. Onlar, bu nurlu sözlerden fayda yerine zarar görebilirler. Bu medih ve sena, ancak "rûhânîler cem'iyetinde," yani peygamberlerin, velîlerin ve meleklerin meclisinde, o hâli anlayanların yanında söylenmelidir.

Öyleyse Cem'i anlamak için kelimelerin ötesine geçmek, sûretten mânâya hicret etmek gerekir. Bu da ancak, bir bahar meşrepli kâmilin elinden tutup, kendi varlık toprağımızı onun feyzine teslim etmekle, kesretin cenginden vahdetin sulhuna ermekle, bakır duyulardan altın duyulara yükselmekle ve nihayet o balı tadarak, o hâli yaşayarak mümkün olur.

Mesnevî Ciltlerinden İzler

Ahmed Avni Konuk'un on üç ciltlik Mesnevî-i Şerîf şerhinde Cem kavramı, farklı ciltlerde ayrı yönleriyle işlenir. Hangi beytin hangi ciltte geçtiğini bilmek, okuyucuya bu deryada bir pusula sunar:

  • Cilt 2: "Âlemin hey'et-i mecmüası, insan gibi cem'iyyet-i esmâiyyeyi kabüle müstaid değildir. Meselâ efrâd-ı âlemden hiçbir ferd ism-i Gaffâr'ın mazharı olamaz; çünkü…"
  • Cilt 4: "Âdem'in nûrundan murâd, kâffe-i esmâ-i ilâhiyyeye olan ilm-i zevkisidir ki, bu cem'iyyet-i esmâiyye melâikede yoktur. Onlarda Sübbüh ve Kuddüs ve emsâli isimlerin ilm-i zevkileri vardır."
  • Cilt 6: "Nisbet ve ihtilâf-ı cihet yüzünden bir şeyde nefy ve isbât arasını cem' ve tevfîk etmek beyanındadır."
  • Cilt 8: "İmâret vîrânlıkdadır ve cem'iyyet dağınıklıkdadır ve sağlamlık kırıklıkdadır ve murad, muradsızlıkdadır ve varlık, yoklukdadır."

Kavramlar Ağı, Kaynaklar ve Değerlendirme

Kavramlar Ağında Cem

Bir hakikati anlamak, onu komşularıyla birlikte tanımaktan geçer. Cem makamı da tek başına bir zirve değil, etrafındaki vadilerle, yamaçlarla, pınarlarla mana kazanan bir vuslat noktasıdır.

Evvela Fark kapısını çalmak gerekir. Cem, çoklukta Bir’i görmekse, Fark, o Bir’in tecellîsi olan çokluğu yerli yerinde, her birine Hakk’ın verdiği hakkı teslim ederek görmektir. Cem, denizi görmektir; Fark ise dalgaları, köpükleri, damlaları ayrı ayrı idrak etmektir. Kâmil insan, denizi görüp de dalgaları inkâr etmez; dalgalara bakıp da denizi unutmaz. Cem, vahdetin sarhoşluğudur (sekir); Fark ise o sarhoşluktan sonra vahdet bilgisiyle kesret âlemine dönüp kulluk vazifesini yerine getirme ayıklığıdır (sahv). Biri olmadan diğeri eksiktir. Muhammedî yol, bu ikisini birleştiren “cem’u’l-cem” makamıdır. Ârif, hem Hakk ile Hakk olur, hem de halk ile kulluk vazifesini en güzel şekilde îfâ eder.

İkinci kapımız, Vahdet-i Vücud kapısıdır. Bu kapı, Cem hâlinin ilmî temelidir, hikmet zeminidir. Vahdet-i Vücud, “Varlık birdir, o da Hakk’ın Vücûd’udur” diyen irfanî bir idraktir. Bu, bir nazariyedir, bir ilimdir. Cem ise bu ilmin kalpte bir hâle, bir zevke, bir müşahedeye dönüşmesidir. Vahdet-i Vücud, haritayı okumaktır; Cem ise haritadaki hazineye bizzat ulaşmaktır. Biri bilmek (ilm-el yakîn), diğeri olmaktır (ayn-el yakîn ve hakk-el yakîn). Sâlik, Vahdet-i Vücud ilmini bir mürşidden talim eder, varlığın tek bir Vücûd’un tecellîlerinden ibaret olduğunu anlar. Ne zaman ki riyâzetle, zikirle, tefekkürle kalbini saflaştırır ve Hakk’ın tecellîsine bir ayna hâline getirir, işte o zaman bu ilim, bir müşahedeye döner. Artık baktığı her yerde, gördüğü her surette, işittiği her seste o Tek Vücûd’un zuhûrunu seyreder. Bu hâlin adı Cem’dir.

Üçüncü durağımız, Sahv yani ayıklık hâlidir. Tasavvuf yolunda sâlik, Cem tecellîsinin şiddetiyle kendinden geçebilir. Bu, “sekir” yani mânevî sarhoşluk hâlidir. Bu halde sâlik, kesret âlemini, yani çokluk perdelerini tamamen unutur, sadece Vahdet nuruna gark olur. Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hakk” nidası, bu sekir hâlinin en meşhur misallerindendir. Bu, çok yüksek bir makam olmakla birlikte, yolun sonu değildir. Peygamberlerin ve kâmil velîlerin yolu ise Cem’den sonra Fark’a dönmektir. Bu dönüş, sıradan bir insanın gaflet içindeki ayıklığı gibi değildir. Bu, “sahv ba’de’l-mahv” yani fenâ bulduktan sonraki ayıklık hâlidir. Ârif, Vahdet denizine dalar, orada kendi benliğinden fânî olur, sonra o denizden incilerle, yani Vahdet bilgisi ve müşahedesiyle tekrar kesret sahiline döner. Artık o, halkın içindedir ama Hakk iledir. Her şeyi yerli yerinde görür (Fark) ama hiçbir şeyin O’ndan ayrı olmadığını da bilir (Cem). Bu, en kâmil mertebedir ki buna “Cem’u’l-cem” de denir.

Son olarak Hak ve Halk ayrımına nazar edelim. Cem, bu ikiliğin sâlikin nazarında ortadan kalktığı makamdır. Normal görüşte, Hak (Yaratan) ve halk (yaratılmışlar) birbirinden ayrı iki gerçeklik gibi durur. Bu, şeriatın ve avamın bakışıdır ve kendi mertebesinde doğrudur. Fakat irfan yolunda sâlik ilerledikçe, halkın Hak’tan ayrı bir vücûdu olmadığını, O’nun isim ve sıfatlarının birer tecellî mahalli, birer ayna olduğunu idrak eder. Cem makamında bu idrak bir müşahedeye dönüşür ve sâlik, aynalara (halk) baktığında aynanın kendisini değil, aynada yansıyan Güzelliği (Hak) görür. Artık onun için “O’ndan başka bir şey” yoktur. Halk, Hakk’ın Zâhir isminin; Hak ise halkın Bâtın isminin tecellîsidir. Biri olmadan diğeri bilinemez. Halk, Hakk’ın kendini seyrettiği ve isimlerini izhâr ettiği sonsuz suretler âlemidir. Cem, işte bu suretlerin ardındaki Tek Sîret’i, bu kesretin içindeki Tek Vahdet’i görme anıdır.

Kütüphanedeki Kaynaklar

Bu kütüphanenin temelini oluşturan üç büyük pınar, Cem deryasına farklı kollardan akar ve sâlikin susuzluğunu farklı lezzetlerle giderir. Her biri, bu yüce hakikati kendi meşrebinin rengiyle boyar.

Terzibaba Necdet Ardıç Efendimizin sohbet ve eserleri, Cem hakikatini bir sâlikin seyr-i sülûk yolculuğunun tam kalbine yerleştirir. O, Cem’i uzak bir hikmet teorisi olarak değil, zikirle, rabıtayla, hizmetle adım adım varılan bir menzil olarak anlatır. Onun dilinde Cem, tevhid mertebelerinin (ef’âl, sıfat, zât) yaşanarak idrak edilmesinin bir neticesidir. Sâlik önce bütün fiillerin Fâil-i Mutlak’tan geldiğini görerek ef’âl tevhidine, sonra bütün sıfatların kaynağının O olduğunu müşahede ederek sıfât tevhidine ve nihayet bütün varlığın Tek bir Vücûd olduğunu zevk ederek zât tevhidine erer ki bu, Cem makamının ta kendisidir. Terzibaba Hazretleri, bu yolculukta mürşidin elzem rolünü vurgular. Mürşid, müridin dağınık himmetini ve vehimlerini “cem” eden, onu kendi nefsânî varlığından geçirip Hakk’ın varlığında fânî kılan bir kılavuzdur. Nefes-i Rahmânî ile A'yân-ı Sâbite’nin nasıl zuhûra geldiği gibi yüksek irfanî bahisleri bile, sâlikin kendi varlık kitabını okuyabilmesi için bir anahtar olarak, son derece sâde ve yaşanılır bir dille sunar. Onun mektebinde Cem, kitaplarda okunacak bir bilgi değil, bir mürşidin dizinin dibinde, bir zikir halkasında, bir seccadenin üzerinde kalben tadılacak bir hâldir.

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin İbn Arabî Hazretlerinin Füsûsu’l-Hikem’i ise Cem bahsine vücûdî ve hikemî bir derinlik katar. Füsûs, varlığın ilâhî yapıtaşlarını, yani isimlerin tecellî ediş usûlünü açıklar. Her bir peygambere atfedilen “hikmet,” aslında ilâhî bir ismin o peygamberin hakikatinde nasıl tecellî ettiğinin ve bu tecellînin bütün varlık mertebelerini nasıl kuşattığının beyanıdır. Âdem’deki “cem’iyyet-i esmâiyye” yani bütün isimleri kendinde toplama kabiliyeti, İnsân-ı Kâmil’in neden kâinatın halifesi ve Cem makamının en mükemmel zuhur mahalli olduğunu ortaya koyar. İbn Arabî’ye göre Cem, tenzih-teşbih dengesi üzerine kuruludur. Hakk’ı hem “hiçbir şeye benzemez” (tenzih) diye bilmek, hem de “her surette O görünür” (teşbih) diye müşahede etmek kâmil marifettir. Füsûs, bu Muhammedî mîzanı kurarak, sâlikin aklını hem şirke düşmekten hem de Hakk’ı âlemden soyutlayarak bir kenara koyma (ta’til) hatasından korur. Varlıkların kendi isti’datları nispetinde Hakk’tan tecellî talep etmesi, çokluğun (fark) sırrını açıklarken; bütün bu taleplerin ve tecellîlerin tek bir Vücûd deryasında gerçekleşmesi de Cem’in hakikatini ispat eder. Füsûs, Cem’in niçin ve nasıl mümkün olduğunun kevnî ve ilmî bir şerhidir.

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerîf’i ise Cem’i ne Terzibaba gibi bir sülûk programı, ne de İbn Arabî gibi bir hikmet sistemi olarak sunar. O, Cem’i bir aşk yangını, bir iştiyak feryadı, bir vuslat hasreti olarak terennüm eder. Mesnevî, baştan sona ayrılıktan (fark) şikâyet eden ve birliğe (cem) duyulan özlemi anlatan neyin hikâyesidir. Mevlânâ, hakikatleri hikâyelerin, sembollerin ve mesellerin içine gizler. Körlerin fili tarifi, herkesin kendi cüz’î algısıyla hakikatin sadece bir parçasını yakalayıp bütünü inkâr etmesini, yani Fark’ta kalıp Cem’i görememesini anlatır. Onun dilinde Cem, akılla anlaşılacak bir şey değil, aşk ile yanarak, benliği terk ederek yaşanacak bir tecrübedir. İnsân-ı Kâmil (Pîr), bu yolda sâlikin elinden tutan, onu vehimlerinden ve cüz’î aklından kurtarıp Küll’e ulaştıran bir Hızır’dır. Mesnevî, Cem makamının ne olduğunu anlatmaktan çok, o makama duyulan hasreti körükler ve okuyucunun kalbinde o vuslat ateşini tutuşturmayı hedefler. O, Cem’in ilmini değil, aşkını ve zevkini talim eder.

Değerlendirme

Cem, tasavvuf yolunun hem zirvesi hem de kalbidir. O, eşyanın ardındaki hakikati, çokluğun içindeki birliği, harflerin arkasındaki manayı bizzat müşahede etme hâlidir. Bu hâl, sadece bir bilme veya görme hâli değil, bir “olma” hâlidir; sâlikin kendi cüz’î varlığından soyunup, Küllî Vücûd’da fânî olmasıdır.

Bu kütüphanenin üç temel direği olan büyüklerimiz, bize bu yolda üç farklı kandil uzatır: Terzibaba Efendimiz, bu makama nasıl varılacağının pratik yolunu, yani sülûk adabını gösterir. Şeyhü’l-Ekber, bu birliğin hikmetini, varlığın dokusundaki ilmî temelini gözler önüne serer. Hazret-i Mevlânâ ise bu yolculuk için elzem olan aşkı ve iştiyakı kalplerimize ilham eder. Biri elden tutar, biri aklı ikna eder, biri de gönlü coşturur.

Nihayetinde en kâmil mertebe, Cem sarhoşluğunda kaybolmak değil, o birlik şarabından içtikten sonra ayıklık (sahv) sofrasına oturup, halkın içinde Hakk ile olma sırrına ermektir. Bu, Peygamberlerin ve onların kâmil vârislerinin yoludur. Cenâb-ı Hakk, bizleri de bu yolda yürüyen, Cem’i müşahede edip Fark’ta kulluk vazifesini îfâ eden bahtiyar kullarından eylesin.

Bu makale, Terzibaba Irfan Mektebi Dijital Kutuphanesi Wiki-Enhanced RAG sistemi tarafindan 25 kaynak eserden sentezlenmistir.

Model: gemini-pro-augmented-mesnevi | Olusturulma: 11.06.2026